zaman tüneli

manisalıymış. onu anladım entrylerinden. manisalı demiş miydim?
devamını gör...

puahahahaha. bir kill alaydın bari. he. he. net kötü. kesin öyledir. ahahahahaha. bana ruby ile wanwan biçtiriyorsun. ayıp be.
devamını gör...

karakterlerinde noksanlık vardır. çeşitli alanlarda. tamamlanması da mümkün değildir. fırsat bulduğunuz zaman tokat manyağı yapın. kendilerinden daha güçlü birine denk geldikleri zaman yumuş yumuş olurlar, içlerine kaçarlar çünkü.
devamını gör...

(bkz: kesin ip var)
devamını gör...

şakaklarımdaki ağrı artık dayanılamaz bir seviyedeydi. sanki beynimin içine kızgın bir mil sokmuşlar da yavaş yavaş döndürüyorlardı. içimden bir parça daha koptu. zihnimdeki odalardan biri daha çöktü.
ilkokul öğretmenimin yüzünü hatırlamaya çalıştım.
yoktu. odanın kapısı kilitlendi ve odanın içi siyah bir katranla doldu. unutuyordum. tesisin içindeki havayı soluduğum her saniye, ciğerlerime dolan o gaz beynimdeki kıvrımları düzleştiriyordu.
koridorda koşmaya başladım.
siyah botlarım yerdeki o cıvık sıvıya battıkça çıkan sesler, koridorun tavanında binlerce kez yankılanıyordu. her iki yanda döküm demirden yapılmış ağır kapılar dizilmişti. kapıların üzerindeki gözetleme pencereleri kalın, telli camlarla kaplıydı.
geçerken kapılardan birinin pencereli kısmına gözüm kaydı.
içerideki oda bir ameliyathaneyi andırıyordu. ortada döküm demirden bir sedye vardı. sedye üzerine, deri kayışlarla bağlanmış bir beden duruyordu. üzerinde yırtık bir asker parkası vardı.
kafatası üstten tamamen kesilip açılmıştı. beyninin olması gereken yere, bakır sarmallar, vakumlu cam tüpler ve turuncu ışık saçan küçük radyolink ampulleri monte edilmişti. o tüplerden çıkan kablolar doğrudan tavandaki ana havalandırma borusuna bağlanmıştı.
adam canlıydı.
göğüs kafesi, tesisin o ana ritmiyle aynı anda inip kalkıyordu: güm... güm...
ve en dehşet verici olanı adamın yüzü tamamen pürüzsüz bir et kütlesiydi ama o açılmış kafatasındaki cam tüplerin içinden, turuncu ışık çakımları eşliğinde boğuk bir çocuk sesi yayılıyordu. duvara monte edilmiş küçük bir hoparlörden dökülüyordu bu ses: ninni söyle bana anne... karanlık gelince yüzümü bulamıyorum...
gözlerimi o pencereden kaçırdım. midem bulandı. içimdeki son safra kalıntısını da beton zemine çıkardım. ağzımı ceketimin koluyla sildim. ceketimin kumaşına bulaşan şey sadece tükürük değildi; diş etlerimden süzülen siyah, pıhtılaşmış kandı.
ilerideki koridor aşağıya doğru, dik bir merdivenle iniyordu.
devamını gör...

sana bi koyarım ebenin şeyini tersten görürsün diye über fantastik bir küfür var ya. tam olarak o işte.*
devamını gör...

oğul dedikleri, bu kasabanın sokaklarında oynayan sıradan bir çocuk değildi. ben, babamın tırnaklarıyla, iğneleriyle ve elektrik frekanslarıyla laboratuvarda şekillendirdiği bir canlı tüptüm. çocukluğuma dair hatırladığım o ılık yaz günleri, ahşap evdeki o huzurlu anlar... hepsi bu beton duvarda yazılan raporların birer yalanından ibaretti. benim hiç çocukluğum olmamıştı. ben sadece bir deneydim.
tam o sırada kulübenin duvarındaki paslı hoparlör patlarcasına açıldı.
cııızzzzzz...
boğuk, aşırı frekanslı bir kadın sesi odanın içinde çınladı. ses, 1970lerin resmi radyo spikerlerinin soğuk ve monoton üslubuna sahipti ama arkasından gelen boğuk insan iniltileri sesin ritmini bozuyordu: a-blok personeli ve araştırmacılarının dikkatine. rejektör çekirdeğinde dördüncü seviye sızıntı tespit edilmiştir. unutma süreci geri döndürülemez aşamaya geçmiştir. lütfen şakaklarınızdaki basıncı düşürmek için bakır borulu kulaklıklarınızı takınız. yüz hatlarında gevşeme hisseden personel, derhal karantina havuzuna teslim olsun.
cümle bitti ama hoparlör kapanmadı. hoparlörden şimdi canlı bir ses geliyordu. bir adamın hüngür hüngür ağlayışı...
lütfen... adım ahmet... ben ahmet, karımın adı meryem... meryem... mer... mer...
adamın sesi yavaş yavaş değişmeye başladı. kelimeler anlamını kaybetti. harfler bozuldu, ses tonu insan sesinden çıkıp cızırtılı bir hayvan hırıltısına, ardından da doğrudan elektrik frekansına dönüştü.
ağlama sesi tamamen kesildi. hoparlörden ağır, cıvık bir sıvı dökülme sesi geldi ve iletişim koptu.
kulübeden dışarı fırladım.
devamını gör...

nigga ayarında bir lakap sanırım. ben söylesem ecdadıma söverler ama kendi söyleyince sorun yok.* ayrıca, yılların wwe izleyicisiyim. böyle kötü seçilmiş bir isim görmedim. dalga geçerler lan.
devamını gör...

yazıların bazıları üst üste binmiş, beton kazınarak oluklar açılmıştı. bazı kelimelerin içine kurumuş kan dolmuştu. duvar adeta deliliğin ve çaresizliğin anıtına dönüşmüştü.
ileride, koridorun ilk yol ayrımında döküm demirden bir kapı ve yanında bir güvenlik ve kontrol kulübesi vardı.
kulübenin camları içeriden patlamıştı. cam kırıkları yere saçılmıştı. içeriye doğru bir adım attım. kulübenin içinde, 1970’lerden kalma gri bir daktilo, paslı bir dosya dolabı ve duvara monte edilmiş bir hoparlör duruyordu. daktilonun merdanesine takılı kalmış bir kağıt vardı.
kağıda doğru yaklaştım. ceketimin altındaki babamın günlüğünden sızan o cılız, morumsu alevin ışığını kağıda doğrulttum.
kağıt bir kabul ve kayıtlama formu idi. üzerinde daktilo tuşlarının derine bastığı harflerle şu satırlar yazılmıştı:
k-44 nörolojik tecrit ve içeri alım protokolü
tarıh: 11 ekim 1974
kayıt no: 001
denek, tesise kabul edildi. biyolojik bağ: oğul.
rejektör frekansına maruz kalma süresi: doğumdan itibaren 4 yıl.
gözlem: denekte henüz nöro-somatik çöküş (yüzün erimesi) başlamadı. zihinsel bölümlendirme başarılı. ancak denek gece uykularında hiç bilmediği dillerde bağırıyor ve kendi yüzünü tırnaklarıyla kazımaya çalışıyor.
karar: babalık hissi araştırmayı engellemektedir. denek üzerindeki kontrol mekanizması sertleştirilecek. zihnindeki anne figürü tamamen silindi. sıradaki hedef: kendi kimliği.
oğul diye fısıldadım.
ellerim titredi. kağıt parmaklarımın arasında hışırdayarak yırtıldı.
o denek bendim.
devamını gör...

uzay boşluğunda süzülerek gidiyor.
devamını gör...

benjamin hangi buttona bastın da böyle oldun?



francis scott fitzgerald'ın öyküsünün karakteri.
devamını gör...

aralanan devasa çelik kapının eşiğinde dururken, içeriye fışkıran hava yüzümdeki ter ve kan karışımını anında dondurdu.
ozon, yanmış kablo ve çürümekte olan etin o ekşimsi, amonyaklı kokusu genzimi bir jilet gibi kesti. soluk alamadım. göğsümdeki kaslar kasıldı, dizlerimin bağı çözüldü. içerideki karanlık, dışarıdaki zifiri geceden tamamen farklıydı. burada karanlık, adeta tıkız, ağır ve sıvımsı bir kütle gibi kapının ağzında birikmiş, beni içeri çekmek için bekliyordu.
beton eşikten içeri ilk adımımı attım.
ayağım, ıslak ve kaygan bir şeye bastı. metalik bir şılp sesi koridorda yankılandı. arkamdaki yüzlerce tonluk çelik ve beton kapı, devasa hidrolik pistonların feryat eden çığlığıyla harekete geçti.
bam!
kapanış sesi omurgamda patladı. basınç dalgası kulak zarlarımı zorladı. dış dünya bir anda silindi. artık vadi yoktu, yağmur yoktu, peşimdeki o deforme olmuş çamur mahlukları yoktu. sadece ben, zihnimdeki o zonklayan boşluk ve bu devasa yeraltı mezarlığı kalmıştık.
kapının kapanmasıyla birlikte, tavan boyunca uzanan paslı metal muhafazaların içindeki kan kırmızı acil durum lambaları sırayla yanmaya başladı.
tık... tık... tık... tık...
her lamba yandığında, önümde yüzlerce metre boyunca uzanan, ucu karanlıkta kaybolan kan kırmızı bir tünel açılıyordu. beton duvarlar düzgün sıvanmamıştı. kaba işçilikle bırakılmış, üzerlerine geniş bakır borular, yüksek voltaj kabloları ve havalandırma şaftları çakılmıştı. duvarların alt kısımlarından, betonun gözeneklerinden dışarıya koyu renkli, cıvık bir sıvı sızıyordu. duvarlar adeta terliyordu. ama terleyen şey su değildi; pıhtılaşmaya yüz tutmuş, siyah bir omurilik sıvısıydı.
tesisin derinliklerinden gelen o ana gürültü artık kemiklerimin içinde rezonans oluşturuyordu:
güm, güm, güm…
bu bir makine gürültüsü değildi sadece. bu, çeliğin ve betonun içine hapsedilmiş yüzlerce insanın ciğerlerinden çıkan ortak bir nefes gibiydi.
koridorda yavaşça ilerlemeye başladım. sağ elimle duvara tutunuyordum. parmaklarım betonun üzerindeki o yapışkan, ılık sıvıya batıyordu. duvar boyunca ilerlerken, parmaklarımın ucuna pürüzlü girintiler takıldı. kırmızı ışığın altında duvara yaklaştım.
duvara kurşun kalemle, tırnaklarla, hatta sivri kemik parçalarıyla binlerce kez yazılar kazınmıştı.
“beni çıkarın buradan.
adım neydi?
kızımın yüzünü hatırlayamıyorum.
dr. salih bizi yakacak.
unut... unut... unut...”
devamını gör...

mükemmelik, gösteriş ve bir ortama girdiğinde tüm dikkatleri üzerine çekme gibi ufak tefek özellikler işte.*
devamını gör...

500 km den jetler kalkıyor, istikamet hemen hemen hatay, nereye gidecekleri belli değil, ve bir tek uçak kaldırıp da hacı ne oluyor? nereye hayırdır diyememişiz. 70 km bir uçağın 3 dakika içinde alacağı mesafe. 3 dakika sonra hataydaydılar.. lan birini düşür....pardon deriz, bize geliyor sandık deriz...yemez....
devamını gör...

libido killer seviyesinde bir anaçlık.

gerçekten bu özelliğime ben bile şaşıyorum artık. 60+ erkeklere bile şefkat gösterip bakım verebiliyorum.
devamını gör...

sisin tam ortasında, vadinin en uç noktasındaki devasa dağ duvarının önündeydim.
dağ, insan eliyle yaralanmıştı. kapkara granit kayalığın tam ortasına, binlerce ton ağırlığında, brütalist mimariyle inşa edilmiş devasa beton bir kütle çakılmıştı. betonun rengi aşınmış, üzeri siyah küf ve kurumuş kan izleriyle kaplanmıştı.
burası bir bina değildi. burası dağın bağrına gömülmüş devasa bir yeraltı sığınağı, bir mezarlıktı.
yapının önünde, insanı cüce gibi hissettiren iki devasa beton sütun duruyordu. sütunların arasında, paslanmış ağır çelikten yapılmış, dışarıya doğru bombe yapmış devasa bir çift kapı vardı. kapının üzerinde, demire kazınmış harfler görünüyordu:
k-44 rejektör nörolojik karantina merkezi
giriş yasaktır - milli savunma bakanlığı özel kod: 74-ç
kapının hemen yanında, beton duvara monte edilmiş devasa bir havalandırma mazgalı vardı. mazgalın içinden dışarıya, dondurucu havanın aksine, fırın gibi sıcak, ozon ve yanmış et kokan bir hava fışkırıyordu.
ve mazgalın içinden, dağın altındaki o devasa makinenin ritmik kalp atışı duyuluyordu.
elimi o döküm demir kapının soğuk yüzeyine koydum.
kapı, sanki geldiğimi biliyormuş gibi, içindeki hidrolik sistemlerin feryat eden gıcırtısıyla yavaşça içeriye doğru aralandı. içeride beni bekleyen o karanlık, kanlı koridorlar ve o cehennemin kalbi, kan kırmızı acil durum ışıklarıyla aydınlanmaya başladı.
devamını gör...

kürdimus prayhim olur bundan ancak, ewed.
devamını gör...

hehehehe, beni güldürdün allah-u teâla da seni güldürsün e mi, ewed.
devamını gör...

*
devamını gör...

gönlü geniş vallahi.

aldık sözü, mecbur yüzümüzü kızartıp mevsimi gelince kapısını çalacağız.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim