bilgisayarımda bir sürü vocaaro sekmesi açıktı, yanlışlıkla birine bastım. çok güzel bir ses duydum. allah allah daha önce açıp dinlemedim mi ben bunu diye düşünüyorum şu an. buradan mı, başka bir yerden mi; yeni mi eski mi... valla hiçbir fikrim yok.
güneş kremi, la roche posay’in cicaplast kremi - ölürüm sana, gerçekten ölürüm ya... benim gibi hassas cildi olan, her şeye kızarıp çeşitli tepkiler veren biriyseniz mükemmel bir şey. birkaç tane aldım, bol bol sürüyorum.
elimdeki kitapları bitirmeden aldığım birkaç kitap.. onayla, onayla.
temelde bir cinayet romanı gibi görünse de asıl mesele çok daha derin. hatta öyle ki, dostoyevski bunu herkes anlayabilsin diye oldukça açık anlattığı için yer yer o kadar da derin değilmiş hissi bile verebiliyor. en azından benim bir yanım böyle düşünüyor ama buna rağmen, kitabın insanın zihninde başlattığı o düşünce akışı çok tatmin edici. o yüzden hâlâ en sevdiklerimden biri.
konuya gelirsek; raskolnikov’un aklı ile vicdanı arasında kalışı anlatılıyor. tabii ki süreç akılla başlıyor. zaten çoğu insanda olduğu gibi. bir şeyi yapmak isteriz, sonra ona uygun gerekçeyi üretiriz. içgüdüsel eğilimlerimizi mantıklı bir hikayeye çeviririz. çok az kişi bu döngüyü kırabilir.
raskolnikov da kıramıyor. kendince oldukça mantıklı bir sebep buluyor.
burada klasik bir yanılgı var; ben olsam yapmazdım. büyük ihtimalle yapmazdın, evet ama bu döngünün dışında olduğun anlamına gelmez. sadece senin bilinçaltın başka türlü çalışıyordur. o kadar.
raskolnikov da kendini napolyon gibi figürlerle kıyaslayarak bir yere konumlandırıyor. büyük insanların, büyük işler için küçük insanları feda edebileceğine inanıyor. tefeci kadını öldürmeyi de bu yüzden meşrulaştırıyor. klasik bir zihinsel aklama süreci. teoride her şey kusursuz.
sonra gerçeklik devreye giriyor.
planı düşündüğü kadar kusursuz değil. kontrol onda değil ve bir anda iki cinayet işlemiş biri haline geliyor. o noktadan sonra da çöküş başlıyor.
genelde bu hikaye vicdan aklı yendi diye yorumlanır ama ben burada biraz farklı düşünüyorum.
bana göre raskolnikov çok da güçlü bir karakter değil. zaten baştan kendini olduğundan büyük görmesi bunun ilk işareti. cinayetten sonra yaşadığı o psikolojik buhran da bunu iyice netleştiriyor.
evet, pişmanlık insani bir şey ama daha güçlü bir karakter, bu durumla farklı başa çıkabilirdi. olan oldu deyip gerçekten o üstün insan fikrinin arkasını doldurabilirdi. en azından teoride kurduğu şeyi pratiğe taşıyabilirdi.
burada teslimiyet bana çok bilinçli bir erdem gibi gelmiyor. daha çok duygularını yönetememenin bir sonucu gibi.
bu, bazıları için onu daha insani yapar. benim için ise biraz zayıf.
sonya karakteri de burada önemli. onun merhameti ve kabullenişi, raskolnikov’u ciddi şekilde etkiliyor. ama yine de bu, içsel bir güçten çok dışsal bir etki gibi duruyor.
dostoyevski istese buradan bambaşka bir karakter de çıkarabilirdi ama belli ki amacı bu değildi. o yüzden daha kırılgan, daha uç bir karakter yazmış. ikinci cinayet de bu yüzden var zaten; vicdan yükünü artırmak için.
biraz taraflı bir anlatım, evet ama etkili.
sonuç olarak, suç ve ceza bana şunu hatırlatıyor; insan zihni inanılmaz güçlü ama aynı zamanda inanılmaz kırılgan. raskolnikov’un yaptığı şey de, çöktüğü nokta da, aslında bu dengenin bir sonucu.
“bir insanı öldürmedim, bir prensibi öldürdüm… ama ileri gidemedim.”
çocukluk güzeldir, çocuklarla etkileşime girmek ayrı güzel. bugün yine rutin yürüyüşümü yapıyordum parkın çevresinde. birkaç küçük kız çocuğu dizmişler bankın üstüne eşyalarını. valla, ilk aklıma gelen şey onları satmak istedikleri oldu. kendi küçüklük anılarım geldi aklıma; biz de böyle muhteşem girişimcilik uygulamaları yapardık.
neyse, işte ben bunların yanından her geçişimde özellikle müziğin sesini kısıyorum falan, belki bana da bir şey satmak isterler diye. ahhahha. bir de her geçişimde bakıyorum yani çocuklara.
neyse, bir noktada bir çocuk yanıma geldi, böyle ne olduğu belli olmayan bir figür gibi bir şey verdi; ister misin abla? dedi. ben de elime alıp inceliyorum falan. en sonunda dayanamadım ve sordum; bunları satıyor musunuz? çocuk da yok dedi. biraz daha figüre baktım, bu ne? falan diye sordum; çocuk da çörek demesin mi…
ben bir gülmüşüm, yani öyle böyle değil ama içimden çocuk üzülür diye de korkuyorum. neyse ki çocuk da benim mal gibi gülmeme gülmeye başladı. karşılıklı birbirimize güldük öyle. sonra tabii ben çöreğin tadına falan baktım, çok güzelmiş, teşekkür ederim deyip yoluma devam ettim. uzun bir süre de aptal aptal sırıttım. çok saçma ama çok tatlıydı.
çok küçükken sokakta mandalina yerken kırıldığını hatırlıyorum. hemen cebime atmıştım, malum diş perisi falan. sonra da yoluma devam etmiştim. tabii o zamanlar serseriyiz; şimdi olsa dişçiye giderim herhalde.
roman uyarlaması olan ve başrolünde margot robbie olan film.
kırk yılın başında bi romantik filme gideyim demiştim, fragmanı izlemeden girdim filme. romantik film mi izliyoruz, porno filmi mi anlayamadım. yanlış anlaşılmasın, sanatta bu tarz şeylere açık biriyim ama romantik film umuduyla son derece duygusal bir haleti ruhiyye ile sinemaya girmiştim. çıktığımda ise, allah affetsin, zihnimde tam bir erotik algı hakim olmuştu. öyle yani. tabii bu benim fesatlığımın yansıması da olabilir. bilemedim.
saçlarımın güzel olacağının tutması. aynanın karşısına geçip geçip mutlu oluyorum. saçlarımın kendi özgür iradesi var resmen; canı isteyince süper model gibi oluyoruz, canı isteyince çingene.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.