sonucunda hiç kimsenin suçu yoktur. aynı zamanda herkes suçludur. uman umduğu, umulan ummadığı için suçludur. çaresi var mıdır orasını bilmem ama insanı tüketmekte üzerine yoktur.
içimdeki depresifliği dökmek istediğim başlık. 1 yıldır yazmamışım efendim, bırakın da birazcık içimi dökeyim.
bir süredir bir şeylerin yokuş aşağı gittiğini hissediyordum ama “dibe çok yakınım gitse gitse nereye kadar gidebilir” diyerek kendimi teselli ediyordum. o dip hiç yakın değilmiş arkadaşlar. dibin dibi varmış gerçekten. dibe tosladıkça yeni bir dip ortaya çıkıyor, matruşka gibi şerefsiz.
hani korku filmlerinde ruhları gören küçük çocuklar olur. sırf yalnız kalıp ruhlar tarafından korkutulmamak için ailelerine sarılıp kurtulmayı umut ederler ya, hah işte o şekil sarıldığım insanlar var. onları ürkütmeden, benim için kıymetli olduklarını belli ederek kıymete bindiriyorum onları. ardımda kocaman bir kara delikle gözlerinin içine bakıyorum. yaşama dair birazcık umudum olsun, bu delik beni yutacak olursa elimi tutup çeksin çıkarsınlar diye. belki bencilce bir düşünce bu bilmiyorum. sağlıklı da düşünemiyorum zaten.
uyum sağlamaya çalışıyorum. sevip sevilmek istiyorum. beklenilen olayım ya da benden bir şeyler umsunlar diye ben de beklentiye giriyorum. insan ilişkilerinde var olmak istiyorum yani. dile getirdiğim beklentilerim o kadar hor görülüyor ki beklentiye girdiğim için suçluluk hissediyorum.
kaybetmekten korkuyorum. bu korkularımı rahatlatacak, içimde sürekli olumsuzu haykıran sesleri susturacak ufacık şeyler rica ediyorum, defalarca hem de. hiçbir karşılık bulamıyorum maalesef. ne söylediğimin bir kıymeti kalıyor, ne yaptığımın. öylece boşlukta kayboluyorum. şu zamana kadar güzel şeyler olacağına dair umutlarım vardı canım sözlük. artık hiçbirine sahip değilim. hayaller kurduğum insanla hayallerimi bile paylaşamıyorum. arkadaşlarıma kapı duvarım zaten, o konuya hiç girmeyelim.
bir şeyler bitti içimde. kalan vaktimi sessiz sakin, çok insan olmayan bir yerde geçireceğim. birkaç sene daha şu hengâmeye katlanıp ortadan kaybolurum diye düşünüyorum. umuyorum yani bunu, temenni ediyorum. ya da diliyor da olabilirim. aman işte bir şeyler yapıyorum. ne yaptığımı ben de bilmiyorum zaten.
mutsuzluk. içim ezilecek kadar mutsuz olduğumu hissediyorum. ayrıca da toksiklik var. bu duygu değil ama zilzurna toksik hissediyorum kendimi.
başlık tekil olduğu için ikisinden birine karar vermem gerektiğini düşünüyorum. o yüzden ‘toksuzum’ sözlük. allah bu toksuzluğun belasını versin.
en başından beri böyle ise sonunun pek de iyi olmadığı insandır.
tamamen içine atmaktan ziyade belli başlı uyarıları yapıp sonrasında kabuğuna çekiliyorsa eğer en doğrusunu yapıyordur. bir şeylerin konuşmayla ya da tepki göstermeyle değişmeyeceğini anlamıştır. dile getirir, bekler, sonrasında yapması gerekeni yapar. işte o ortadaki bekleme süreci içine atma sürecidir.
yani sonuç itibariyle içine atmak var, içine atmak vaaaar. siz yine de içinize atmayınız.
-mağlup olmak, yenik düşmek.
-neyin var neyin yok hepsini yitirmek.
çok sarsıcı olmayan ama aynı zamanda da insanı yere yapıştırıp üzerinden dozerle geçiliyormuş gibi hissetmesine sebep olan bir durum.
şimdi de bendeki “kaybetmek”ten bahsedeceğim biraz. aşırı kötü ruh halimin beni bir şeylerin ucuna sürüklemesinden kaynaklı yardım almaya karar verdim. mecbur kaldım demek daha doğru aslında. doktora kendimi anlatmaya çalıştığım o uzun ânın içerisinde ufak bir an “hadi kaybedersem” gibi bir cümle kullandım. ne kadar da anksiyetik bir cümle değil mi? işte o anlık ânda “ne bitecek? neyi kaybetmekten korkuyorsun?” gibi bir soru yöneltildi bana. öylece kalakaldım. soru çok basit, ama benim içimdeki karmaşa o kadar basit olmadığı için ne cevap vereceğimi bilemedim. kaybetmekten korktuğum hiçbir şey gelmedi aklıma. hiçbir korkum yok çünkü. kaybedebilecek olduğum her şeyden ilk önce ben gitme eğilimindeydim daha çok.
