piyanist yazar profili

piyanist kapak fotoğrafı
piyanist profil fotoğrafı
rozet
karma: 8166 tanım: 419 başlık: 251 takipçi: 94
hey there i am using whatsapp

son tanımları | başucu eserleri


normal sözlük yazarlarının karalama defteri

biraz sonra yazacağımı aslında özel bir başlık altında yazabilirdim. bunu yapmama sebebim hem konunun göreceliği hem de eşsiz göreceliliğinden kaynaklı sınırsız içeriğe sahip olması. konumuz hayat. ya da daha iyi bir ifadeyle yaşam. fakat bu metne girişmeden önce benliğim hakkında birkaç şey söylemek gerekli; ne de olsa benliğimi-

pek zeki yazarlar kendi hakkımda niçin çiziktireceğimi anlamıştır bile. buna sonra döneceğiz, dönmesek bile (dönmesem bile) yazının içsel diyalektiği bu sırrı açığa vuracaktır.

ayrıca üstte yazdığım yazıyı kesintiye uğratmayıp silip yazabilirdim. o an aklıma başka bir şey geldi, onu yazmak istedim.

özel bir başlık açabilirim galiba. düşünürüz bunu sonra...

p//


bu eserle birlikte tarkovski'yi ve o güzel offret'i de işin içine katmış olduk böylece.

yazı biraz uzun olacak ama hayat hakkında ufuk açıcı bilgiler paylaşacağıma inanıyorum. bunu hiçbir önemi olmayan (bunu diyerek kendini aşağılamayan) ve belki hayatınızda yeri olmayan bir kimse yapacak hanımlar, baylar. işin ironik tarafı da bu bir bakıma. ama anlatılanlar hep ironi içeriyor. sabrınızı daha fazla zorlamayayım.

size altmetni ve hatta metni daha iyi anlamanız için kendi hayatımdan bahsetmeyeceğim. en fazla birkaç akıtma yaparım içeriye.

ben uzun süre boyunca yeraltında kalmış, aslında bakarsanız bile bile kendini yeraltına kapamış, belki meczup ama yüce gönüllü olmaya çalışan merhametli bir meczup idim. en azından kendimi öyle tanımlardım (kendimi aşağıladığım da yoktu hanımlar, baylar). doğu felsefesinden etkilenmemin yanı sıra (özellikle budizm), batı felsefesinden de etkilendim. elbette... nihilizm limanına sürükledim benliğimi ve oradan çıkmak bilmedim. tanrı'yı öldürdüm. tanrıcılık oynamaya bayılan ben, tanrıya dönüştü sonunda. belki anlamıyorsunuz henüz dediklerimi, anlamayın. nietzschevari bir üsluptan kaçınmaya çalışıyorum şu anda. göksel buyruklar değil... zavallı, hayata küsmüş bir adamın tekrar tekrar ölüşü neticesinde ortaya çıkan fikirler bunlar. kabalık etmek istemem, af buyurun.

fakat bunu der demez de ne kadar arlanmaz bir insan olduğumu iliştirmeliyim buraya. hiç de sanıldığı gibi iyi bir kimse değilimdir. iyi bir kimse olmamamın sebebi ve aynı şekilde iyi bir kimse olmamın nedeniyse belli: iyi-kötü, doğru-yanlış gibi (istediğiniz kadar çoğaltın) kavramların (kavram kelimesi gülünç gelir bana) icat edilmesi. bunun antropolojik temellendirmelerini yapmayacağım. gerek yok. çünkü şunu söyleyeceğim:

antropoloji, evrim, psikoloji (felsefenin bir alt dalı olarak okunabileceğinin farkındayım psikolojinin, tam da bu yüzden evrimsel psikoloji, psikanaliz vs.yi dahil etmiyorum.), felsefe ve bilim (son ikisi daha kapsayıcıdır elbet) gerçekliklerimiz ile doğan bir bakıma hermetik kelimelerdir. olmazsa olmaz görülebilmelerine karşın aslında olmasalar da olacak şeylerdir... hakikat-sonracı bir tavır taslamak gibi bir niyetim de yok.

bugün, bilim dediğimiz olgu sayesinde bildiklerimizin yalnızca öğrendiklerimizle sınırlı olmadığını biliyoruz. bir bakıma sezginin, bilinçaltı duyuların ve düşünülemeyecek ve asla bilinemeyecek gerçeklerin de bildiklerimize dahil edilebileceğini savunabiliriz. bildiklerimiz derken bunun tanımını illaki tarif edilebilir şeyler olarak tasarlamıyorum, önemli bir nokta. bu bilgi de cepte.

karanlık kuyudan çıkmak için karanlık kuyuya inmiş olmak gerekir, diyeceğim. bizler, bilimimiz ve felsefemiz sayesinde, yani bilincimizle yahut aklımızla var olduk diğer canlılar aksine. ama bir karıncanın yahut bir memeli hayvanın bilincinin sırf bizler gibi "düşünemiyor" diye değersiz olduğunu söyleyebilir miyiz? birçok insan buna "evet" der. bunun tartışması bir kenara kalsın şimdilik ama benim cevabım hayır. bu, bir bakıma hümanizmanın yeniden var oluşu ve yok oluşudur hem. en azından savunum o yönde. fakat savunum, somut dünyanın soyut duvarları arasına sıkışmış kırıntılardan ibarettir.

dünyayı öyle görkemli inşa ettiğimizi savunuyoruz ki! bilimimiz ve felsefemiz adeta göksel bir buyruk sanki! bilim ve felsefe bu dünyayı anlama konusunda yararsız değildir belki fakat olmazsa olmaz da değildir. bir hayvan gibi yiyip içemediğimizin farkındayız artık (onların aksine düşünüyoruz biz, bunu da evrim yoluyla sağladık).

fakat tüm bunların haricinde bir gerçeklik olamaz mı? algımız, bu evrenle sınırlı ve bilincimizle çevreli. bilinçle çevreli algılarımızla sınırlı evrenin tek bir noktasına bakabiliyoruz yalnızca. bir kısmına bakarken tablonun, öteki kısmını inceleyemiyoruz. her kısmı bir başka isimlendirme ile inceliyoruz. evrim diyoruz, arkeoloji diyoruz, bilim! ve din! tanrıların doğuşundan bahsetmeyeceğim! onları nasıl öldürdüğümüzü ve yarattığımızı yahut nasıl tanrılara dönüştüğümüzden de! bunda korkutucu bir gerçek var gibi görünse de bir kulak verin: aslında kurtuluş daha yakında olabilir.

p//


dolayısıyla kısıtlı bakışımızın farkına varıp başımızı bakmakta olduğumuz tablodan çekmeliyiz. arkanıza bakın! hiçbir şey göremeyecekseniz eğer öncesinde baktığınız şeyin zaten ne anlamı kalır! başınızı çevirin! bakmayın bir kere de olsa! içgüdüleriniz sizi düşünmeye sevk edecektir fakat bunun da dışında, daha büyük bir gerçekliğe!

hiçlik diyorlar bazıları. hiçlik! bu, kısıtlı insan zihninin bir tanımlama girişidir yalnızca. tamam, hiç deyip de tanımlamaya girişebiliriz. hiç-lik olur. mantıksız değil. ama üstüne düşünüldükçe anlamı kaybolur bazı şeylerin. şeylerin... şeylerin... şeylerin... şeylerin!...

halen kelimelerle konuştuğumuzdan, yani hep baktığımız tabloyla aramızdaki iletişim ağıyla dinamikler kurduğumuzdan bazen susmak da gerekiyor. wittgenstein işte bu yüzden haklıydı.

diğer yandan... henüz bitirmedim.

şu sorulabilir: bu akıl yürütme de düşünceyle, algıyla yani tablonun bir neticesi olarak yapılmıyor mu?

evet. fakat kuyuya düşmüştük bir kere. istemsizce, nesiller, çağlar öncesinde. ben kendimi çıkarmaya çalışıyorum.

ayrıca bir sonuç daha var: düşünmeyelim demekle bu gerçekleşecek değil; önemli olan nokta huzuru ve hiçlik duygusunu yakalayabilmek, cehaletimizle ve sınırlı algımızla yüzleşebilmek. bundan sonra kurtuluşa ereceğizdir.

fakat farkındayım; dünya, bu sistem bizi düşünmeye itiyor. dengeyi sağlamak çok daha zor artık. yine de sağlanabilir. hayatta kalmaya yetecek kadar kendimize odaklanmalı önce ve kendimizi dinlemeliyiz.

bilmiyorum. geç bir vakitte yazıyorum ve uyku bastırdı. hiçbir şey bilmiyorum esasında. ve yazıyı düzenlemeden paylaşacağım. çünkü belki de... silinirse anlam kaybına uğrar. hem belki yazılar gerçekte böyle olmalıdır. benliğimi anlamanız için söylemek isteyip yanlış söylediklerimi de bilmelisinizdir. belki! bilmiyorum! bilmiyoruz! hiçbir zaman da bilemeyeceğiz! yaşasın!
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

"["kendim hakkında bir çıkarsama yapamayacağım bir arafta sıkıştım kaldım." demek isterdim; lakin diyemiyorum. bu sözü söylediğim an, anlamı önemsizleşiyor. hakkında konuşulamıyor birçok şeyin. dili icat ettik etmesine fakat hiçbir zaman yeterli olmadı hislerimiz için. belki aborjinlerin konuştuğu türden bir dil konuşsaydık farklı olur-

olmazdı. olmazdı hanımlar, baylar.

"neşeli" şarkılar dinleyerek, her sabah erkenden dışarı çıkıp taze havayı koklamaya çalışarak geçiyor günlerim. mademki bir trajedinin içerisindeyi-

hayır... hayır. trajedinin içerisinde falan değiliz. içinde bulunduğum bu absürt paradigma yüzünden böyle diyorum kendime. trajedide falan değilim, kendimi önemlileştiremem. çünkü-

hayır, bu da doğru olmadı. absürt bir paradigma içerisinde de değilim. absürt! absürt de değilim ben! bana absürdist diyorlar halbuki... tam bir sisifos.

gelgelelim bütün bu önemsiz yazım kaymalarına da öfkem var benim. "anlam bütünlüğünü niçin sağlayamıyorsun sayın yazar!" diye sorarsanız size şöyle ceva-

cevap vermem!

yorgunu-

bakın, görüyorsunuz. kesin bir yargıya varmaya çalışıyorum kendimle alakalı ama varamıyorum bir türlü. yolumu kaybett-

tamam... komik olmaya başladı belki de bu sözümü yarıda kesmelerim. belki! insanın acısını ne çözer?! insan niçin acı çeker! ve bu acı... sanırım bu acının adı yalnızlık.

öylesine yalnızım ki duvarlarımın arasında. bazı zamanlar anlayamıyorum neden kafama sıkmadığımı. tamam... birtakım lojistik sıkıntılar olabilir, onun haricinde...

uyumak! harikulade! fakat zamandan yiyor ve zamanımı melankolime harcayamam.

oh! şiirsel bir şehvetle sevişmelerim! şiirsel! mide bulandırıcı!

buraya yazmak da öyle...

fakat insanım ben de. yaşamaya ve sesimi duyurmaya hakkım var, acı çığırtsam da.

fakat diyorum ya, kafam dağınık, anlam bütünlüğünü sağlayamıyorum. sağlamak da gerekir mi! hayatlarımız çok mu bütünlüklü sanki? benden hikaye anlatmamı beklemeyin. ben yalnızca karalıyorum. oh, hemen gülün! gülmediğinizi de biliyorum gerçi... komik olmayalı çok oluyor. belki...

ne yapmalı!

evet... söyleyeceğim en önemli şeye geldi sıra: yaşamalı. ve bir umut bulmalı.

insanların neden çocuklarının ismini umut koyduğunu daha iyi anlıyorum, sanırım. hepimiz öleceğiz! spoiler! ve umut bulmadan, bedbaht bir şekilde ölmek neyimize? kendimize bu haksızlığı niçin yaparız? önceden çekip gitme cesaretini yine sırf hayatın anlamsızlığını nüksetmeyelim diye göstermiyorsak yahut gösteremiyorsak; neden kendimize haklar tanımayalım?

hem devlet niçin var? hak tanımak! kendimize hak tanımak varoluşsal hakkımızdır! bundan güzel konu çıkar...

devlet görevini yapmıyorsa yapmasın hanımlar, baylar. umudu kendimiz yaratmalıyız çünkü başka çaremiz mi var? ağlayarak, ama omuz omuza ağlayarak dayanacağız bu kaosa. duyguları olan insanlar olarak el ele tutuşup gülümseyeceğiz birbirimize. herkesle değil, özel olanlarımızla. anlaşabildiklerimizle. evren ölürken insanın ölmemeye karşı bir özlemi olmamalı. bu acı eninde sonunda bitecek. bu sırada aşık olmaya, eğlenmeye bakmalı! belki öğrenmeye de! evet, çünkü öğrendikçe alınan zevk de artar!

ne kadar da safmışım! uğruna ne aşklar yitirildi! ne kalpler kırıldı bir gerçek adına!

kendimi ne de çok kırdım! gözlerimden yaşlar akarken duyamayacaksınız ağlayışlarımı belki ama okuyabileceksiniz! özür dilerim! her şey için özür dilerim!

gerçek meğerse yokmuş! varsa da bilinemezmiş! bilinse bile tanımlanamazmış! önemi yok hiçbir şeyin... dramatik bir üsluba da gerek yok esasen. burayı kapatınca su içip bir şeyler okuyacağım, ne sanıyorsunuz ya?

kafam bir yandan karışık... kabul. bazı şeyler halen kalbimi sızlatıyor. insan olduğumdan bu da. insanlığımı köreltmem doğru olur mu, emin değilim. ben her zaman duygusal birisi olacağım belki de ama yazdıklarım, yaptıklarım ve yapacaklarım da bundandır. dağıttığım adalet de bundandır.]"

bu bir kutucuk. kutucuk içinde bir yazıcık. kutucukların en önemli özelliği bir özelliklerinin olmamasıdır; fakat bilim insanları kutucukların bir anlam ifade edebileceklerini söylemekte. buysa gerçekten ilginç. gerçek, bazen sanıldığı gibi olmayabiliyor. söylenenler ve kanıtlananlar da öyle.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

insanların kelimenin tam anlamıyla her şeyi iki türe indirgemek gibi bir huyu var. buna en basit örnek iyi ve kötü gibi zıtlıklar. fakat bunlar yalnızca basit zıtlıklar, komplike zıtlıklar dahi aynı kategorizasyona maruz kalıyor. bunun kökenine teolojik diyebiliriz fakat benim ilgilendiğim bu değil. eğer en basitinden iyi ve kötü gibi zıtlıkları "mutlak doğru" olarak kabul etmeyeceksek, en komplike zıtlıkları, örneğin iki ters ideolojiyi de mutlak doğru kabul etmeyeceğiz. tamam, dediğim zaten objektivitenin temeli olarak görülebilir fakat burada bir doğa yasası var gibi ya da gece gece beynim sulandı.

bir argümanı ele alalım. mesela kadın erkek ilişkisine yönelik olsun. örnek olarak kaçan kovalanır mı yoksa kovalanmaz mı ya da kadınlar kötü çocuk mu sever yoksa iyi çocuk mu'yu gösterelim. veyahut kadın erkek ilişkilerinden değil de "doğru nedir" üzerinden gidelim. ama bundan ötesini de soralım: gerçek nedir? kant üzerinden gidip "ölmek üzere olan bir anneye oğlunun gelmek üzere olduğunu mu yoksa oğlunun trafik kazasında öldüğünü mü söylemeli?" örneğini vermeye lüzum yok.

aslında binamızın temeli gerçek ile doğru kavramlarında gizli. o yüzden kadın erkek ilişkisinden de gidebilirdim. yaşam öyle bir şey ki, her şey belirsizlik etrafında dönüp duruyor. bu belirsizliği de şartların bilinemezliği olarak ele alıyorum bu sefer. çevresel, bireysel, toplumsal, evrensel binlerce faktör var. bizlerse belli kalıplara indirgeyip rahatlatmaya çalışıyoruz kendimizi. kadınlar hem iyi çocuk hem de kötü çocuk sever o yüzden! fakat belli sosyokültürel çevrelerde kötü çocuk daha çok sevilebilir, yahut ötekinde iyi çocuk... hem yaş da önemli bir bireysel faktördür. fakat sadece yaşı da ele almamak gerek, toplum ve çevre bir yana, evrensel faktörler de önemli. bu evrensel faktör dediğim de sanırım doğa yasaları.

o yüzden doğru dediğiniz şey yok. gerçekler var ve bu gerçekleri biz insanlar şartlardan sıyrılıp bilemeyiz! belirsizlik deyip duruyorum iki üç yazıdır, budur belirsizlik korkusu ve açtığımız savaş! zihin sadece doğrularla ilgilenir, doğrudur bu. ama gerçekleri bildiğimizi iddia ettiğimiz an, mevcut paradigma bizi öylesine şaşırtır ki!

soyut ve kanıtlanması zor olanlardan örnekledik durumu. daha somut ve bilimsel verilere dayalı kanıtlar ne olacak dediğinizi duyar gibiyim. (hayır, duyduğum yok.) burada da aklıma gödel gelip duruyor. bilim yapan biri değilim o yüzden ben yalnızca işin düşünme boyutuyla ilgileneceğim şimdilik. gödel'i de okurlara bırakıyorum.
evet, hanımlar, baylar; insan uyuyamayınca bunları düşünüyormuş.

sonuç olarak... her zaman üçüncü bir seçenek vardır! o da ilk iki seçeneği dışlamak ve sonsuz seçeneğin kapılarını açmaktır! fakat bu doğrulara, bir diğer deyişle inançlara terstir. o yüzden yapılmaz zaten. ve bu kadar.
devamını gör...

the lobster

kimlik kaybı diyorum, başka bir şey de demiyorum. bu film öyle çok abartılacak bir film değil. yorgos lanthimos sinemasının yanında bu film sönük kalmış bile. sinematografisi çok çok güzeldi. tamı tamına 100 ekran görüntüsü aldım, albümüme dizdim. hoşuma gitti. zaten doğal ışıklandırma kullanılmış filmde. bir de bir buçuk ayda çekmişler falan. epey gülümsetici.

yine de öyle abartılmamalı. aslında bakarsanız yönetmen de abartılmamalı öyle. lars von trier sineması yanında pek bir büyüklüğü yok. aslında andrey tarkovski sinemasını bile andırıyor çoğu yerde. müzik seçimlerini beğendim filmde ama keşke daha özgün müzikler seçselermiş.
devamını gör...

gone girl

bir david fincher şaheseridir. se7en kadar bilinmiyor, fight club kadar konuşulmuyor belki ama gone girl oldukça derin aforizmalara sahip bir eserdir. bir suç hikayesidir. hem de ne suç!

amy dunne ve nick dunne adlı karakterlerimizle beraberiz. bu ikisi evli bir çift. adam kadını aldatıyor, kadın da intikam alıyor. bunu söyleyeyim bir.

amy'nin icraatları * karşısında insanın ağzı açık kalıyor. se7en'da john doe'nun arabada olduğu sahne bi beni heyecanlandırmıştı bu kadar. bir de "what's in the box?!" kısmı. ama gone girl tüm gidişatıyla, özellikle sonuyla aşırı düşündürücü bir film. evlilik üzerine de düşünebilirsiniz mesela. insan hakkında da. keskin yorumlar yapmaktan kaçınıyorum çünkü epey oldu diyebilirim izleyeli.

ama net olarak denebilir ki bu kitapta antagonist ve protagonist yer değiştirir. okuyucu veya izleyici (kitabını da göz önünde bulunduruyorum burada.) önce birisinden nefret eder, sonra ötekisinden. sonra tam tersi olur durum. asıl sorunlu karakteri de böylelikle görüyoruz.

kısmen güzel bir teması var. izlenebilir. ben kitabını okumadım ve okumayı da düşünmüyorum çünkü kalın denebilir... 432 sayfa diyor google. eh, kalın tabii. onu okuyacağıma 100 sayfalık şaheserleri okurum. hem polisiye roman okuyasım da yok. ama okumak isteyen olursa anlarım çünkü gone girl epey mantıklı bir senaryoya sahip.

filmin girişi şu şekilde: when i think of my wife, i always think of the back of her head. i picture cracking her lovely skull, unspooling her brain, trying to get answers. the primal questions of a marriage: what are you thinking?

açıkçası sahneyi hatırlayınca tüylerim diken diken oluyor... çünkü bu sözler son derece derin sözler esasında. ne düşünüyor insanlar? bu soruya cevap verebilecek bir gücümüz, bilimimiz olsa veyahut bir başka imkanımız, o zaman zaten her şey çözülürdü. hiçbir dert kalmazdı. ama hayat bu. hayatın ta kendisi. elden bir şey gelmez, yapılacak şey, her zaman tetikte olmaktır. evliliklerde de böyledir bu. insan tetikte kalmalıdır. içten içe en azından. ve bu içten içe tetikte kalma durumu mevcut olmasa dahi insan evrimine işlemiştir.

söyleyeceklerim aşağı yukarı bu kadar işte... akışta gördüm diye yazdım bi hevesle.
devamını gör...

fyodor pavloviç karamazov

edebiyatta en önemli 100 karakter, protagonist, antagonist vs. listesi yapılsa herhalde ilk otuza girerdi. ben otuzuncu sıraya koyabilirim. ya da... vazgeçtim, on beşinci sıraya koyuyorum.

pavloviç karamazov aslında basit bir insandır dosto'nun dediği üzere. hemen hemen her mujikte görülebilecek özelliklere sahiptir. yani sıradandır, bir esprisi yoktur.

fakat dostoyevski şunun da farkındadır: sıradanlık diye bir şey yoktur. her şey sıradandır, değişim imkansızdır. insanlar değişmez. bu sözleri raskolnikov'da, yani suç ve ceza'da duyuyoruz.

ve herkesin sıradan olma mevzusunu en güzel işleyen romanlarından biri de ölüler evinden anılar'dır. burada dosto'nun sıradan pavloviç karamazov'da göstermek istediği cevhere ulaşırız. en basit, kötü veya iyi insanda bile o aynı cevher vardır. yani varoluşumuz. zaten bu varoluşumuzun en dip noktasını da yeraltından notlar'da görürüz.

fyodor pavloviç karamazov'dan bahsetmiyor gibi gözükmemişimdir umarım. bu başka romanlardan (elbette dosto'nun) bahsetme nedenim karakterin yaratılışının daha iyi anlaşılması gerekmesi.

böylesine bir kadın düşkünü karakter, kendi kendine bir felsefeye de sahiptir. burada şöyle bir şey söylüyordu: "her kadında bir cevher vardır, önemli olan bunu görmek."

bu tarz bir şey söylüyordu işte... yani buradaki esas nokta, en sıradan insanın bile bir felsefesi, bir aklının olduğudur. onu diğerlerinden ayıran noktalar vardır elbet. belki başka insanlar gerçekten daha derindir, o içsel cevhere, varoluşa ulaşmak daha zordur. ama tünel ne kadar uzun olursa olsun illaki aydınlık vardır. pavloviç karamazov'un tüneli küçüktür. dolayısıyla fyodor pavloviç karamazov böyle anlaşılmalıdır.

ayrıyeten bir eleştirmenin dediği şey aklıma geldi... hangi eleştirmendi hatırlamıyorum ama insancıklar kitabında bütün ileriki romanlarındaki tiplemelerin mevcut olduğundan bahsetmişti. ippolit terentyev benzeri bir kişi hatırlıyorum mesela insancıklar'da.



ölümünden bahsetmeye gerek duymuyorum, en azından şimdilik. üzerine daha çok düşünmem gerekiyor. yine de ölümüyle doğan çevresel değişim çok önemli bir nokta. çocuklarındaki değişimler özellikle irdelenmelidir. bu da kısmi bir notum olsun geleceğe.

devamını gör...

too many cooks

2014 yılında çıkan kısa kara mizah filmdir. şarkısı halen akıllardan silinmemiştir. epey oldu izleyeli ama halen aklımda çalıyor. epey korkutucu aslında bu. tıpkı bu film gibi.

filmde neler olup bittiğinden söz etmeyeceğim, kendiniz izlersiniz, dediğim gibi kısa, on bir dakika. ve çok keyifli bir on bir dakika. ama korkunç, rahatsız edici. çok anomalik...
devamını gör...

demian

çok hakiki bir kitaptır. harry haller'ın gençliğinin öyküsü anlatılır bir bakıma aslında bakarsanız. yani emil sinclair bir nevi harry haller'ın gençliğidir. ya da benzeşebilir. en azından öyle bir gözlemim oldu. çünkü demian umut verir, haller'ın flütçü arkadaşı gibi. * *

ama bu gözlemden sonra da bahsederim.


konumuz demian. gizemli ve bilge demian. sanki tanrı'nın ta kendisidir. ya da şeytan'ın ta kendisi. aslında bakarsanız janus'tur o. ama kendi ifade ettiği bir tanrı vardır: abraxas (abraksas).

max demian, abraksas'ın bir sureti gibidir. iki yüzlüdür. melek ve şeytandır. zaten hermann hesse'de bu temaya çok fazla rastlıyoruz. şeytan ve tanrı, şeytansallık ve tanrısallık. ama burada dini bir atıf olsa da (kitaptaki kabil hikayesini hatırlayalım) aslında dinlerin üstünde bir şeyden bahseder. panteizmdir bu. ki kitapta birçok yerde buna rastlarsınız. hatta bir yerde insan ve hayvan birleşiminden oluşan kimselerden bahsediyordu. doğrudan bozkırkurdu'na atıftır.

yani şeytan da tanrı da aslında abraksas'ın bir suretidir. ve kötünün de iyinin de aynı çatıda toplandığından bahseder ki bence de makul olan bu. isa, muhammed veya başka bir kişi, fark etmez, bu noktayı hep gözden kaçırmıştır. gerçi son peygamber bana kalırsa dostoyevski'dir de kendini peygamber ilan etmek gibi bir ahmaklık yapmayacak kadar akıllıdır. bu başka konu, devam edelim.

siddhartha da, bozkırkurdu da, demian da aslında temelde tek bir şey öğütlüyor: yaşam kısadır, yaşanmalıdır ve hüzne rağmen güzel olabilir.

demain da bunun farkında olarak sinclair'e öğretmeye çalışıyordu bir şeyleri. ve öğretti de. içselliğiyle barıştı protagonistimiz ve nihayetinde mutluluğa erdi. fakat mutluluğu da geçiciydi. insan kendine hep yeni bir düş bulurdu. max'in annesine duyduğu yüce gönüllü aşk da son bulacaktı bir gün. ama demian bunun farkında olarak sevdi yine. ama bu aşk romanı, kitabı, hikayesi falan değil elbet. yine de sevmeye ilişkin güzel bir öğüt veriyor.

açıkçası birçok şeyden bahsedebilirim ama açıkçası gerek yok. bu yazdıklarım bile epey yoğun ve üzerine düşünülesi.


devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

bozkırın bakir çorak topraklarında, sonsuz bir yaşam ezgisinin fısıldadığı, biraz yaşlı ve hüzünlü bir vadinin ötesinde dostane bir kasaba vardır. nice duygulu, tatlı bir ürperti uyandıran anıların yaşandığı bir kasabadır, belki bir ütopyadır. yemyeşil ovaların taş evleri (?) dört bir yana dizilmiştir, insan evlerin arasından geçerken güçlü bir sezgiyle duyumsar yaşayan havayı. kadimdir, çoraktır ama sonsuz bir merhamet çizgisinde buluşur gerçekle. mistik bir dünyanın kapılarını aralar. insana arafsı düşleri anımsatır bir yandan da. her ne kadar cennetten bir manzara gibi gözükse de yaşlı ve hüzünlü bir vadinin ötesinde yer alır. iyiliğin de kötülüğün de, şeytan'ın da tanrı'nın da bir suretini anımsatır. merhametin yalnızca iyi bir şey olmadığını, aslında pek gerekli olduğu zamanlarda dahi kötülüğe yol açabileceğini hatırlatır. doğrudur bu, sezgisel bir evrenin kapılarını aralayan bu evrende insan ne düşüneceğini şaşırabilir.

belki bir janus belki bir abraksas'tır. ama ne olursa olsun bu kasaba pek de isimlendirilmeye değmez. ne de olsa esasında kasabayı kasaba yapan insanlarıdır. her çeşit insan vardır ki bir müezzin ile zangoçun dostluğuna bile rastlayabilirsiniz. işte bu, insan tabiatının köklerini derinden sarsma potansiyeline sahip bir canlılıktır.

----------
ilk paragrafın son kısmında batırdım. kafamı toplamam lazım.
devamını gör...

şato sahibi olunsa yapılacak ilk şey

o şatoyu yürüyen şato'ya çevirmek. çocukluk hayalimdir.

(bkz: howl's moving castle)
devamını gör...

ekolojik dengenin bozulması

üst düzey bir iklim aktivisti olarak söylemek istediklerim var:

engellenemeyecek olandır.

insan virüstür derler ya, doğrudur bu. insan virüstür. aslında bakarsanız virüsten daha virüstür. virüsün virüs olma sebebidir. virüs gibi virüs virüstür!

insanın -pesimist bir çizgide- üremeyi durdurması gerektiğini savunanlar var. buna katılıyorum. ama pratikte imkansız bir şey olacağından elimizden bir şey de gelmeyecektir. ne de olsa her birimiz devlet denen mekanizmanın altında yaşıyoruz ve bundan çıkışımız yok. devletsiz toplum dönemi bitti. ve aslında bakarsanız bütün düşünsel gücümüz de devletin himayesi altında bir özgürlüğe sahip olabiliyor.

ne demek istiyorum? efenim, mantık bizi a noktasından b noktasına götürür ya, devlet bizi götüren araçtır. devlet, bizi konuşturan dildir. ve vs. vs. onca filozofun siyaset felsefesi yapması boşa değil. bilincimiz bir gerçekliğe sahip olsa da bu gerçeklik dışsal, yapay bir gerçeklik tarafından sınırlanıyor. (bazen. ama en demokratik (ki demokratik kelimesi belki uygun olmadı ama neyse.) ülkelerde bile böyledir bu.)

peki ya şu ekoloji ile ne ilgisi var diyeceksiniz devletlerin. dünya neyden oluşur? toprak ve su mu? peki suda ve toprakta kimler yaşar? biz! insanlar! devletler yani!

peki ya insan nasıl bir canlıdır? küstah, bencil. bu da evrimsel olarak doğal olandır. aslında empat kimselerdir insan olmayan. bunu birçok tanımımda belirtiyorum. insan, doğası gereği zaten bencil olmaya programlanmıştır. psikoloji de bizlere bunu söyler. ama insan farkındalık ve duyarlılık kazandıkça, işte o zaman bencillikten sıyrılıp başka bir şeyi içselleştirebilir.

işte bu insanlar, yani biz, devletlerin himayesinde yaşıyor ve devletleri yönetiyoruz. egemenlik millete aittir, modern hukuka göre böyledir. carl schmitt gibi adamlar yepyeni bir hukuk devleti kavramı üretip buna göre bir argüman oluşturadursun, bu hiçbir anlam ifade etmeyecektir günün sonunda, çünkü her halükarda ne sistem olursa olsun (ki marksizmin çökmesi de bu noktalara önemin yoğunlaştırılmamasıdır kanımca)-sistem ne olursa olsun insanlarca yaşanır. bu yüzden de yozlaşmaya her daim açıktır. bu yüzdendir ki dünya bir adalet arayışındadır halen. ve bu yüzdendir uluslararası bir hukukun olmaması. teoride güya var, pratikte ise hiçbir iz yok sanki.

jacques derrida'nın dediği gibi: dünya adalet olmadan başlamıştır ve sürekli ertelenmiş bir adaletin arayışıyla da bir gün sona erecektir.

uluslararası alanda şüphesiz bir zayıflık var ve bu dünyayı da etkiliyor. ekolojiyi etkiliyor çünkü denizler kirletiliyor. okyanuslar çöplerle dolduruluyor, balıklar katlediliyor. balık ticareti dehşet verici bir durumda! ve kimse umursamıyor, devletler para için, yalnızca para için belki de, evet, istediklerini yapma meşrutiyetini kendilerinde buluyor. istatistiklere girmeyeceğim hiç, hoşuma gitmez bu. ama tablo vahim. kutuplar deyip deyip duruyoruz... sadece diyoruz!

bu ekolojiyi bozan etkenleri sıralamaya gelmedim, bunun için de yazmıyorum. yazma sebebim çok kötü bir durumda olmamız. ekolojik denge yaşam demektir. yaşam ise bizlere gerekendir.

tabii üremeyi durdurmak isteyen kimselerce gerekmez de... ve anlarım onları da. insan bencildir. devlet başkanları şöhret için, milliyetçilik perdesi altında gizli bir sahtekarlıkla hareket ettiği için hiçbir yorum da yapılamaz belki. ne de olsa biz seçiyoruz. hem halen demokrasi işini çözebilmiş değiliz. modern hukuk devleti deyip duruyoruz da ne oluyor?

bu durumda ne yapmalı... sanırım çok çabalamalı. açıkçası radikal bir kararla bu alana yoğunlaşmaya karar verdim gibi gibi şu sıralar. daha yüce bir amaç yok. insanlar dünyayı batıradursun, batırmaya çalışsın, belki dünya kurtarılabilir. insanlar umurumda değil, yalnızca doğa. bu doğanın kıymetini bilemeyenleri umursamak kendimize de saygısızlıktır.

tuvalet molasından sonra yazdığım kısma geçelim: *

bir direniş başlatmayı düşünüyorum. belli bir bütçeye sahip gerçek bir topluluk. çünkü dünyanın neresinde çevreci topluluklar varsa da devletlerin kölesi oluyorlar. neticede para, doğanın canına okuyor. o yüzden burada belki yalnızca bir çıkış yolumuz var: uluslararası bir hareket başlatmak.

bu yüzden de uluslararası hukuka yoğunlaşacağım galiba. ve bir ihtimal bir şeyler için adım atabilirim. büyük işler de küçük adımlarla başlar hanımlar, baylar. bir fikirle. idealist olmanın çekiciliğine kanmayıp gerçek bir şeyler başarabilme olasılığı gözetilmelidir. başarının kuralı belki de budur, yani başarısız olma ihtimalini anlamak.

neyse. gece gece böyle bir yazı yazayım dedim. okuyanlara söylemim var, bu yazı kendini imha edebilir bir zaman sonra. blog siteme koyarım. her şeyi oraya rafa kaldırmayı düşünüyorum da...
devamını gör...

geceleri sözlüğe doluşan melankolik yazarlar

aralarında olduğum yazar grubu. bakın tanımlarıma bi, neşeli bi şey var mı? var tabii. melankolik olduk diye hüzünlü şeyler mi yazalım illa. (ama derinlere, eskilere giderseniz; siz de hüznü ve melankoliyi görebilirsiniz... bu da sır olsun. aramızda.)
devamını gör...

sözlükteki normalleşme süreci

hep beraber normalleştiğimiz bu kutsal günde, gelecek nesillerin marşımızı bu günü anarak söyleyeceği bu kutsal günde, evet, sevgili yoldaşlar, normalleşmemiz gerektiğinin altını çiziyorum. hep birlikte, el ele, omuz omuza geçireceğiz bu süreci.

normalleşme sürecine atıldık ve bu atılım inanıyorum ki büyük normaller birliği'ni yüceltecek. çarlık kafa yıkılmış olabilir. ama bu, yalnızca bizlerin daha da parıldaması için bir fırsattır.

eski bir bakanınız olarak, umuyorum ki sözlük yine sözlük olarak manidar kalacaktır.
devamını gör...

kafacılar yerine normalciler demek

"önce biraz ağladılar ama alıştılar şimdi. aşağılık insanoğlu her şeye alışır." -dostoyevski
devamını gör...

burn after reading

ikinci kez izlediğim coen filmidir.

anlatılmak istenen: bir arzu dizginlenmezse nasıl felaketler ortaya çıkarabilir?

zaten birçok eserde bunu anlatmak ister yaratıcılar. anna karenina mesela, vronski'nin arzusu nelere kadir değil mi?

dolayısıyla böyle bir yaklaşım bu film için de sahiplenilebilir.

film bi kere brad pitt için bile izlenebilir. o hareketler falan çok eğlenceliydi. john malkovich ile arabadaki sahnesi mükemmeldi! ve güzel de oyunculuklar görüyoruz. bu sahne için bile izlenebilir belki.

film öyle derinliğe falan sahip değil yalnız, eğlenmek için izlenebilir. bir de verilen başka bi mesaj var: eşinizi aldatmayın.

ayrıca sert bir filmdi de. acımadan çatur çutur bir şeyler bir şeyler vardı. yani coen kardeşler güzel film yapar, biliyoruz. bu film ortalamanın altındaydı yine de. no country for old men gibi bir yapım var mesela... ya da inside llewyn davis. fargo da mükemmeldi. o kar mesela... karı yiyesi geliyor insanın di mi?

bu filmi eğlenmek için izleyebilirsiniz. gülüyorsunuz bir şekilde. çekimler de güzel. ben beş üzerinden dört verdim. izlemenizi tavsiye eder miyim? yoo, etmem. siz bilirsiniz. daha tavsiye edilesi filmler var. ikinci kez izleme nedenim de zorunluluktan bu arada. hiç sormayın bu kısmı...
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

gözyaşlarım süzülürken yanaklarımdan, solgun gecenin hiddetli rüzgarı yüzüme çarpıyor. inanın hanımlar, baylar. insan hayatında bu kadar kötü durumda olamaz. ha bire içiyorum. canım felaket sıkılıyor. dünya bana dar geliyor. ama tuhaftır ki üzüldüğüm, ağladığım ölçüde de keyifleniyorum. diş ağrısından çekilen zevk vardır ya, o mesele benimki de. ben de zevk alıyorum. fakat bundan zevk aldığımı anımsadığım an da kendime lanetler ediyorum. niçin? bunun nedenini de kestiremiyorum. bazı noktalarda tıkanıveriyor akıl etme yetim.

oh, kaçıncı kez karalıyorum! gerçi karalayıp karalamadığım da şüpheli. aslında bakarsanız her şey şüpheli.

insan acıdan zevk alamaz. en azından bize söylenen bu, öyle değil mi? acıdan zevk alamayacağımız söylenir, teolojik bir kökeni bile var denebilir bu işin. bakın, kimse acıyı övmüyor. deliliği övmüyor. hüznü övmüyor. ölümü övmüyor! niye!

illaki hayat ve neşe mi övülecek?

insan doğası deyip duruyorum nice zamandır. insan olmak, insan doğasından sıyrılmaktır, diyorum. kendi kendime aforizmalar üretip sefa içinde yaşıyorum. ama benliğimin bir parçası insan doğasından ayrılarak ne kadar yabanileştiğimi kanıksıyor gittikçe. bu ne demek biliyor musunuz? siz anlayamazsınız. eğer kendinize insan diyorsanız, anlayamazsınız. ayrımı anlayabildiniz mi? asıl insan kim? biliyorsunuz artık.

ve nokta nokta nokta. uzunca bir üç nokta! siz doldurun!
devamını gör...

when the smoke is going down

scorpions şarkısıdır.

herhalde bu şarkıyı keşfettiğimde lise son sınıfta falandım. aradan epey zaman geçti ve şimdi dinleyince dahi aynı duyguları yaşatıyor bana:

sarhoş olduğunuz bir gece, tüm göğün üstünüze çöktüğü ve evrenin sizden onu titan atlas gibi taşımanızı beklediği bir gece, sanki her şeyin bitmiş, göğün karanlık olma sebebi sizmişçesine davrandığı zaman dünya, acıdan beslenmeyi öğrenir insan. alışır acıya. capcanlı göğü özler ama onu taşırken de o göğün geçmişini sırtladığını bilir. her şey şekil değiştirir çünkü... insan gibi. neticede o insan, o ağırlığı kaldırmadan önce de bir insandı; ama farklıydı, daha güçlü ve vakurdu. şimdilerde göğün altında ezildiğini ve çırılçıplak gerçekliğin damarlarında bir kan yolu açtırdığını düşünse de kendisine, yine aynı kişidir o. sadece acı çekiyordur ve dostoyevski'nin dediği üzere aşağılıktır; alışmayı bekliyordur.

ne de olsa lanetlidir o insan... karanlıkta kaldığı yapayalnız gecelerde bir aylak edasıyla yürür durur ve kendi kendine konuşur. aforizmalar üretir ve bunun üzerinden hayatını şekillendirir, evet. evet! başka ne olmasını beklerdiniz? insanevladı zaten hali hazırda yalanlar üzerinden yaşamıyor mu hayatı? dolayısıyla burada söylenecek bir söz olmamalı. belki yalnızlık gider... lanet olasıca gider de... kurtulurum. ama hayır, gitmeyecek. ve ben sahneye tırmanıp şarkımı söyleyeceğim! tekrar ve tekrar! sesim kanayana kadar!

eh, sarhoş olduğumda galiba bu şarkıya dönüşüyorum ben. tatlı bir hüzün kaplıyor tüm benliğimi ve şu dapdaracık dünya, tamamıyla benim oluveriyor. ben de keyifleniyorum. şerefe.


just when you make your way back home
i find some time to be alone
i go to see the place once more
just like a thousand nights before
i climb the stage again this night
'cause the place seems still alive
when the smoke is going down
this is the place where ı belong
i really love to turn you on
i've got your sound still in my ear
while your traces disappear
i climb the stage again this night
'cause the place seems still alive
when the smoke is going down
i climb the stage again this night
'cause the place seems still alive
when the smoke is going down
when the smoke is going down
when the smoke is going down
devamını gör...

can sıkıntısı

aslında çok çok derin bir kavram olmasına rağmen üzerine çok çok az düşünülen bir kavram. (elbette görece.)

bu can sıkıntısı meselesini ilk kez fyodor mihayloviç dostoyevski'nin yeraltından notlar'ında kafama takmıştım. üzerinden epey vakit geçti okuyalı ama bu kavram hakkında söylemek istediklerim var.

insanın canının sıkılma nedenini varoluş savaşındaki bir avuntu olarak görüyorum. şöyle ki insan canı sıkılınca ne yapar? bir şeyler arar. yapacak bir şey bulmak ister. fakat bu şey, boş bir şey midir? hayır, anlamlı bir şey olmak zorundadır. en azından anlam kırıntısı barındırmalıdır. bana bir koridor boyu gidip gelmemi söyleseniz bunu yapmam. neticede sıkıcıdır. neden? çünkü anlamsızdır.

işte bizim varoluş savaşımızda da can sıkıntısı kavramı bizim bir avuntumuz. kendimizi can sıkıntısı adı altında avutuyoruz. çünkü bir şeylere anlam yüklemekte zorlanıyoruz. tam anlatamadım...

varoluş zaten sonu düşünülünce anlamsızdır. o yüzden de sürece odaklanılmalıdır. zaten bundan dolayı insan tüm tarihi süreç boyunca kendine oyunlar bulmuştur. elbette bu bulduğu oyunlar zaten hali hazırda olan oyunlar üzerine kuruludur. ne gibi? evrim gibi. insan bilinci ve doğa gibi. yani doğa yasaları ile insan doğası...

dolayısıyla insan kendince oyunlar türetme ihtiyacı duyar. basit bir örnekle futbol. aslında bakarsanız futbolun neticesinde hiçbir şey gerçekleşmiyor. yani aslında boş bir oyun bile denebilir. amaç ne? topu kaleye atmak basitçe. yine bir amaç var ama bu amaç sizce tüm hayat göz önüne alınırsa ne kadar büyük? hiç de büyük değil. basit ve hiç denebilecek bir şey. ama işte insanevladı can sıkıntısından, anlam arayışından dolayı bir şeylerle uğraşma derdine düşüyor. ilk başta futbol yoktu belki ama başka türlü şeyler vardı. antropologlar daha iyi anlatır herhalde bunu.

ve tabii futbol sonucu da ödüller bilmem neler veriliyor. bu da kapitalist sitemle doğan doğal bir şey. yapacak bir şey yok. insanın canı sıkılır, çünkü anlam arar. neticede futbol oynar. topa vurur, gol olur. sonra? hiçbir şey olmaz. para kazanır o futbolcu. sonra evine, çocuklarına döner. yaşamaya devam eder. ardından? ardındansa bu döngü devam eder. ta ki futbolcu ölene kadar.

aslında hayat da bundan ibaret. bu sistem bunu gerektiriyor. belki de tüm ekonomik sistemler bu can sıkıntısından doğmuştur. kim bilir?
devamını gör...

tarantinoesk

adını quentin tarantino'dan alan kavram. oxford english dictionary tarafından sinemaya yönelik 100 kelime çıkartılmıştı. bu kelime de oradan. anlamı ise şöyle: *

"resembling or imitative of the films of quentin tarantino; characteristic or reminiscent of these films. [tarantino’s films are typically characterized by graphic and stylized violence, non-linear storylines, cineliterate references, satirical themes, and sharp dialogue.]"

yani tarantinovari diye de çevirebiliriz bu kelimeyi aslında. tarantino filmleri nasıl olur? şiddet dolu olur. bir de hamburgerden bahsederler. eğlenceli olur. gereksiz diyaloglarla dolu olur falan. ben böyle görüyorum en azından... mesela inglourious basterds filmindeki hans landa'ya bakın. that's a bingo! dediği sahne aslında ne kadar da önemsiz... tamam, komik olabilir ama yine de gereksiz. yani hikayenin gidişatına bir etkisi yok. yine de izletiyor. çünkü eğlenceli. bir de tatlı yediği sahne vardı, o da güzel. ayrıca django unchained filminde de bu tarz sahnelere çok fazla rastlıyoruz. pulp fiction'da da bir hayli var... ayak masajı muhabbeti mesela.

tabii tarantino iyi bir yönetmen. hans landa'dan örnek verdim ama filmin açılış sahnesi falan süper ötesiydi. süt istemesi olsun, kızlarla ve adamla sohbeti olsun vs. vs.

ayrıca kubrickian diye bir kelime de oluşturuldu. yani sırf tarantino'ya özgü bir durum söz konusu değil. *

(bkz: gorlami)
devamını gör...

faustvari pazarlık

adını johann wolfgang von goethe tarafından yazılan faust'tan alan kavram. mephistopheles ile faust arasında geçen pazarlık (ruh pazarlığı) sonucu böyle bir kavram ortaya çıkarılmıştır. burada anlaşılması gereken şey, bu tarz kavramların derinliğinin yazılan eserin derinliğine eşdeğer olmasıdır.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim