aklii vaka yazar profili

aklii vaka kapak fotoğrafı
aklii vaka profil fotoğrafı
rozet
karma: 4441 tanım: 539 başlık: 62 takipçi: 103
mümkünse kalp kırmadan yaşayacağım bundan sonra. toprağın ötesi su, herşeyin ardı hüzün ve en hassas yerinden burkulmuş içimde ne varsa. göğün ardı kara ve kirişte bekler sağanak yağmurlar. incinmişlikler içimde kalsın diye dışımda yamadır bu hırçınlıklar.

son tanımları | başucu eserleri


sözlük yazarlarının duaları

güneşi her sabah vaktinde doğuran, galaksileri parmağında oynatan mutlak irade; ne olur bu aralar biraz da buralara bak. yarattığın canlılar, senin adına konuşma yarışına girip yeryüzünü kendi cehennemlerine çevirdi.

bize bağışladığın o muazzam akıl için şükürler olsun: sayesinde atomu parçalamayı başardık, şimdi de birbirimizi en estetik şekilde nasıl yok edeceğimizi hesaplamakla meşgulüz.

bizleri sınırlarla donattığın için minnettarız: kendi yarattığımız görünmez çizgiler uğruna kan dökerken, evrenin sonsuzluğunda ne kadar ufak birer nokta olduğumuzu unutturan o muhteşem kibrimize zeval verme.

adalet duygun için minnettarız: dünyanın yarısı diyet listeleri arasında boğulup obeziteden ölürken, diğer yarısının açlıktan ölmesini sağlayarak yeryüzündeki o muazzam kalori dengesini kusursuzca koruyorsun.

cennet ve cehennem dengen için teşekkürler: iyiliği sevdiğimizden değil, yalnızca senin kırbacından korktuğumuz ya da vaat ettiğin saraylara duyduğumuz açgözlülük yüzünden hizaya giriyoruz. ikiyüzlülüğümüzü en samimi ibadetimiz olarak kabul buyur.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri şarkılar

ben, günümüzün en sessiz, en tehlikeli ve en görünmez istilasının; yani "beyin yiyici beyinsizler" topluluğunun canlı mağduruyum. hayatım boyunca hep iyi, sabırlı ve her şeye kafa sallayan o bilge dinleyici rolünü üstlendim. etrafımdaki insanlar beni bu yüzden çok sevdiler, yanımdan hiç ayrılmadılar. ancak bu sevginin faturası benim için ağır oldu. ne zaman kendi dünyamdan bir şeyler anlatmak için ağzımı açacak olsam, hemen lafımı ustaca kestiler. ağzıma bir parmak bal çalıp, o uyuşturucu tatla beni susturdular ve hemen ardından kendi bitmek bilmez egolarıyla zihnimi istila ettiler. onlar anlattı, ben eksildim; onlar sömürdü, ben tükendim. adeta zihinsel bir anestezi altındaydım. neticede içimdeki tüm renkli hücreler kurudu, kelimelerim tükendi ve kelimenin tam anlamıyla beyinsizleştim.

​bir süre sonra zihnimin tamamen boşaldığını, artık sadece o tatlı balı bekleyen ve karşı tarafa boş gözlerle bakan bir heykele dönüştüğümü fark ettiklerinde ise arkalarına bakmadan gittiler. çünkü artık sömürülecek bir beyin, bedava ikramlar sunan zihinsel bir açık büfe kalmamıştı. kimse uğramaz oldu beynime, kimse ağzıma o parmak balı çalmadı bir daha. kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyenler, sömürge düzeni bitince beni kendi çölümde yapayalnız bıraktı.

​kendi kurak coğrafyalarında tüketecek bir düşünce, çiğneyecek bir zihin bulamayan bu "beyin yiyici beyinsizler", pılını pırtını toplayıp hemen yeni, taze ve üretken bir dinleyici zihnine doğru yola çıkarlar. buldukları ilk taze beyine yerleşirler.
o güne kadar kullanmayı hiç beceremediği beyninin nihayet bir işe yaradığını sanan yeni kurban ise işe yarar hissetmenin verdiği hazla ağzına çalınan bir parmak balın tadını çıkarır beyni istilaya uğrarken hunharca.
​işte, "beyin yiyici beyinsizler" tarafından gerçekleştirilen bu "yiyip bitirdikleri beyni insafsızca terk etme" ve "yeni kurbanların beynine yerleşme" eylemine "beyin göçü" denir.
peki beynini yiyip bitirdikleri, beyinsiz kalan o zavallı bir zaman sonra ne olur biliyor musunuz ?
"beyin yiyici beyinsiz"
devamını gör...

yazarların evcil hayvanlarının fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların çektiği ağaç fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sözlük yazarlarının yapay zeka fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların çektiği gün batımı fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

günaydın sözlük

günaydın dünya,
bizi görmezden gelsen de,
gözlerini üzerimizden çeksen de,
biz senin karanlığında kendi ışığını yakanlar olarak,senin sessizliğine karşı varlığımızın gürültüsüyle buradayız, bizi yok sayman, yok olduğumuz anlamına gelmiyor sadece senin körlüğünü simgeliyor, sende bir yer kapladığımızı kabul etmesen bile, nefesimizle atmosferine ortağız buradayız..

"günaydın" senin o devasa çarklarının arasında ezilmeyip, sabahın bu ilk ışığında, mağlubiyeti bir madalya gibi göğsünde taşıyanlar ve her yenilgiden yeni bir zafer çıkaranlar ve her sabah kırık dökük hayallerini yamayıp sokağa çıkanlar..

günaydın dünya; sen bizi birer istatistikten ibaret görsen de, bizler her sabah etten, kemikten ve bitmek bilmeyen o tuhaf umuttan yeniden doğuyoruz. sınırlarını çizdiğin bu koca sahnede biz, sen onaylamasan da kendi oyunumuzu oynamaya devam ediyoruz. hüznümüzle, öfkemizle, ama en çok da vazgeçmeyişimizle atmosferini titretmeye devam edeceğiz, bizi yutmaya çalışsan da, her sabah boğazında kalan o sert gerçek biziz. her sabah bizi aynı döngünün içine hapsetmeye çalışsan da, biz o döngünün dışına taşanlarız. senin gri betonlarına sığmayan, çatlaklarından sızan yabani çiçekleriz. bak yine uyandık buradayız.

günaydın dünya; biz, senin büyük anlatılarının altına düşülmüş o küçük ama inatçı dipnotlarız. sen bizi silmeye çalıştıkça, biz daha koyu harflerle yazılıyoruz, sen bizi birbirinden koparmaya, yalnızlaştırmaya ve rakamlara hapsetmeye çalışsan da; biz el ele tutuşmadan da omuz omuza durabilen o görünmez orduyuz.

bir günaydın da güneşi sadece senin gökyüzünde değil, birbirimizin gözlerinde görenlere. senin büyük zaferlerine, gürültülü alkışlarına ve bitmek bilmeyen hırslarına artık uzaktan bakanlara..

günaydın dünya; bizi yutamadın ama biz seni içimizde sindirdik, bak!, yine uyandık buradayız, görmezden gelinmeyi bir özgürlük, unutulmayı bir lütuf olarak kabul ediyoruz artık. sen bizi fark etmesen de olur; biz birbirimizin nefes alışındaki o yorgun ama tanıdık ritmi duyuyoruz. hâla buradayız ama artık bağırmıyoruz.seninle büyük savaşlarımızı verdik, yaralarımızı sardık ve şimdi bu vakur sessizliğin arkasına çekildik ama sen bakma sessizliğimize, biz artık aslında seninle kavga etmeyi bıraktık, sessizliğimiz bir boyun eğiş değil, senin gürültünden duyduğumuz bir yorgunluktur. sana boyun eğmeye gelmedik, seni olduğun gibi kabul etmeye de. sadece bizi hâlâ yenemediğin için biz buradayız, varlığımızın gürültüsüyle değil, yokluğumuzun o derin boşluğuyla senin atmosferine ortak oluyoruz. sesimizi duyurmak gibi bir derdimiz kalmadı; biz artık sadece kendimize konuşuyoruz..

günaydın; bir köşede sırasını bekleyenlere değil, sırasından vazgeçip kenara çekilenlere. başını omzuna yaslayıp dünyanın kendi etrafında boşuna dönüşünü izleyenlere, her şeyi anlamış olmanın o huzurlu kederiyle uyananlara, kendi içine iltica edenlere, bu devasa tiyatroda artık alkış tutmayanlara, sahne ışıklarından kaçıp gölgelerin hürriyetine sığınanlara.

​günaydın dünya; görmezden gelinmeyi bir zırh gibi giyindik üzerimize. sen bizi fark etmedikçe biz daha da güçlendik, daha da kendimiz olduk. sende bir yer kapladığımızı kabul etmesen de, her nefes alışımızda senin o kibirli atmosferinden bir parça çalmaya devam ediyoruz. bizi yutmaya çalıştığın her an, boğazına batan o keskin ve soğuk hakikat biziz, bize sormadan kurduğun bu sahnede, bizi hâlâ yenemediğin için buradayız günaydın.
devamını gör...

iyi geceler sözlük

artık yeni insanlara ayıracak yerim, yeni hikâyelere harcayacak sabrım kalmadı. eskiden olsa nedenini merak eder, üzerine sayfalarca kafa yorardım; şimdiyse sadece sessizliği tercih ediyorum. insanın kendi içine çekilmesi bir vazgeçiş değil, bir korunma biçimiymiş, bunu anladım. dışarıdaki gürültü azalsın diye değil, içimdeki çığlıklar dinsin diye kapattım kapılarımı.
​belki de en büyük yük, hep bir şeyleri anlamlandırmaya çalışmaktı. artık anlam aramıyorum. anlamın bittiği yerde, sadece durmak istiyorum. hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, kimseden bir beklentiye girmeden... çünkü biliyorum ki, beklemek en çok bekleyeni yoruyor.
kimseye 'neden' diyecek mecalim yok, zira cevapların hiçbir şeyi onarmayacağını çoktan kavradım. insan, en büyük yarayı iyileşmeye çalışırken alıyormuş; ben artık iyileşmek de istemiyorum. olduğum gibi, olduğum yerde, eksik ve sessiz kalmaya razıyım.
​kalabalıkların arasında bir yabancı gibi süzülmek, her şeye karşı görünmez bir zırh kuşanmak en büyük lüksüm oldu. kimse benden bir şey istemesin, kimse bana bir şey katmasın. ben, kendi ıssızlığımda kurduğum bu küçük dünyada, hiçbir yere ait olmamanın hafifliğini yaşıyorum. belki bu bir kaçış, belki de kendime geç kalmış bir varış... ama sonunda anladım ki; hayatı kazanmaya çalışırken kaybettiğim en büyük şey, huzurmuş. şimdi o huzuru, her şeyden vazgeçmiş olmanın o ağır ama dürüst sessizliğinde buluyorum.
devamını gör...

geceye bir şiir bırak

her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
bir senet örneğin, bir kira kontratı mesela...
bir aşkın infazı için dilekçe veya artık durmanın mümkün olmadığı o mertebeye veda; belki de bir istifa mektubu yazılabilir.

her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
bir doktorun o efsunlu reçetesi mesela;
"yaşasın" mı diyor, "geçmiş olsun" mu?
tam bir muamma o beyaz boşlukta.

üzerine bir hıyar resmi çizip "pasaport" diyebilirsin sınır kapısında,
belki polis güler de geçerim...
bir fotoğraf niyetine, kendi gölgeni çizersin kenarına;
"bakın, ben aslında buyum" der gibi; biraz silik, biraz yarım.
sınırlar kalındır ama kâğıt incedir; yırtarsın, bir bakmışsın öte yandasın, iş bu ya...

​bir rütbe çizer omuzlarına iliştirirsin iğneyle;
kendi odanın mareşali, koridorların tek hâkimi...
çöp kovasına "yarın gel başla" emri verirsin ciddiyetle,
nasılsa kâğıt susar, kova da itiraz etmez bu akıllıya.

​her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
üstüne "seni seviyorum" yazar, sonra ucundan bir parça koparırsın;
çünkü sevginin tamamı ağır gelir, bir lokma kalsın istersin kenarda.
bazen de bir sınav kâğıdında ter dökersin hiç bilmediğin sorulara,
adını yazar çıkarsın; "en azından kim olduğumu biliyorum" tesellisiyle,sıfır alacağını bilerek, sırıta sırıta...

​her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
yırtıp küçük parçalar yaparsın bazen konfeti niyetine;
kendi yalnızlığını kutlarsın mutfağın ortasında.
bir gemi yapıp bırakırsın bir su birikintisine;
kaptanısındır ama gidemezsin o kâğıt geminin rotasında.

​bir uçak yapıp fırlatırsın yükseğe..
üzerinde "her şey çok güzel olsa ne" yazar / senin için hayat artık sadece o satırlarda "yazar".
gider bir çöp konteynerinin kenarına dalar, olsun... uçması bile yeter o an sana, düşmesi zaten bu hayatın kuralıysa ne yazar!
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
bir senet örneğin, bir kira kontratı mesela...
bir aşkın infazı için dilekçe veya artık durmanın mümkün olmadığı o mertebeye veda; belki de bir istifa mektubu yazılabilir.

her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
bir doktorun o efsunlu reçetesi mesela;
"yaşasın" mı diyor, "geçmiş olsun" mu?
tam bir muamma o beyaz boşlukta.

üzerine bir hıyar resmi çizip "pasaport" diyebilirsin sınır kapısında,
belki polis güler de geçerim...
bir fotoğraf niyetine, kendi gölgeni çizersin kenarına;
"bakın, ben aslında buyum" der gibi; biraz silik, biraz yarım.
sınırlar kalındır ama kâğıt incedir; yırtarsın, bir bakmışsın öte yandasın, iş bu ya...

​bir rütbe çizer omuzlarına iliştirirsin iğneyle;
kendi odanın mareşali, koridorların tek hâkimi...
çöp kovasına "yarın gel başla" emri verirsin ciddiyetle,
nasılsa kâğıt susar, kova da itiraz etmez bu akıllıya.

​her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
üstüne "seni seviyorum" yazar, sonra ucundan bir parça koparırsın;
çünkü sevginin tamamı ağır gelir, bir lokma kalsın istersin kenarda.
bazen de bir sınav kâğıdında ter dökersin hiç bilmediğin sorulara,
adını yazar çıkarsın; "en azından kim olduğumu biliyorum" tesellisiyle,sıfır alacağını bilerek, sırıta sırıta...

​her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt ile:
yırtıp küçük parçalar yaparsın bazen konfeti niyetine;
kendi yalnızlığını kutlarsın mutfağın ortasında.
bir gemi yapıp bırakırsın bir su birikintisine;
kaptanısındır ama gidemezsin o kâğıt geminin rotasında.

​bir uçak yapıp fırlatırsın yükseğe..
üzerinde "her şey çok güzel olsa ne" yazar / senin için hayat artık sadece o satırlarda "yazar".
gider bir çöp konteynerinin kenarına dalar, olsun... uçması bile yeter o an sana, düşmesi zaten bu hayatın kuralıysa ne yazar!
devamını gör...

sözlükteki varlığınızı birkaç kelime ile tanımlayın

"normal sözlük" gibi bir mecrada "akli vaka" olarak yazmak, "burada herkes normal takılıyor ama asıl vaka benim" der gibi bir ironi barındırıyor.
devamını gör...
12. (tematik)

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

sizlere "ali baba ve kırk haramiler" hakkında bilgi vermek isterim;
abbasi devleti, 8. ve 9. yüzyıllarda orta doğu'daki ticaret yollarını kontrol ederek tarihin en büyük ekonomik güçlerinden biri haline gelmişti. bu kontrolü hem kara (ipek yolu) hem de deniz (baharat yolu) üzerinden sağlıyorlardı.

​fakat 10. yüzyılın başlarında, özellikle 902-932 yılları arasında, abbasiler zayıflamaya başladı. merkezi otoritenin neredeyse çöktüğü bu dönemde; uç beyleri birer kukla haline gelmiş; rüşvet, zimmet, rant, adam kayırmacılık ve ihale fesatçılığı gibi yolsuzluklar artmıştı. ticaret yolları, kervanları soyan harami çeteleriyle dolup taşmıştı. devlet, güvenliği sağlamak için uç beyleri, muhafızlar ve gözcüler görevlendirip gerekli emniyet tedbirlerini almaya çalışsa da soyguncular her zaman bir yolunu buluyordu. devletin ulaşamadığı ıssız çöl ve dağ geçitlerinde pusu kuruyor, ticaret kervanlarını soyup soğana çeviriyorlardı.
bir ticaret kervanı yolda bir harami grubu tarafından yağmalanıyor, kervancılar ne yapsın? zavallılar ağlayıp sızlayarak yollarına küfürler ederek devam ediyordu. ancak birkaç fersah ötede, kervanın çoktan boşaltıldığından habersiz ikinci bir grup harami çetesi ellerini ovuşturarak pusu kurmuş bekliyordu. saldırdıklarında karşılaştıkları boş heybeler, haramilerde büyük bir hüsran ve öfke yaratıyordu.
öyle ki, soyulan kervancılar ile eli boş kalan haramiler, farklı sebepten dolayı ortak bir kederle ilk saldırıyı yapan haramilere daha önce hiç duyulmamış yaratıcı küfürler ederek yollarına devam ediyorlardı.

bu kaos ortamında trajikomik bir rekabet doğmuştu ve bu durum zamanla bir "yağma rekabetine" ve kanlı bir çete savaşına dönüştü. ilk darbeyi vuran olmak için haramiler, şehrin en yakınına pusu kurma yarışına girdiler. yakalanmaları halinde kellelerinin bağdat kapılarına asılacağını bilseler de, "birinci" olma hırsı korkularının önüne geçmişti. aynı gayeye hizmet eden ama birbirini kıran bu adamlar için mesele artık bir beka sorununa dönüşmüştü.
haramiler artık kervanları soymaktan ziyade, güzergâh üzerindeki diğer çetelerle savaşıp büyük zayiatlar vermeye başladı. birbirini öldüren ancak aynı ideallere sahip olan bu insanlar için durum içinden çıkılmaz bir hal aldı. sonunda çete liderleri bir toplantı yaparak bir anlaşma imzaladılar. bu kurallar, günümüzde yer altı dünyasının kullandığı "racon" kültürünün bile temelini oluşturacak nitelikteydi:

​kırk haramiler yasası

• ​birlik: tüm harami çeteleri (toplam 40 çete) "kırk haramiler" çetesi olarak tek çatı altında toplanacaktır.

• ​liderlik: tek bir lider olacak ve lider seçimi, haramiler tarafından kapalı oturum oylamasıyla yapılacaktır.

• ​seçim süreci: lider seçimi beş yılda bir tekrarlanacak; erken seçim ancak lider çatışmada ölürse yapılacaktır.

• ​disiplin: lidere isyan edenin kellesi vurulacaktır.

• ​saygı: lidere küfür veya gıybet edenin dili kesilecektir.

• ​namus: liderin karısına yürüyenin penisi kesilecektir.

• ​kumar yasağı: haramiler kendi aralarında -nar şerbetine tavla dahil- hiçbir şekilde kumar oynamayacaktır.

• ​ihtisas: haramilerin asli görevi kervan yağmacılığıdır. bunun dışında; uyuşturucu, kadın ticareti, tahsilatçılık, korumacılık ve değnekçilik gibi işler yasaktır.

• ​merkeziyetçilik: bir haraminin liderden icazet almadan ferdi olarak soygun yapması yasaktır.

• ​sosyal haklar: cumartesi yarım gün, pazar istirahat vaktidir. her çete personeline sadece iş için kullanması şartı ile "at" verilecektir. (şirket atı) soygun veya işe gidip gelmek harici at'a binmek yasaktır.

​bu anlaşmadan sonra her şey yoluna girdi ve kırk haramiler mutlu mesut bir şekilde kervan soymaya devam etti, soygunlardan elde edilen ganimet at ve eşeklere yüklenerek doğruca kırk haramiler’in hem ofis hemde depo olarak kullandıkları **"haram mağarası"**na giderdi. herkes hakkını zamanında alıyor hatta bazen soygundan gelen ganimet çok ise lider haramilere prim bile veriyordu.
kırk haramiler soygundan sonra ganimeti yükleyip mağaraya dönerken hep bir ağızdan şarkılar,marşlar söyleyerek giderdi;
"beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda. şimdi soyduğumuz bütün kervanlarda, bize her şey seni hatırlatıyor..."
bu şarkıyla hem eğleniyor hem de eski baskınlarda ölen arkadaşlarına selam çakıyorlardı.
haram mağarası, söylentilere göre içi tıka basa değerli eşya ve altın ile dolu olan devasa bir mağaraydı ve içine sadece şifresini bilen girebiliyordu.

​gelelim ali baba’ya... kimdir bu ali baba? hemen kısaca anlatayım:
bağdat ormanlarında kendi halinde bir oduncu olduğu söylense de, bu artık tozlu bir halk efsanesidir.
ali baba, mağaranın kapısını açan o meşhur parolayı tesadüfen keşfettiğinde, hayatını bir tüccar olarak değil, bağdat gece hayatının "mutlak hakimi" olarak inşa etmeye karar verdi.
​ali baba, her gün gizlice mağaraya giriyor, haramilerin ruhu bile duymadan birkaç çuval altını yükleyip şehre dönüyordu. fakat bu altınlar ne hayır işlerine gidiyordu ne de biriktiriliyordu. ali baba artık bağdat’ın en lüks eğlence mekânlarının, tavernalarının ve "meyhane" konseptli vıp localarının aranan ismiydi.
​her gece bir başka eğlence mekânında boy gösteriyor, "açıl susam açıl" şifresini artık mağara kapısı için değil, bağdat’ın en lüks mekanlarının kapısındaki korumalara karşı kullanıyordu.
masasından en pahalı ithal şaraplar, egzotik içkiler ve o dönemin "yasa dışı" kabul edilen keyif verici maddeleri eksik olmuyordu. bağdat'ın en karanlık köşelerindeki "madde" tedarikçileriyle kanka olmuştu.
etrafı her zaman onun parasını yemek için sıraya giren dalkavuklar ile çevriliydi. her akşam başka bir cariyeyle, başka bir dansözle bağdat sokaklarını birbirine katıyordu.
haramilerden çaldığı parayla aslında haramilerin bile hayal edemediği kadar yozlaşmış bir hayat sürüyordu. gece hayatının "babası" olarak biliniyor, adı geçtiğinde tüm mekan sahipleri önünde düğme ilikliyor, ancak onun bu paranın kaynağını nasıl bulduğunu kimse çözemiyordu.
​ali baba için hayat artık bir "party" moduna girmişti. gündüzleri mağaradan "maden" transferi yapıyor, geceleri ise bağdat’ın loş ışıkları altında bu altınları duman ediyordu. haramiler mağarada altınların azaldığını fark ettiklerinde ise işler iyice karışacaktı. çünkü kırk haramiler yasadaki 8. maddeye (uyuşturucu ve kadın ticareti yasağına) sadık kalmaya çalışırken; ali baba, onların sermayesiyle bu piyasanın tek hakimi olma yolunda ilerliyordu.
kırk haramiler, mağaraya her döndüklerinde ganimetlerin bir kısmının buharlaştığını fark etmeye başlamışlardı. başlangıçta lider, "herhalde çok dağıttık, kafa gitti, sayıyı şaşırdık" diye geçiştirse de durumun ciddiyeti kısa sürede anlaşıldı. altınların azaldığı yetmezmiş gibi, mağaranın önünde bağdat’ın en popüler gece kulüplerine ait meze kapları, bitmiş şarap testileri ve kaliteli tütün kalıntıları bulunmaya başladı.
​haramilerin lideri, bir akşam acil bir "divan" topladı. yasaların 9. maddesini (izinsiz ferdi soygun yasağı) hatırlatarak gürledi:
"biz 'beraber yürüdük bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda' diye kederlenirken, birisi bizim malları bağdat pavyonlarında eziyor! kim bu vatan haini hırsız?"
​çete içinde herkes birbirine şüpheyle bakarken, haramilerin en uyanığı olan "gözcü cafer" söz aldı:
"reisim, bizimkilerden değil. bağdat'ta bir 'ali baba' türemiş. herif her gece başka mekânda, masasında kuş sütü eksik, 'açıl susam açıl' diyerek lüks hayatın kapılarını açmış. bizim paraları resmen gece hayatının piyasasına akıtıyor!"
​​kırk haramiler, bu "altın hırsızı" ve "hızlı yaşam ikonu" ali baba’yı paketlemek için hemen şehre indiler. ancak karşılaştıkları manzara onları bile şaşırttı. ali baba, bağdat’ın en lüks mekânının en ön locasında, yanında bir ordu koruma, önünde en ağırından şaraplar ve çevresinde meşhur dansözlerle alem yapıyordu.
​lider ve 39 adamı, mekanın kapısında durup ali baba’yı izlemeye başladılar. haramiler, yasalarındaki 8. madde gereği soygun dışında tüm yasadışı işlerden uzak durmaya çalışırken; ali baba’nın kendilerinden çaldığı altınlarla yaşadığı hayatın rahatlığı ve ihtişamı onları hem sinirlendirdi hem de içten içe özendirmişti.
​bir süre sonra kırk haramiler mekana daldı , lider ali baba’nın masasına yaklaştı ve sandalyeyi çekip oturdu, ali babanın içki içtiği kadehi aldı fondip yapıp kadehi yere fırlattı ve sordu ali baba’ya:
"bak evlat, bizler beraber yürüdük bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda sloganıyla ve çok katı harami yasalarıyla hareket ederken senin hiç bir yol yürümeden hiç bir yağmurda ıslanmadan bağdat’ın en pahalı ipeklerine sarınıp bizim yasak dediğimiz işleri yapıp keyif sürmen, hemide bunları bizim mağaradaki altınları çekip çekip yapman, buralarda 'madde' ve 'gece kuşu' işlerine yatırman hangi rajonun temelinde var?"
​ali baba, liderin gözlerinin içine baktı ve hafif bir sarhoşlukla gülümsedi:
"siz mağarada taşın toprağın içinde şarkı söylerken, ben bu parayla bağdat’ın kaderini yazıyorum reis. sizin rajonunuzda 'cumartesi yarım gün' var ama benim dünyamda güneş hiç doğmuyor!"
​bu sözler üzerine ortam gerildi. kırk haramiler, ali baba'yı yaka paça mağaraya götürüp yargılamak için harekete geçtiler. ancak ali baba, sadece altınları değil, haramilerin bazı adamlarını da "lüks hayat" vaadiyle kendi safına çoktan çekmişti.
o gece bağdat sokaklarında, geleneksel çete kurallarıyla, modern gece hayatının yozlaşmış gücü arasında büyük bir arbede çıktı.
ali baba masadan kalkıp liderin omuzuna elini koyduğunda, ortamdaki gerginlik yerini tuhaf bir sessizliğe bıraktı. lider, tam "kellesi vurula" emrini verecekken ali baba, ceketinin iç cebinden çıkardığı en üst kalite, özel üretim bir maddeyi ve yanında bir avuç elması masaya fırlattı.
​"reis," dedi ali baba, sesi tüm mekânda yankılanarak. "sizin mağara soğuktur, rutubetlidir. her gün aynı bayat kervan pilavını yiyip 'beraber yürüdük bu yollarda' diye ağlıyorsunuz. gelin, bu yolları hem beraber hem bağdat’ın en lüks at arabalarıyla, yanımızda dünya güzelleriyle geçelim. mağarayı depo yapalım, bağdat’ı ise oyun parkımız!"
​​haramiler önce birbirlerine baktılar. yasaların 7. maddesi (kumar yasağı) ve 8. maddesi (uyuşturucu ticareti ve korumacılık yasağı) kulaklarında çınlıyordu ama masadaki o ihtişam ve ali baba’nın sunduğu "yüksek hayat" çok daha cazipti. ilk fireyi, çetenin en dindar görüneni ama gizli kumarbazı olan "tavla arif" verdi. masadaki içki kadehine uzanıp bir kadeh içkiyi kafasına dikti.
​onu diğerleri izledi. birkaç saat içinde kırk haramiler yasası'ndan eser kalmamıştı:
​"lidere karşı gelenin kellesi vurulur" maddesi, "ali baba’ya uymayanın masasına hesap kilitlenir" şeklinde güncellendi.
o karanlık ve gizemli haram mağarasının bir bölümü bağdat’ın en gizli ve en lüks kumarhanesine dönüştürüldü. sadece üyeliği olan ve şifreyi (açıl susam açıl) bilenler mağara kapısından girebilirdi . mağaranın kapısına ise devasa bir "şifreyi 3 defa yanlış söylersen üyeliğin iptal olur" levhası asıldı. üyeliğin bloke olması durumunda kişinin kafa kağıdı ile birlikte yeniden ilgili yerlere gidip ücret ödeyerek başvuru yapması gerekirdi.
​haramiler "bad boy" oldu, kervan soymak için pusuya yatan o sert adamlar; artık güneş gözlükleri, altın kolyeleri ve ipek gömlekleriyle bağdat sokaklarında ali baba’nın imparatorluğunu koruyorlardı.
​bağdat geceleri uyumayan şehirdi ve geceleri haramiler her köşede torba tutuyordu. haramiler gece gündüz demeden çalışıyordu,uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönse de ali baba’nın tedarik ettiği "özel maddelerle" ayakta kalıyorlardı.
​​sonunda ali baba ve kırk haramiler, bağdat’ın altını üstüne getiren dev bir suç ve eğlence karteline dönüştüler. artık kervan soymuyorlardı; çünkü kervan sahipleri zaten ali baba’nın mekanlarında tüm servetlerini bir gecede bırakıyordu.
​haramiler, mağaraya ganimet taşırken artık hüzünlü şarkılar söylemiyor; ali baba’nın getirdiği yeni nesil ritimlerle dans ediyorlardı. bağdat halkı onları hala kervan soyan "kırk haramiler" olarak biliyordu ama onlar artık sadece parayı değil, şehrin tüm neşesini ve ahlakını da "soymuşlardı".
​ali baba ise en üst locada, elinde kristal kadehiyle şehri izlerken gülümsüyordu. artık ne oduncu ali baba vardı ne de kervan soyan rajon sahibi kırk haramiler. sadece bitmek bilmeyen bağdat geceleri ve o meşhur parolanın yeni anlamı kalmıştı: "açıl susam açıl!" (bu artık sadece mağara kapısını değil, sınırsız bir yozlaşmanın kapılarını açıyordu.)
ali baba’nın kurduğu bu sahte cennet, aslında kendi sonunun da mimarıydı. bağdat’ın en lüks mekanlarında, haramilerin altınlarını "madde", alkol ve eğlence uğruna savururken; hem bedeni hem de zihni artık bu tempoyu kaldıramaz hale gelmişti.
ancak asıl hazin son, ali baba’nın en güvendiği yerlerden ve bizzat kendi yarattığı düzenden gelmesiydi.
​​ali baba’nın etrafında pervane olan hayat kadınları ve her gece masasını donatan dalkavuk dostları, altınlar azalmaya başladığı an birer birer ortadan kayboldu. ali baba, en zor gecesinde yanında kimseyi bulamadığında, paranın satın aldığı dostluğun sadece paranın ömrü kadar olduğunu acı bir şekilde anladı.
​eski disiplinli hallerinden eser kalmayan, uyuşturucu ve gece hayatı bataklığına saplanmış kırk haramiler; ali baba’nın artık onlara "sermaye" sağlayamadığını görünce yasaların 4. maddesini (lidere karşı gelenin kellesi vurulur) kendi çıkarları için yorumladılar. onlar için ali baba artık bir lider değil, kuruyan bir kaynaktı.
​ali baba, bir gece yarısı aşırı dozda "yasaklı madde" ve alkolün etkisiyle sızmışken, bağdat’ın o pırıltılı mekanlarından birinin arka sokağına atıldı. üzerindeki ipek kaftanlar parçalanmış, boynundaki altın zincirler bizzat kendi "korumaları" tarafından çalınmıştı.
​ali baba, can havliyle son bir umut mağaraya, o eski güvenli sığınağına gitmeye çalıştı. ancak kullandığı maddeler ve yaşadığı ağır hayat zihnini o kadar bulandırmıştı ki, hayatını borçlu olduğu o tek kelimeyi bir türlü hatırlayamıyordu. mağaranın kapısında diz çökmüş haldeyken dudaklarından dökülenler şunlardı: "açıl mısır... açıl buğday... açıl arpa..."
​haramilerin yeni lideri (eski gözcü cafer), ali baba’yı mağara kapısında çaresizce ağlarken buldu. ali baba, artık bağdat gecelerinin "lordu" değil; aklını yitirmiş, sağlığını kaybetmiş ve her şeyini tüketmiş bir zavallıydı. haramiler, onu öldürmeye bile tenezzül etmediler. onu, bir zamanlar aşağıladığı o eski oduncu kulübesine, elinde boş bir kadehle bıraktılar.
​ali baba, hayatının geri kalanını bağdat sokaklarında, kimsenin tanımadığı bir "meczup" olarak, duvarlara "bize her şey seni hatırlatıyor" şarkısının nakaratlarını kazıyarak tamamladı. mağaranın kapısı ise bir daha asla kimseye açılmadı; çünkü o saf altınlar artık kirlenmiş, ali baba’nın yozlaşmış dünyasında eriyip gitmişti.
işte ali baba ve kırk haramiler budur.
devamını gör...

sözlük yazarlarının fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
14. (tematik)

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

sizlere gezegenimize dünya isminin nasıl verildiği hakkında bilgi vermek isterim..
insanlığın kadim hikâyesi, mutlak bir kayıtsızlık içinde başlamıştı. adem ile havva, cennetin uçsuz buçaksız nimetleri arasında, tabiri caizse "ekmek elden su gölden" bir hayat sürüyorlardı. varoluş kaygısından uzak, sadece yaratıcıya odaklı bu huzurlu yaşam, karanlığın temsilcisi için tahammül edilemez bir tabloya dönüşmüştü. şeytan, kendi kibrinin esiri olmuş bir mağrur olarak, kendini onlardan üstün görüyor; bu sonsuz mülkün yegâne hâkimi olma iddiasını her fırsatta yineliyordu.

​"fakat bu mutlak sessizliğin ortasında, şeytan’ın karanlık safında derin çatlaklar belirmeye başlamıştı. emrindeki tebaası, adem ile havva’nın sahip olduğu o sarsılmaz iç huzuru ve tanrısal sükûneti izledikçe, asırlık sadakatlerini sorgular hale gelmişlerdi. ihanetin soğuk rüzgârı ordu içinde esmeye başlamış; saflardan yükselen 'tövbe' fısıltıları, şeytan için bir otorite krizine dönüşmüştü. kendi krallığının çözülüşünü izleyen şeytan, bu ideolojik isyanı bastırmak ve sürüsünü yeniden dehşetin yörüngesine sokmak için en yıkıcı silahını devreye soktu: zihnin kuytu köşelerinde yankılanan o zehirli fısıltı; vesvese."

yasak meyveye giden süreci ve sonucunu hepimiz biliyoruz; o yüzden trajediye değil, trajedinin sabahına odaklanalım.

​adem ile havva, o malum meyvenin tadına baktıktan sonraki sabah, gözlerini alışık olmadıkları gri bir dünyaya açtılar. cennetin parıltısından eser yoktu. etraflarını saran yabancı manzarada tanıdık bir silüet, bir anlam aradılar; fakat buldukları tek şey derin bir ıssızlıktı. adem, ruhuna çöken o ağır suçluluk duygusuyla sürgün edildiklerini anladı ve sesi titreyerek haykırdı:

​— "biz ne yaptık havva?"

​havva, yeni dünyanın sert rüzgârıyla sersemlemiş, bilinci henüz tam açılmamış bir halde cevap verdi:

​— "ne yaptık adem, neden bağırıyorsun?"

​adem öfke ve pişmanlık karışımı bir sesle inledi:

​— "elma... o elmayı yemeyecektik!"

​havva, içinde bulundukları atmosfer değişiminin yarattığı o zihinsel bulanıklıkla saçma bir inkâra sığındı:

​— "hangi elmayı? biz elma mı yedik, ne zaman yedik?"

​sabrı taşan adem, yaşadıkları felaketi yüzüne vurmak istercesine bağırdı:

​— "dün ya! dün!"

​henüz ayılmamış olan havva, bu iki kelimeyi zihninde birleştirip bir isim gibi algılayınca, o meşhur şaşkınlığıyla sordu:

​— "dünya ne ya? ne diyorsun, hiçbir şey anlamıyorum."

​adem, karşısındaki kadının içine düştüğü o şaşkınlık ve idrak güçlüğü karşısında pes etti. tartışmanın bu ıssızlıkta büyümesini istemiyordu. derin bir iç çekerek eliyle etraflarındaki uçsuz buçaksız boşluğu işaret etti:

​— "burası diyorum... burası dünya."

​havva’nın yüzüne garip bir tebessüm yayıldı. "o zaman," dedi, "şimdi dünyadayız."

​işte böylece, koca bir gezegen, bir pişmanlığın ve bir idrak kaybının yarattığı tesadüfi bir isimle anılmaya başlandı.
devamını gör...

sevgililer günü

"kokunu tarife yetmeyen kelimeler,
ruhuma esen rüzgâra eş olmayan iklimler,
sadece göğsümde uyurken değişen kıtalar,
deniz aşırı masumiyetin ve sesin ilk defa duyan bir çocuğun heyecanı
gibi.
müebbete düşkün bir mahkumun hayali kadar güzel gözlerinin,
saçlarının bulutları küstürecek özgürlüğü.
ve seni tarif etmeye cüret edecek bir meczubun hayata olan umudu
gibisin...
delice ve imkansız.
sen bir körün sadece bir saniye görmek isteyeceği,
bütün hayatını bu uğurda hebâ edeceği kadar eşssizsin."
devamını gör...

yazarların itiraf köşesi

söyleyecek sözüm, yazacak sabrım kalmadı. söz bitti, hava karardı, uyku
tutmadı. aldığım kararlar hep içimde patladı. kuramadığım hayaller ve
heveslerim kursağımda kaldı. gözpınarlarımda yaş kalmadı. kar da bu
şehirde 2 günden fazla hiç yağmadı. gülerken ağladım kimse farkına
varmadı. şehrin kötü çocukları hep yanlış şeyler kullandı. aşık olduğum
kadına kurduğum cümleleri o okumadı. kendi kendime konuştum kimse
duymadı. yemin ettim tutmadı. söz uçtu, yazı da kalmadı. ciğerlerim yoruldu, nefsim körelmedi. iyi olmaya çalışmadım, kötü de olamadım.
güneş alerjim bu kış tutmadı. kurduğum planlar hep suyla ilgiliydi, suya düştü. yeni kıyafetlerim olmadı. eskiler parfümle karışık anı koktu. aklım
mantığıma uymadı. kafam çalışmadı. ellerim titrerken parmaklarım
yorulmadı. çöpe atamadım geçmişi, yakamı bırakmadı. büyük söz
söyledim, lokma olmadı. şehirden nefret ettim, otobüste yer kalmadı.
yollar uzadı, hiçbir yere varmadı. ayaklarım kanadı ama tırnaklarım
uzamadı. bir meramım vardı, havada kaldı. anlatmak istedim, olmadı.
bitsin istedim, bitmedi.
devamını gör...

paranoyak deli ile delisin delisin

sokaklarda feshane'de yaşayan iki cücenin hikayesi anlatılıyor son zamanlarda.
biri kör bir dilenci diğeri çapkın bir hırsız. o türk filmlerinde çokca rastladığınız
kalp hırsızlarından değil. düz adi bir hırsız. hem cüce hem hırsız. ama yakışıklı
ve çapkın. dilenci eyüp'de, hırsız aksaray'da dolanırmış genelde. gündüzleri
uyur geceleri çalışırlarmış. boş zamanlarında kitap okumaz, sigara içerlermiş.
hiç bir zaman sahip olamayacakları hayallerini şarap kadehlerine değişip
durmuşlar. hırsız olan hayatında hiç şarap çalmamış. parası neyse çalı(şı)p
kazanmış. dilenci cuma akşamları sofra kurarmış tüm mahalleye. o gün camii
çıkışı kazandığı parayla kuş sütü sofralar hazırlatırmış. ikisinin de parayla
arası iyi değilmiş. onlar için zenginlik sahip oldukları şarap ve sigaralarla
ölçülüymüş.günler geçip gitmiş.bir gün dilenci bi kıza aşık olmuş. hayatında
gördüğü en güzel kızmış o. ilk görüşte aşık olmuş ona. öyle ki cumaları sofra
kurmaz olmuş. pahalı hediyelerle kızı şımartmaya çalışmış. tam da o günlerde
hırsız kızın kalbini çalmış. türk filmlerine yakışan bir incelikte yapmış üstelik.
buz dolu bir kutuya koymuş. akşam olmadan satıp bi kasa şarap almış.
adetleriymiş her pazar akşamı bu boş evin içinde muhabbet edermiş iki cüce.
hırsız şarapları, dilenci sigaraları alırmış. başka da bir şey olmazmış
sofralarında. zenginliklerinin tadını çıkartırlarmış. o akşam dileci sigara
almamış. son parasını su dolu bir kutunun içinde atmayan bir kalbe vermiş.
tüccar topalmış ama fiyatta indirim yapmış. o akşam şarabın çoğunu hırsız
içmiş. dilenci sigarasız içemiyormuş şarabı, hırsızsa hayatında hiç sigara
içmemiş. dilenci atmayan kalbi açlıktan midesi sırtına yapışmış bi sokak
köpeğine vermiş gelirken. karşılığında 2 dal sigara almış köpekten. elinde
olanla yetinmeye çalışmış o gece.
o gece hayatlarında ilk defa fakir hissetmişler, kendilerini cüceler. hem
sigaraları hem muhabbetleri azmış o gece. o gece koşar adım uzaklaşmak
istemişler feshaneden. koşmaya başlamışlar beraber. hırsız sağdaki
pencereden atlamış ve koşmaya devam etmiş. dilenci soldaki pencereden
atlarken kafasını çarpmış ve ölmüş. çünkü aslında dilenci cüce değilmiş. o
sadece körmüş. zamanında hırsız gözlerini çalmış. hırsızın iyi bir sebebi
varmış bunun için;
-ilk görüşte aşık olmasın'diye yapmıştır hırsız. yine de başaramamıştır, kaçmış
gitmiş feshaneden bir çift gözle.
feshanede bir gece, biri kör biri dilenci olan iki cüce ölmüş. hırsız koşarken
düşmemiş, araba da çarpmamış. ama o gece hırsız da ölmüş. kimse görmemiş sebebinide
bilmiyormuş. çünkü hırsız o gece bütün gözleri çalmış dünyada aşk diye bir
şey kalmasın diye. ama kim demiş; körler ilk görüşte aşık olamaz diye.
devamını gör...

günaydın sözlük

günaydın arkadaşlar oturun
günü aydın yapmak insanın elindeymiş
öyle ki ; insanı sevip yaşatan da darağacında sallandıran da insanmış, insan
öyle hatalar yapar ki döner bakar şaşarmış.
hepsini geride bırakıp, iki yudum içer, iki damla gözyaşı döker her şeyi
aşarmış.
devamını gör...

ölüm korkusu

anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: 
dışarıda aydınlık bir dünya var,
yüksek dağlar dolu, büyük denizleri olan dalgalanan, düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan... ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun... 
doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiç birine inanmayacaktır.
tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. işte bu yüzden korkarız ölümden.
devamını gör...

paranoyak deli ile delisin delisin

sormayın sakın anlatırım
ama yokk yok ben konuşmayı sevmem ki, yazmayı da beceremem ama düşünmeyi bilirim düşünürüm. ben bir düşünürüm. evet evet ben bir düşünürüm, çok havalı değil mi. sormayın sakın düşünürüm.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim