kurtlarladans yazar profili

kurtlarladans kapak fotoğrafı
kurtlarladans profil fotoğrafı
rozet
karma: 8769 tanım: 525 başlık: 204 takipçi: 59
Blog www.korsangemisi.site

son tanımları


tony montana

"hepiniz koca bir pisliksiniz. neden biliyor musunuz? çünkü hiçbirinizin, ne olmak istediğinize dönük bir içgüdünüz bile yok. benim gibi insanlara ihtiyacınız var. benim gibi insanlar gerekli. ben olmadan bir hiçsiniz. böylece parmağınızı uzatıp ‘’heyy işte! kötü adam diyeceksiniz!’’ peki, bu sizi napıyor hee? iyi adam mı? siz iyi değilsiniz. ben her zaman doğruyu söylerim. yalan söyleyen sizlersiniz."
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

kendini bir ateş böceği gibi düşün, ışıldaman için havanın kararması gerekir.

gündüz parlayamazsın çünkü kendi ışığını farkedemeyecek kadar aydınlıktır her yer.

gece bu yüzden vardır, senin de gökteki yıldızlar gibi parlaman için sana karanlığı getirir.

hiç bir zaman ışıldamazsın çünkü sen gece ışıklar olmadan yaşayamazsın. uyursun, gece bitince karanlık gidince kalkarsın.

sen bir ateş böceği gibi düşün, geceye uyum sağla, ışık arama parıldayacak kadar karanlığa gömül ve ışığını gör.

uykusuz geceler zordur, dönen bir kürenin sırtında yaşamakta kolay değil. aydınlıkta herkes yolunu bulabilir ama karanlıkta seçim yapmak çok zordur.
devamını gör...

politize olmak

bireyin siyasi gündemin atmosferine kapılıp zehirlenmesini ifade eder.

politik söylemler üzerinden ideolojisini kurgular toplumsal yaşamda kendini buna göre konumlandırır.

gündemdeki politik sürtüşmelerden fazlasıyla etkilenir. çevresindeki kişileri ve olayları öncelikle politik açıdan değerlendirir.

psikolojisi siyasi atmosfere endekslidir. kendi gibi düşümeyen herkesi cahil ve düşman olarak görür.

politize olmuş birey sürekli bir politik propaganda halindedir.

politize olmuş birey her fırsatta konuyu politik söylemlere bağlar ve bunu yaptıkça kutsal bir vazife ifa ettiği hissine kapılır.
devamını gör...

aşkın tanımı

ekseriyetle insanoğlunun iki cinsi olan kadın ve erkek arasında cereyan eden, şarkıların, şiirlerin, öykü, roman, deneme ve bazı resim ve heykellerin hatta filmlerin, dizilerin kaynağı olan, hayatımızı kuşatan herkese nasip olmayan, uğruna cinayetler işlenen, dolaylı yoldan ev, araba kredisine sokan bazılarımızın dünyaya gelişinde büyük etkisi olan, acısı tarif edilemeyen, herkesin kendince yorumladığı, binlerce versiyonu olan, karşılıklısı, karşılıksızı, platoniği olan, insanı coşturan, sarhoş eden, meczup eden, mahçup eden, mutlu eden, olgunlaştıran, çocuklaştıran, gözünü karartan, cesaretlendiren, yücelten, alçaltan, pişiren, öldüren, güldüren, derinden gelen, bir var bir yok olan, bu aşk denen şey nedir acaba?

aşk dediğimiz şey aslında bir çok basamağı olan bir merdivenin en üst basamaklarından biridir ,o basamağa erişince aşka ermiş oluruz. bu merdivenin genel adı şehvettir. basamakları ise heyecan, tutku, arzu, iştah, heves, yakınsama, ilgi, merak ve kurgudur. bütün bu basamakları hayatın her anında tırmanırız. bazı anlarda bütün bu basamakların hepsine tırmanmamıza gerek yoktur, bazen de bütün basamakları tırmanmamız için bizi motive edecek ciddi bir nedene ihtiyacımız vardır.

olay sex yapmak ise sadece, arzu basamağındayız demektir. sex bir ihtiyaçtır ve uygun yollarla bu ihtiyacın karşılanması gerekir, sevişmek için illa aşık olmaya gerek yoktur.

olay yalnızlığı gidermek ve ayrıca sevişmek ise tırmanmamız gereken iki üç basamak vardır arzu, ilgi ve yakınsama. yakınsamak, yoldaşlık duygusu içerir, biriyle iyi geçinmek, ona katlanabilmek, onunla bir şeyler paylaşıp beraber bir şeyler yapmak, sevişilebilir bir arkadaş edinmektir, bu aşk değildir sevgide değildir. ortak çıkarlar üzerine kurulu yakınsamaya dayalı ilişkidir. ne zamanki uzlaşamazsınız, fikirler ve çıkarlar uyuşmaz, bu ilişkide biter tırmanacak başka basamak yoktur.

olay, bir kadın erkek değilde bir iş, bir konu, bir eylem ise odağımızdaki şey. heves, merak, ilgi ve tutku devreye girer bu basamakları tırmandıkça yaptığımız işe bağlanır, başardıkça tatmin olur daha da ileri götürüp tutkuya dönüştürürsek geleceği kurgulamak ile beraber olayı ideal olana erişmeye dönüştürürüz.

olay dini bir inançsa veya ideolojik bir konuysa bir çok basamağı tırmanıp olayı kutsal bir davaya dönüştürüp aşkla, şevkle, iştahla sarılabiliriz inancımıza veya davamıza. artık bir ütopyamız vardır.

kimi kariyer davasındadır, kimi iman davasında, kimi köpeğine aşıktır, kimi yaptığı işe, kimi kendine aşıktır, kimi annesine babasına, kimi çocuğuna... hepside aynı basamakları tırmanır hepsinin de aşıkken gözü kararır, hepsi aşık olduğu şeyle kendinden geçer, hepsi aşık olduğu şey için ne gerekiyorsa yapar. tutkuyla sımsıkı bağlıdır, kopmak istemez, kaybetmek istemez.

gelelim kadın erkek ilişkilerindeki aşk'a bu diğerlerinden farklı olarak cinsellikte içerir. dolayısıyla daha şiddetlidir. daha önce söylemiştik, olay sadece sex ise aşka yer yoktur ama olay aşk ise eser miktarda da olsa sexte içermeli. sex bu işin taçlandırılması kısmıdır. aşk bir süre birlikte olmayı kabul etmez, sonsuz ve kalıcı tümleşik bir ütopya ister. aşığın yolculuğu kahramanın yolculuğudur.

bazıları yaşarken savaşmak ister, mücadeleden haz alır, zoru, imkansızı sever, ütopyaların, ideallerin peşinden koşmak ister. dehşetli bir enerji ile doludur bu insanlar, bu güçlü istenci bir yere aktarmak için adeta fırsat kollarlar. değerli bir amaç, kutsal bir dava, erişilmesi zor bir hedef yada çok güzel bir kadın... bunların hepsi eş değerdir.

kahramanın yolculuğu dedik, aşk kendi hikayeni kurgulamak ve onu yaşamak için yola çıkmaktır. önce aşık olduğumuz şey ile ilgili hayaller kurarız ve ardından geleceği şekillendirmek için önümüze çıkan engellere karşı savaş açarız. bu yolda kılıç kuşanıp, at bineriz, savaş boyalarını sürüp cesaret ve coşku ile dolarız. inancımız tamdır. aşkımız için ölmeye, öldürmeye, ezilmeye, harcanmaya, yanmaya, kaybolmaya, yok olmaya hazırızdır.

kahraman hedefine öyle bir odaklanır, öyle bir yoğunlaşır ki, gözünün görebildiği tek şey hayallerindeki mutlu resimdir. hedefine ulaşmış ve huzur içinde olduğunu düşlemek onu her zaman zinde tutar. o tablo gözünün önünde durdukça başka hiç bir şey görmez, ona bu iş olmaz, yapamazsın, imkansız, yapma etme dedikçe engelleri, olmazları, koşulları hatta fizik kurallarını dahi küçük ve üstesinden gelinebilecek basit problemler olarak görür. o artık bu rüyadan uyanana dek yenilmez ve durdurulamazdır.

aşığı ancak maşuğu yada aşık olduğu şey hüsrana uğratabilir. erişmeye çalıştığınız yer hayalinizdeki gibi bir yer değilse çatırdamaya ve kırılmaya ardından parçalanmaya başlarsınız. kahraman tuzla buz olup rüyadan uyanınca derin bir acıya sürüklenir. buna aşk acısı yada aşkın ızdırabı denir.

kahraman sevdiğini gözünde öyle büyütür, öyle yüceltir ki artık düşlerindeki ile gerçekteki sevgili arasında uçurumlar oluşmaya başlar. kahraman artık sevdiğiyle savaşmaya başlar çünkü düşlerindeki yansıması ile sevdiği çelişki içerisindedir. düşlerdeki sevgili kanatlı bir melek iken, gerçekteki çiğ süt emmiş güvenilirliği sorgulanmaya her daim açık bir insan evladıdır. kahraman öyle hızlı, öyle güçlüdür ki, sevgili ona ayak uyduramaz, eşlik edemez olur. kahraman öyle şeyleri göze almış öyle şeyleri feda etmiştir ki sevgili buna karşılık veremez. sevgili yorulur ve bu yangından kaçmak kurtulmak ister. kahramandan kurtulmanın yada onu kurtarmanın tek yolu onun hayallerini yıkmaktır artık. kahraman değiştirilemez, vazgeçirilemez ve yönlendirilemezdir. o hedefine fırlatılmış bir ok gibidir her şeyi delip geçer hedefine erişmek için. sözden laftan anlamazdır. sevgili, kahramanı durdurmak için ihanet hançerini çekip kahramanı sırtından bıçaklamak zorunda kalır. kahramanı yıkabilecek tek şey budur.

sırtından vurulan, yarı yolda bırakılan, kandırılan, aldatılan, kahraman binlerce defa ölür yükseldiği kadar alçalır, bütün olanların bir şaka, bir yanılgı, bir hata olduğunu düşünmek ister vazgeçmemek için kendi yaralarını sarıp sevgiliyi affetmek için ayaklarına kapanır, sevgili için değildir yakarış, yola devam etmek, motivasyonunu kaybetmemek için, sevgiliye olan ihtiyacını binbir kılıfa sokup her şeye rağmen devam etmek ister. sevgili hançeri tekrar tekrar kahramanın kalbine saplar, onu durdurmak için 33 hançer yarası açmak, dünyasını başına yıkmak, en olmayacak kişiye dönüşmek yabancı biri olmak gerekir.

sonunda kahraman kendi gücünün, kendi sevgisinin şiddetine yenilir ve aşıkların cehennemine düşüşü başlar. içkiler, kadehler, sokaklar, rezillikler, onu unutturacak ne varsa damardan, etten, kemikten, köpekten, çöpten en boktan ne varsa, ne bulduysa kanayan yarasına basıp unutmak, sarhoş olmak, kaybolmak, içindeki kahramanı öldürmek, kafasındaki düşleri silmek, sarayları yıkmak, hayalleri yakmak her şeyi geride bırakmak ister.

kahraman cehennemdeki yolculuğunu ölmeden tamamlayabilirse ve kendine gelebilirse eğer yeniden doğmuş olur. artık başka biridir. dibine kadar yaşamış büyük bir savaştan, bir yıkımdan bedeller ödeye ödeye sağ kurtulmuştur, önünde yeni bir yaşam yolu vardır. aynı hataları tekrarlamadan daha ustaca yüzebileceği engin bir deniz.

...ama gerçek bir kahraman her şeye rağmen savaşmaktan asla vazgeçmez, bir öldüyse bin dirilir, yaralarının iyleşmesini bekler sadece, artık tek mesele daha değerli, daha kutsal ve kendisine aynı şeyleri yaşatmayacak daha güçlü bir aşk bulmaktır.
devamını gör...

eylül'ü yalnız geçirmek

biz mi eylül'e, eylül mü bize uğradı mühim değil, bir piknik tüpü vardı kalbimde çay demledim eylül'e.

-sahi eylül, annene mi benziyorsun yoksa ekim'e mi?

eylül güzbahar dudaklarını büzmüş,

-annem sizlere ömür, gök gürültüsünden öldü. pek güzeldi kokusu rüzgarını anımsamam çok küçüktüm o vakit...

-vah vah, canın sağolsun, bak işte toprak ana, heppimizin anası, yağmurda kokusu da güzeldir.

eylül nezaketen gülüştü, buğulu gözlerini venüse dikti, karamel bir ses tonuyla,

-şu duvardaki çatlak kadar kıymetim yok hayatta, pek az şey kıyaslanabilir duvardaki çatlaklarla bende onlardan biriyim galiba.

-ya bana ne demeli eylül, gölgem bile benden daha farkedilebilir bir şey. ne bir mevsime tabiyim ne de takvimde bir yerim var.

-az kaldı kasımlar ocaklar patlar şubat mart herkesin iflahını keser sonra nisan gelir o kadar dayak yedikten sonra ilk gördüğün nisan olunca herkes yeşeriyor.

-kıskanıyormusun yeşerenlerin ayını

-orda yeşeren bana gelene kadar bitmiş tükenmiş oluyor son demlerini bende geçirmelerini sevmiyorum haziran gibi büyütmeli oynamalı sevmeli.

-haziranda onların olgunlaştığını görmek son demlerinde yanlarında olmayı istiyordur kesin. herkes bir yerinden tutacak bu işin. neresi olduğuna bakmaksızın dönecek bu çark. yapmakta olduğum şeyde bulmalıyım kendimi.

eylül bütün yalnızlığı ile elimi sımsıkı tutuyordu ama o ayrılık vakti gelmişti ekim bütün ağırlığıyla eylül'ü ittire kaktıra kenara sürükledi, omuzuna vurdu, çekiştirdi, ayağına bastı, ellerimizi ayırdı ve resmen onu kovdu.

ekim, ilk iş telefonu eline aldı ve kasımı aradı,

-moruk ben otele yerleştim, kendini ayarla 30 gün sonra vardiyayı teslim edeceğim haberin olsun vaktinde burda ol makinayı kapatır giderim yoksa! diyip kapadı.
devamını gör...

şiddet

şiddet fikirlerin yada eylemlerin etkisini ifade eden ölçü birimidir. şiddet kötü bir şey değildir kötü şeylerle birlikte çok anıldığı için öyle bir imajı var bu kavramın.

zorbalığa, baskıya, kaba kuvvete, şiddet deriz çoğu zaman. oysa şiddet, sadece eylemin dozunu belirten bir kelimedir.

bu ayrımı yaptıktan sonra fiziksel şiddet ve psikolojik şiddet gibi kavramları açabiliriz.

fiziksel şiddet: kas gücü veya bir araç kullanarak fiziksel acı ve hasar oluşturmaktır.

psikolojik şiddet: tehdit, şantaj, hakaret ve sözlü taciz ile kaygı, endişe, korku ve baskı oluşturmaktır.

şiddet ikame bir kavramdır yani doğru kelimeyi bulamadığımızda sığındığımız genel kavramlara yerine kullanılan manasında ikame kavram denir. nefsi müdaafa da şiddet içerir, azarlamakta şiddet içerir, bağıra bağıra konuşmakta şiddet içerir, çocuğa parmak sallamakta bile şiddet bulunabilir. saldırgan davranışlar, psikolojik baskı, kaba davranışlar vs şiddet kavramı içerisinde değerlendirilir.

saldırgan bir eylemin ortaya çıkmasını tetikleyen şey şahit olduklarımızdan çok, tahammül edemediğimiz noktalara, kırmızı çizgilerimize dokunulmasıdır. kaçınmak, korunmak, ele geçirmek, kendini ifade edememek, anlaşamamak, kandırıldığını, veya risk oluştuğunu görmek gibi durumlar fiziksel veya psikolojik şiddeti açığa çıkardığımız bazı durumlardır.

disiplin sağlarken şiddetli konuşulabilir, tehdit, korku ve baskı gibi etmenler bazı eğitimlerde olmazsa olmazdır. psikolojik baskı ile insanlar kontrol altında tutulup yönlendirilebilir. fiziksel şiddet oluşturabilecek silah gibi aletler ile güvenlik ve korunma sağlanabilir.

hayatın hiç bir noktasında şiddet olmasın fikrini savunmak her ne kadar iyi niyetli bir düşünce olsada gerçek hayatta işler iyi niyetlerle yürümüyor. ancak şiddeti en makul seviyede yararlı bir şekilde kullanabiliriz. düzen ve disiplini sağlamak için korku ve tehdit unsurlarına kesinlikle ihtiyaç vardır. şöyle düşünelim tarih savaşlarla ve gündelik hayatta zorbalıklarla doludur. tehdit, şantaj, korku ve baskı gibi enstürmanlar ile insanların üzerinde tahakküm kurabilir ve onları sindirebilirsiniz bu enstürmanları kötü işler için kullanabileceğimiz gibi bu kötü işleri caydırıcı olarakta kullanabiliriz şiddete başvurmayı şiddet göstermekle tehdit ederek caydırmak şeklinde özetleyebiliriz.

çocukların ve öğrencilerin eğitim ve disiplinlerinde şiddete başvurmak gerektiğinde bu fiziksel veya psikolojik değil temsili şiddet örnekleri üzerinden yapılmalıdır. çocukları dövmek veya tehdit etmek yerine empati kurabilecekleri hatalı davranışlar sonucu oluşan kötü durumlardan örnekler verebiliriz veya yapacağımız tehditler kişiliklerine zarar verecek türden olmamalı.
devamını gör...

kadın şarap ve jonathan livingstone

1. bölüm

kadın

her şeye sahip olabilirsiniz ama hiç biri yalnızlık hissinden kurtaramaz sizi. ben hayatı çok kalabalık bir kadınım ama her şeyden öyle sıkılıyorum ki kaçıp gidebileceğim bir yer yok çünkü gittiğim her yere kendimide götürmek zorundayım.


geçen gün, kendimden bıkmışlığımı, anlatıp dururken bunun üzerine bir şey anlattı ceren,

-aynı sıkıntıları bende çekiyordum sonra arkadaşım bana birini önerdi.

-psikolog mu?

-hayır alakası yok. bu başka bir şey. bana da yıldız önerdi.

-ne önerdi anlat artık.

-bir adam var, tuhaf biri belli bir ücret karşılığında seninle bir gün geçiriyor.

-ha! jigolo gibi mi?

-hayır pelin, bu öyle biri değil seninle ilgilenmiyor bile.

-ee olayı nedir. ne için para ödüyoruz?

-birlikte takılıyorsun sadece o nereye giderse onunla gidiyorsun. yabancı biriyle bir gün geçirmek olay.

-anlamadım, onun özelliği nedir, herhangi biriylede gezip dolaşabilirsin.

-pelin anlamıyorsun bu öyle bir şey değil. bu adam çok farklı biri, sıradan biri gibi konuşmuyor, tavırları falan her şeyi garip çok gizemli biri.

-seri katil yada psikopatta olabilir kızım sen delimisin tanımadığın biriyle takılıp üstüne para veriyorsun?

-saçmalama pelin, güven vermeyen bi tip olsa takılmazdım herhalde bizde az buçuk insanları tanıyoruz, kaldıki öyle biri değil tekrar bir gün daha geçirmek için 2 katı para ödeyebilirdim ama kabul etmiyor.

-neden kabul etmiyormuş peki para için yapmıyor mu bu işi?

-evet ama bazı kuralları var bir defa görüştüğü biriyle bir daha görüşmezmiş. daha bir sürü kural sayıyor. başlarken.

-ilginç, neler yaptınız peki?

-nasıl anlatsamki bütün gün boş boş dolandık, acıkınca yemek yedik, parkta oturup çekirdek çitledik falan ama olay ne yaptığımız değil kesinlikle, bir şey sorduğunda garip garip cevaplar veriyor bir şeyler anlatırken ordan oraya sürüklüyor. nerde olduğunu unutup kafanın içinde bir yolculuğa çıkartıyor seni.

-ceren, sen bu çocuktan fena etkilenmişsin, ama hala para verme olayını anlamadım, ne kadar ödedin bu macera için?

-evet bu pek anlatılacak türden bir şey değil, daha önce yıldızda benim şimdi sana anlattığım gibi anlatıyordu bana sonra ilgimi çekti ve görüşmek istedim. bir gün için 5 bin lira ödedim.

-ne! deli misin sen? bu çok saçma ceren aklım almıyor. ya memnun kalmazsan peki parana yazık değil mi gözü kapalı saçma bir olaya girmişsin üstelik ikincisi için 2 katı ödeyebilirim diyorsun.

-memnun kalınacak bir şey yok adam hiç bir şey vaadetmiyor zaten bende hiç bir şey beklemiyordum sadece kendimi akışına bıraktım. ayrıca bazı şeyler paha biçilmezdir.

-ceren seni iyi tanırım, anlamaya çalışıyorum ama kafam almıyor bir türlü.

-her şeyi anlamaya çalışmayı bırakmalısın, o olsa böyle derdi herhalde. her neyse belkide onunla görüşmelisin, sana iyi gelebilir.

-bilemiyorum, eğlenceli olabilir belki ama öylece tanımadığım birine güvenemem. üstüne birde para ödemek saçma geliyor.

-bana o kadar yakın hissettirdi ki kendimden çok güveniyorum ona. pelin geç oldu benim gitmem gerek, belki görüşmek istersin diye numarasını mesaj atarım sana ama her şeyi bana anlatman şartıyla.

-hayır ceren, elin adamıyla neden görüşeyim. o kadar da zor durumda değilim, yani afedersin öyle demek istemedim.

-önemli değil pelin ben yinede numarasını gönderirim.

-peki sen bilirsin görüşürüz.


of çok saçmaladım ayıp oldu kıza, o kadar da zor durumda değilim ne demek ya, bok gibiym işte, acilen bir şeyler olmazsa sıkıntıdan ölecek gibiyim. bahsettiği adam kimdi acaba neden bir insan böyle bir iş yapar ki? tanımadığı ezik ve yalnız kızlarla takılmak için para alan birinin kafasından neler geçiyor olabilir ki?

cerenin anlattıkları kafamda dönüp durmaya başladı. bir kaç saat sonra cerenden bir mesaj aldım bir numara göndermiş onun numarası diye ''o"? bir adı yok mu diye sordum ceren'e. bilmem o benimkini sormadı bende onunkini sormadım dedi.

bu kız kafayı yemiş herhalde 5 bin lira bayıldığı adamın adını bile sormayı akıl edememiş. komik dizimi açıp bir bölüm izlemeye başladım ama hiç sarmadı. mutfağa gidip bir şeyler atıştırmak istedim ama canım hiç bir şey çekmedi. her şeyden bıkmış yaşamaktan yılmış gibiydim. balkona çıkıp hava aldım sokaktaki ışıklara daldım. acaba bu adam nasıl biriydi, ceren zor bir kızdır onu bu kadar etkilemeyi nasıl başarmış anlamıyorum. aklıma takılmıştı bir kere uyuyamazdım artık. telefonumu çıkarıp adama mesaj attım "selam ben pelin, cerenin arkadaşı yarın görüşebilir miyiz? dedim. 5 dakika sonra cevap geldi. "ceren diye birini tanımıyorum. hangi konuda görüşmek istiyorsunuz?" tabi ya, ceren isimleri sormadıklarını söylemişti. cereni tarif ettim bende "kısa saçlı dudağının sol üst tarafında beni var. birlikte gezintiye çıkmışsınız baya iyi geldiğini anlattı belki yarın müsaitseniz birlikte bir şeyler yapabilir miyiz diye soracaktım." ne saçmalıyorum ben ya resmen tanımadığım bir adama yarın beni gezdirsene biraz dedim. cevap verdi "xxx cafede saat 9'da görüşüz."


heycanlandım, endişelendim, panikledim, tedirgin oldum, kendime kızdım ama o adamın kim olduğunu, nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum artık. şimdi yeni bir sorunum var. yarın bir yabancıyla randevum vardı, birlikte ne yapacağımız belirsizdi böyle durumlarda ne giymeliyim nasıl hazırlanmalıyım, ben mi onu etkilemeliyim yoksa mesafeli ve güçlü duran, kabuklu bir imaj mı çizmeliyim. dolabımı kurcaladım ciddi ve naif görünmek istediğime karar verdim, ama alakasız bir kombin yaptım. çiçekli bir elbise, uzun bir hırka ve çizmeler. saçlarıda salaş bi şekilde toplarsam tamam. sonbaharda gezinti için uygun bence. kıyafetlerimi toplarken şunu farkettim o berbat ruh halinden bir anlığınada olsa sıyrılmıştım sanki bu olay kafamı dağıtmaya yardımcı olabilir belki. planım şu, adamı görmek istiyorum öncelikle, ölçüp biçmem gerek muhtemelen para yatırmaya değer biri olmadığına kanaat getirip tekrar eve dönerim. en azından merakımı gidermiş olurum. bunun haricinde o adamla bir gün geçirmek gibi bir niyetim yok. değişik bir şeye acilen ihtiyacım var ne olacağını bilmiyorum. artık uyumam gerek.



ertesi gün.


erken uyanıp hazırlandım ve ne olur ne olmaz diye çantama biber gazı, bıçak, ve yedek bir telefon aldım. arabamla kadıköydeki kafeye gittim. kafe doluydu, bir masaya geçtim saat 9 olmak üzereydi. telefonumu çıkarıp adamı aradım,

-alo, merhaba, ben pelin, söylediğiniz kafeye geldim burda mısınız sizi nasıl tanıyacağım?

-karşıya bak el sallıyorum, dedi. gördüm ve yanına gidip oturdum, gayet sıradan biri gibi görünüyor, yani aşırı çekici bir şekli yoktu. demek fiziksel olarak etkileyici değil yinede hoş birine benziyor ama hepsi bu.

-merhabalar pelin ben, diyerek elimi uzattım ama elimi sıkmak yerine önünde duran menüyü elime tutuşturunca birden afalladım. bununla kalsa iyi üstüne şunları söyledi,

-neden sürekli adını söyleyip duruyorsun ki adını sorduğumu hatırlamıyorum, ben kahvaltı yapmadım bir şeyler atıştırırken konuşuruz.

-peki bende size eşlik etmek için bir şeyler alırım. haklısınız ama alışkanlık benimki kendimi tanıtmam gerektiğini zannediyorum sürekli.

-nezaketi, sizli bizli laflarla samimiyetsiz bir kılıfa sokmamıza gerek yok. birbirimizi tanımamızada gerek yok. nezaket göstermek zorunda da değiliz. iki yabancıyız sadece.

nesi var bunun, söylediğim her şeyi ağzıma tıkadı resmen. biraz daha sabretmeliyim.

-ceren ilginç biri olduğunuzdan, ah olduğundan bahsetmişti, ama anlamıyorum birbirimizi tanımadan birlikte nasıl vakit geçireceğiz?

gülümsedi ve,

-bunun ne önemi var ki? benim adım atlas seninkide athena olsun. şimdi nasıl hissediyorsun?

-kulağa hoş geliyor, nasıl istersen öyle olsun.

kendimi salak gibi hissettim. herkese kendimi bu şekilde defalarca tanıtıyormuyum acaba. bu adamda bir tuhaflık var. hiç bir şeyi umursamıyor gibi. çayını içip börekleri götürürken sordum,

-bana biraz olayı anlatırmısın, cerenin anlattıklarından pek bir şey anlamadım ama yinede görüşmek istedim. tam olarak ne yapıyoruz.

-elbette, olay şu, bir gün boyunca birlikte takılıyoruz. ne yapacağımızla ilgili bir plan program yok kafamıza ne eserse. bunun için ödemen gereken ücret 5 bin tl. vakit kıymetli bir şeydir. ödemeyi günün sonunda yapabilirsin. istediğin zaman takılma olayını iptal edip paranı ödemekten vazgeçebilirsin. aaa, birde kuralları anlatmam gerek.

-ne kuralları?

-kişisel şeyler paylaşmak yok, senin istediğin bir şeyi yapmak zorunda değilim, bunun dışında bir daha asla görüşmeyeceğiz.

-anlıyorum ama tam olarak ne yapacağımızı bilemedim olay gezmekten yada muhabbet etmekten mi ibaret?

-bunu neden burdan çıkınca düşünmüyoruz ki, şimdinin meselesi değil bu. şimdi neden burda olduğuna odaklanmalısın. seni buraya kadar getiren, yabancı biriyle takılmaya zorlayan şeyden kurtulmak istemiyor musun?

-bu mümkün mü?

-parayla her kapıyı açabileceğini düşünmüyorsundur umarım. bana ödeyeceğin para sadece vaktimin karşılığı. sana hiç bir şey vadetmiyorum terapi yada dert dinlemek değil benim olayım.

gerçekten garip biri, saçma sapan kurallar ne olduğu belli olmayan bir olay, demek parayı peşin almıyor ve istediğimizde iptal edebiliyoruz. bu şekilde ilerleyebiliriz sanırım, hem güven veren biri hemde beklentilerini kıran biri. cevap verdim,

-peki, sanırım ilerledikçe daha iyi anlayacağım türden bir şey bu. şimdi ne yapacağız.

-sürekli bir şeyler yapmak zorundaymışız gibi davranmana gerek yok. çaylarımızı içtik burdan çıkabiliriz, ve bir kural daha var masrafları işveren öder, sonuçta bu bir iş ve ben mesaideyim.

güldüm, ilk buluşmada hesabı çekinmeden bir kadına ödeten tuhaf bir adam ha!

-peki sorun değil, diyip garsondan hesabı istedim. ödedim ve dışarı çıktık. kafenin önünde durduk elleri cebinde sağa sola bakındı. sanki yanında değilmişim gibi sokağın bir ucuna yöneldi ve yürüdü arkasından gittim. bir kaç sokak hiç konuşmadan yürüdük nereye gittiğimizi söylemedi arabayı otoparka bırakmıştım çok uzaklaşmadan sordum,

-uzak bir yere gideceksek arabam var, otoparkta, alabiliriz istersen.

-bu şehirde arabayla nereye gidebilirsinki, tüm günü trafikte öldürmek istiyorsan bana uyar.

-peki o halde nereye gidiyoruz.

-vapura binelim. vapurda karar veririz.

kadıköy iskelesine yakındık. biraz yürüdükten sonra kabataşa iki bilet aldık. vapura bindik dışarda durmayı seçti hiç konuşmuyordu. gayet sıradan biri gibi görünüyordu ama her şeye garip bir cevabı vardı ne yani bütün olayı bu muydu? sıkılmaya başladım boş boş denizi, manzarayı izliyordu. benimle ilgilenmiyordu bile bir de ona 5 bin lira ödememi bekliyordu. dayanamadım,

-ee hep böyle susacak mıyız?

-konuşup seni eğlendirmemi mi istiyorsun? neyim ben bir soytarı mı?

-öyle demek istemedim, ben sadece...neyse boşver.

-insan tanımadığı biriyle sosyalleşirken saçma sapan kişisel şeyler sorup muhabbet etmeye çalışır havadan sudan şeyler işte... heppimiz üç aşşağı beş yukarı aynıyız, hatta bana sorarsan hiç bir farkımız yok. bu olayı kendinle başbaşa kalmış gibi düşünebilirsin. benimle kendini tanıyormuşçasına konuşabilirsin. sonuçta heppimiz biraz akıllı biraz cahil biraz sıkıcı ve biraz eğlenceliyizdir.

hiç bir şey anlamasamda kulağa hoş gelen bir şeyler söylemeye başlamıştı sonunda. bir yabancıyla kendim gibi konuşmayı nasıl becerebilirim ki?

-sence ben güzel miyim?

-kendine bunu mu soruyorsun? şurdaki kızı görüyormusun kırmızı bereli olan, ondan güzelsin.

-güzellik göreceli bir şey diyorsun yani.

-güzellik aptalca bir şey diyorum aslında. iyi gibi duran her şeyin birde dezavantajı vardır.

-ne gibi dezavantajlar mesela?

-baksana birazcık bile güzel olsan güzelliğinden şüpheye düşüyorsun kaygılanıyorsun her durumda beğenilmek zannediyorsun güzelliği. insanlar seni değil bedenini umursuyor diye üzülmelisin bence.

kimse bana böyle şeyler söylememişti şimdiye kadar. tabi bende daha önce bir yabancıyla takılmak için 5 bin lira ödemeyi akıl edememiştim. ne demek istedi bu şimdi karşılık vermeliydim ama ne diyeceğimi bilemiyordum.

-yani güzel olsamda bu iyi bir şey değil öyle mi?

-ehh neyin sana iyi geleceği sana kalmış bir şey. ben güzel olmak istemezdim. suratının estetik cazibesinden daha değerli şeyler olduğuna eminim.

-nedir o değerli şeyler?

-neyim ben bir soru cevap makinası mı?

-hayır tabiki merak ettiğim için sordum.

-merak ettiğin için değil, söylediklerime karşılık verecek bir fikrin olmadığı için sorulmuş retorik bir soru bu. suratından daha değerli şeylerin ne olduğunu bilmeyecek kadar aptal değildir hiç kimse.

ne? lafı ağzıma tıkadı resmen, ben ne desem öyle bir karşılık veriyor ki kendimi aptal gibi hissediyorum dışardan nasıl görünüyorum acaba? saçmalayıp duruyorum herhalde. belkide bu adam çok tuhaf biridir bilemedim. ne olursa olsun konuşmaya başlamışken devam ettirmeliyim yoksa kendi ne kalsa muhattap olmaz bile benimle, peşinde sürükleyip gezdirir akşama kadar.

-belkide öyledir, her neyse sence saçma şeyler mi konuşuyorum?

-herkes bazen biraz saçmalar.

-seninle konuşurken kendimi salak gibi hissediyorum söylediklerime karşılık öyle şeyler söylüyorsun ki sinirlerim bozuluyor.

-neden salak gibi hissetmekten bu kadar rahatsız oluyorsun ki birlerinin akıllı, birilerinin kurnaz, birilerinin kötü, birlerininde salak olması gerekir hayatta, belkide sen salak olan tiplerdensindir. neden eğer öyle hissediyorsan bunu kabullenmeyi ve bu şekilde ilerlemeyi reddediyorsun ki.

-kim salak tip olmak ister ki?

-akıllı veya bilge biri olmayı istemek yeterince kurnazca bir istek değil mi sence. salak olmayı istememekle aynı motivasyon.

-şimde de kurnaz mı oluyorum yani?

-herkes biraz kurnazdır.


istemsizce gülmeye başladım, söylediklerine sinir olsamda benimle böyle konuşması hoşuma gidiyordu.

-sen hep böyle misindir? tuhaf cevaplar falan.

-cevapları sorular belirler. ne bekliyordun ki hoşuna gidecek şeyler söylememi mi?

-açıkçası daha normal daha sıradan cevaplar vermeni bekliyordum ama ceren garip biri olduğunu söylemişti.

-beklentilerini karşılayamamak beni garip biri yapıyorsa eğer sende çok normal biri değilsin bence.

-herkes biraz anormaldir ha?

sonunda o ciddi adamı gülümsetmeyi başarmıştım. belkide ona dönüşüyorumdur. bu yüzden söylediğim hoşuna gitmiş olabilir. kendimi bir film sahnesinin içindeymiş gibi hissetmeye başladım sonbaharda tuhaf bir adam, çaresiz bir kadın, vapurda garip muhabbetlerle ilerleyen ilginç bir macera...


iskeleye yanaşınca kalablık inip dağılana kadar bekledik en son biz indik, yanımda değilde önümde yürüyordu peşinden sürüklendiğim bu adam kimdi bilmiyordum. kendimi ve ne yaptığımı sorgulayacak fırsatım yoktu onun hızlı adımlarına yetişmeye çalışıyordum sadece, nereye gidecektik acaba çok merak ediyor ama sormayada çekiniyordum, birden durdu ve ceplerini yokladı. arkasına dönüp bana baktı,

-kağıt ve kalem.

-kağıt ve kalem mi? yanımda yok malesef.

-muadili makyaj zımbırtılarıda mı yok?

çantamda ufak tefek makyaj malzemeleri bulundururum elbette, göz kalemi ve bir peçete çıkarıp uzattım.

-işimi görür.

hızlıca bir şeyler karalayıp cebine koydu ve kalemi uzattı yoluna devam etti takip ederken dayanamayıp sordum.

-nereye gittiğimizi sorabilir miyim?

-gitmek istediğin bir yer var mı?

-hayır.

-yorulduğunda yada sıkıldığında söyle bir yerlerde otururuz.

-belirli bir yere gitmiyorsak neden bu yöne doğru gidiyoruz peki?

-daha önce hep belirli bir yere gitmek için mi yola çıktın, hiç mi ne yapacağını düşünmeden yolda olmadın?

-yola çıkmak için varılması gereken bir hedef olmalı normalde.

durdu ve bana dönüp yüzüme baktı sinirli mi sakin mi anlayamadım benden sıkıldı mı acaba? bir kaç adım yaklaştı ve,

-bir hedefin, varmak istediğin bir yer var mı?

donup kaldım, allahım ne demeliyim bilmiyorum ki. cevap vermek istedim ama söyleyecek bir şey bulamadım ama çok istedim cevap vermeyi olmadı. mimiklerimden hiç bir fikrim olamadığını yeterince açık ettim, pis pis sırıttı ve,

-öğreniyorsun, dedi

-anlamadım neyi öğreniyorum, dedim. söyleyeceklerini dikkatle dinlemek için peşinden koşturan asistanı gibiydim.

-problemini görmen için karşısına geçmen gereken bir aynayım ben sadece.

şimdi bir şeyler kafamda oturmaya başladı. ben önemsiz şeyleri sorguladıkça verdiği cevaplarla kaçırdığım daha önemli şeyler olduğunu ima etmeye çalışıyor. bir çeşit oyun gibi ama çok enteresan bir şey bu.

-sanırım artık seni daha iyi anlıyorum.

-anlaman gereken kişi ben değilim.

-haklısın aslında herkes gibi benimde bazı sorunlarım var, sen bunları görebiliyorsun.

-yeni bir şey keşfetmiş gibi konuştun.

her cümlesi biraz daha salak olduğumu hissettirse de garip bi şekilde bu hoşuma gidiyordu. gerçektende aşırı salak biri olabilir miyim acaba diye kafamdan geçirmeye başladım. ya şimdiye kadar herkes beni idare ettiyse ve nazik davranıp bunu hissettirmediyse ve ben yıllardır kendi salaklığım içinde debelenip duruyorsam? hayır, hayır o kadar da değil aksine bu adam çok farklı bir kafada. biraz daha düşünerek konuşmam lazım belkide, en azından artık ne yapmaya çalıştığını az buçuk çözdüm.

bir süre konuşmadan yürüdük, en son beşiktaştaydık ama şimdi neredeyiz hiç bir fikrim yok. yorulmuştum artık, bir yere gideceğimiz yok galiba mola istedim. bir yerlere oturursak daha düzgün bir iletişim kurabilirdik.

-sakıncası yoksa biraz dinlenelim mi yoruldum ben.

-olur, şu bakkaldan benim için bi gazoz bir de tuzlu kraker alabilir misin?

ha? neyim ben iş veren mi, asistan mı? normalde tepki verirdim ama neyse, bir şey söylemeden bakkala yöneldim, en burnu havada erkekleri bile serçe parmağımın etrafında çeviren ben, şimdi bi ton para verdiğim bir yabancının ayak işlerine koşturuyorum. hayır, hayır, kesin beni sınamak için yapıyor. çok abartıyorum galiba. uzun zamandır bakkala girmediğimi farkettim siparişleri alıp dışarı çıktım. atlas'ı kaldırıma oturmuş halde gördüm yanına yaklaştım beni farketti ama yüzüme bakmadan -otursana, dedi. elinde ince bir dal parçası yerlere sürtüyordu parmaklarının arasında da sigarası yanıyordu. cidden mola bu mu? bu şekilde mi yani, kaldırımda mı oturacağız? kıyafetlerim uygun değil, hiç böyle sokağın ortasında kaldırıma falan oturmadım hayatımda. ayakta öylece durdum bir kaç saniye, oturmak istemiyordum ama bu gün daha önce yapmadığım bir çok şeyi deneyimlemem gerekecekti galiba. elbisem kirlenmesin diye çantamdan bir kaç peçete çıkarıp kaldırıma serip üzerine oturdum bunu yaparken biraz utandım ama yapacak bir şey yok,

atlas bu durumu komik bulmuş olacak ki bana bakıp sırıtıyordu. artık hiç bir şey söylemesede kendimi salak gibi hissetmemi sağlıyordu bi şekilde. dayanamadım ve,

-senin yanında kendimi salak gibi hissediyorum. dedim,

-salak değilsin, sadece akvaryumun dışına hiç çıkmamış bir balık gibisin.

-balıklar akvaryumun dışında yaşayamaz zaten.

-akvaryumun içindeki de yaşam değil, balıklar denize aittir.

-nesin sen filozof mu?

-sen faunustaki balıksın, benimse okyanuslarım var.

-cidden çok zor birisin.

-kime kıyasla zor biriymişim?

-tanıdığım çoğu insana kıyasla öylesin.

-insanları tanıdığını düşünmen komik.

-neden komikmiş?

-daha kendini tanımayan biri, kimseyi tanıdığını iddia etmemeli bu komik bir şey bence.

-evet bazı problemlerim var, biraz kibirli biriyim, senin gibi hayatı sorgulayan, çok fazla şeyi kafasına takan biri değilim. oysa çok fazla kitap okuyan, herkesi anladığını zanneden, kendimi de görebildiğimi düşünen biriydim, şimdiyse yeterince düşünmediğimi de farkettim sayende. aslında kafam çalışır kendimi zeki bulurum ama boş şeylere çalışıyormuşsa demek. şimdiye kadar hiç düşünmediğim o kadar çok şey var ki.

beni dinlemediği hissine kapılınca lafı fazla uzatmadım. iğrenç ve salak bir konuşma yaptım ama bir yandan içimi yabancı birine dökmekte istedim. birden gözüme bir tabela ilişti ıhlamur kasırlarına yön gösteren bir tabela yakınlardayız demek heycanlandım ve atlas'a dönüp,

-şu tabelaya bak ıhlamur kasırlarına yakınız.

-bunu ilginç kılan nedir?

-amcam orda müze müdürü, saray yavrusu gibi bir yer, muhteşem bir bahçesi var oraya gidip bir şeyler de yeriz. eğer senin için de uygunsa tabi.

-ıhlamurlar çiçek açtığı zaman...

-anlamadım?

-aklıma bir şiir geldi de, hadi kalk gidelim.

2. bölüm

şarap

bir kaç dakika yürüdükten sonra ıhlamur sarayına geldik. bahçelerden yayılan müthiş kokular çok iyi hissettiriyordu. buraya en son 6 yıl önce gelmiştim. müzeye bağlı kafeteryanın bahçesine geçip oturduk. atıştırmalık bir şeyler söyledik atlas pek bir şey yemedi, daha sonra kahve istedik. geldiğimizden beri konuşmadık hiç, bu benim için rahatsız edici olsada yapacak bir şey yok. yanımda biri varken sürekli iletişim halinde olmam gerekiyormuş gibi bir şeye koşullanmışım, anlamsız bir şey. atlas'ın ise bir şeyler anlatmak için konuşmasına gerek yok. verdiği cevaplara bakılırsa konuştuğum her şey boş, hiç bir şey söylememiş olmak daha makul görünüyor. konuşmak bir zayıflık mı acaba? kahvesiyle birlikte içmek için bir sigara yaktı, paketin içinden bir kaç sigarayı dışarı sarkıtıp bana uzattı, sigara içen biri değilim ama bugün her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor, ikram ettiği sigarayı aldım ve içmeye başladım, parmaklarımın arasında nasıl göründüğüne baktım, atlas'ın nasıl içtiğini izledim. evcil bir kedinin doğada çekeceği türden bir yabancılık hissediyordum. biraz gevşemeliyim kafeteryada alkol yok ama amcamın odasında her çeşit içki bulunur. alkol içimdekini dışarı çıkarmamı sağlayacaktır atlas'ı zorlamak istiyorum.

-afedersin benim lavaboya gitmem lazım birde amcamı görüp gelebilir miyim, sadece bir selam verip döneceğim, burda olduğumu görürse yanına uğramadığım için söylenebilir. çok sürmez.

-nasıl istersen.

amcamın yanına uğradım, bir kaç dakika hoş beş ardından içkilerin olduğu büfeye yöneldim şarap şişelerinden birini seçip övmeye başladım tahmin ettiğim gibi birazdan bana hediye etti, ısrar etmesi için reddettim, ısrar edince uzatmayıp kabul ettim. atlas'ın dediği gibi herkes biraz kurnazdır. şişeyi çantama koyup, dışarıda arkadaşlarımın beklediğini söyleyip ayrıldım. döndüğümde atlas yerinde değildi, biraz ileride çömelmiş çiçekleri inceliyordu. yanına gittim,

-çiçeklerden anlar mısın?

-o kadar ince birine benziyor muyum sence?

-bunun incelik gerektiren bir şey olduğunu sanmıyorum.

-anlamak incelik gerektirir. kastettiğin çiçeğin bakımıyla ilgili şeylerse başka tabi.

-söylediklerime çok takılma artık boş konuştuğumu biliyorum bunu kabullendim, burdan gidebiliriz artık, ne yapalım?

gökyüzüne baktı, esnedi, sağa sola bakındı ve,

-otobüse binip geri dönelim.

-neden?

-geri dönmeyecek miyiz?

-evet ama karşıya neden geçtik, bu tarafta gideceğimiz bir yer yok muydu?

-buraya geldik işte, sayılmaz mı?

-gerçekten çok farklı bir şekilde çalışıyor kafan peki dönelim o halde. buluştuğumuz yere mi döneceğiz.

-tamam, sen karar ver nereye gidelim?

bu hiç beklemediğim bir şeydi güya o beni gezdirecekti, ama bana bir yükmüşüm gibi davranıyor sadece bir iş olarak görüyor. şimdi de ben mi yöneteceğim olayları, sorumluluk almayı pek sevmem, şu şarabı içmem lazım hemen. en iyisi onu eve davet etmek ama ne tepki verecek bilmiyorum. deneyelim,

-bana gidelim mi etilerde ikinci bir evim var, bazen orda kalırım havada soğuk biraz, orda bir şeyler içer belki muhabbet ederiz?

-hiç tanımadığın birini evine davet etmek seni endişelendirmiyor mu?

-ben iç güdülerimle hareket ederim ve senden yana bir kuşkum yok.

durdu ve gözlerimin içine baktı, konuşa konuşa dışarı çıkmıştık. biraz düşündükten sonra cevap verdi,

-otobüsle gidelim ama.

ilerideki duraktan bir halk otobüsüne bindik birine rica edip parasını ödeyip kartını kullandık. arka sıralara geçip boş bir çiftli koltuğa oturduk cam kenarına geçmem için yer verdi. sürekli ilgisi başka bir yerdeydi, düşünceli ve umursamaz bir tavrı vardı. kucağımdaki çantama baktığını farkettim ardından bana bakıp,

-çantanı kurcalamak istiyorum. dedi

-neden? diye sordum fakat sonra cevap beklemeden çantamı uzattım daha önce asla buna izin vermemiştim. kimse böyle bir şey teklif etmeye cesaret bile edemezdi.

-bütün gün omuzunda neler taşıdığını merak ediyorum.

çantayı açtı ve içindekileri birer birer çıkarıp incelemeye başladı,

-bakalım pandoranın kutusundan neler çıkacak. yok artık şarap şişesi mi bu? enteresan. makyaj malzemeleri, süslü birisin ve bunu her an güncel tutmak için bunlarsız dışarı çıkamıyorsun. biber gazı, bıçak ve tornavida, sanırım bunlar benim gibi yabancılar için bir güvenlik önlemi, tornavida ile ne yaptığını bilmek istemiyorum. hmm bu nedir? hayır hayır bilmek istemiyorum, çorap ve şarj aleti, bir, iki, üç üç tane cüzdan, ve bir kitap neymiş bakalım... martı jonathan livingstone, ahaha okudun mu bu kitabı?

-hayatımda ilk defa birinin çantamı karıştırdığına şahit oldum ve bu çok kötü hissettirdi. onlar benim mahrem eşyalarım ve hayır o kitabı hiç okumadım.

-eşyalarının kurcalanması nasıl hissettirir bilirim. onlarla arandaki ilişkiyi yeniden gözden geçirmelisin bence. dokunup kurcaladığım her eşya tüylerini diken diken ediyordur.

-aynen öyle hissettim, herkese kapalı olan bir alana girdin.

-ahahaha şarabı içelim mi?

-ne, şimdi mi? otobüste hemde?

-şimdi demek canlı olmak demektir, biraz sonrası hep belirsizdir belki bir kaza olur ve ölürüz ölmeden önce bir şeyler içmek istemez miydin? çantanda gördüm, tribüşon ve pipette var, bunları süs olsun diye taşımıyorsun herhalde.

şimdileri o anları hep kaçırmışım gibi hissettim birden, ölmeden önce yapmak istediğin son şey tadında mı yaşanmalı hayat? tribüşonu ve şişeyi uzattım pek kimse yoktu otobüste şişeyi açtı aynı pipetten şişenin dibini görene kadar gizlice içtik. otobüsten indiğimizde bir kitabın sayfaları arasında geziniyormuşum gibi heycanlı ve coşkulu hissediyordum. atlas sıkıcı biri değildi, anı yakalayamayan bendim. alkol kanıma karışmıştı elini tutmak istedim ama sormalıydım önce,

-elini tutabilir miyim?

-koluma girebilirsin, yalpalayıp düşmeni istemem.

bu daha iyi olmuştu artık ona daha çok güveniyor ve daha sıcak hislerle doluyordum. acaba ondan hoşlanmaya mı başladım. her şey bir yana dün ve ondan öncesi gibi değilim şuan. kül kedisinin garip bir versiyonu gibi, günün sonunda o gidecek ve ben yine bir başıma kalacağım. eve geldik sonunda, içeri geçtik atlas kütüphaneye çevirdiğim salonda dolanmaya başladı kitapları inceliyor dikkatle bakıyordu bir çok koleksiyonluk eser vardı kolilerin içindekileri saymazsak üç bine yakın kitap sığdırmıştım duvardaki raflara, atlas bana dönüp,

-bunların ne kadarını okudun? dedi,

-yarısından azını desem doğru olur sanırım. okuduğum kitapların büyük bir kısmıda burda yok dağıttım hep. kitaplar benim için çok değerlidir.

-en sevdiğin kitaplar hangileri peki?

sevdiğim çok kitap vardı bir çoğundan bahsettim ilgisini kaybedince mutfağa yöneldi kendi evi gibi dolanıyordu içerde, daha sonra kıyafetlerimi değiştirmek için müsade istedim o da mutfaktan bahçeye çıktı bir sigara yakıp veranda da oturmaya başladı. bende bu arada yukarı çıkıp üzerimi değiştirdim, kafamda cinselliğe dair bir şey yok ama eğer yakınlaşırsak kendime karşı koymayacağım galiba. rahat bir şeyler giyip aşağı indim hala veranda da oturuyordu. yanına gittim ve,

-dışarısı soğuk, içeri gel istersen.

-hayır, dışarıda oturmak istiyorum hava soğuk diye bundan vazgeçmek koşullara boyun eğmek olur.

-birlikte vakit geçirmemiz gerekmiyor muydu koşullar bizi hasta edebilir?

-içeride mi oturmak istiyorsun?

-yani sıcak içerisi...tamam tamam tartışmanın bir anlamı yok öyle olsun bi şal alıp bende yanına geleceğim.

-bi dakika, dışarda oturmamız üşümemizi gerektirmiyor, ateş yakabiliriz.

-ateş mi? ciddi misin? içeride şömine var.

-dışarda otururken içeride ateş yakmak saçma olmaz mı?

-offf, peki efendim nasıl arzu ederseniz, ben biraz odun getireyim o halde.

-odun olmaz.

-tam olarak ne istediğini açıkça söyler misin? ne istediğini kestiremiyorum. hem dışarıda oturmak istiyorsun hem üşümemek için ateş yakmak istiyorsun hemde ateş yakmak için odun kullanmayalım mı diyorsun?

tüm bunları söylerken çok neşeliydim şarap mimiklerimden dans ederek akıyordu. istekleri saçmada olsa hoşuma gidiyordu. onunda yüzü gülmüştü söylediklerimden dolayı. yine garip bir şeyler söylemek için hazırlandı,

-şu en sevdiğin kitapları getirmeni istiyorum.

-ne delirdin mi sen? alkol sana yarımıyor sanırım söyler misin lütfen neden en sevdiğim şeyler olan kitaplarımı sırf ısınmak için üstelik odun varken hemde, bunun yerine kitaplarımı yakacakmışız ki?

-kitapla odun arasındaki farkı açıklayabilirsen bundan vazgeçerim.

-odun odundur, kitap odunun evrim geçirip bir hikaye, şiir, bilgi gibi şeylerle dolup değerli hale geldiği bir şeydir.

-ahahha ne yani bir kütüğün üzerine bir şiir yazarsam o diğer kütüklerden daha mı değerli olacak.

-aralarındaki fark birinin üzerinde şiir yazıyor olması değil mi?

-peki ya ikisininde üzerinde iki farklı şiir yazıyorsa ve donmak üzereysen ısınmak için hangisini yakardın?

-daha az beğendiğim şiir hangi kütükteyse onu, hatta şiirleri ezberleyip ikisinide yakabilirim bu daha mantıklı olurdu her halde.

-bu okuduğun kitapları yakabileceğin anlamına mı geliyor.

-kitapları ezberlediysem ve donmamak için yakacak başka bir şey yoksa zaten buna mecburum demektir.

-zavallı odunun üzerinde değerli sözcükler yazmıyor diye bu onun yakacak olmasını belirliyor demek.

-konuyu nereye bağlamak istediğini anladım sanırım, şuan üşüyorum ve bir şeyler yakmak için kitapları getirmemi şart koşuyorsun. bende satrançta iyiyimdir. bütün gün seninle oynamaktan kaçındım ama artık kendimi engellemeyeceğim. kitap ve odun arasında hiç bir fark olmadığını ikisininde sıradan birer nesne olduğunu farkı benim ortaya çıkardığımı ve hangisini değerli kılmak istediysem onu kıymetli seçtiğimi söylemek istiyorsun. doğru anlamış mıyım?

-sıcak, ama yeterince değil. iyi gidiyorsun.

-pekala, kitaplarda yazanlar neden değersiz olsun ki. işimiz bitince onları yakmak saygısızlık değil mi?

-her gün raflarda duran koleksiyonlarına bakıp huzur buluyorsan bir şey diyemem tabi.

-bi dakika şey mi demek istiyorsun, yani okuduğum kitapları duvara asılmış bir madalya gibi gördükçe kendimi bir şey sanıp tatmin olmak gibi bir şeyi mi kastediyorsun.

-bu daha sıcak oldu. biraz daha gayret edersen ateşi yakıp ısınacağız.

-benim sorunum sence bu mu sahip olduğum edindiğim şeylerin arkasında kaybolmuş olabilir miyim, yada bunların altında eziliyor hatta nefes alamıyor özgür olmamı engelliyor olabilir mi bunlar.

-işte kıvılcım çıkarmayı başardın.

kastettiği şey yalnızca kitaplar değildi modern insanın hayatını mahveden şey nesnelerle çevresiyle olan ilişki biçimi, böyle şeyleri hiç düşünmem ancak biri kafamı zorla çevirip görmemi sağlarsa başka. raflarda duran kitaplar benim egomun nişanesi, oysa okuyup bitirdiğim bir kitap artık tükettiğim ama gördükçe kendimi iyi hissetmek için esir aldığım bir canlı gibi. artık rafta bir işlevi yok, odun beni ısıtabilir en azından ama okunmuş ve rafta duran bir kitap tam tersi kötü bir şey. bunun suçlusu kitaplar değil kesinlikle yalnızca benim. kitaplar bize yol gösteren düşünce ufkumuzu zenginleştiren şeyler ama kitaplarla kurduğum ilişki bana zarar veriyorsa bundan kurtulmak konusunda mızmızlanmam çocukça olacaktır.

-bu maçı sen aldın kabul ediyorum ama rövanşını yapmadan gidemezsin.

içeri gidip en sevdiğim kitapları gönül rahatlığıyla seçip kucağıma doldurdum. dışarı gidip verandaya yığdım bir kaç turda baya kitap getirdim sevdiğim çok kitap varmış.

-işte bu kadar yeterli sanırım.

-bir şey daha.

-evet dinliyorum.

-çantandaki kitap, onu getirebilir misin, yakmak için değil sevdiğim bir kitaptır, senin için bir kaç bölüm okumak istiyorum.

-ohh bir an onuda yakalım diyeceğini sandım. bekle geliyorum hemen.

içeri gidip kitabı aldım, iyisinden bir şişe şarap açıp, biraz ekmek ve peynirle atlas'ın yanına döndüm.

-işte geldim nerde kalmıştık, e daha yakmamışsın ateşi..kitaplarımıda bana yaktırmak istiyorsundur kesin anlaşıldı hangisinden başlasak acaba, biraz kafka biraz dostoyevski ve şunu çok seviyorum murathan mungan metinler kitabı, yakmak için sayfaları yırtmam gerek, 40 yıl düşünsem böyle bir şey yapabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. şu stefan zwegleri de çıra niyetine kullanırız artık. pablo neruda ve hemingway virginia wolf sanırım başlangıç için ideal.

-kadehleri getirmeyi unutmuşsun.

-şişeden içeriz diye düşünmüştüm. aynı şarabı farklı kadehlerden içmek artık bana garip geliyor.

bir kaç sayfayı tutuşturup kitap yığınını ateşe verdim, oturup birlikte izledik ateşi, kitaplarımı yaktırması bana kendimi hezimete uğramış gibi hissettirdi. yanan kitaplar değil egomdu, bunun karşılığında bende onun gizemini çözmeliyim ama nasıl. benim gibi tiplerle çok karşılaşmış nasıl oynayacağını iyi biliyor ama ben onun gibi bir oyuncuyla ilk defa karşılaşıyorum. rövanşı almam lazım ilk hamleyi yapmak için tam zamanı,

-mutlu musun şimdi?

-mutluluk sarhoşluktur ve ben kederlenmeyi daha kaliteli bir his olarak kabul ederim. kitapların yanışı kederli bir sahne.

-amacın benim gibi ancak maskeler takarak yaşayabilen insanları, maskelerini çıkarmaya zorlamak mı? bunu başarmak keyif veriyor olmalı.

-satranç oynamak konusunda iyi olduğunu söylemiştin ama ben o tarz oyunlardan haz almam.

-bir oyun oynuyorsun ama bu satranç değil öyle mi?

-hayır oyun oynamak isteyen sensin ve rakibin ben değil ancak kendin olabilirsin. benim için her hangi bir oyunda seni yenmek bir şey ifade etmez, tatmin olmam. benim olayım kendimle herkesin düşmanı, rakibi kendi içinde gizlidir.

-neden bu işi yapıyorsun?

-kişisel bir soru bu, kuralları anımsa.

-sorularıma vereceğin cevaplar karşılığında istediğin kadar ödeme yapabilirim.

-ahahha şarap konuşuyor sanırım, para ile arandaki ilişkiyi gözden geçirmelisin.

-para için yapmıyor musun bu işi.

-ihtiyacım kadarı yetiyor. fazlası beni başka birine dönüştürür.

-dur tahmin edeyim hiç bir yere tutunamamış ve sonunda kendine gizemli ve cezbedici bir karakter yaratmışsın ardından bu yolla bunalımdaki zengin kızları söğüşlüyorsun. yanılıyor muyum?

-istediğin gibi düşünmekte özgürsün.

cevap vermeyecek... onu zorlayabileceğim, üzerine gidebileceğim bir yanı olmalı ama bunun için yeterince zamanımız yok.

-mesain ne zaman bitiyor bunu konuşmadık hiç.

-gün bitince...yani uyumak istediğinde gün biter ve giderim. bunun dışında bana ihtiyacın kalmadığını düşünürsem giderim.

-öyleyse biraz daha vaktimiz var. hikayeni çok merak ediyorum kim olduğunu, ne ile uğraştığını, kişisel şeylerden arındırıp biraz anlatamaz mısın?

-belki anlatacak bir şey yoktur, belki bu soruların henüz cevapları ortada yoktur, klasik bir olay örgüsü arıyorsun ama ben bir geçmişin üzerine bir kimlik inşa edip bir hikaye yazmıyorum ki. bu sadece yaşamı farklı bir şekilde deneyimleme arzusu.

-hiç bir şeye normal bir cevabın yok onu anladık ama hiç mi karşındakilere duymak istedikleri şeyleri söylemezsin?

-ezgi buyken duymak istediğin başkaysa ya ezgiyi anlamıyorsundur yada sana göre değildir.

beynimin uyuştuğunu hissediyordum, sanki direndiğim bütün her şeye karşı olan gücüm elimden alınmış ve her şey üzerime yığılmış gibi hissediyorum. bütün direncim kırıldı zihnimde hücuma geçen milyon tane şey var artık. kendimi çok savunmasız ve zayıf hissediyorum.

-senin yanındayken kendime tahammül edemiyorum. insana bir şekilde kendini çıplak hissettiriyorsunun, örttüğüm, gizlediğim kusurlarım, zayıflıklarım hepsi açığa çıkmış gibi. böyle görmek istemiyorum kendimi.

-bunları görmeye dayanabilir, kabul eder ve alışırsan ardından yeteneğini, gücünü ve potansiyelinide farkedecek yetiye ulaşırsın.

- haklısın belki ama bu zor bir süreç olmalı.

-bunu geçmen gereken, vahşi hayvanlarla ve ölümcül tuzaklarla dolu bir vadi olarak düşün. eğer geçebilirsen bütün değerli mücevherlere sahip olacak ve onlarla ömrünün geri kalanını daha güçlü, arınmış ve daha başka bir seviyede sürdüreceksin. eğer böyle bir yolculuğa çıkabilecek kadar cesaretin yoksa kendi sınırlarının kıyısına her vurduğunda yeni bir bunalımla karşılaşıp sahte dünyana dönmek için yeni yalanlar uydurup hayatına içinde bir ukdeyle ve bir boşlukla, kanayan bir yarayla devam edeceksin.

ahahaha bir anda kendimi aydınlanmış hissettim. heycanla doğruldum gözlerim parlıyordu,

-şimdi çözdüm seni işte, yanımdasın şuan görünürde yan yanayız ama gerçekte iki farklı gezegendeyiz aslında, sen uzun bir yol katetmiş ölümcül vadiyi geçmiş hazineleri bulmuş başka bir gezegende yaşıyorsun bense kendi konfor alanımı, içine doğduğum kafesi hiç terketmemiş, bunun içinde yaşamaya koşullandırmışım kendimi. yan yanayız ama çok farklı yerlerdeyiz.

-sanırım artık bana ihtiyacın kalmadı. kim olduğunu bir başkasına kıyasla anlayabilir insan.

-hiç bir şeyi umursamayan, insanların zaaflarından para kazanmanın bir yolunu bulmuş kurnaz bir tilki olduğunu düşündüğüm için özür dilerim.

gülümsedi, muhabbetimiz sırasında çantamda bulduğu ve ben küçükken ölen annemin bana hediye ettiği, hiç okumadığım o kitabı karıştırıp duruyordu sonunda sigarasını yaktı ve bir şeyler okuyarak cevap vermeye hazırlandı,


3. bölüm

jonathan livingstone

-"yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim."

-belkide martı okuyacağım son kitap olacak belkide yeni biri olarak okuyacağım ilk kitap.

elinde kitapla ayağa kalktı ve ateşin etrafında bir tur attı, kitabı bana uzattı ve,

-artık bu kitabı okumaya hazırsın, benim işim bitti gitmem gerek yerinden kalkma, uğurlanmayı sevmem kendim çıkarım. bir daha görüşmeyeceğiz ama ölmek üzere olan birine tavsiye edebilirsin beni.

ne diyeceğimi bilemedim, öylece çekip gitti, yarım saat kadar bin bir düşünceyle öylece oturdum. elimdeki kitabı sımsıkı göğsüme bastırmış geri gelmesini istiyordum, sonunda ateş sönünce odama çıktım ve kitabı okumaya karar verdim. annem bana bu kitabı hediye ettiği gün ölmüştü, bir şekilde bu kitabı hiç okuyamadım en azından okumaya hazır olana kadar beklemekten başka çarem yoktu. bir yabancı nasıl hayatımdaki bütün problemleri bir anda gün yüzüne çıkarabilmeyi başardı.

tarifsiz duygular içerisindeydim büyük bir cesaretle ve olgunlukla kitabı açtım ve okumaya başladım.


-son-
devamını gör...

arthur schopenhauer

şöyle der bir kitabında;

iç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulur; öte yandan, ruhsuz biri sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz.

iyi, dengeli, makul bir karakter kısıtlı koşullarda bile hoşnut olabilir. hırslı, kıskanç ve kötü biri tüm zenginliğe karşın hoşnut değildir. ancak sürekli sıradışı, zihinsel açıdan olağanüstü bir bireyselliğin tadına varan bir kimse için, genel olarak ulaşılmaya çalışılan hazlar bütünüyle gereksizdirler. hatta sadece rahatsız edici ve usandırıcıdırlar.
devamını gör...

bir türlü bitmeyen memnuniyetsizliğimiz

gerçekten bize ait bir hayatımız olsa, memnun olacağımızdan eminim.

modern insanın sorunları bitmiyor. cidden yaşadığımız hayatın, bize ait olduğunu düşündüren şey nedir. heppimiz bir diğerimiz gibi yaşıyoruz, birbirimize özenerek, birbirimizi taklit ederek yaşıyoruz.

yenilik, özgünlük yok. tutkulu değiliz. devrimci bir ruha sahip değiliz. biz sadece hayata ayak uyduruyoruz, şekillendirmek gibi bir niyetimiz yok. bize sunulan her şeyi kabul etmeye mecbur olduğumuza inanıyoruz. üstelik buna yaşamak diyoruz.

amaçsız yada boş işlerin peşinde olan insanlarız. bir idealimiz yok. ıdollerimiz popçular, dizi oyuncuları ve komedyenlerden ibaret.

berbat bir hayat yaşıyoruz. girmemiz gereken sınavlar, bitirmemiz gereken tezler, sabah erkenden kalkıp gitmemiz gereken işlerimiz var. kendimize vakit ayıramadığımız bir yaşamdan nasıl memnun olabiliriz ki.

ışıltılı metropollerde, korka korka yaşıyoruz, fare deliği gibi evlerde kendimizi güvende hissediyoruz. fikirlerimiz bizi tatmin etmiyor. bilmelerini istedikleri kadarıyla yetiniyoruz. kendimize ise hiç bir anlamda yetemiyoruz. birey olmak gibi bir çabamız ne yazıkki yok.

haliyle memnun olamayız zaten bir hayatımızda yok.
devamını gör...

baharı çiçeklerken

-rıfat bey baharı nasıl karşılıyorsunuz?

-davetsiz bir misafiri karşılar gibi

koluma takıp sahilde yürüyecek birini bulmuş gibi

günleri karıştırırken bir haftasonuna denk gelmiş gibi yani ilginç buluyorum her seferinde anlıyor musun?

-anlıyorum rıfat bey peki bu bahar sizce hazır mı?

-martıları simitlerken, bu konuyu uzun uzun seviştiriyorum aklımda, bu bahar biraz gücenik, malum kış çetin cevizdi bu sene, elleri ayakları buz tutan şeyler oldu, her bahar ısıtmaya hazırdır gönülleri, yeterki kurumlu, yemişli sofralara bağdaş kursun aç insanlar.

-rıfat bey, en sevdiğiniz mevsim hangisi ?

-çocukluk en sevdiğim mevsimdi.sorularınız bittiyse, güneşe, batarken görünmek istiyorum. sizde gelin lütfen, akşam üstü pek bi manzaralı oluyorum.
devamını gör...

insanı olgunlaştıran şeyler

gece yarısı, ekmekler kızarmış hayatım gülümsemesiyle, dudaklarında kalan bayat simidin, taze yenmişliğinin emaresi olan, kütürlü susam kırıntılarını, tablonun son dokunuşlarını uzalit fırça darbeleriyle bezeyen yada her şeye mesela öpüşmeye hazır hale getiren, cerrahlıktan emekli, sergi açmaya meyilli, sade deniz kokan yerlerde tuvalin karşısına geçen, ressam naifliğiyle kullandığım ellerimin, serçe ve yüzük parmaklarıyla, bir bir, taze somunun dirseği kadar kıtır kıtır çenesinden ve leb-i derya gonca ağzının ıssız kıyılarından, topladığım yada her susam kırıntısını cennetten kibarca kovduğum, ki hala yüzüksüzdür o parmağım, işte o elime bakıpta hatırlayınca o anı, ekmekler kızarmış mı hayatımca gülümserken, o parmaklarımın arasında şimdi kahırdan bozma, sinek kehribarı, 33 diş tam takım hazır kıta, gümüşten örme püskül imameli, para da sende dertte sende gibi duran, tipine bakınca, hediyedir kesin heybetinde, tespihi görünce, olgunlaşmak mı? o, bu an olabilir mi, bu an betimlenebilir mi? hepsi o yani.

bir yeni kelime bulundu.

uzalit: orta sert, kumral, at kuyruğundan mürekkep fırçanın, tuvalle sevişirken çıkardığı, ultrasonik seslerin yağlı boyada uyandırdığı şehvet.
devamını gör...

bir kızın aşık olduğunu gösteren detaylar

her köşe başında bayramlıklarını giymiş halde karşınıza çıkıyorsa, gece yarısı, şahinle evinizin etrafında dolanıp sonses (sonses bitişik yazılınca çok tahrik edicidir.) müslüm dinliyorsa, parklarda bankın birine anahtarla adınızı kazımışsa, size selam veren kızları arka sokaklarda yakalayıp "uzak dur lan o adamdan bi daha etrafında dolanırken görürsem alırım façanı aşağı" diye tehlike saçıyorsa, okul çıkışı yada iş çıkışında gizliden sizi eve gidene kadar takip edip kolluyorsa, size isimsiz mektuplar gönderiyorsa o biçim aşıktır. dolayısı ile kızlar aşık olmaz. çünkü aşk erkeklere has bir ergenliktir.
devamını gör...

şakacı kişilik bozukluğu

bazen bazı durumlar hakkında çok yaratıcı espiriler aklımıza gelebilir, gülmek, eğlenmek, arkadaşların birbirine takılması, şakalaşması eğlenmektir, mizah yapmaktır. bu samimiyet değildir. iki insanın laçkalaşmış ilişki biçimini çok samimiler diye tanımlamak büyük bir hatadır.

samimiyet içten davranmaktır, geçiştirmek, iki yüzlü davranmak, gerçeği örtmek, saklamak bunlar ise samimiyetsizliktir.

şaka yapmak, eğer bu konuda iyiyseniz bağımlılık yaratan bir konudur. insanların sizin şakalarınıza espirilerinize gülmesi zamanla sizi bir eğlence makinesi olarak görmesi dolayısıyla size olan ilgi hoşunuza gidebilir ve şaka yapmayı alışkanlık haline getirebilirsiniz. şakacılığı kişilik bozukluğu olarak değerlendirmemizi gerektirecek ölçü tabiki dozu ve kontrolden çıkmış olması halidir.

şakacı kişilik tipleri çeşitlidir, sürekli dalga geçip belden aşağı espiriler yapan çeşidi vardır. el kol şakası yapanı, köşelerden bir anda çıkıp korkutan cinsi, diğer insanların yanında sizi ezmeye çalışan cinsi, lakap takıp kusurlarınızla dalga geçenleri vs daha bir çok tip sayılabilir.

şakacı insan kendine eğlence arayan insandır, uğraşacak birini bulur ve bütün enerjisini ona yansıtır, insanların tahammülünü zorlamaktan, sınırlarını görmekten, sinirlendirmekten ve daha saçma tepkiler vermenizden büyük keyif alırlar.

şakaya maruz kalan insanlar olgun görünmek adına şakadan rahatsız olsalar dahi gülüp geçerler fakat bu büyük bir hatadır, şakadan rahatsız oluyorsanız en başta tepki göstermeniz gerekir aksi halde şakacı kişi sizi delirtmek için dozu gideerek arttıracak ve sizi sinir patlaması yaşarken görene kadar vazgeçmeyecektir.

insanların birbirine ölçüsüzce şaka yapması aralarındaki ilişkiye zarar vermeye başlar taraflar birbirine olan saygıyı hızlıca kaybeder. şaka yapılmasını kabul etmek size de şaka yapma hakkı verir bu hakkını kullanıp şakaya şakayla karşılık vermek arada bir şaka çekişmesini başlatır. sürekli bir rövanş halinde şaka çemberi biri ötekine sert çıkıp bozana kadar devam eder ve genelde ilişkiler bozulur.

şakacı kişi yaptığı şakalarla kendine eylemsel ve söylemsel bir özgürlük alanı oluşturur. istediğini yapar, istediğini söyler bir tepkiyle karşılaştığında hemen şu cevabı verir "yaa şaka yaptık birader yanlış anladın şakaydı sadece." aslında özgürce ağzına geleni söylemiştir fakat tepki görünce toplumda kalıplaşmış olan şakaya hoşgörü kanısına sığınır. insanları kırıp döküp, rencide edip, aşağılayıp, sonunda "şakaydı sadece" demek kişilik bozukluğudur.

şakanın dozu ayarlanması gerçekten zor bir şeydir. en şiddetlisine eşşek şakası denir. arkadaşının oturacağı yere toplu iğne koymak sakız yapıştırmak ve olacakları büyük bir keyifle beklemek nedir? bunu hiç bir mantıklı şeyle izah edemeyiz çünkü açıkça mantıksız bir davranıştır.

şaka saygıyı yok eden bir kavramdır. e hiç mi gülmeyelim? gülelim ama kimseye zarar vermeyecek bir yöntemle yapalım bunu. aksi halde ağlanacak halimize gülmeye alışırız ve mantığın ve erdemin yolundan saparız.
devamını gör...

zihinsel temizlik

çevremiz ve bedenimiz gibi zihnimizde temiz olmalıdır. çünkü çöp içinde, kir ve pas içinde yaşanmaz. psikolojik sağlığı korumak için zihin temizliğe alıştırılmalı, akabinde düzenli bir şekilde temizlenmelidir.

nerden başlanır, öncelikle zihinsel çöplere odaklanmalıyız, ne tüketiyoruz, ve ne gibi zihinsel çöpler üretiyoruz gözden geçirelim. insanın tükettiği zihinsel içerikler değersiz şeylerden oluşuyorsa üreteceği şeylerde değersiz şeyler olacaktır, bunlara zihinsel çöpler diyebiliriz. eğer değerli şeyler tüketiyorsak ortaya koyacağımız şeyler çöp değil değerli bilgiler veya faydalardan oluşacaktır. ne ekersen onu biçersin.

medya, toplum, propagandalar vs ile zihnimiz bir çok gerekli gereksiz veri ile dolar bunların çoğu bizi dizayn etmek içindir. eğer filtreleriniz yoksa, bu verileri bir süzgeçten geçirmek gibi bir derdiniz yoksa zamanla bu anlamsız şeyleri yine filtresiz bir şekilde dışarıya aktarmaya, yansıtmaya çalışırsınız. edindiğimiz verileri yani öğrendiklerimizi çevremize yaymaya meyilliyizdir. eğer bilinçli bir tüketici değilsek, tükettiğimiz verileri sindirmek yerine sağa sola veriyi işlemeden sapıyla çöpüyle etrafa saçmaya başlarız. bilgi kirliliği her birimizin bir diğerimize hediye ettiğimiz ideolojik veri çöpleriden oluşur.

nefret kusmak, boş konuşmak, uydurma bilgiler yaymak (dezenformasyon), genelleyerek suçlamak, tekrarlamak vs bunların hepsi çöp üretmek demektir.

zihniniz çöp üretiyorsa büyük bir sıkıntı var demektir. bu durumda veriyi işleyemiyor ortaya değerli bir şey koyamıyorsunuz, çözüm ise temizlik psikolojisini tesis etmekten geçiyor. zihniniz dağınıksa odanızı toplar gibi organize etmeniz gerek. bunun yolu gerçekten emin olduğunuz ve şüphe duyduğunuz konuları belirlemek onları ayırıp kategorize etmeniz demektir. sevdiğiniz ve sevmediğiniz, yapabildikleriniz ve yapamadıklarınız, bildikleriniz ve bilmedikleriniz, istedikleriniz ve istemediklerinizi kafanızda netleştirdikçe zihniniz toparlanmış olur. zihinsel temizlik düşünmek ve belirlemekle olur.


dağınıklığı giderdikten sonra karmaşaya odaklanmalısınız, zihindeki karmaşa kavramlarda gizlidir tanımını bilmediğiniz yapamadığınız bir kavramı kullanmak tehlikelidir. günlük hayatta cümle içinde kullandığımız kavramların tanımlarına hakim değilsek kurduğumuz iletişimden düşüncelerimize kadar her şeyi kusurlu algılar, kusurlu aktarırız. kavramları sezgisel olarak kullanmak pilavı tornavida ile, salatayı pense ile yemeye benzer. tornavida ile pilav yemeye çalışırsan etrafı kirletirsin.

dağınıklığı ve karmaşayı giderdikten sonra zihnimizi su ve sabun gibi bir şey ile yıkamalı arındırmalı toz tutmasın diye, üzerine bir şey dökülmesin diye koruyucu bir kılıf geçirmeliyiz. zihnimizi arındırmak için su yerine kullanabileceğimiz şey yoğunlaşıp ağlamaktır. durduk yere insan nasıl ağlasın diye düşünebilirsiniz ama zihin binlerce düşünce içerisinde birbirine düğümlenmiş ve karmakarışık bir haldedir ve bunun farkında değilizdir. ağlamak için duygusal olarak yoğunlaşmak ve kederlenmek gerekir. ağladığımızda vucut özellikle göz, yüz boğaz ve şakaklarda baskı oluşur, istemsizce kendimizi sıkarız ve akabinde duygusal bir patlama yaşayarak göz pınarlarımızdan taşan tuzlu su yanaklarımızdan süzülerek bizi tarifsiz bir şekilde rahatlatır. psikolojik olarak rahatlar ve o düğümleri çözmüş, duvarları kırmış oluruz. zihninize saplanan ve ruhunuzu kirleten şeylerden kurtulmanın yolu ağlamaktır. ağlamak için problemlerinize odaklanmalı halının altına süpürdüğümümüz meseleleri ortaya koyup hesaplaşmalıyız. müzik iyi bir katalizör olabilir ağlamak için. ruhsal bir banyoya her zaman ihtiyacımız vardır. insan sürekli zayıflıklarını ve gerçek benliğini inkar halindedir, olduğundan farklı bir şekilde kendini göstermeye çalışır zayıfsa güçlü, korkaksa cesur, cahilse biliyormuş gibi görünmeye çalışır bu insanı mental olarak çok yorar yıpratır. oysa bir konuda zayıfsak bunu kabul edip kendimizi güçlendirmemiz gerekir bunun yerine öyleymiş gibi yapmak bizi acizlikten kurtamaz. ağlamayı zayıflık veya size yakışmayan bir acizlik durumu olarak görüyorsanız bin terapiye bedel bu eylemi gerçekleştirmeyi deneyin farkı görün. eğer ağlayamıyorsanız bu cidden duygusal yoğunlaşma yetinizi kaybettiğiniz veya duygusal anlamda çok kötü durumda olduğunuzu gösterir. insan duygusal anlamda yoğunlaşamıyorsa hiç bir şeyden tat alamaz hale gelir. gerçekten sevemez, gerçekten üzülemez, gerçekten heycanlanamaz, gerçekten hissedemez bir durumda robot gibi yaşamaya devam eder. mekanik bir yaşam biçimi bizim bakış açımızıda mekanik hale getirir. gördüğümüz tek şey kar-zarar olur.

göz yaşı demek duygusal bir patlama ile problemlerin zincirlerini kırmak, kurtulmak, kendine gelmektir.

acı yoksa sevinçte olmaz kederle dolup taşmıyorsak yükümüz sürekli artıyor demektir sevinmeye dahi korkar hale gelir ümidimizi, yaşama sevincimizi, heyecanımızı kaybedip yavaş yavaş içten içe ölmeye başlarız.

psikolojiyi dış etkenlerden korumak için kirlenmesin, çizilmesin, kırılmasın diye telefonumuza kılıf takar gibi koruyucu bir kalkana ihtiyacımız var. bu kalkan prensiplerden oluşmalıdır. her konuda kendinize prensipler kurallar koymalısınız filtreleriniz ve süzgeçleriniz olmalı bu şekilde zihniniz gereksiz verilere karşı, ideolojik virüslere, toksik fikirlere karşı koruma altına alınmış olur.

mesela politik muhabbetler sizi rahatsız ediyorsa kendinize bu muhabbetlere girmeyeceğim ve bu muhabbetlerin döndüğü ortamlara girmeyeceğim bilgileri takip etmeyeceğim gibi prensipler koyabilirsiniz. size şaka yapılmasını istemiyorsanız kimseye şaka yapmayacaksınız. bilmediğiniz konularda konuşuyor olmaktan rahatsızsanız bunu yapmayacağım diye kendinize kurallar koymanız gerek. prensipler yoksa zihin temiz kalamaz. sağlam kafa sağlam vücutta bulunur kişisel temizliğe dikkat etmeyide unutmamalıyız.
devamını gör...

kişisel temizlik

kişisel bakımla karıştırılmaması gereken bir kavramdır.

kişisel temizlik neden önemlidir ve psikolojiye etkileri nelerdir?

insan vucudu biyolojik bir makinedir ve sürekli atık üretir ölen hücreler, deri yolu ile dışarı atılan yağ, ter bezlerinin salgıladığı sıvılar vs vücudumuz üzerinde toksik bir tabaka oluşturur.

vücudun üzerindeki toksik tabaka temizlenmezse vücudunuz ısı dengesi bozulmaya başlar, yeniden dengeyi sağlamak için daha çok enerji tüketip daha çok sıvı üretebilir.

bir diğer husus vücudun elektromanyetik alanı ile ilgilidir. insan vücudu diğer nesnelerle sürtündükçe elektromanyetik yüklerle dolar. statik elektirik ilk fırsatta vücudu terk eder ancak temiz olmayan bir vücud yükü taşırken daha çok rahatsız hissetmenize neden olur.

psikolojiye etkileri şu şekildedir. terli ve kokan bir vücud üzerindeki gerginliği atmakta zorlandığı için daha çabuk sinirlenmenize sebep olur. ısı dengeniz bozulduğu için daha hararetli olursunuz. sabırsızlık, tahammülsüzlük, ve anlamsız bir gerginlik sizi bırakmaz. vücud ölü derilerden ve toksik tabakadan arındırılınca insan vücudu tekrar dengesine kavuşur ve daha rahat hissederiz. temizleyici ve arındırıcı olan su bu toksik tabakayı tek başına temizleyemez su ile birlikte lif ve sabun kullanmak gerekir. sıcak su soğuk suya nazaran temizlik için daha idealdir yağların vucuttan ayrılmasını kolaylaştırır ve gerilen kasların gevşemesini sağlar.

su aynı zamanda statik elektiriğide vücuttan atmanızı sağlar. sabah uyandığımızda yüzümüzü yıkamadan uykumuz açılmaz ve ferahlayamayız. yüzde oluşan yağ tabakası derideki gözeneklerin işlevlerini yerine getirmesini engeller insan cildinde çok küçük miktarlarda da olsa deri yolu ile solunum yapar bu hücreler için gerekli olan bir işlemdir. özellikle fazla enerji harcadığımız ağır fiziksel işler, cinsel ilişki, spor gibi aktivitelerden sonra duş almak önemlidir. vücudunuz rahat değilse zihinsel olarakta rahat edemezsiniz. kötü kokmak, kaşınmak, temiz olmamak, dikkatinizi dağıtıp kendinizi eksik hissetmenize sebep olur.

bebekler altını kirlettiğinde çok rahatsız olurlar ve temizlenene kadar huzursuzlukları geçmez. idrar ve dışkı cildi tahriş eder. tuvalet temizliğide çok önemlidir ayakta işerken üzerinize sıçrayan idrar toksiktir teninize, kıyafetlerinize ayakkabı ve terliklerinize bulaşmamasına dikkat edilmelidir.

insanın vücut ısısı zihinsel aktivitelerinden dolayı yükselebilir. sinirlendiğimizde kaslarımız gerilir zihnimizdeki asabiyete bütün vucudumuz eşlik eder bu ensenizde daha yoğun bir ısı kalp atışlarınızda daha hızlı bir nabız demektir. fazlaca ısınan belirli bölgeler mesela ense terleme yeterince oluşmadığı için su ile harareti düşürülebilir. yüzünüzü yıkamak çoğu durumda psikolojinizi düzeltebilecek kadar etkilidir. insanın duygularının en çok yoğunlaştığı yer yüz bölgesidir. ruh halimiz yüzümüze yansır dolayısı ile yüze yapılan müdahale psikolojiyede etki edecektir. gün içinde yüz sık sık yıkanmalı ve ense bölgeside ıslatılmalıdır.

ayak vücudun en çok ölü deri biriken ve dolayısıyla en çabuk kokmaya başlayan uzvudur. ayaklar gün içinde en az iki defa yıkanmalı ölü deriden ve kötü kokudan arındırılmalıdır. ayak kokusu ayakkabıları çıkarınca bütün eve yayılır ve herkeste tiksinti uyandırır. durduk yere negatif enerji yaydığınızı düşünün. ayak temizliği çok önemli bir husus.

dökülen saçlar, bunu önlemenin tek yolu şapka bere yada benzeri bir şey takmaktır. dökülen saç yemeğinize karışabilir, yastığınızın üzerinden ağzınıza girebilir vs farketmeden yiyebilirsiniz. insan midesindeki asitler keratini sindiremez ve vucuttan atamaz yanlışlıkla yuttuğunuz her saç teli midenizde birikir ve sizinle yaşamaya devam eder.

saçlar düzenli olarak yıkanmalı taranmalı kepek ve döküntülerden arındırılmalıdır. psikolojik olarak sağlıklı olmanın yolu temiz bir vücuttan geçer. temiz bir burun temiz ve düzgün bir nefes almanızı sağlar, özellikle duyu organlarının temizliği çok önemlidir. bunlar veri aldığımız kanallar bunların kirli olması veriyide sağlılı bir şekilde almamızı ve değerlendirmemizi engeller. ağzı kokuyorken biriyle yakından iletişim kurmak istemez insan. dişlerin temiz değilse gülmeye çekinirsin bütün bu detaylar kötü hissetmemize sebep olur ve anlamsız bir gerginlik oluşur bünyede.

bir çok inançta temizlikle ilgili ritüellerin olması tesadüfi değildir. başka bir yazıda zihinsel temizlik hakkında yazmayı düşünüyorum fakat kişisel temizlik olmadan zihinsel temizlikte mümkün değildir. fiziksel temizliğe pratikte alışmak psikolojik olarakta titizliğe daha yatkın olmanızı sağlar. zihinsel temizlik konusunda bunları daha da detaylandırmak niyetindeyim.
devamını gör...

iç dünya

herkes gibi bende kendi gezegenimin kralı, lordu, efendisi ve imparatoruyum, lakin bu 8 milyar kralın bir arada yaşamak zorunda olduğu bir dış gezegende yaşamaya herkes gibi bende mahkumum. iki farklı dünyada birden kral olunamaz. dış dünyada kim olduğumun bir önemi yok ama iç dünyada bütün hükümranlık bende.

ne içerde ne dışarda sahip olduğum ünvanları ben seçmedim. içeride hükümdara, dışarda ise otomatik bir portakala dönüşmem varlığın nedenselliğinden ötürü gelen sonuçların sürüklediği iki ayrı uç. benim hükmetmeye yada hüküm altında olmaya değil, var olmayı bütünüyle kavramaya ihtiyacım var.

kontrol etmeyi bırakıp kontrolsüz davranmaktan kaçınmam gerek. iki zıt eylemi aynı anda ifa etmeyi becerebilmek için, bölünmem gerek. ne zamanı yönetmeliyim ne de zaman beni yönetmeli. ne iyi ne kötü, ne azimli ne tembel, ne güçlü ne zayıf.

dışarda ve içerde her şeyi bir arada tutan bir şey var ve her şeyi bir arada tutan bu şey anlamdır.

sahi anlam neydi? varlık veya oluş sebepleri mi? belkide sebeplerden çok sonuçla ilgilidir, belki anlam parçaları birleştirince varılandır. anlam en çok her şeyi bir arada tutandır.

birbiriyle ilgisiz, alakasız, ayrı şeyler anlamlı olabilir mi, bunları ancak anlamlandırarak birleştirebiliriz. iki zıt şeyi birleştirelim sihirli asamız olan anlamla bir araya getirelim. iyi ve kötü iki ayrı uç gibi görünür bilinir, oysa eylemleri iyi yada kötü yapan şey bizim ortaya koyduğumuz yasalardır. bütün iyilikler kötü sonuçlar doğurabileceği gibi bütün kötülüklerden de iyi sonuçların doğabilmesi, bize birbirinin varlığını sürdüren bu iki kavramın aslında var oluş ve yok oluş döngüsünde birleşir. nefes alıp vermek yaşamın devam etmesi demektir. iyi ve kötü de aynı şeyi sağlar. işleyişin mekanizması bir ileri bir geri tik taklardan oluşur. bu zıt bilinen kavramlar iki uç arasında gidip gelmekle ortaya çıkan varlığı ifade eder. bu işin anlamı şudur; her şey hem var hem yoktur ki mevzu bahis olabilecek tek şey budur.

güzel ve çirkiniz, kral ve köleyiz, özgür ve tutsağız.

içerde ve dışardayız. ölüyüz ve diriyiz. her yerde ve hiç bir yerdeyiz. insanlar kendilerini ifade ederken yalnızca tek bir yönüyle ele alırlar yaşamı, iyilik ve barış derler kötülük ve savaşa yapılan itiraz iyilik ve barışın sadece farklı bir yorumudur. bir yönü inkar edip görmezden gelmek var olana kendini kapatmak savunduğumuz değerleri varlık sebeplerinden koparma teşebbüsüdür. kötülük yoksa iyilik anlamsızdır. karşısında bir şey durmayan her şey anlamsızdır.

yalnızlıkta bile insan içindeki kalabalığın gürültüsünden rahatsız olabilir. eğer sizden daha güzel biri yoksa çirkin olduğunuzu söyleyemezsiniz. çürük bir elma kendini küflenmiş elmaların yanında özel hissedecektir. anlam oluşmak için anlamsız şeylerin anlamlı bir şekilde yorumlanmasını ister. durmak yada devam etmek diye bir şey yoktur.

içerden bildiriyorum dışarısı bok gibi.
devamını gör...

sözlük yazarı vs gerçek yazar

sözlük yazarı, yazarak konuşan kişidir. gerçek yazar ise düşleyerek yazan kişidir.

sözlük yazarı her konuda bir şey söylemek ister. gerçek yazar ise bazı konularda öyle bir derinleşmiştir ki bunların dışında kalan her şeye yabancıdır.

sözlük yazarı insanların gündemi hakkında yazar, gerçek yazar ise kendi belirlediği, kendi gündemi hakkında yazar.

sözlük yazarı, sözcükleri tanımlar yada kendinden bahsetmek için başlığına sığınacak bir sözcük arar, gerçek yazar ise kavramları tanımlar.

sözlük yazarı beğenilmek için yazar, gerçek yazar ise beğenmediğini yazmaz.
devamını gör...

asalet kartı

doğrulup dik durmayı temsil eder bu kart.

destenin arasından seçilmez, hazır olmakla edinilebilir ancak, olabilecek her şeye hazır, ne olduğunu, ne olacağını bilmeden, endişelenmeden, odaklanmadan, en savunmasız halinle, cesarete tenezzül etmeyen bir inançla elde edilebilir.

asalet kartı, taşıyanı yenilmez yapar. duruşunuzu yada gücünüzü belirleyen sahip olduklarınız yada imkanlarınız değildir. asalet kartı altına dönüşmeyi anlatır, düşsen bile değerinden bir şey kaybetmezsin.

çizilen sınırları kabul etmeyip, kendi sınırlarını çizenlerin dünyasında vazgeçmek büyük bir erdemdir. asalet kartına sahip bir kişi anlamsız ve değersiz olan her şeyi elinin tersiyle kibarca geri iter. silebilir, çıkabilir, bitirebilir, başlatabilir, gidebilir, gelebilir, kendine duvarlar örmez. bütün kapılar açıktır ve asalet kartına sahip kimse bütün kapıların ardındakileri bilir. çünkü istediğini değil yapması gerekeni yapacak gücü asaletinden alır. istediğini yapmak zayıf olanların hayatta kalmak için hayata bağlanma arzularından ortaya çıkan bayağı bir yoldur, asalet kartına sahip olanlar arzularını kontrol edebilenlerdir.

arzular vazgeçilemez değillerdir.
devamını gör...

kral gibi hissetmek

hükmettiğin hiç bir şey yoktur.

sahip olduğun her şey kısıtlı ve zaruri olan şeylerden ibarettir.

hiç rahat değilsindir sürekli bir koşuşturmaca halinde sürekli bir aksiyon içinde.

tacın ve kaftanın yoktur.

sıradan biri nasılsa, sende öyleysen ve tüm bunlara rağmen kendindeki değerinin bi kralınkinden farkı yoksa, sen zaten kralsındır demektir bu.

kendi kendini hiç bir şeye ihtiyacı olmayan bir kral olarak kabul eden biri her zaman kral gibi hisseder. hiç bir şeye ihtiyacı olmayan adam ancak gerçek kral olabilir. yükü olan adam hamaldır, yetkisi olan adam amirdir, gücü olan adam zorbadır, zengin olan adam muhasebecidir. kral dediğin adamın tek görevi tahtında oturup her an kendini kral gibi hissetmektir. her şeyden azade cillop gibi en rahat kafa ancak kralda olabilir. kral, hiç bir şey için kendini yoramaz, kral kimseye hizmet etmek zorunda değildir, kral canı isterse bir şey yapar, canı istemezse hiç bir şey yapmak zorunda değildir. kral neredeyse en tepe noktası orasıdır dünyanın. kral hangi sofraya otursa sadece karnını doyurmaktır mesele.

sarayı olan adam köle tüccarıdır. kral denmez çoğuna, babadan oğula bir yeri işgal eden adam nüfuzu olan bir zorbadır. gerçek kralın dünyası herkesi içine alacak kadar geniş başına geçilmeye tenezzül edilmeyecek kadar önemsizdir. gerçek kral her yerde kral gibi hissedebilir. buyrukları olan adam tirandır. gerçek kralın ne istediği daha söylemeden anlaşılır ve yerine getirilir yada mazeret gösterilerek reddedilebilirdir. her istediği olan adam şımarıktır. gerçek kral asla mızmızlanmaz.

önemli olan sadece, her an kral gibi hissetmektir.
devamını gör...

dibe vurmak

aydınlanmak için güzel bir yerdir ama en dipte yada en zirvede olmak önemli değil benim için. hayatta ön sıralarda yada en arka sıralarda olabilirsin önemli olan duruşundur. en arka sıralarda ama aslan gibi oturuyorsan yerin güzel demektir. en dipte bulur kendini insan çünkü insanın arzularının peşinde koşup o dağa tırmanırken gerçek kimliğini geride bırakır. zevklerin doruklarına doğru olan bu yolculukta ayağı takılıp düşenler düzlüğe kadar yuvarlanıp acı çekerler. düzlüğe erişmeyi en dip zannederler. zeminde durmak gerek zemin insanın ideal rakımıdır.

çukura düşmek diye bir şey vadır. keder seni gözüne kestirmiştir, her uçurumdan seni aşağıya itip düşmeni ve tekrar yükselişini izlemek ister.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
portakal radyo renk modu sözlük kütüphanesi online yazarlar kulüpler yazarak kitap kazan puan tablosu sıkça sorulan sorular yönetim kadrosu istatistikler iletişim