1.
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
metro derler buna ama ben hâlâ metro diyemiyorum, alışamadım. yeraltı treni. yer altı birleşik yazılmalı çünkü yer ile altı arasına boşluk koyarsan düşersin, düştüm de zaten bi keresinde merdivenlerden ama o başka hikaye, ayakkabımın bağcığı açıktı. ayakkabı bağcığı ayrı mı yazılır birleşik mi, tdk bilir de ben sormam. sormam çünkü cevabı ne olursa olsun birleşik yazacağım, ayakkabıbağcığı, bağcılar metrosu, bağcılık zor zanaat.
ne diyoduk? metro.
kadıköy-tavşantepe hattı, yeşil hat. yeşil iyi renktir, yeşil bi kadın tanıdım bi zamanlar ama o şimdi burada değil, burada gri var. metronun grisi. duvarlar gri, zemin gri, insanların suratları gri. sabah 08:40, herkes işe gidiyor, kimse gitmek istemiyor, kolektif bir istememe hali. komünizmin gerçek tanımı bu olabilir, herkesin eşit derecede mutsuz olduğu sabah metrolarında bulunur asıl manifesto. marx bu metroyu görseydi kapital'i yazmazdı, "boşver" derdi, binerdi tavşantepe'ye kadar uyurdu.
benim tavşantepe'yle işim yok, ayrılıyorum ben kadıköy'den. ayrılmak. fiil güzel, çok işlevsel. metrodan da ayrılırsın, insandan da. ikisinde de bir kapı kapanır, ikisinde de arkana bakmamalısın ama bakarsın. baktım.
~
ayaktaydım çünkü oturacak yer yoktu. oturacak yer olsa da belki oturmazdım, bacaklarım ağrıyor squat'tan gene ama ayakta sallanmak iyi geliyor metronun ritmiyle. insan vücudu sarkaç gibi çalışıyor metroda, fizik bu, basit harmonik hareket, kütle yay sistemi falan. yay benim dizlerim, kütle ben, sönümleme katsayısı — geçen geceki bira sayısı. formülize edebilirim bunu ama üşeniyorum, mühendisliği bitirdim ama formülle aram açıldı, boşandık.
sol tarafımda direk var, tutunuyorum. sağ tarafımda bi adam, kulaklık takmış, gözleri kapalı, uyuyor mu meditasyon mu yapıyor bilemiyorum. karşımda bi teyze, poşetler. poşetlerin birinden pırasa fırlıyor, pırasanın yeşili metronun grisini yırtıyor. güzel, bi anlığına. teyzecim senin pırasan bu sabah gördüğüm en güzel şey, bilmeni isterim.
sonra ayrıldı teyze, ümraniye'de. pırasa da gitti, gri geri geldi. bi istasyon daha, iki istasyon. insanlar iniyor biniyor, kapılar açılıyor kapanıyor, "kapılardan uzak durunuz" diyor kadın sesi, uzak duruyoruz. her şeyden uzak duruyoruz zaten, ne farkeder bi de kapılardan duralım.
~
üsküdar-ümraniye arası bindi.
şimdi. "bindi" diyorum ama 40 kişi birden bindi, neden onu fark ettim? sormayın bana bunu çünkü cevabı yok. yani var da, cevabı "bilmiyorum" ve bilmiyorum da bir cevaptır. belki parfümüydü — hayır, metroda parfüm duyamazsın, ter var, deodorant var, pırasanın hayaleti var. parfüm değildi. belki yürüyüşüydü — bu daha olası. kalabalığın içinde bazı insanlar farklı yürür, kalabalığa rağmen değil kalabalığın arasından, su gibi. böyle girdi vagona, su gibi, kimseye çarpmadan, kimseyle göz göze gelmeden, direkt karşıma geldi tutundu yukarıdaki bara.
bara tutunuşu.
bara tutunuşunu anlatacağım şimdi sana ve "cenk delirdi" diyeceksin ama dur. insanların nesnelere dokunuşu, tutunuşu, kavrayışı karakter analizidir. mekanik mühendisliğinde "grip strength" diye bi kavram var, bunu biliyorum çünkü üçüncü sınıfta sınavda sorulmuştu, yanlış yapmıştım. bara tam kavramadı, iki parmağı barın üstünde iki parmağı altında, başparmak boşta. gevşek ama düşmeyecek kadar sıkı. metroya güvenmiyor ama kendine güveniyor, sallanırsa toparlayacağını biliyor. evet bara tutunuştan bu kadar çıkarım yapıyorum, evet anormal, evet farkındayım.
- sen insanları izlerken korkutucu değil mi biraz?
+ izlemiyorum, görüyorum. fark var.
- ne farkı var?
+ izlemek bilinçli, görmek istemsiz. ben istemeden görüyorum, suçum yok.
- bara tutunuşunu analiz etmek istemsiz mi sence?
+ o kısım bilinçli, kabul.
~
saçları vardı. herkesin saçı var cenk, ne anlatıyorsun? tamam, herkesin saçı var da herkesinki böyle değil. boyalı değil demek istiyorum, boyasız demek istiyorum, doğal demek istiyorum ama doğal da tam kelime değil. bakır. bakır mı? bakır gibi ama daha koyu. kahverengi dersen olmaz, kahverengi hiçbir şeyi tanımlamaz. kahverengi "ben renk seçmeye üşendim" diyen insanların kullandığı kelimedir. hayır bu bakır ve kestane arasında bi yer, güneş vursa — güneş vurmuyor, metrodayız yer altında güneş mü var. neon var, neonun altında her şey çirkin görünür, o bile.
- bir bakış attıuuuum cilveli gözleriiiine...
orhan gencebay. kafamdan geçiyor, istemsiz, benim suçum değil. orhan gencebay bu kadar inappropriate bi zamanda devreye giren ilk sanatçı değildir herhalde. adam doğduğundan beri milletin beyin sapına yerleşmiş, istesen de çıkaramıyorsun. müslüm öyle, ferdi öyle, orhan da öyle. üçü birleşse kurtarılamaz bu memleket.
cilveli gözlerine bakmadım bu arada, gözlerini görmedim. telefonuna bakıyordu. herkes telefonuna bakıyor metroda, bakmayan ya uyuyor ya da benim gibi insanları "görüyor." gördüm yüzünü ama gözlerini değil, gözleri ekranda. ne bakıyordu acaba? instagram mı? haber mi? birine mesaj mı yazıyordu? mesaj yazıyordu çünkü parmakları hareket ediyordu, hızlı. hızlı yazanlar ya çok sinirli ya çok heyecanlıdır, ortası genelde yavaş yazar. bu hızlıydı. sinirli mi heyecanlı mı, bilemiyorum. sabah 08:47, heyecanlı olacak bi saat değil, sinirli olacak bi saat. o zaman birine sinirli bi mesaj yazıyordu, muhtemelen. senden nefret ediyorum noktasız, çünkü noktayla sinirini küçümsemiş olursun.
cenk sen bu kadın hakkında ne biliyorsun? hiçbir şey. hiçbir şey bilmiyorsun ve bara tutunuşundan, saç renginden ve parmak hızından bi insan portesi çıkarmaya çalışıyorsun, bu çok hasta bi davranış. terapistim bilse ne der? "hmm" der, 5 lira. "bunu sen düşün" der, 7.50. düşünüyorum zaten bedavaya, bedavaya düşünüyorum senin 7.50'lik düşünceleri.
~
metro sallandı, sallandık. ya da metro sallanmadı da dönemeçe girdi, fiziğin centripetal kuvveti bizi sağa yatırdı. karşımdaki kadın da sağa yatırdı, bara olan tutuşu gevşek olduğundan biraz fazla sallandı, kolumla kolum temas etti.
temas. fiziksel temas. insan derisinin insan derisine değmesi. mont var, hırka var, kumaş var araya girmiş ama beyin biliyor, beyin her zaman biliyor dokunuşu kumaşın arkasından bile. evrimsel bir şey bu, hayatta kalmakla ilgili. mağara adamı yanındakinin insan mı hayvan mı olduğunu dokunarak anlıyordu muhtemelen. ben de metroda, 2025 yılında, mont ve hırkanın arkasından bir kolun insan koluna temas ettiğini beynimin en ilkel bölgesiyle tespit ettim. aferin beyin, hayatta kaldık, kaplan değilmiş.
- pardon.
dedi, pardon. bana söyledi çünkü benim koluma değdi, ya da ben onun koluna değdim, ya da ikimiz de birbirimize değdik çünkü fizik ikimizi de aynı yöne itti. newton'ın üçüncü yasası: her etkiye eşit ve zıt yönde bir tepki vardır. benim tepkim:
+ sorun değil.
3 kelime. sorun değil. sorun var mıydı ki değil diyorum? yoktu. ama sorun değil demek "temas oldu ve ben bunu kabul ettim ama fazla büyütmüyorum" demek. neden büyüteyim ki? metroda herkes birbirine değiyor, toplu taşıma bu. ama beyin, o lanet olası beyin, "pardon" dediğinde sesini kaydetti. kısa bi "pardon", hızlı, düşük ton. soprano değil alto, kalın olmayan ama ince de olmayan bi ses. çay demlerken ilk 30 saniyedeki renk gibi, ne açık ne koyu.
ne anlattın cenk? bi kadının sesini çay demlemeyle karşılaştırdın, şu an gerçekten çok iyisin.
~
gözlerini gördüm. pardon dediğinde kafasını kaldırdı telefondan, bi anlık. yeşil mi? hayır. kahverengi mi? hayır. ela mı? ela ne demek zaten, ela diye bi renk yok, türkçenin en belirsiz renk tanımı ela. "yeşile çalan kahverengi" de bir "kahverengiye çalan yeşil" de ela, karar verin artık. ela değildi. bilmiyorum ne rengiydi çünkü 0.8 saniye gördüm, belki 1 saniye, sonra geri döndü telefona. parmakları yine hızlı.
ama o 0.8 saniyede bir şey oldu. ya da olmadı. muhtemelen olmadı, ben olmasını istedim ve algım buna göre şekillendi. confirmation bias, türkçesi doğrulama yanlılığı, bilimsel adı "cenk kafadan uydurma." görmek istediğini görürsün, 18 yaşındaki cenk her yerde aşk görüyordu, 33 yaşındaki cenk her yerde hikaye görüyor. ikisi de yanlılık, ikisi de güzel.
o 0.8 saniyede ne gördüm? tanıdıklık. hiç tanımadığım birinde tanıdıklık görmek, beynin en eski numarası. yüz tanıma makinesi demiştim bi yerde, insan zihni bulutlarda surat görür. bu kadında da gördüm bişeyler, ama ne? ülgen'i mi? yok, ülgen bambaşkaydı. turuncu'yu mu? yok, turuncu bambaşkaydı. hiçbirini değil aslında, ya da hepsini birden. biri gibi güldü diyelim, diğeri gibi baktı. başka birinin dudak şekli, bir başkasının kaş açısı. kolaj. bu kadın benim hafızamdaki her kadının 0.01'erlik parçalarından oluşmuş bir kolajdı ve ben bunu 0.8 saniyede fark ettim çünkü beynim böyle çalışıyor, beynimi sikeyim.
~
indi. unkapanı'nda indi, ya da haliç'te, neydi o durak. marmaray aktarması yapanlar iniyor orada, belki avrupa yakasına geçiyordu. belki fatih'te oturuyordu, belki beyoğlu'nda çalışıyordu, belki hiçbiri. bilmiyorum, bilemiyorum, bilemeyeceğim.
indiğinde bara tutunuşunu bırakışını gördüm. parmakları teker teker açıldı, serçeparmaktan başparmağa doğru, piyano çalar gibi. piyanist miydi? saçmalamayı kes cenk. piyanist değildi muhtemelen, insanlar barı bırakırken parmakları öyle açılır, herkesinki öyle açılır, senin beynin bunu romantize ediyor çünkü hastasın.
kapı açıldı, çıktı, kapı kapandı. metro hareket etti. o anda dışarıya, perona baktım. yürüyordu, su gibi, kalabalığın arasından. 3 saniye gördüm, sonra tünel yuttu metroyu, karanlık geldi, camda kendi yansımam kaldı.
kendi yansımamda gördüğüm: uykusuz bi adam, squat'tan ağrıyan bacaklar, kısa sakal, gri bir mont, kulaklık yok çünkü bugün unutmuşum evde. kulaklığı unuttuğum için müziksizim, müziksiz olduğum için kendi kafamın sesini dinliyorum, kendi kafamın sesi bana metroda gördüğüm bi kadını anlatıyor 6 paragraftır.
ne anlattın cenk?
hiçbir şey. bir kadın bindi metroya, 3 durak gitti, indi. arada kolumla kolum temas etti mont ve hırkanın üzerinden, "pardon" dedi, "sorun değil" dedim. bu kadar. gerçekten bu kadar, geri kalan her şeyi ben uydurdum. bara tutunuşu, saç rengi, parmak hızı, göz rengi, yürüyüşü — hepsini gördüm ama anlamlandırmayı ben yaptım. o kadın muhtemelen metroda yanında duran adamın kendisini 800 kelimeyle anlattığından habersiz, işine gitti.
ve bu güzel. habersizliği güzel, habersiz kalması güzel. bazı hikayeler tek taraflı güzel, anlatılmazsa güzel, bilinmezse güzel. bazı insanlar 3 durak girer hayatına, "pardon" der, çıkar. bi iz bırakır ama o iz sadece sende kalır, karşı tarafta hiçbir şey yok. hiçbir şey yok ve bu tamam, bu sorun değil.
sorun değil.
~
indim, benim durağımda. levent mi, şişli mi neyse. merdivenleri çıkarken ayakkabıbağcığıma baktım, bağlı. bu sefer düşmedim. dışarı çıktım, güneş var. neonun altında çirkin görünen her şey güneşin altında güzel, fizik bu değil biyoloji bu. ya da hiçbiri, sadece hava güzel.
cebimden telefonu çıkardım, bi ses kaydı aldım kendime. 4 saniye: "metroda bi kadın gördüm, anlatırım." kime anlatacağım? kimseye. kendime, belki. belki bi gün yazarım, belki yazmam. belki bu yazıyı da silip karalama defterine atarım.
atmadım. hadi.
---
ai generated. ondandır mantık hataları öylecene bırakıldı. yassak mı bu? yasss. neyss.
ne diyoduk? metro.
kadıköy-tavşantepe hattı, yeşil hat. yeşil iyi renktir, yeşil bi kadın tanıdım bi zamanlar ama o şimdi burada değil, burada gri var. metronun grisi. duvarlar gri, zemin gri, insanların suratları gri. sabah 08:40, herkes işe gidiyor, kimse gitmek istemiyor, kolektif bir istememe hali. komünizmin gerçek tanımı bu olabilir, herkesin eşit derecede mutsuz olduğu sabah metrolarında bulunur asıl manifesto. marx bu metroyu görseydi kapital'i yazmazdı, "boşver" derdi, binerdi tavşantepe'ye kadar uyurdu.
benim tavşantepe'yle işim yok, ayrılıyorum ben kadıköy'den. ayrılmak. fiil güzel, çok işlevsel. metrodan da ayrılırsın, insandan da. ikisinde de bir kapı kapanır, ikisinde de arkana bakmamalısın ama bakarsın. baktım.
~
ayaktaydım çünkü oturacak yer yoktu. oturacak yer olsa da belki oturmazdım, bacaklarım ağrıyor squat'tan gene ama ayakta sallanmak iyi geliyor metronun ritmiyle. insan vücudu sarkaç gibi çalışıyor metroda, fizik bu, basit harmonik hareket, kütle yay sistemi falan. yay benim dizlerim, kütle ben, sönümleme katsayısı — geçen geceki bira sayısı. formülize edebilirim bunu ama üşeniyorum, mühendisliği bitirdim ama formülle aram açıldı, boşandık.
sol tarafımda direk var, tutunuyorum. sağ tarafımda bi adam, kulaklık takmış, gözleri kapalı, uyuyor mu meditasyon mu yapıyor bilemiyorum. karşımda bi teyze, poşetler. poşetlerin birinden pırasa fırlıyor, pırasanın yeşili metronun grisini yırtıyor. güzel, bi anlığına. teyzecim senin pırasan bu sabah gördüğüm en güzel şey, bilmeni isterim.
sonra ayrıldı teyze, ümraniye'de. pırasa da gitti, gri geri geldi. bi istasyon daha, iki istasyon. insanlar iniyor biniyor, kapılar açılıyor kapanıyor, "kapılardan uzak durunuz" diyor kadın sesi, uzak duruyoruz. her şeyden uzak duruyoruz zaten, ne farkeder bi de kapılardan duralım.
~
üsküdar-ümraniye arası bindi.
şimdi. "bindi" diyorum ama 40 kişi birden bindi, neden onu fark ettim? sormayın bana bunu çünkü cevabı yok. yani var da, cevabı "bilmiyorum" ve bilmiyorum da bir cevaptır. belki parfümüydü — hayır, metroda parfüm duyamazsın, ter var, deodorant var, pırasanın hayaleti var. parfüm değildi. belki yürüyüşüydü — bu daha olası. kalabalığın içinde bazı insanlar farklı yürür, kalabalığa rağmen değil kalabalığın arasından, su gibi. böyle girdi vagona, su gibi, kimseye çarpmadan, kimseyle göz göze gelmeden, direkt karşıma geldi tutundu yukarıdaki bara.
bara tutunuşu.
bara tutunuşunu anlatacağım şimdi sana ve "cenk delirdi" diyeceksin ama dur. insanların nesnelere dokunuşu, tutunuşu, kavrayışı karakter analizidir. mekanik mühendisliğinde "grip strength" diye bi kavram var, bunu biliyorum çünkü üçüncü sınıfta sınavda sorulmuştu, yanlış yapmıştım. bara tam kavramadı, iki parmağı barın üstünde iki parmağı altında, başparmak boşta. gevşek ama düşmeyecek kadar sıkı. metroya güvenmiyor ama kendine güveniyor, sallanırsa toparlayacağını biliyor. evet bara tutunuştan bu kadar çıkarım yapıyorum, evet anormal, evet farkındayım.
- sen insanları izlerken korkutucu değil mi biraz?
+ izlemiyorum, görüyorum. fark var.
- ne farkı var?
+ izlemek bilinçli, görmek istemsiz. ben istemeden görüyorum, suçum yok.
- bara tutunuşunu analiz etmek istemsiz mi sence?
+ o kısım bilinçli, kabul.
~
saçları vardı. herkesin saçı var cenk, ne anlatıyorsun? tamam, herkesin saçı var da herkesinki böyle değil. boyalı değil demek istiyorum, boyasız demek istiyorum, doğal demek istiyorum ama doğal da tam kelime değil. bakır. bakır mı? bakır gibi ama daha koyu. kahverengi dersen olmaz, kahverengi hiçbir şeyi tanımlamaz. kahverengi "ben renk seçmeye üşendim" diyen insanların kullandığı kelimedir. hayır bu bakır ve kestane arasında bi yer, güneş vursa — güneş vurmuyor, metrodayız yer altında güneş mü var. neon var, neonun altında her şey çirkin görünür, o bile.
- bir bakış attıuuuum cilveli gözleriiiine...
orhan gencebay. kafamdan geçiyor, istemsiz, benim suçum değil. orhan gencebay bu kadar inappropriate bi zamanda devreye giren ilk sanatçı değildir herhalde. adam doğduğundan beri milletin beyin sapına yerleşmiş, istesen de çıkaramıyorsun. müslüm öyle, ferdi öyle, orhan da öyle. üçü birleşse kurtarılamaz bu memleket.
cilveli gözlerine bakmadım bu arada, gözlerini görmedim. telefonuna bakıyordu. herkes telefonuna bakıyor metroda, bakmayan ya uyuyor ya da benim gibi insanları "görüyor." gördüm yüzünü ama gözlerini değil, gözleri ekranda. ne bakıyordu acaba? instagram mı? haber mi? birine mesaj mı yazıyordu? mesaj yazıyordu çünkü parmakları hareket ediyordu, hızlı. hızlı yazanlar ya çok sinirli ya çok heyecanlıdır, ortası genelde yavaş yazar. bu hızlıydı. sinirli mi heyecanlı mı, bilemiyorum. sabah 08:47, heyecanlı olacak bi saat değil, sinirli olacak bi saat. o zaman birine sinirli bi mesaj yazıyordu, muhtemelen. senden nefret ediyorum noktasız, çünkü noktayla sinirini küçümsemiş olursun.
cenk sen bu kadın hakkında ne biliyorsun? hiçbir şey. hiçbir şey bilmiyorsun ve bara tutunuşundan, saç renginden ve parmak hızından bi insan portesi çıkarmaya çalışıyorsun, bu çok hasta bi davranış. terapistim bilse ne der? "hmm" der, 5 lira. "bunu sen düşün" der, 7.50. düşünüyorum zaten bedavaya, bedavaya düşünüyorum senin 7.50'lik düşünceleri.
~
metro sallandı, sallandık. ya da metro sallanmadı da dönemeçe girdi, fiziğin centripetal kuvveti bizi sağa yatırdı. karşımdaki kadın da sağa yatırdı, bara olan tutuşu gevşek olduğundan biraz fazla sallandı, kolumla kolum temas etti.
temas. fiziksel temas. insan derisinin insan derisine değmesi. mont var, hırka var, kumaş var araya girmiş ama beyin biliyor, beyin her zaman biliyor dokunuşu kumaşın arkasından bile. evrimsel bir şey bu, hayatta kalmakla ilgili. mağara adamı yanındakinin insan mı hayvan mı olduğunu dokunarak anlıyordu muhtemelen. ben de metroda, 2025 yılında, mont ve hırkanın arkasından bir kolun insan koluna temas ettiğini beynimin en ilkel bölgesiyle tespit ettim. aferin beyin, hayatta kaldık, kaplan değilmiş.
- pardon.
dedi, pardon. bana söyledi çünkü benim koluma değdi, ya da ben onun koluna değdim, ya da ikimiz de birbirimize değdik çünkü fizik ikimizi de aynı yöne itti. newton'ın üçüncü yasası: her etkiye eşit ve zıt yönde bir tepki vardır. benim tepkim:
+ sorun değil.
3 kelime. sorun değil. sorun var mıydı ki değil diyorum? yoktu. ama sorun değil demek "temas oldu ve ben bunu kabul ettim ama fazla büyütmüyorum" demek. neden büyüteyim ki? metroda herkes birbirine değiyor, toplu taşıma bu. ama beyin, o lanet olası beyin, "pardon" dediğinde sesini kaydetti. kısa bi "pardon", hızlı, düşük ton. soprano değil alto, kalın olmayan ama ince de olmayan bi ses. çay demlerken ilk 30 saniyedeki renk gibi, ne açık ne koyu.
ne anlattın cenk? bi kadının sesini çay demlemeyle karşılaştırdın, şu an gerçekten çok iyisin.
~
gözlerini gördüm. pardon dediğinde kafasını kaldırdı telefondan, bi anlık. yeşil mi? hayır. kahverengi mi? hayır. ela mı? ela ne demek zaten, ela diye bi renk yok, türkçenin en belirsiz renk tanımı ela. "yeşile çalan kahverengi" de bir "kahverengiye çalan yeşil" de ela, karar verin artık. ela değildi. bilmiyorum ne rengiydi çünkü 0.8 saniye gördüm, belki 1 saniye, sonra geri döndü telefona. parmakları yine hızlı.
ama o 0.8 saniyede bir şey oldu. ya da olmadı. muhtemelen olmadı, ben olmasını istedim ve algım buna göre şekillendi. confirmation bias, türkçesi doğrulama yanlılığı, bilimsel adı "cenk kafadan uydurma." görmek istediğini görürsün, 18 yaşındaki cenk her yerde aşk görüyordu, 33 yaşındaki cenk her yerde hikaye görüyor. ikisi de yanlılık, ikisi de güzel.
o 0.8 saniyede ne gördüm? tanıdıklık. hiç tanımadığım birinde tanıdıklık görmek, beynin en eski numarası. yüz tanıma makinesi demiştim bi yerde, insan zihni bulutlarda surat görür. bu kadında da gördüm bişeyler, ama ne? ülgen'i mi? yok, ülgen bambaşkaydı. turuncu'yu mu? yok, turuncu bambaşkaydı. hiçbirini değil aslında, ya da hepsini birden. biri gibi güldü diyelim, diğeri gibi baktı. başka birinin dudak şekli, bir başkasının kaş açısı. kolaj. bu kadın benim hafızamdaki her kadının 0.01'erlik parçalarından oluşmuş bir kolajdı ve ben bunu 0.8 saniyede fark ettim çünkü beynim böyle çalışıyor, beynimi sikeyim.
~
indi. unkapanı'nda indi, ya da haliç'te, neydi o durak. marmaray aktarması yapanlar iniyor orada, belki avrupa yakasına geçiyordu. belki fatih'te oturuyordu, belki beyoğlu'nda çalışıyordu, belki hiçbiri. bilmiyorum, bilemiyorum, bilemeyeceğim.
indiğinde bara tutunuşunu bırakışını gördüm. parmakları teker teker açıldı, serçeparmaktan başparmağa doğru, piyano çalar gibi. piyanist miydi? saçmalamayı kes cenk. piyanist değildi muhtemelen, insanlar barı bırakırken parmakları öyle açılır, herkesinki öyle açılır, senin beynin bunu romantize ediyor çünkü hastasın.
kapı açıldı, çıktı, kapı kapandı. metro hareket etti. o anda dışarıya, perona baktım. yürüyordu, su gibi, kalabalığın arasından. 3 saniye gördüm, sonra tünel yuttu metroyu, karanlık geldi, camda kendi yansımam kaldı.
kendi yansımamda gördüğüm: uykusuz bi adam, squat'tan ağrıyan bacaklar, kısa sakal, gri bir mont, kulaklık yok çünkü bugün unutmuşum evde. kulaklığı unuttuğum için müziksizim, müziksiz olduğum için kendi kafamın sesini dinliyorum, kendi kafamın sesi bana metroda gördüğüm bi kadını anlatıyor 6 paragraftır.
ne anlattın cenk?
hiçbir şey. bir kadın bindi metroya, 3 durak gitti, indi. arada kolumla kolum temas etti mont ve hırkanın üzerinden, "pardon" dedi, "sorun değil" dedim. bu kadar. gerçekten bu kadar, geri kalan her şeyi ben uydurdum. bara tutunuşu, saç rengi, parmak hızı, göz rengi, yürüyüşü — hepsini gördüm ama anlamlandırmayı ben yaptım. o kadın muhtemelen metroda yanında duran adamın kendisini 800 kelimeyle anlattığından habersiz, işine gitti.
ve bu güzel. habersizliği güzel, habersiz kalması güzel. bazı hikayeler tek taraflı güzel, anlatılmazsa güzel, bilinmezse güzel. bazı insanlar 3 durak girer hayatına, "pardon" der, çıkar. bi iz bırakır ama o iz sadece sende kalır, karşı tarafta hiçbir şey yok. hiçbir şey yok ve bu tamam, bu sorun değil.
sorun değil.
~
indim, benim durağımda. levent mi, şişli mi neyse. merdivenleri çıkarken ayakkabıbağcığıma baktım, bağlı. bu sefer düşmedim. dışarı çıktım, güneş var. neonun altında çirkin görünen her şey güneşin altında güzel, fizik bu değil biyoloji bu. ya da hiçbiri, sadece hava güzel.
cebimden telefonu çıkardım, bi ses kaydı aldım kendime. 4 saniye: "metroda bi kadın gördüm, anlatırım." kime anlatacağım? kimseye. kendime, belki. belki bi gün yazarım, belki yazmam. belki bu yazıyı da silip karalama defterine atarım.
atmadım. hadi.
---
ai generated. ondandır mantık hataları öylecene bırakıldı. yassak mı bu? yasss. neyss.
devamını gör...