muzdarip yazar profili

muzdarip kapak fotoğrafı
muzdarip profil fotoğrafı
rozet
karma: 359 tanım: 12 başlık: 1 takipçi: 14

son tanımları


normal sözlük yazarlarının şiirleri

-gece-
rüzgarın uğultusu
kafanda kışın kuruntusu
evvel yahut sonra
gün gelecek
güneş gidecek
bahar terk edecek bizi
günler kısalıp geceler yayılınca
akşam güneşindeki gölgeler gibi
karanlığın sevdalıları yalnızca
delirecek tüm ozanlar gibi
göğün karanlıkla kaynadığı vakit
fokurtularını duyarsın ayın
ve de vızıldayan yıldızların
karıştığını siyahlara tezvakit
gece güzeldir kadından
öyle de özeldir adından
giriverir birden içeri kapından
gönlünün misafiri gece mi?
hece mi?
yoksa o hanımefendi mi?
anlayamazsın...
y.g
devamını gör...

her şeye anlam yükleyen insan

anlam yüklemek için yaşar insan. hayat bu yüzdendir, dinler bu yüzden, aşk bu yüzden. ve hayat bir buluta benzer, anlamsız rastgelelikteki şekillere anlamlar yüklediğimizde güzelleşir gökyüzü. her şey de hayat gibidir işte. anlam yüklemek yanlış değildir. lakin kişi sonucuna katlanmayı göze almalıdır.
devamını gör...

sürekli dert anlatan tipler

"ulan bizim de derdimiz var, ağlayıp durmuyoruz ama" dedirten insanlardır
devamını gör...

kimliksiz hikayeler

ipler
sen. sen… her şey seninle alakalı. sen, evet sen. her şey seninle başladı. ölümsüz olan sen. yıkılmaz olan sen. durdurulamaz, temposu değiştirilemez olan sen… şimdi ise ben. onlar… biz.
kibrin ateşinde pişti insanoğlu, egolarının ocaklarında. bu ateşi anlattı şair koçaklamalarında. şimdi yer siyah bir bez ve görünen deniz, eğri büğrü karton kesikleri çubuklarda asılmakta. bulutlar sahte görmüyor musunuz? ve güneş ve ay ve gri gökyüzü… hepsi sahte. gökyüzü mavi olur demişti babam. görün artık gerçekleri. görmüyor musunuz yandaki kırmızı perdeleri?
bu gri kaldırımlar neden yürü yürü bitmiyor efendim? sanki ben yerimde sayıyorum da sokak lambaları üstüme üstüme koşuyor. uçan martılar göklerdeki, yalancı bir çığlık atıyor. atmıyor mu laurus? atmıyor, dedi garip bir ses tonuyla laurus. sesi sanki çatallanıyordu çıkarken boğazından laurus’ un. laurus değil miydi artık, benim sevgili laurus’ um? gözleri ölü gibiydi. zıpkınla mıhlanmış bir balık gibi suratı donuktu. içinde bir yerlerden hala hissedebiliyordum bir yunusun kıvranışını. acı içinde çığlıklar atar gibiydi. lakin ne işitiliyordu bu çığlıklar ne titretiyordu havayı. geriye bu ulaşmaz çığlıklardan diken diken olmuş tüyler kalıyordu ensemde. yürüdüm laurus’ a doğru. gittikçe yaklaşamadım bir türlü. sanki atmaya çalıştığım adımlar faydasızdı. lambalar geçiyordu yanlarımdan ben ona varamıyordum. fırıncının ekmekleri kokuyordu karşıdan ben onun kokusunu içime çekemiyordum. yorgun düştüm yürümekten biçare. bir türlü kapanmıyordu aramızdaki mesafe. yere yığıldım. yorgundum. değil miydim? ne kollarım ağırlaşmıştı ne de bacaklarım. yorgundum, değil miydim? değildim. bitkindi ruhum ve beynim ama yorgun değildim. geçen zaman yormuştu beni. verilen çaba. beklemek durmadan seni, laurus’ a kavuşamadan. şimdi çöktüm kaldırıma, çökmedim mi? yıkıldım yattım buz gibi taşlara. sis çökmüşken kaldırımdan aşağıya, gözlerimi kapadım şehrin bulutlarını yastık yapıp kafama. uyuyamadım. az ilerimde o, öylece bakıyor bana. delireceğim sanki nasıl kavuşacağım ona?
sokakta bir yankılanma duyuldu. sokakta “tak!” sesi tekerrür etti durdu, durmadan. boş sokakta, ortasında ben olmakla beraber, bu ayak sesi gezindi durdu. ellerimle kapadığım gözlerimi açtığımda onu gördüm. gördüm yanı başımda. seslendi bana elini uzatırken. sesi yeniden normale dönmüştü aniden. elini tuttum o da benimkini. kaldırdı beni çöktüğüm kaldırımdan. ben, üstüm başım toz içinde, selamladım onu yeniden. gri sokakta, vardım sonunda ona, onun yanına. tuttum ellerini, sımsıkı tuttum. kaybolmasın diye içimden bir dilek tuttum. lakin bir karartı çöktü birden. ne olduğunu anlayamadım. ellerimiz koptu aniden. bir ordunun ayak sesleri yankılandı tüm karanlıkta. sanki melekler kaçırmıştı onu, mavi elbisesini, sarı saçlarını, kokusunu, hatıralarını. karanlıklar çıktı birden aydınlığa. haykırdım, onu benden alıp götüren şeytan çık ortalığa!
bir baktım eskiden olduğum yerde değilim. değişmiş bulunduğum sokak. dedim, ben bu sokaktan değilim. otur, dediler, burası ardındaki sokak. oturdum. kabadayılara sataşacak değilim ya? kırarlar kürdan gibi bacaklarımı, varamam ne kadar sürünürsem sürüneyim laurus’ a. oturdum, bir bardak çay geldi. karşıma garip bir adam oturdu, hoş geldi. takım elbisesi gri idi, gömleği siyah idi, kırmızı bir kravatı vardı, yakasında ise kızıl zambak çiçeği. bıyıkları, kıvrılmış yukarıya, fötr şapkasına bakıyordu. gözleri kan gibiydi. kalın kaşlarını çatmış bana bakıyordu. sonunda şer dolu ağzını açtı ve üç farklı insan konuşuyormuşçasına bir sesle bir şeyler mırıldandı. merhaba, dedi, ben hâkim. sohbet ettik biraz çayımızı içerken. ona sordum, şu insanlar yürüyen bu sokakta sence de çok sahte değiller mi? bir kaşını kaldırdı, bıyıklarını sıvazladı ve sordu, sen gerçek olduğuna ne kadar eminsin? o an kalbim hızla çarpınca sanki tahta göğsüme, atışının kuvveti titretti çayın durgun yüzeyini. hemen ardından bana baktı hâkim ve sordu, görmek ister misin onu? o kim, diye sordum gayriihtiyari. dedi ki, laurus tabii ki kandırma şu zavallı ihtiyarı. hırçınlaştım birden, dedim, onu sen mi çaldın? sakin ol, dedi, ben kimseyi çalmadım. etrafındakileri izle, dedi, izle çevreni. o’ dur yapaylaştıran insanları, o’ dur değiştiren çevreyi. tam “ne diyorsun?” diye hesap soracaktım ki karanlığa gömüldü kafe yeniden karanlığa. sanki birileri tokatlıyor birbirini. bir şey çekip fırlattı beni ama bilmiyorum ne. sanki kollarım ve kafam tutulmuş yine.
yeniden geldi ışık, bu sefer daha azı. loş bir ortamda leş bir koku var sası sası. hareket edemiyorum bilmiyorum neredeyim, rüzgâr sert esiyor, gözümü açmakta bir arada bir deredeyim. sol gözüm seğirerek açıldı yavaşça bir de ne göreyim, arştayım. aşağımda şehrin silüeti, bulanık bir su gibi, üzerinde sanki ışıklar süzülüyor. yanımda, yanı başımda ay sarkmış. dalgalar, şehrin yanındaki denizde birbirini aşmış. ben hareket edemiyorum. bir kendime baktım ki felaketim oldu. beyaz, örülmüş bir mendile yapışık kalmış bedenim. buraya nasıl geldim bilmiyorum yemin ederim. bir ses duydum daha yukarıdan bir yerden. tıslamaydı bu ses, artıyor, yankılanıyor her yerden. kafamı yukarıya kaldırdım, beni tutan beyaz örtüye yeminler olsun ki kaldırdım. gördüğüm şey sekiz bacağıyla bana doğru gelen, kırmızı gözleri yüzüme mıhlı olan, kıskaç ağızından yeşil, havayı yaran asitler akan bir canavardı. yürüyüşü garipti ve canavar kocamandı. simsiyah kürkü örtüye yapışmadan yürümesini sağlıyordu. öleceğim. biliyorum. bu şey beni canlı canlı yiyecek. son saniyelerimde aklımda o var. onu bir kez daha görsem ne güzel olurdu. bahar gelirdi yeniden. sokaklar bu griliklerden kurtulurdu. güneş çıkardı tepeye, bir çınar bize gölge olurdu. olmaz mıydı? canavar yaklaştıkça bana, yarıldı altımdaki örtü. hissettim ümidi yeniden. başladım debelenmeye. canavar devam etti yürümeye. kıskaç ağzı yüzüme açılmış, nefesinin buharı beni eritecekken bir iki damla düştü ağzının kenarından. kaçırdım kafamı. kaçırmadım mı? örtüye damladı zehri ve örtüyü eritti. eritmedi mi? yırtıldı örtü ve göründü sanki zamanın dibi. aşağıya düşüyorum, sonbaharda bir yaprak gibi. canavar birden gözden kayboldu. şimdi tüm mesele, yerle benim aramdaki mesafe. düşüyorum. bu sefer kesin ölüm. ölüm iplerimde yazılı. iplerim… aklımda o var gene. o ve sadece o. neden o? bilmiyorum. bilmeden o. bilsem o, bu kadar güzel olur muydu? bilsem bu aşk, bu kadar gerçek olur muydu? bilmediğim için değil mi bu trajediler? bilmiyorum.
karanlığa hapisim şu gökyüzünde. yıldızlarla kelepçeliyim. kaderin ipliği boynumda, kederin sandalyesinden düşmekteyim. biliyorum, biliyorum bunların hepsini. yine de düşlemesi güzel geliyor güneşi izleyen ayçiçeklerini.
yere çarptı gövdem sert bir şekilde. bacaklarım ve kollarım sekti geri göğe. karanlık… son bir defa gelmişti önüme. bu sesler de ne, bunlar gülüşler mi? bu sefer de beni götürmeye ölüme.
ölmemiştim. karanlık kalktı birdenbire. yine. ağrı sızı hissetmiyordum hiçbir yerimde. kalktım ayağa çabukça. gri sokaktaydım, tekrarda. bağırdım onun adını. ne güzel sesi geldi bu sefer, ne de onun adımı. ben attım adım. o atmaz ya. ben attım. yürüdüm gri yolda. yürümek, yürümek gibi hissettirmiyor. lambalar yürüyor solda. insanlar geçiyor yanımdan. insanlar. incele demişti çevreni hâkim bir zamanlar. ne de garip yürüyor bu aptal insanlar. sanki adeta sekiyor, öylesine geçiyorlar. lambalar gözümü almaya başladı. ne kadar da hızlı yürüyorum. belki onuncuya söylüyorum. ama ben mi hızlı yürüyorum lambalar mı çok hızlı geçiyorlar. yerde uzanan kaldırımlar… hareketsiz kaldırımlar. o halde ben nasıl yürüyorum, bu insanlar nasıl yürüyorlar. lambalarda bir balinanın mirasıdır yağ, yanar. lambalarda titrek alev, prometheus’un mirasıdır yakar. gözüm titreyen alevlere değince sanki güneş çarptı gözüme. kıstım gözlerimi kaçırarak alevden. kısık gözlerimle insanların üzerinde birer iplik gördüm sanki. alevlen ruhum yüce tanrı gibi alevlen. gözlerimi ovuşturdum. dikkatlice baktım. mehtabın keskinliğinde parlayan ipleri gördüm, öylece bakakaldım.
derken yerde sarı bir laleye çarptı gözüm. keskin gözlerim etrafı seçer olmuştu. çömeldim aldım laleyi elime. sanki sonbahar yüzüme vurmuştu.
sarı kırmızı saçılmış yapraklar diyarında onu gördüm, onu. sanki oraya ait değildi. ben buraya aittim biliyorum. o ise burayı terk edip gitmeliydi. ne yapsam ne etsem bilemedim. ona doğru yürüdüm. gerçekten yürüdüm. attığım adımı hissettim ilk defa. çevrem etrafımdan akıp gitti. ona mıhlı gözlerim çevresini terk etti. gittim yanına tuttum ellerini. diyemedim bir şey, dilim tutuldu. güldüm, gülümsedi. sanki dünyalar benim oldu. minnacık elleri ellerimde dinlendi, yattı uyudu. benim içim, içime sığmadı, kalktı, haykırdı, mutluydu. artık, dedi gönlüm duvarlara çarparak, söyle derdini. aklım kafama sığmadı, tamam, dedim. söyleyecektim hislerimi, ağzımı açtım. o ise gözlerini. bana baktı ve söyledi:

çirkin kedi, çirkin kedi kim niye sevsin seni?
sen kendini evcil kedi mi sanırsın
sen ancak çöp karıştırırsın.
çirkin kedi, çirkin kedi kim niye sevsin seni?

tekrar gri sokakta buldum kendimi. ben çirkin kedi. kim niye sevsin beni? oturdum bir mezar taşı gibi kaldırımlara, yattım bir döşek gibi kaldırımlara. yastığım kendi patim, kuyruğum. iyi geceler öpücüğüm, kurduğum kuruntum. başımda dikili birer dosttur sokak lambaları. gelen geçen tekmeler de sevmez şu lambaları. oysa güneş olur, yağmur olur yağar bize ışıkları. yağmur başladı şimdi. çatım nerden baksan sızdırıyor. yattım karton kutulara sokaktaki. yağmur, yağ sel ol, boğ beni.
ölüyorum sanırım bu sefer gerçekten. ellerim buz tutmuş soğuktan, saçım ıslak, donmuş yağmurdan. ölüyorum kesinleşti gibi. vücudum soğudu iyice. ölüyorum hissizce. yorgunum kafamı kaldıramıyorum, geliyor ağırıma. beni beklemeyin yarına.
ölüm serenattım yapılınca şehrin silüetince, bir eski dostun cismi beliriyor hissizce. hâkim. geldi yanıma ve fısıldadı kulağıma:
tüm bunları sana yapan kim?
bu gülüş sesleri kimden geliyor?
kimin izlemesi için bu trajedi?
niçin senin bahtın hiç aklanmıyor?
kedi, kedi tüm bunları sana yapan kim?
kedi, kedi unutma insanlardaki ipleri.
fark etmedin mi yandaki perdeleri,
ya şu deniz sence ne kadar gerçekçi?
kedi, kedi kim için bu aptal trajedi?
birazdan tekrar duyulacak alkış sesleri.
o anda tüm dünya durmuştu gibi hissediyorum. gölgeler yavaşça üzerime geliyordu. ama bu gölgeleri getiren neydi? baktım ve gördüm kırmızı perdeleri. onları arıyordu gözlerim. bir çerçevenin içindeydi tüm şehrim ve evleri ve gördüm öteki dünyadaki çirkin devleri. saçım başım dağılmış, gözlerim kızarmış, gözaltlarım morarmıştı. kıyafetim yırtık pırtıktı. hırpalanmıştım. şehrin meydanından kuklalar geçiyordu. başladım haykırmaya!
şimdi yer siyah bir bez ve görünen deniz, eğri büğrü karton kesikleri çubuklarda asılmakta. bulutlar sahte görmüyor musunuz? ve güneş ve ay ve gri gökyüzü… hepsi sahte. gökyüzü mavi olur demişti babam. görün artık gerçekleri. görmüyor musunuz yandaki kırmızı perdeleri?
sen. sen… her şey seninle alakalı. sen, evet sen. her şey seninle başladı. ölümsüz olan sen. yıkılmaz olan sen. durdurulamaz, temposu değiştirilemez olan sen… şimdi ise ben. onlar… biz. sen ipleri elinde tutan. sana bağırıyorum buradan. trajediyi sen yarattın. hüzünler icat ettin. bizi yaralayarak kendi keyfine baktın. şimdi bana bak! bu canavarı sen yarattın. özgür irademe kavuştum kuklacı! şimdi senin için geliyo-
devasa canavar kediyi ezip çiğnemiş, yutmuştu. ve alkışlar geldi.
devamını gör...

hayatı çekilir kılan detaylar

ümit
devamını gör...

herkesin kendisi gibi mutsuz olmasını isteyen kişi

bu durumda yapılacak bir şey yoktur. bu tarz insanların bakış açısından yaptıkları aslında acılarını paylaşmaya çalışmaktır. ama bunun yanlış yol olduğunu anlayamazlar. çok uzun süre boyunca mutsuz olan bir insan artık ahlak ve toplum değerlerinden soyutlanmış ve bencil biri olma yetisini kazanmıştır. bu bencilliğini yanlış görmez, göremez. dolayısıyla başkalarının hisleri umurunda olmadığı gibi kendi mutsuzluğu da artık pasif bir şekilde gelişmeye devam ederek depresyona dönüşür. bu daha çok yoğun ve karanlık bir okyanusta batmak gibidir. yardım eli olarak uzanan insanları kendileriyle beraber dibe çekerler çünkü çaresizdirler.
devamını gör...

sigara içmeyen insan

hayatı yaşamaya değer görüyordur
devamını gör...

necip fazıl kısakürek

çoğu kişi tarafından sevilmeyen "vatan haini" denilebilecek bir yazar. lakin yine de şiirleri beni etkileyen şairlerden biridir. yazdığı şiirler ağırdır. ağır oldukları için güzeldir. içinde ölüm, korku, aşk, yalnızlık gibi sert duyguları barındırır şiirleri. öylesine güzeldir ki okuması yalnız bir zihin için "yalnızlığınızı paylaşmış" olursun onun şiirleriyle. çok güzel düşünceler de vardır şiirlerinde. mesela herkesin bildiği beklenen şiirinin aksine daha az bilinen bekleyen şiirinde sevdiği kadın ölse dahi mezar taşıyla sırdaş olup kıyamet günü bekleyeceğini, kıyamet günü gelir ise mezar taşı olup mezarının başından kalkmayacağını söylemiştir. bu beni çok etkilemiştir her zaman. keşke yazdıkları kadar iyi bir adam olsaydı.

ölürsün... kapanır yollar geriye
ben mezarınla sırdaş olur beklerim
varılmaz hayale işaret diye
toprağında bir taş olur, beklerim
nfk
devamını gör...

evrendeki en ağır şey

gereğinden fazla düşünmenin omuzlardaki yükü.
devamını gör...

şiir alıntıları

ne hasta bekler sabahı
ne taze ölüyü mezar
ne de şeytan bir günahı
seni beklediğim kadar

geçti istemem gelmeni
yokluğunda buldum seni
bırak vehmimde gölgeni
gelme artık neye yarar

necip fazıl kısakürek
devamını gör...

şiir bilen şiir okuyan şiirden konuşabilen yazarlar lokali

keşke şiirlerimizi yayınlayabileceğimiz güzel dergiler olsaydı. insanların şiire ilgisi olsaydı keşke.
devamını gör...

şiir denemeleri

insanız yeniliriz...
her seferinde aynı yerden vuruluruz

kalktıkça düşüyoruz
yalan değil gerçek
"o"nlar olmadan üşüyoruz
hangimiz serde erkek

hatalar yapıyoruz
arkası önü gelmeyen hatalar
insanız insana tapıyoruz
geçiyor üsküdarı atı alanlar

insanız olacak öyle
hatalarıyla var oluyor insan
haydi kalk bir şarkı söyle
ağlar mıydın ağladığımı bir duysan
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim