var tabii böyle bir şey, artık 18 aşılmışi evin otoritesi aralanmış falan. kafa tutuluyor, seçimler yapılıyor falan. sonra düşündüm, e bu bir tek alkole mi has? sigara tam aynı sebeplerden"havalı" değil mi? arabaların yere yaklaştırılıp, ses sistemi, ışık sistemi döşettirilmesi? bunların hepsi "havalı" diye değil mi? sorun sosyal medya paylaşımlarıysa, bunlarla da bir sürü sosyal medya paylaşımı var. tersten de okuyalım, sosyal medyada paylaşılan ne havalı ki? yağmurda ev penceresi? kahve ve battaniye fotoğrafı? birinin komşusuna laf soktuğu siyah fonlu koca puntolu sitem metni?
bunların hangisini kim merak ediyor?
benjamin clementine şahanesi. kendi sesinin bir enstrüman olduğunun böylesi farkında olan ve enstrümanını daha önce kullanılmamış biçimlerde kullanmaktan çekinmeyen, sınırları zorlayan vokaller çok büyüleyici.
hedefe doğru gidiyorsa, sizi olduğunuz yerden ulaşmak istediğiniz yere taşıyorsa, bir strateji çerçevesinde ilerliyorsa iyi bir şeydir.
mesleğim gereği sık ya da seyrek iş değiştirmelerin genellikle sayılan gerekçelerden ancak birini karşıladığını gözlemliyorum. o birini de ifade etmek, anlatmakta güçlük çekiyor insanlar. çoğu kez %10-15 daha iyi bir kazanç için geçiyorlar, bir sonraki yıl da bu fark kapanınca yeniden aynı şeyi yapıyorlar. bunun avantajı kazancınızın enflasyon karşısındaki değerini biraz muhafaza etmek olabilir. ilk akla gelen, risksiz ve konfor alanından çıkarmayacak bir yöntemdir. dezavantajı ise gelecek konusunda net bir tablo vermez. uzun vadeli planlar, stratejiler ve dolayısıyla uzun vadeli gelişim olmaz. adayın kendisi de aslında çoğu kez neyi hedeflediğini bilmez. sık iş değiştiren adayların üst düzey yönetici olması ihtimali çok düşük, bu bir istatistik. benim görüşüm değil. çünkü her gittikleri yerde önce operasyonel tarafı baştan öğrenirler. yetkinlik ve liderlik becerileri gelişmez. gönüllü olarak ilave rol üstlenmek istemezler, kurumla aidiyet kurmazlar çünkü. dolaysıyla aynı seviyeyi birkaç kez tekrar ederler. bazen de bir sonraki pozisyona başka iş yerinde yeterince deneyimi olmadan başlarlar, ki bu en fenasıdır. yetkinliği olmadan işe başlayan yöneticilerin özellikle orta kademe yöneticiler kurumların altına adeta mayın döşüyor. o bir kere şans eseri aldığı mevkiide emekli olur bu tür de genellikle. çünkü başka yere gidemez, referansı iyi değil. özgüveni yok, çünkü biliyor ki deneyimi ve yetkinliği yok. kurum kendisine yatırım yapmıyor, çünkü ona yatırım yapıldığından 6 ay sonra o şirkette kalacağına ilişkin emare yok.
bir seçenek tabi ama neyi seçmediğini de iyi bilerek seçilmesi gereken bir seçenek.
bir film ne zaman saçma sapan olur? biz sevmeyince mi? beğenmediğimiz şeyi "saçma sapan" diye ifade edersek, anadilimizdeki noksanlığımız maalesef konuyu buraya götürür işte. neyse ki konuyu o götürülmek istenen yerlere götürmeyecek kadar anadil ve kavrayış sahibi kimseler de var.
sevmediğimiz şeye, bunu sevmedim deriz. saçma sapan demeyiz. dersek neden saçma sapan olmadığını oturup dinleriz. öyle otursak, konuşsak, utanacaksın falan varsayımsal bir takım laflar falan da kurtarmaz.
anadilimizi kendimizi doğru ifade edecek, yazılanı , yazıldığı gibi, yazıldığı kadar, anlam yüklemeden, hüsnü kuruntularımızı yazılana isnat etmeden, ad hominem yapmadan, anlayacak kadar iyi bilmenin önemi her gün böyle defalarca hatırlatıyor kendini. önemli olan burası. yoksa filmler zaten kimileri sevsin, kimileri sevmesin diye var. bunun üzerinden bastırdığımız başka arızalarımız fırlasın da kimsenin işine yaramayacak "saçma sapan" tartışamalar dönsün diye değil.
stone sour'un 2012 yılında piyasaya çıkan albümü house of gold and bones - part 1 de yer alan süper şarkı.
aşk olsun sözlük, bazen bunların yokluğu ile şaşırtıyorsun.
iyi bir anc ve iyi bir kulaklıkla çok daha güzel.
çokluk hangi anda miskinlik ediyorsa yine aynı yerde. anları birbirinden ayırıp fotoğraflamıyor, bayram sabahlarını diğerlerinden ayırmıyor. patisini yüzüne siper ettiği o yerde kırıldayarak uyuyor. hayatta yollamam fotoğrafını falan. zinhar.
son tanımı da ben yazdığım için ayaklarım tanımdan dışarı geri geri gidiyor lakin tam olarak istanbul'un bu yağmurlu sabahının şarkısı.
bu şarkıyı bu sabahla harmanlamanın güzelliğini kimseye değilse bile kendime hatırlatmak için.
4 gün önce ofiste yaşanan bir hikayeyi paylaşacağım.
takım lideri x kişisi, gülerek ama yüzünde de öfkeli bir ifade ile odama girer:
x: ben dolandırıldım!
ben: ?
x: turistik vize başvurusu yapacaktım, beni dolandırdılar, başvuru ve harçları yolladıktan sonra, hesabınız yasadışı bilmem neler için kullanılıyor diye ikinci kez aradıklarında farkına vardım.
ben: peki vize başvurusunu nasıl yaptın? ben geçen hafta bütün adımları gösteren, güvenilir danışmanlık websitelerini bildiren, birkaç farklı dolandırıcılığın nasıl gerçekleştiğini detaylıca anlatan bir mail atmıştım, bilmediğimiz başka bir yöntem daha mı varmış?
x: yoo, sen mailde şu uzantılı olan dolandırılıcık, buna tıklamayın demişsin ya işte ben ona tıkladım.
ben: ama doğru websitesi de vardı?
x: doğru websitesi tıklayınca yüklenmesi 3 sn bekletti, ben de çıkıp hemen arama motorunda bir altta olana tıkladım.
ben: ama tam da o arama motorunda ikinci çıkan sitenin dolandırıcı olduğunu kırmızı çerçeve ile özellikle belirtmiştim?
x: evet de benim okumaya vaktim yoktu, beklemeye de yok.
ben: bunlarla ilgili başka mailler de atıyorum, veri güvenliği falan?
x: okumuyorum ben onları yeaaa (gülerek) yoğunummm
ben: öyle mi? birim yaratılan işlem saylarımız baya düştü, bütün gün boyunca 45 dakika zaman alacak işlem yaratıyorsun aslında, 9 'dan 17'ye kadar.
x: ...fotoğraf yarışmasına fotoğraf göndermek istiyorum, nasıl göndereceğim.
ben: başvurular 11 gün önce bitti. 4 kere de hatırlatma gönderdim, yarışma da bitti. kazananlar da belli.
x: şimdi hiç mi başvuramam ben bugün?
ben: yarışma bitti, kazananlar belli. defalarca mail attım.
x: okumuyoooğm ben onları yeaa...yoğunum...yani hiç mi bugün yollayamamam?
saçma sapan bir film, süper bir film, çığır açan bir film, hepsi ve hiçbiri. çünkü başlıkta "star wars'un olması" dışındaki sözcükler tamamen keyfi.
olayı zamandan, bağlamdan, sosyolojiden bağımsız okuma işi toplumda hala baya yaygın maalesef. 70'li yıllarda yapılan filmler elbette 30 sene sonra doğan, türlü cgi, efekt, uyaranla büyüyen nesle ilginç gelmiyor tabi. bir de star wars'un yapımına ilişkin çekilen belgeseli izleyip adamların hangi olmazları mümkün kıldığına hayran olanlarımız var. teknik imkansızlıkların ötesinde hayal kuran, o hayali o günün teknolojisi ile mümkün kılamadığı için her şeyi tek tek maketle yapan, bir film için ülkenin türlü yerinden sinema ile hiç ilgisi olmayan maket, çizim vs uzmanlarını tek tek bulan bir adam bu lucas.
ayrıca tattooine'de görünen iki güneş, sadece alçalan o iki güneş görüntüsü bile bana yeter.
sana durma, susma, mola verme hakkı tanımadığını fark ettiğin an.
içinden çıkma özgürlüğümüz bulunmayan hiçbir ilişki gerçekten ilişki değildir. arkadaş, sevgili, aile ve tüm ilişkiler için böyle bu.
tam kalbinde çok önemli bir etik ikilem bulunaduran kısa roman.
önce kitapla ilgili olumsuz izlenimlerimi paylaşacağım. yazarın kendisinin de bir ropörtajında belirttiği üzere bu romanı yazma fikri, yazarın yargıçlarla katıldığı bir etkinlikte tanıştığı, kitapta da gerçek adıyla temsil edilen yargıcın dava dosyalarını yazara okuması için vermesiyle oluşur. orada o ekinlikte yazar zaten hukuk dünyasını romana taşımaya karar vermiştir. zannediyorum ki tam da bu yüzden karakterlerin derinliği yok. ahlaki gerilimi yüksek tutmak adına, çok streril bir karakter olarak resmedilmiş, başarılı bir aile mahkemesi yargıcı fiona, seküler biri, kaliteli eşyaları var, rutin ve canlılıktan uzak bir hayatı var, uzun yıllardır evli ve çocuksuz. kocasının ona gelip yeniden hayatta hisssetmek için başka bir partnerle cinsellik yaşayacağını adeta tebliğ edilişiyle fionanın hayatında bir sarsıntıya sebep olacak dava ile karşılaşması aynı zamana denk düşüyor. gerçek hayatta başkasıyla birlikte olmadan önce gerçekten gidip ön bildirimde bulunur muyuz? fiona'nın kocasının adeta "ihtiyati tedbir" süresi başlatır gibi evliliğe ihanetini önden bildirip vicdani yükten arınması gereçek hayatta böyle gerçekleşir miydi sahiden? ayrıca genç bir kadınla birlikte olmak için fiona'nın işkolik ve adeta ölü gib olduğu bahanesinin klişeliğini de anmadan geçemeyeceğim. demek ki yüksek kademisyen de olsan, başarılı bir yargıç da olsan, hayatta kalmanın, ölümün yaklaştığı bilgisinden kaçmanın verdiği o hal ile işte böyle klişe bahanelere sığınıyor ya da onların hedefi olabiliyorsun. fiona nasıl biridir? seküler, başarılı, idealist.. işi dışında nasıl biridir? arkadaşalrı kimlerdir? nelere güler? canını ne sıkar? bilmiyoruz. bilemiyoruz. 50 yaşlına kadar fil dişi kulede yaşamış biri olduğunu var sayıyoruz. sonra bir gün kocası ona onu aldatacağını söylüyor. finona'nın karşısına da 17 yaşında (18 e birkaç ay kalmış) lösemi hastası bir çocuğun davası çıkıyor. adam, yahova şahidi. mensup olduğu dinin gereği olaran kan nakli alamıyor. adam'ın ailesi bu konuda çok hassas. dinlerinin müsaade etmediği bir tedavinin uygulanmasını reddediyorlar. doktorlar ise kan naklinin şart olduğunu beyan ediyorlar. sosyal hizmetler konuyu davaya taşıyor ve adam'ın birkaç ay sonra başına gelse tedaviyi reddetme kararını tek başına verme hakkı varken, 17 yaşın sonlarında bu kararı onun yerine hukukun vermesi gerekiyor. kitabın ana sorusu "çocukluğun nerede bitip nerede başladığı" "yasalarda çocuğun üstün menfaati olarak yer alan o ifadenin çocuğun biyolojik faydası ile birlikte ruhsal menfaatini de kapsayıp kapsamadığı" konualrı üzerinde şekilleniyor. tam bunlar olurken fiona ve adam müzik üzerinden bir ortak dil bulup yakınlaşıyorlar. işte burada fiona karakteri kırılıyor. başarısız bir evlilik, ölü olmakla suçlandığı yürümeyen o birliktelik belki de fiona'ya kendisine ördüğü camdan ve sahi olmayan fil dişi kuelnin gerçekliğini sorgulatıyor. günün sonunda fiona kan naklini onaylıyor, adam'ın talep ettiği yakınlıktan ise korkup kaçıyor. kitabın sonunda adam 18 yaşına giriyor ve kalan tedaviyi reddediyor.
dini eski zamanların karar koyucusu kabul ettiğimiz bu zamanlarda seküler zamanların tanrı da hukuk mudur? kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermek hangi "tanrıların" işidir? üzerine düşününce gerçekten birçok etik ve psikolojik çelişkiye ve tartışmaya alan açan bir kitap.
insanı diğer canlılardan ayıran şey orman kanunlarının, güçlünün güçsüzü silip yok ettiği düzenin dışına çıkıp ona bir alternatif bulması. hukuk, mevzuat, adalet falan hep o orman kanunun dışında bir şeyi düşlemekten, üretmekten gelen çıktılar. düşünmek ve ilkel, hoyrat olana daha iyi bir çözüm bulmak kabiliyetinde olduğumuz için insanız.
işte bizim toplumumuz insan olmanın o biricik vasfına yeterince vakit ayırmıyor. düşünmek ve orman kanunundan olabildiğince uzakta en iyi olana ulaşmak için yollar üretmek bizim için çok zaman olan bir yük. düşünmediğimiz için de en ilkel düzene yakın atmosferde devam ediyoruz. kurduğumuz aile düzeni, okul düzeni, çalışma hayatı düzeni ve sair tüm düzenlerimiz orman kanuna benzer şekilde işliyor, işlemeye devam ediyor.
evlenenlerin tamamının kendi sebebi zaten var, evlenmeyenlerin de buralarda bırakılmış bir sebeple evlenme kararına varmayacakları aşikar. o zaman buraya sebepler niye bırakılıyor? kendi seçimlerimizi rasyonlize edelim diye mi?
şehir efsanesidir.
bilmem kaç senedir konuyla alakalıyım böyle bir soru ne bana soruldu, ne ben sordum, ne sorulduğu bir mülakatta bulundum ne de sorulduğunu birinden işittim.
kendinizi 5 sene sonra nerede görüyorsunuz gibi bu da senaryolara falan eğlenceli içerik niyetine ara ara gündeme geliyor sanıyorum.
ataerkinin en çok rahatsız olduğu, bu nedenle hedef alıp saldırdığı; içini keyfi biçimde doldurarak olmadığı gibi göstermeye çalıştığı ifade.
muhammed, erkek şiddetine maruz kalmış; bir erkek tarafından, töre ve “namus” gibi patriyarkanın araçları kullanılarak hayattan koparılmıştır. yukarıda muhammed’in feminizm tarafından katledilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. oysa muhammed, tam tersine, kadın cinayetlerinin failleri tarafından, eril şiddetin uygulayıcıları tarafından öldürülmüştür.
bakın, patriyarka işte bu kadar korkunç bir şeydir. gün gibi ayan beyan ortada olanı, tam tersiymiş gibi lanse etmeye çalışır. var olmak, tahakküm kurmak, kendine yontmak ve kendi menfaati için öldürmek için yapar bunu.
muhammed patriyarka tarafından öldürülmeseydi, bir erkek şiddeti eliyle yaşamdan koparılmasaydı, eşit ve adil bir yargılanma hakkına sahip olması için feministler meydanlarda olurdu. çünkü muhammed de, tıpkı kadınlar gibi, bir başka ayrımcılığa uğrayan gruptandı: çocuktu. çocuk olduğu için gücü elinde bulunduran bir erkek katil tarafından öldürüldü.
keşke yalan söylemeseymiş, keşke kimse canından olmasaymış. ama neden yalan söyledi? çünkü doğruyu söylese o canavar babası onu öldürecekti. bu sebeple öldürülenlerin ne ilki ne de sonu olacaktı. aşık olduğu adamın adını verse o da öldürülecekti. belki hem babası hem de aşık olduğu adam tarafından tehdit ediliyordu. gerçeği konuşsa bunlardan biri tarafından öldürülecekti. kimse de şaşırmayacaktı. adını iki gün bile hatırlamayacaktık.
korktu. muhammed’in adını verdi. o yalanı ona patriyarka söyletti. bir kez daha söylüyorum: muhammed’in katili patriyarkadır.
yukarıdaki entry’yi hiç çekinmeden yazan zihniyet öldürdü muhammed’i. katile hiçbir şey sormayan, eylemin sahibine, faile en ufak bir eleştiri getirmeyen; kadını suçlarken ise yalanlar söylemekten, hakaretler sıralamaktan hiç çekinmeyen o zihniyet. katil eyleminin sorumluluğunu hiç tartışmadan, “sebebi ne olursa olsun kimse kimseyi öldüremez” diyemeden bütün suçu kıza yıkan o zihniyet. muhammed’i öldüren işte o zihniyettir.
neden sormuyor? katili neden hiç tartışmıyor? çünkü cinayet işleme hakkının doğal olarak onda olduğuna inanıyor. adam katil, yahu. katil. sebebi ne olursa olsun, sakince durup düşünüp bir canlıyı hayattan koparmış. bunun bedeli hakkında tek bir laf etmeden, adamın ne kadar mağdur olduğunu kanıtlamak için yazmaya gelmiş.
peki neden? çünkü patriyarkanın sağladığı ayrıcalıklara sımsıkı tutunmak istiyor. muhammed’in katiline cinayet ayrıcalığını sunan patriyarkanın başka meyvelerini de kendisi yiyor da ondan. hak etmediği o tahtından kaldırılırsa, doğuştan emeksizce kazandığı ayrıcalıklar elinden alınırsa kifayetsiz kalacağının farkında patriyarka. o yüzden bu feryat.
fakat ne yapsanız boşa. direne direne yıkacağız o patriyarkal tahtınızı başınıza.
bir kere ve öncelikle şahane bir ad seçmiş kimsedir. (bkz: dilozof)
en büyük meselelerinden biri "dil" olan bir alanda, felsefede, dile rağmen, hakim dile rağmen üretmektedir.
kendisinin de mücadele ettiği alanın en yıldırıcı tuzağı defalarca tekrara rağmen hiç yol alınmaması, alınamamasıdır. fakat yılıyor mu? yılmıyor. her sene özenle yeniden yazıyor, üretiyor.
yetişkin olmakla ve merkezimizin içimizde olmasıyla alakalıdır.
öz güvenli olan insan kimdir? karar verebilen, sorumluluk alabilen, inisiyatif alan, seçmek iradesi gösteren dolayısıyla olup bitenin parçası olan, etrafıya bağınn farkında olan, tesiri olduğunun bilincinde, her şeyin kendisi dışında tecelli ettiğini düşünmeyen, iradesinin ve dünyada varlığının farkında kişidir. var olmak, bilinmek, eylem halinde olmak onun farkında olduğu, seçtiği şeylerdir. mutluluk ondan azade, bağımsız değildir. fakat toplum hususiyetle merkezi içimizden dışarıda bir yere konumlandırmak itkisyle hareket ediyor. varlığımızın farkında olmamamız, "ben" olmaya, "birey" olmaya hiç yaklaşmamamız için sınırlar örüyor gelişim alanlarımıza. sonra "hayr diyemeyen" "ne istediğini bilmeyen" "irade gösteremeyen" "seçemeyen" bir sürü insandan oluşuyor toplum. çünkü onların seçemedikleri başkalarının menfaati için maşa olarak kullanılacak.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.