saçma bir şekilde, bir anda ülke gündemine oturan, 2000 doğumlu bir milenyum çocuğu.
kim söylemişse,
zenginin malı züğürdün çenesini yorar sözünü ilk zikredeni bulup kabrine bir çiçek bırakmak lazım.
insanlar milyar lira, eski parayla "katrilyon" düzeyinde paralar dönen şahsi kontratlar hakkında aidiyet, iş ahlakı v.s kapsamında değerlendirme yapıyor. kim haklı kim haksız çıkarımı yapmaya çalışıyor.
şunu anlamak lazım. daha iyi kontratı görünce bin takla atmak, koz olarak maça çıkmamak gibi şeyler de, kulübede oturtmak, kadro dışı bırakıp bonservisi yakmak da profesyonel futbolun içinde şeyler. daha da ötesi, profesyonel futbolda iş ahlakı ile ilgisi bulunmayan şeyler.
bonservis denen şey sadece futbolda yoktur. bonservis, işin görülmesinde şahsa bağlılık ilkesi geçerli, ikamesi kısıtlı zamanda mümkün olmayan işler için, sadakati bir nevi cezai tazminat ile tesis eden bir olgu.
senin sözleşmen bitmeden takımdan ayrılman durumunda benim uğrayacağım zararı ben şu kadar hesapladım, bunun karşılığı sözleşmeden cayabilirsin demek.
bir nevi kişinin aidiyetine biçilen bedel.
sözleşmeyi feshetmek tek başına yetmez. takımlar ile usulüne uygun akdedilmiş sözleşme varsa, bu sözleşme süresi bitene kadar takımın rızası olmadan başka bir takımda oynayamaz.
şimdi işverenin elinde böyle bir koz var.
peki işçinin elinde ne var?
işçinin elinde de, işi gereği gibi yerine getirmeme kozu her zaman var.
iş hayatında işi savsaklayan kişiyi kapı dışarı edersin. ancak zaten kapı dışarı edilmek isteyen kişiyi işi savsakladı diye kapı dışarı edemezsin.
kaldı ki futbol çok çok çok daha sübjektif bir şey.
işi savsaklamak kitabına çok rahat uydurulur. standart bir iş ve işin görülme biçimi diye bir kural kaide yok.
sürekli ileri oynayan adam geri oynamaya başlar en basiti. ya da koşmaz. ne yapacaksın?
aslında grev ve lokavt benzeri bir durum karşılıklı olarak düşünülünce.
işçi grev yaparsa işverenin de lokavt ile top oynatmayıp, gelecek kariyerini baltalama hakkı var.
ha burada teknik fark, sözleşme sürecinde maaşın tamamının ödenmesi.
bir diğer teknik fark, bonservis bedeli gibi güzel bir avantanın uçup gitmesi.
burada iş, tarafların iyi niyetli davranması, dürüstlük kuralına uygun davranması beklentisinde bitiyor.
bonservisin, bir aidiyet belgesi olarak görülmemesi ve bu amaçla kullanılmaması, futbolcuların da takımı sabote etmeyi koz olarak kullanmaması beklenir.
barış alper yılmaz olayında ise ikisi de var. iki taraf da hatalı.
birincisi galatasaray. yukarıda dediğimiz gibi, bonservis bedelinin bir koz olarak kullanılması, özellikle sözleşmede kararlaştırılmayan durumlarda afaki rakamlar konuşulması bir yanlıştır.
futbolda bonservis bedeli, bir oyuncunun maaşının 10 katından fazla olmaz. bu ticari ve futbolla ilgili teamüllere aykırı. 10 kat bile çok çok nadirdir, genelde 5 kat civarı makul kabul edilir.
barış alper yılmaz örneğinde, futbolcunun 2 ila 2.5 milyon euro arası bir kazancı var.
adama bu kazancın 3 katı bir teklif gelmiş.
bu teklifler normal şartlarda gelmezken, "neom" gibi yapay ve bin selman puştunun kendini reklam edeceği takım ve benzerleri, bu gibi futbolculara çok yüksek maaş önerebiliyor.
şimdi 2.5 milyon euro kazanan bir topçuya biçilecek en yüksek değer 25 milyondur. "serbest kalma bedeli" olsun olmasın, bir futbolcu maaşının 7-8 katı bonservis getirebiliyorsa, kendi de gitmek istiyorsa yollanır.
en yakın örnek kerem aktürkoğlu.
fenere bir anda gelmek istedi.
şu an 3 milyon euroya yakın para kazanıyordu. serbest kalma bedeli ise 60 milyon euro.
bunun takımı 25 milyonu kabul etti.
ne oldu? fener son anda pazarlığa girişince transfer yattı.
her şey makul rakamlar içinde olduğundan ne benfica ile kerem arasında sorun oldu, ne kerem idmana çıkmamazlık etti.
çünkü fener 25 vermediyse, benfica 17ye razı olsun demek hakkaniyetli değil.
peki barış?
adama 2 milyon euro veriyosun. serbest kalma bedeli bile belirlenmemiş.
adam sana konuşulana göre 30 milyon euro bonservis getireceğini ve çok yüksek bir teklif aldığını söylüyor.
takım da 50 milyon euro üstü bir rakam telaffuz edince o artık yokuş yapmak oluyor.
çünkü bunun karşıtı da, madem ben 50 milyonluk adamım, 75 milyonluk adama verdiğinin en azından çeyreğini ver demek oluyor.
takım olarak diyorsan ki, sen 50 milyonluk adam değilsin ama transfer tahtası kapanmadan 1 hafta önce bizim senin yerini doldurmamız buna mal olacak, görece haklılık payı var.
ama burada da "kardeş" ve "camia" adı altında sadakat geliştirmiş türk takımlarından, "abilik" bekleneceği bir gerçek.
her zaman yerli oyunculara "bizi idare edin" şeklinde yönetim sergiliyoruz, sonra da oyuncu idare edilmek istenince hoppala.
bu durumun victor osimhen örneği ile de alakası yok.
birinde kadro dışı bırakılmış bir yıldız ve o yıldızı yakmak için 100 milyon euroyu yakabilecek bir psikopat var.
orada dahi oynadığı kumardı.
osimhem galatasaray'a kiralık gelmeseydi ya da gelip bilerek sallasaydı, kimse 20 milyon euro bile vermezdi. napoli de babayı alırdı.
burada ise öyle bir durum yok. satmak isteyen gs değil, bununla birlikte rakamlar da gerçekçi değil.
neticeten, futbol takımı yönetmek bir idarecilik becerisi ister. belli ki bu adamı 2 milyon euro civarına oynatamadılar.
ya göndereceksin, ya zam yapacaksın. olay basit.
ya da en baştan futbolculara kardeşim ayağına yatmayıp, hakkını zamanında vereceksin, fazlasını da vermeyeceksin.
durduk yere topçularını da medyada sürekli parlatmayacaksın.
isteniyor ki yok paraya adam oynatalım, 11'de parlatalım, sonra istediğimiz şartlarda istediğimiz kadar takıma hizmet etsin.
bu galatasaray değil, neredeyse tüm süper lig takımlarının gerçeği.
devamını gör...