“kaybetmekten korkmuyorum, kaybetmeden önce ben gitmiş olurum zaten çoktan”. bu kelimeler ağzımdan döküldükten sonra yanımdaki, kimsenin görmediği valizime geldi mevzu. “gitmem gerekecek, insanlar kaybolmadan ben kaybolayım düşüncesi” ile yaşadığım için elimde devamlı valizim varmış. içi de öyle bir doluymuş ki ağırlığını kaldıramaz olmuşum. valizi açmadıkça, sırtımı insanlara yaslamadıkça olmazmış bu iş. bir de sevgi açlığı varmış bende. insanlar beni sevsin diye en ufak şeye bile “hayır” diyemiyormuşum. “hadi onları kırarsam, beni sevmekten vazgeçerlerse” diye ödüm kopuyormuş. bu allah’ın cezası psikoloji hayranlık uyandıracak kadar muazzam bir şey hakikaten.
sonuç olarak insanları çok şey yapmayacakmışım. ellerinin ucu ile dokunmaları valizimi omuzlayıp gitmeme sebep olmayacakmış. “şöyle şöyle olacak” deyip onların duyguları hakkında peşin hüküm vermeyecekmişim. benim öyle hissetmeyeceğimin garantisini kim verecekmiş? ‘kendi isteği ile “kaybeden”’ değil de “kaybedilen” olabilirmişim. o yüzden kendimi kaybetme olayına bir son vermeliymişim.
kaybede kaybede kaybolacakmışım, kaybolduğum yerde de kendimi bulacakmışım anlayacağınız.
aman ne kadar çok kaybetmeli bir yazı oldu. siz kendinizi kaybetmeyin sakın. ya da daha önemlisi aklınızı kaybetmeyin. o en fenası çünkü.
ekleme: yazıyı yazdıktan sonra karşıma çıkan kitap kesitini de paylaşmak istedim. tekrar ve daha yüksek sesle: “allahın cezası psikoloji! ne muazzam bir şeysin sen.”
türkiye’de çok ilginç bir kitle var. gerçi hepsi çok ilginç ama bu grup beni daha çok şaşırtıyor. en anlayışlı, ufku geniş ve hümanist kişilerin kendileri olduğunu iddia ediyorlar. “kürtçe ile bir sorunumuz yok, slogan terör örgütüne ait bundan rahatsız oluyoruz” deniyor, “saygı duymayı öğreneceksiniz” diyorlar. kime saygı duymayı öğrenecekler efendim? terör örgütüne mi yoksa kürtçe söylemlere mi? eğer kürtçe söylemlere ise, yeniden bir slogan oluşturulamıyor mu bu bebek katili caniyi akıllara getirmeyen? kürtçe sadece bu kelimelerden ibaret olmasa gerek. nedir bu ısrar yani.
ha yok biz terör örgütüne saygı duyulmasını istiyoruz deniyorsa da hep birlikte yok olup gidin. gerçekte hakkı savunulacak olan kürt kadınlar da sizin elinizde heder olup gitmesin lütfen.
tanım: teröristbaşı öcalan’a ait olan kalıplaşmış ifade.
insan olmaya çalışmak ne kadar garip bir şey. çoğu insanın hiç çabasız yaptığı şeyler için dağlar yükü çabalamak. uyumak, uyanmak, yemek yapmak, gülüşmek, konuşmak, okumak, bisiklet sürmek, temizlik yapmak… çok basit olan, basitliğinin onlarca katı çaba gerektiren bir sürü şey. hepsinin temelinde de tek şey var: var olmak- ya da var kalmak-.
şimdi bunları neden anlatıyorum. hayatımın bir noktasına kadar insan ilişkilerinde yeteri düzeyde iyi olduğumu düşünürdüm. insanlarla iyi anlaştığımı, değer verip değer gördüğümü, insanları var ederek var olduğumu sanırdım hep. bu süreçte düşünmeye ve bir şeyleri sorgulayacak zaman bırakmamaya da ayrıca özen gösteriyordum tabii.
sonra bir gün bu döngü kendi dinamiğinde ilerlerken durup dinlenme vaktim oldu. çok ufak bir an sorular sordum kendime. “çok yorgun hissediyorsun bu normal mi sence?” dedim. kesinlikle normal değildi. sonuçta istediği hayatı yaşayan bir insan yorulabilir mi? bu dinlenme vakitleri arttıkça sorular yerini kendi kendine konuşan bir iç sese bıraktı:
-empati kurma işini fazla abartıyorsun.
-şu lafı sen etmiş olsan sana demediği kalmazdı.
-90 dakikadır konuşuyorsunuz daha tek kelime edemedin.
-bu davranışın seni kıracağını bildiği halde yapmaktan çekinmedi. hala o niyetle yapmadığını mı düşünüyorsun?
-çok acınasısın yemin ederim, daha tahammül edemeyeceğim sana.
-kız sor işte aklına gelen soruyu karşıdaki insanın keyfinin kaçıp kaçmamasından sanane………. gibi bir sürü cümle.
“yaşamak” ile savaşım yetmezmiş gibi bir de bu sesler ile savaşmaya başlıyorum. seslerinin çok yüksek olduğu günler dediklerini duymazdan gelemiyorum. 90 dakika boyunca dinlediğim birine “ benim de bir sıkıntım var” demeye yelteniyorum hemen “ay boşver canım kaybolma o duygularda” denilip kestirilip atıyorum. içimdeki sesin ben demiştim edası ile kahve yudumladığından bahsetmeme gerek yok sanırım burada.
sonra bana gösterilen tepkileri aynı durumda olacak şekilde tepkiselleştirmeye başlıyorum. “ne kadar kötü bir insanmışsın.” “ gerçek yüzünü görmüş oldum” cümleleri karşılıyor beni. ağzıma sıçılıp “afiyet olsun canım” diye gönderildiğim o sohbetlerde sıçma sırası bana gelinde “dünyanın en kötü insanı” olarak ilan ediliyorum. çok üzüldüğüm bir durum oluyor, ağzımı açıp soramıyorum “neden böyle yaptın?” diye. her şey güllük gülistanlık iken sorun çıkarmak ile suçlanıyorum.
o kadar yoruluyorum ki tüm bunlar olurken, kolumu kaldıracak dermanım kalmıyor. sadece güldürebildiğim, dinleyebildiğim, iyi hissettirebildiğim, yüklerini hafifletebildiğim zamanlarda var oluyorum bu dünyada. gülmek, anlaşılmak, konuşmak istendiğim durumlarda ise profesyonelce görmezden geliniyorum.
bir kitap cümlesini sık sık hatırlıyorum şu günlerde.
yani anlayacağınız kendim olunca yaslanacak omuz bulamama korkusu ile kendim olamadan var oluyorum bir yerlerde.
çocukken misafirliğe gittiğiniz evde anneni çileden çıkarmışsın da "eve gidince görüşeceğiz seninle" temalı, 3 numaralı bakışını atmış. dayak yeme korkusuyla merdivenleri tırmanmışsın ama annenden tık yok. gözünü belertip bakan kadın gitmiş, yaramazlık senfonin unutulmuş. işte tam o an içine bir rahatlık gelir, oh be dersin. üzerine yıkılan dağları kaldırmışlar da nefeslenebilme fırsatı bulabilmişsin. işte aşık olmak bende bu hissi uyandırıyor.
hayatının güzel giderken onu düşünmek çok daha güzel yapıyor her şeyi. her şey bir anda tepetaklak olunca ise varlığını hissedip o güzel sesini duyunca "oh be" diyorsunuz. aynı, o merdivenleri korkuyla tırmanıp annenizin hayat telaşına kapılması sonunda çektiğiniz "oh be" gibi.
ikinci olarak kaybolmuşluğun olmadığı bir dünyada yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor aşk. dönüp dolaşıp yine onun yanında buluyorsunuz kendinizi. hiç çıkmaz yola girmemek ne kadar da güzel, değil mi?*
bunca şeyim oluşundan habersiz bir duruşu olan yazar.*
efenim kendisi ile tanışıklığım çok eskilere gitmiyor. ama yaşadığımız ve paylaştığımız onlarca şey sayesinde sanki senelerdir tanışıyormuşuz gibi hissediyorum. eskiden yazılarını okuyup sivriliğinden korktuğum insana şimdi gecenin bir saatinde öpücük atıyorum.* hayat gerçekten çok garip.
kendini yetiştirebilen, insanlığından hiçbir şey kaybetmeyen ve dokunduğu yerde çiçek açtıran insanları hep çok sevmişimdir. sen de bu insanlara en güzel örneksin. ağladığımda, güldüğümde, bunaldığımda, dökülmek istediğimde, ne zaman ihtiyacım olsa her zaman orada olduğun için çok teşekkür ederim. sayfalarca yazdığın mektuplarla hislerine ve hayatına ortak ettiğin için minnettarım sana. iyi ki doğdun canım kız kardeşim, annen iyi ki doğurmuş seni. sevdiğin işi yaparak, yanında sevdiğin insanlarla beraber nice güzel ve huzurlu yaşlarını görelim. seni çok seviyorum.
not: yön gösteren güzel bir yıldızım olarak hep boynumdasın. iyi ki varsın.
günü bitirdin yine. sevdiğin mesleği yapıyorsun ama bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk var üzerinde. şu curcuna bitse de odama gitsem diye bekliyorsun. curcuna dediğin de bir şey olsa, evdekilerin sohbeti. bunalmışsın iyice, her şey çok anlamsız, aldığın nefesler ciğerine batıyor. zaman geçiyor. hengameden kurtulup odana, yatağına gitmek istiyorsun. bir türlü geçmiyor zaman. zamanın zalimliği karşısında kurbanlık koyun gibi otururken o geliyor aklına. gün hatta günler boyu üzerine üşüşen karamsarlık anında terk ediyor seni. nefes alıyorsun ve bu sefer ciğerlerine hiçbir şey batmıyor.
günler geçiyor. arada bir aklına uğrayan kişi aklından çıkmaz oluyor. panik sarıyor her bir yanını. "ne yapacağım? neden böyle oluyor? alıştım mı acaba? ondan dolayı mı hep onu düşünüp duruyorum" diyorsun. makul bir cevabın oluyor mu peki? tabi ki hayır. düşüne düşüne devam ediyorsun hayatına. hiç kolay olmuyor bu. içinde gittikçe büyüyen bir şey var ve ne olduğunu bir türlü bulamıyorsun. nefes alırken ciğerlerine bir şey batıyormuş hissi yerini 'nefes almak ama asla doyamamak' hissine bırakıyor. asla doymayacağını bildiğin halde nefesler almaya devam ediyorsun.
çoooooook uzun zaman geçiyor. o kişi aklını iyice işgal etmiş. kendine dönüp bakınca eski halinden eser kalmadığını farkediyorsun. zihnine üşüşen karanlık düşünceler yerini "bugüne kadar yaşamamışım yahu ben. yaşamak buymuş meğer' e bırakmış. fark etmeden bir masalın içine girmişsin. dünyalar güzeli bir adam gelmiş; muhteşem sevgisi, güzel kalbi ve ışıl ışıl gözleriyle seni güzel şeylerin mümkün olduğu bir dünyaya götürmüş. ona sırtını yaslamışsın, içini dökmüşsün, beraber gülmüşsün. o gülsün, hayatında her şey yolunda gitsin diye her türlü şeyi yapmak istemişsin. bir iken iki olmuşsun. ne de güzel olmuşsun, iyi ki de olmuşsun.
dert sandığın dermanınmış öze. ikisi aynı hizaya yazılmış ama bir türlü fark etmemişsin. yaşamak denen şey de buymuş zaten.
konuşurken ettiği bir kelime peşinde binlerce kelime gizliyormuş gibi hissettiren insanların yaptığı konuşmadır.
yazdığım tanımı tekrar okumaya cesaretim yok, zira çok saçma oldu. yine de derdimi anlatabildiğimi düşünüyorum.* nerede ve ne zaman denk gelirsem geleyim hep imrenmişimdir böyle insanlara. kafamda "ulan ne güzel konuşuyor, kafasının içinde kelimeler dans ediyor gibi, bir insan kendini nasıl bu kadar geliştirebilir?" gibi düşünceler eşliğinde dinlerim. konuşmanın sonuna kadar da hayranlığım bir gram eksilmez.
derinliği belli olmayan bir kuyunun dibine doğru yolcu olmaktır.
mesela bilim ile ters düşen bir nokta vardır bu konuda. yer çekimi en çok nerede etki eder? sorusuna bilim "kutuplara gidildikçe" der. tamamen yanlıştır bu. yer çekimi en çok hayal kurmayı bırakan insana etki eder. böyle bir dibe çekim olamaz. karar verirken bana sorsalar söyleyecektim zaten bunu.*
haddim olmadan tavsiye vereceğim şimdi. hayal kurmaktan vazgeçtiyseniz eğer aşık olun canlarım. "onu nasıl yapacağız be öze?" dediğinizi duyar gibiyim. cevap basit; büyük konuşarak tabii. bir de inandığınız yaratıcı neyse ona bol bol dua edin. yaratıcıya inanmayanlar da evrenden isteyebilir. aman siz bi yolunu bulursunuz işte, saçmalıyorum ben.*
yüreğim ağzımda bekliyordum, şükürler olsun. şu iki gün ömrümden 2 sene götürdü, depremden önceki günümü hatırlayamıyorum. lark'ın vesilesiyle hepinize geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. sağlıkla kalın.*
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.