piyanist yazar profili

piyanist kapak fotoğrafı
piyanist profil fotoğrafı
rozet
karma: 7715 tanım: 396 başlık: 251 takipçi: 94
hey there i am using whatsapp

son tanımları | başucu eserleri


normal sözlük yazarlarının karalama defteri

biraz sonra yazacağımı aslında özel bir başlık altında yazabilirdim. bunu yapmama sebebim hem konunun göreceliği hem de eşsiz göreceliliğinden kaynaklı sınırsız içeriğe sahip olması. konumuz hayat. ya da daha iyi bir ifadeyle yaşam. fakat bu metne girişmeden önce benliğim hakkında birkaç şey söylemek gerekli; ne de olsa benliğimi-

pek zeki yazarlar kendi hakkımda niçin çiziktireceğimi anlamıştır bile. buna sonra döneceğiz, dönmesek bile (dönmesem bile) yazının içsel diyalektiği bu sırrı açığa vuracaktır.

ayrıca üstte yazdığım yazıyı kesintiye uğratmayıp silip yazabilirdim. o an aklıma başka bir şey geldi, onu yazmak istedim.

özel bir başlık açabilirim galiba. düşünürüz bunu sonra...

p//


bu eserle birlikte tarkovski'yi ve o güzel offret'i de işin içine katmış olduk böylece.

yazı biraz uzun olacak ama hayat hakkında ufuk açıcı bilgiler paylaşacağıma inanıyorum. bunu hiçbir önemi olmayan (bunu diyerek kendini aşağılamayan) ve belki hayatınızda yeri olmayan bir kimse yapacak hanımlar, baylar. işin ironik tarafı da bu bir bakıma. ama anlatılanlar hep ironi içeriyor. sabrınızı daha fazla zorlamayayım.

size altmetni ve hatta metni daha iyi anlamanız için kendi hayatımdan bahsetmeyeceğim. en fazla birkaç akıtma yaparım içeriye.

ben uzun süre boyunca yeraltında kalmış, aslında bakarsanız bile bile kendini yeraltına kapamış, belki meczup ama yüce gönüllü olmaya çalışan merhametli bir meczup idim. en azından kendimi öyle tanımlardım (kendimi aşağıladığım da yoktu hanımlar, baylar). doğu felsefesinden etkilenmemin yanı sıra (özellikle budizm), batı felsefesinden de etkilendim. elbette... nihilizm limanına sürükledim benliğimi ve oradan çıkmak bilmedim. tanrı'yı öldürdüm. tanrıcılık oynamaya bayılan ben, tanrıya dönüştü sonunda. belki anlamıyorsunuz henüz dediklerimi, anlamayın. nietzschevari bir üsluptan kaçınmaya çalışıyorum şu anda. göksel buyruklar değil... zavallı, hayata küsmüş bir adamın tekrar tekrar ölüşü neticesinde ortaya çıkan fikirler bunlar. kabalık etmek istemem, af buyurun.

fakat bunu der demez de ne kadar arlanmaz bir insan olduğumu iliştirmeliyim buraya. hiç de sanıldığı gibi iyi bir kimse değilimdir. iyi bir kimse olmamamın sebebi ve aynı şekilde iyi bir kimse olmamın nedeniyse belli: iyi-kötü, doğru-yanlış gibi (istediğiniz kadar çoğaltın) kavramların (kavram kelimesi gülünç gelir bana) icat edilmesi. bunun antropolojik temellendirmelerini yapmayacağım. gerek yok. çünkü şunu söyleyeceğim:

antropoloji, evrim, psikoloji (felsefenin bir alt dalı olarak okunabileceğinin farkındayım psikolojinin, tam da bu yüzden evrimsel psikoloji, psikanaliz vs.yi dahil etmiyorum.), felsefe ve bilim (son ikisi daha kapsayıcıdır elbet) gerçekliklerimiz ile doğan bir bakıma hermetik kelimelerdir. olmazsa olmaz görülebilmelerine karşın aslında olmasalar da olacak şeylerdir... hakikat-sonracı bir tavır taslamak gibi bir niyetim de yok.

bugün, bilim dediğimiz olgu sayesinde bildiklerimizin yalnızca öğrendiklerimizle sınırlı olmadığını biliyoruz. bir bakıma sezginin, bilinçaltı duyuların ve düşünülemeyecek ve asla bilinemeyecek gerçeklerin de bildiklerimize dahil edilebileceğini savunabiliriz. bildiklerimiz derken bunun tanımını illaki tarif edilebilir şeyler olarak tasarlamıyorum, önemli bir nokta. bu bilgi de cepte.

karanlık kuyudan çıkmak için karanlık kuyuya inmiş olmak gerekir, diyeceğim. bizler, bilimimiz ve felsefemiz sayesinde, yani bilincimizle yahut aklımızla var olduk diğer canlılar aksine. ama bir karıncanın yahut bir memeli hayvanın bilincinin sırf bizler gibi "düşünemiyor" diye değersiz olduğunu söyleyebilir miyiz? birçok insan buna "evet" der. bunun tartışması bir kenara kalsın şimdilik ama benim cevabım hayır. bu, bir bakıma hümanizmanın yeniden var oluşu ve yok oluşudur hem. en azından savunum o yönde. fakat savunum, somut dünyanın soyut duvarları arasına sıkışmış kırıntılardan ibarettir.

dünyayı öyle görkemli inşa ettiğimizi savunuyoruz ki! bilimimiz ve felsefemiz adeta göksel bir buyruk sanki! bilim ve felsefe bu dünyayı anlama konusunda yararsız değildir belki fakat olmazsa olmaz da değildir. bir hayvan gibi yiyip içemediğimizin farkındayız artık (onların aksine düşünüyoruz biz, bunu da evrim yoluyla sağladık).

fakat tüm bunların haricinde bir gerçeklik olamaz mı? algımız, bu evrenle sınırlı ve bilincimizle çevreli. bilinçle çevreli algılarımızla sınırlı evrenin tek bir noktasına bakabiliyoruz yalnızca. bir kısmına bakarken tablonun, öteki kısmını inceleyemiyoruz. her kısmı bir başka isimlendirme ile inceliyoruz. evrim diyoruz, arkeoloji diyoruz, bilim! ve din! tanrıların doğuşundan bahsetmeyeceğim! onları nasıl öldürdüğümüzü ve yarattığımızı yahut nasıl tanrılara dönüştüğümüzden de! bunda korkutucu bir gerçek var gibi görünse de bir kulak verin: aslında kurtuluş daha yakında olabilir.

p//


dolayısıyla kısıtlı bakışımızın farkına varıp başımızı bakmakta olduğumuz tablodan çekmeliyiz. arkanıza bakın! hiçbir şey göremeyecekseniz eğer öncesinde baktığınız şeyin zaten ne anlamı kalır! başınızı çevirin! bakmayın bir kere de olsa! içgüdüleriniz sizi düşünmeye sevk edecektir fakat bunun da dışında, daha büyük bir gerçekliğe!

hiçlik diyorlar bazıları. hiçlik! bu, kısıtlı insan zihninin bir tanımlama girişidir yalnızca. tamam, hiç deyip de tanımlamaya girişebiliriz. hiç-lik olur. mantıksız değil. ama üstüne düşünüldükçe anlamı kaybolur bazı şeylerin. şeylerin... şeylerin... şeylerin... şeylerin!...

halen kelimelerle konuştuğumuzdan, yani hep baktığımız tabloyla aramızdaki iletişim ağıyla dinamikler kurduğumuzdan bazen susmak da gerekiyor. wittgenstein işte bu yüzden haklıydı.

diğer yandan... henüz bitirmedim.

şu sorulabilir: bu akıl yürütme de düşünceyle, algıyla yani tablonun bir neticesi olarak yapılmıyor mu?

evet. fakat kuyuya düşmüştük bir kere. istemsizce, nesiller, çağlar öncesinde. ben kendimi çıkarmaya çalışıyorum.

ayrıca bir sonuç daha var: düşünmeyelim demekle bu gerçekleşecek değil; önemli olan nokta huzuru ve hiçlik duygusunu yakalayabilmek, cehaletimizle ve sınırlı algımızla yüzleşebilmek. bundan sonra kurtuluşa ereceğizdir.

fakat farkındayım; dünya, bu sistem bizi düşünmeye itiyor. dengeyi sağlamak çok daha zor artık. yine de sağlanabilir. hayatta kalmaya yetecek kadar kendimize odaklanmalı önce ve kendimizi dinlemeliyiz.

bilmiyorum. geç bir vakitte yazıyorum ve uyku bastırdı. hiçbir şey bilmiyorum esasında. ve yazıyı düzenlemeden paylaşacağım. çünkü belki de... silinirse anlam kaybına uğrar. hem belki yazılar gerçekte böyle olmalıdır. benliğimi anlamanız için söylemek isteyip yanlış söylediklerimi de bilmelisinizdir. belki! bilmiyorum! bilmiyoruz! hiçbir zaman da bilemeyeceğiz! yaşasın!
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

"["kendim hakkında bir çıkarsama yapamayacağım bir arafta sıkıştım kaldım." demek isterdim; lakin diyemiyorum. bu sözü söylediğim an, anlamı önemsizleşiyor. hakkında konuşulamıyor birçok şeyin. dili icat ettik etmesine fakat hiçbir zaman yeterli olmadı hislerimiz için. belki aborjinlerin konuştuğu türden bir dil konuşsaydık farklı olur-

olmazdı. olmazdı hanımlar, baylar.

"neşeli" şarkılar dinleyerek, her sabah erkenden dışarı çıkıp taze havayı koklamaya çalışarak geçiyor günlerim. mademki bir trajedinin içerisindeyi-

hayır... hayır. trajedinin içerisinde falan değiliz. içinde bulunduğum bu absürt paradigma yüzünden böyle diyorum kendime. trajedide falan değilim, kendimi önemlileştiremem. çünkü-

hayır, bu da doğru olmadı. absürt bir paradigma içerisinde de değilim. absürt! absürt de değilim ben! bana absürdist diyorlar halbuki... tam bir sisifos.

gelgelelim bütün bu önemsiz yazım kaymalarına da öfkem var benim. "anlam bütünlüğünü niçin sağlayamıyorsun sayın yazar!" diye sorarsanız size şöyle ceva-

cevap vermem!

yorgunu-

bakın, görüyorsunuz. kesin bir yargıya varmaya çalışıyorum kendimle alakalı ama varamıyorum bir türlü. yolumu kaybett-

tamam... komik olmaya başladı belki de bu sözümü yarıda kesmelerim. belki! insanın acısını ne çözer?! insan niçin acı çeker! ve bu acı... sanırım bu acının adı yalnızlık.

öylesine yalnızım ki duvarlarımın arasında. bazı zamanlar anlayamıyorum neden kafama sıkmadığımı. tamam... birtakım lojistik sıkıntılar olabilir, onun haricinde...

uyumak! harikulade! fakat zamandan yiyor ve zamanımı melankolime harcayamam.

oh! şiirsel bir şehvetle sevişmelerim! şiirsel! mide bulandırıcı!

buraya yazmak da öyle...

fakat insanım ben de. yaşamaya ve sesimi duyurmaya hakkım var, acı çığırtsam da.

fakat diyorum ya, kafam dağınık, anlam bütünlüğünü sağlayamıyorum. sağlamak da gerekir mi! hayatlarımız çok mu bütünlüklü sanki? benden hikaye anlatmamı beklemeyin. ben yalnızca karalıyorum. oh, hemen gülün! gülmediğinizi de biliyorum gerçi... komik olmayalı çok oluyor. belki...

ne yapmalı!

evet... söyleyeceğim en önemli şeye geldi sıra: yaşamalı. ve bir umut bulmalı.

insanların neden çocuklarının ismini umut koyduğunu daha iyi anlıyorum, sanırım. hepimiz öleceğiz! spoiler! ve umut bulmadan, bedbaht bir şekilde ölmek neyimize? kendimize bu haksızlığı niçin yaparız? önceden çekip gitme cesaretini yine sırf hayatın anlamsızlığını nüksetmeyelim diye göstermiyorsak yahut gösteremiyorsak; neden kendimize haklar tanımayalım?

hem devlet niçin var? hak tanımak! kendimize hak tanımak varoluşsal hakkımızdır! bundan güzel konu çıkar...

devlet görevini yapmıyorsa yapmasın hanımlar, baylar. umudu kendimiz yaratmalıyız çünkü başka çaremiz mi var? ağlayarak, ama omuz omuza ağlayarak dayanacağız bu kaosa. duyguları olan insanlar olarak el ele tutuşup gülümseyeceğiz birbirimize. herkesle değil, özel olanlarımızla. anlaşabildiklerimizle. evren ölürken insanın ölmemeye karşı bir özlemi olmamalı. bu acı eninde sonunda bitecek. bu sırada aşık olmaya, eğlenmeye bakmalı! belki öğrenmeye de! evet, çünkü öğrendikçe alınan zevk de artar!

ne kadar da safmışım! uğruna ne aşklar yitirildi! ne kalpler kırıldı bir gerçek adına!

kendimi ne de çok kırdım! gözlerimden yaşlar akarken duyamayacaksınız ağlayışlarımı belki ama okuyabileceksiniz! özür dilerim! her şey için özür dilerim!

gerçek meğerse yokmuş! varsa da bilinemezmiş! bilinse bile tanımlanamazmış! önemi yok hiçbir şeyin... dramatik bir üsluba da gerek yok esasen. burayı kapatınca su içip bir şeyler okuyacağım, ne sanıyorsunuz ya?

kafam bir yandan karışık... kabul. bazı şeyler halen kalbimi sızlatıyor. insan olduğumdan bu da. insanlığımı köreltmem doğru olur mu, emin değilim. ben her zaman duygusal birisi olacağım belki de ama yazdıklarım, yaptıklarım ve yapacaklarım da bundandır. dağıttığım adalet de bundandır.]"

bu bir kutucuk. kutucuk içinde bir yazıcık. kutucukların en önemli özelliği bir özelliklerinin olmamasıdır; fakat bilim insanları kutucukların bir anlam ifade edebileceklerini söylemekte. buysa gerçekten ilginç. gerçek, bazen sanıldığı gibi olmayabiliyor. söylenenler ve kanıtlananlar da öyle.
devamını gör...

fyodor pavloviç karamazov

edebiyatta en önemli 100 karakter, protagonist, antagonist vs. listesi yapılsa herhalde ilk otuza girerdi. ben otuzuncu sıraya koyabilirim. ya da... vazgeçtim, on beşinci sıraya koyuyorum.

pavloviç karamazov aslında basit bir insandır dosto'nun dediği üzere. hemen hemen her mujikte görülebilecek özelliklere sahiptir. yani sıradandır, bir esprisi yoktur.

fakat dostoyevski şunun da farkındadır: sıradanlık diye bir şey yoktur. her şey sıradandır, değişim imkansızdır. insanlar değişmez. bu sözleri raskolnikov'da, yani suç ve ceza'da duyuyoruz.

ve herkesin sıradan olma mevzusunu en güzel işleyen romanlarından biri de ölüler evinden anılar'dır. burada dosto'nun sıradan pavloviç karamazov'da göstermek istediği cevhere ulaşırız. en basit, kötü veya iyi insanda bile o aynı cevher vardır. yani varoluşumuz. zaten bu varoluşumuzun en dip noktasını da yeraltından notlar'da görürüz.

fyodor pavloviç karamazov'dan bahsetmiyor gibi gözükmemişimdir umarım. bu başka romanlardan (elbette dosto'nun) bahsetme nedenim karakterin yaratılışının daha iyi anlaşılması gerekmesi.

böylesine bir kadın düşkünü karakter, kendi kendine bir felsefeye de sahiptir. burada şöyle bir şey söylüyordu: "her kadında bir cevher vardır, önemli olan bunu görmek."

bu tarz bir şey söylüyordu işte... yani buradaki esas nokta, en sıradan insanın bile bir felsefesi, bir aklının olduğudur. onu diğerlerinden ayıran noktalar vardır elbet. belki başka insanlar gerçekten daha derindir, o içsel cevhere, varoluşa ulaşmak daha zordur. ama tünel ne kadar uzun olursa olsun illaki aydınlık vardır. pavloviç karamazov'un tüneli küçüktür. dolayısıyla fyodor pavloviç karamazov böyle anlaşılmalıdır.

ayrıyeten bir eleştirmenin dediği şey aklıma geldi... hangi eleştirmendi hatırlamıyorum ama insancıklar kitabında bütün ileriki romanlarındaki tiplemelerin mevcut olduğundan bahsetmişti. ippolit terentyev benzeri bir kişi hatırlıyorum mesela insancıklar'da.



ölümünden bahsetmeye gerek duymuyorum, en azından şimdilik. üzerine daha çok düşünmem gerekiyor. yine de ölümüyle doğan çevresel değişim çok önemli bir nokta. çocuklarındaki değişimler özellikle irdelenmelidir. bu da kısmi bir notum olsun geleceğe.

devamını gör...

too many cooks

2014 yılında çıkan kısa kara mizah filmdir. şarkısı halen akıllardan silinmemiştir. epey oldu izleyeli ama halen aklımda çalıyor. epey korkutucu aslında bu. tıpkı bu film gibi.

filmde neler olup bittiğinden söz etmeyeceğim, kendiniz izlersiniz, dediğim gibi kısa, on bir dakika. ve çok keyifli bir on bir dakika. ama korkunç, rahatsız edici. çok anomalik...
devamını gör...

kafacılar yerine normalciler demek

"önce biraz ağladılar ama alıştılar şimdi. aşağılık insanoğlu her şeye alışır." -dostoyevski
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

gözyaşlarım süzülürken yanaklarımdan, solgun gecenin hiddetli rüzgarı yüzüme çarpıyor. inanın hanımlar, baylar. insan hayatında bu kadar kötü durumda olamaz. ha bire içiyorum. canım felaket sıkılıyor. dünya bana dar geliyor. ama tuhaftır ki üzüldüğüm, ağladığım ölçüde de keyifleniyorum. diş ağrısından çekilen zevk vardır ya, o mesele benimki de. ben de zevk alıyorum. fakat bundan zevk aldığımı anımsadığım an da kendime lanetler ediyorum. niçin? bunun nedenini de kestiremiyorum. bazı noktalarda tıkanıveriyor akıl etme yetim.

oh, kaçıncı kez karalıyorum! gerçi karalayıp karalamadığım da şüpheli. aslında bakarsanız her şey şüpheli.

insan acıdan zevk alamaz. en azından bize söylenen bu, öyle değil mi? acıdan zevk alamayacağımız söylenir, teolojik bir kökeni bile var denebilir bu işin. bakın, kimse acıyı övmüyor. deliliği övmüyor. hüznü övmüyor. ölümü övmüyor! niye!

illaki hayat ve neşe mi övülecek?

insan doğası deyip duruyorum nice zamandır. insan olmak, insan doğasından sıyrılmaktır, diyorum. kendi kendime aforizmalar üretip sefa içinde yaşıyorum. ama benliğimin bir parçası insan doğasından ayrılarak ne kadar yabanileştiğimi kanıksıyor gittikçe. bu ne demek biliyor musunuz? siz anlayamazsınız. eğer kendinize insan diyorsanız, anlayamazsınız. ayrımı anlayabildiniz mi? asıl insan kim? biliyorsunuz artık.

ve nokta nokta nokta. uzunca bir üç nokta! siz doldurun!
devamını gör...

can sıkıntısı

aslında çok çok derin bir kavram olmasına rağmen üzerine çok çok az düşünülen bir kavram. (elbette görece.)

bu can sıkıntısı meselesini ilk kez fyodor mihayloviç dostoyevski'nin yeraltından notlar'ında kafama takmıştım. üzerinden epey vakit geçti okuyalı ama bu kavram hakkında söylemek istediklerim var.

insanın canının sıkılma nedenini varoluş savaşındaki bir avuntu olarak görüyorum. şöyle ki insan canı sıkılınca ne yapar? bir şeyler arar. yapacak bir şey bulmak ister. fakat bu şey, boş bir şey midir? hayır, anlamlı bir şey olmak zorundadır. en azından anlam kırıntısı barındırmalıdır. bana bir koridor boyu gidip gelmemi söyleseniz bunu yapmam. neticede sıkıcıdır. neden? çünkü anlamsızdır.

işte bizim varoluş savaşımızda da can sıkıntısı kavramı bizim bir avuntumuz. kendimizi can sıkıntısı adı altında avutuyoruz. çünkü bir şeylere anlam yüklemekte zorlanıyoruz. tam anlatamadım...

varoluş zaten sonu düşünülünce anlamsızdır. o yüzden de sürece odaklanılmalıdır. zaten bundan dolayı insan tüm tarihi süreç boyunca kendine oyunlar bulmuştur. elbette bu bulduğu oyunlar zaten hali hazırda olan oyunlar üzerine kuruludur. ne gibi? evrim gibi. insan bilinci ve doğa gibi. yani doğa yasaları ile insan doğası...

dolayısıyla insan kendince oyunlar türetme ihtiyacı duyar. basit bir örnekle futbol. aslında bakarsanız futbolun neticesinde hiçbir şey gerçekleşmiyor. yani aslında boş bir oyun bile denebilir. amaç ne? topu kaleye atmak basitçe. yine bir amaç var ama bu amaç sizce tüm hayat göz önüne alınırsa ne kadar büyük? hiç de büyük değil. basit ve hiç denebilecek bir şey. ama işte insanevladı can sıkıntısından, anlam arayışından dolayı bir şeylerle uğraşma derdine düşüyor. ilk başta futbol yoktu belki ama başka türlü şeyler vardı. antropologlar daha iyi anlatır herhalde bunu.

ve tabii futbol sonucu da ödüller bilmem neler veriliyor. bu da kapitalist sitemle doğan doğal bir şey. yapacak bir şey yok. insanın canı sıkılır, çünkü anlam arar. neticede futbol oynar. topa vurur, gol olur. sonra? hiçbir şey olmaz. para kazanır o futbolcu. sonra evine, çocuklarına döner. yaşamaya devam eder. ardından? ardındansa bu döngü devam eder. ta ki futbolcu ölene kadar.

aslında hayat da bundan ibaret. bu sistem bunu gerektiriyor. belki de tüm ekonomik sistemler bu can sıkıntısından doğmuştur. kim bilir?
devamını gör...

tarantinoesk

adını quentin tarantino'dan alan kavram. oxford english dictionary tarafından sinemaya yönelik 100 kelime çıkartılmıştı. bu kelime de oradan. anlamı ise şöyle: *

"resembling or imitative of the films of quentin tarantino; characteristic or reminiscent of these films. [tarantino’s films are typically characterized by graphic and stylized violence, non-linear storylines, cineliterate references, satirical themes, and sharp dialogue.]"

yani tarantinovari diye de çevirebiliriz bu kelimeyi aslında. tarantino filmleri nasıl olur? şiddet dolu olur. bir de hamburgerden bahsederler. eğlenceli olur. gereksiz diyaloglarla dolu olur falan. ben böyle görüyorum en azından... mesela inglourious basterds filmindeki hans landa'ya bakın. that's a bingo! dediği sahne aslında ne kadar da önemsiz... tamam, komik olabilir ama yine de gereksiz. yani hikayenin gidişatına bir etkisi yok. yine de izletiyor. çünkü eğlenceli. bir de tatlı yediği sahne vardı, o da güzel. ayrıca django unchained filminde de bu tarz sahnelere çok fazla rastlıyoruz. pulp fiction'da da bir hayli var... ayak masajı muhabbeti mesela.

tabii tarantino iyi bir yönetmen. hans landa'dan örnek verdim ama filmin açılış sahnesi falan süper ötesiydi. süt istemesi olsun, kızlarla ve adamla sohbeti olsun vs. vs.

ayrıca kubrickian diye bir kelime de oluşturuldu. yani sırf tarantino'ya özgü bir durum söz konusu değil. *

(bkz: gorlami)
devamını gör...

faustvari pazarlık

adını johann wolfgang von goethe tarafından yazılan faust'tan alan kavram. mephistopheles ile faust arasında geçen pazarlık (ruh pazarlığı) sonucu böyle bir kavram ortaya çıkarılmıştır. burada anlaşılması gereken şey, bu tarz kavramların derinliğinin yazılan eserin derinliğine eşdeğer olmasıdır.
devamını gör...

other world kingdom

artık eski arazisine sahip olmayan anaerkil topluluk. other world kingdom (owk) ya da öteki dünya krallığı, kadınların egemen olduğu bir toplumdu. fakat bu toplum öyle ütopik bir şey de değil, sevinmeyiniz. temeli bdsm'ye dayanıyor bile diyebiliriz. devletin amacı şudur: olabildiğince çok sayıda erkeği üstün kadınların sınırsız yönetimi altına almak.

zaten sloganı da şudur: women over men. (erkeklerin üzerindeki kadınlar)

çok ilgimi çeken bir yapılanmadır. keşke araziyi almasalardı da gidip görebilseydim... içimi yakıyor bu durum. ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir tanesi uçtu gitti. yazık!
devamını gör...

mindfulness

temeli budizm'e dayanan öğreti. esasında bu öğretiyle ilgili birçok soru işareti var kafamda. okudum ettim ama o sorular gitmedi. felsefi bir zemine oturtamıyorum anlatılanları. ve anlatılanlara göre de felsefi bir zemine oturtmam gerekmez.

bunu da kendimce batı ve doğu felsefelerine dayandırıyorum. batı'ya dönüp de nietzschevari bir kimse olabiliriz veyahut doğu'ya dönüp budavari biri... nietzsche olursak ne olur sizce? nietzsche ne derdi? sokrates'in güzel bir biçimde işleyen çarklara attığı taştan bahsederdi. nietzsche de aslında ne kadar eleştirirse eleştirsin sokrates'in bir uzantısı. her şey daha farklı olabilirdi. ve bir bakıma doğu felsefesi bunu başarıyor. daha farklı. çünkü doğu'da sezgi vardır. ruh vardır. batı'da ise mantık. ama mantık her zaman işe yaramaz. çünkü mantık, arkasından yeni bir mantık argümanını doğurur. bu da sonsuz bir zinciri oluşturur. bir sonuca varamayız, birkaç sonuca varırız ve aralarında seçimler yapmamız gerekir. neticede ideolojilerde bu gerçekliğe dayalı. ha bir albert camus olup da hepsini reddedebiliriz. yine de bu bile bir uzantıdır. bilmem anlatabildim mi...

o yüzden doğu'ya dönmek belki de akıl sağlığı için daha iyi olur, evet. çünkü batı'da sürekli bir yoldayız. yol bitmiyor. bitiş çizgisine vardığımızı düşündüğümüz an aslında yorgunluktan dizlerimiz üzerine çöküp öldüğümüz andır. doğu'da ise yolculuğa ara verilir. yolun kenarındaki bir hana girilir ve orada kalınır. o han, inanç hanı'dır.

bu metaforu geliştirmeye çalışıyorum zamanla, öyle ya da böyle. gerçi üzerine düşünmek gerek ve bu aralar, inanın, hiç düşünesim yok.

yine de sorum şu benim bu mindfulness ile ilgili. prof. dr. zümra atalay'a zamanında sormuştum da cevap vermemişti...

anda kalmak maske takmak mıdır? bireyselleştikçe yalnızlık artar madem, o halde anda kalınan süre boyunca da avuntu artmaz mı?

bu soruya öyle düzgün bir cevap bulamadım ama kendimce bir argüman geliştirdim. hatta bunu yazarken kafamda iyice belirginleşti.

anda kalmaktaki esas mesele sanırım şey... arkada maria callas çalıyor. sesini kısayım, geliyorum.

insan zihni kendi gerçekliğine göre yaşar. yani nasıl bir gerçeklik yaratırsanız zihin o gerçekliğe göre akıl yürütür. dolayısıyla avuntu denilen şey bir nevi safsata olabilir. olamaz mı? şu an çok mantıklı bir şey söyledim. mutluyum. en azından kendimce... neyse çok yazdım. bu kadar.
devamını gör...

patriarşi

ataerkillik

patriarşide erkek egemendir. soy babadan oğula geçer, hükümdarlar erkeklerdir. dolayısıyla erkek kadından üstündür. kadınlar erkeklerden daha onursuzdur. patriarşide böyledir bu.

evrimsel psikolojiye göre patriarşi sağlıklı mıdır bilmiyorum. eskiden olsa, belki de patriarşi anlaşılabilirdi ama insanlar çoktandır prometheus'un hırsızlığı sayesinde hayatı farklı görüyor. önceleri logos'u kullanamadı belki ama daha sonradan bunu da öğrendi. belki kibirden vazgeçti. ilk başta kibirliydi insan, doğru. dolayısıyla patriarşi için uygun bir zemin de vardı denebilir. ama şimdi, gösteri toplumu'nda patriarşi'ye pek de yer yoktur sanıyorum. çünkü kültürel bir evrim gerçekleşti her ne kadar zihinsel evrim geçirmesek bile. kadınlar yönetilmek ister dedikleri bir argüman var, bunu da bundan dolayı kabul etmiyorum. evrimsel psikolojiye göre belki doğrudur bu ama kültürel evrime bakarsak böyle olamaz. kadınlar da en az erkekler kadar yönetmelidir.
devamını gör...

nyarlathotep

h.p. lovecraft öyküsüdür. karanlık, şiirsel bir rüya anlatısıdır nyarlathotep. bir yaratıktır. veyahut bir olay. bir kabus. nasıl anlamak isterseniz; lovecraft'ın üslubu hayal mekanizmasını canlandırmada oldukça başarılı ne de olsa. kabuslarınıza girecek bir hikayedir, eski bir hikayedir geleceğe yönelik sanki. sonda da dendiği gibi: dans edesiniz gelir. ölüm dansını.

öykü hakkında spoiler vermeyeceğim, zaten kısacık bir şey. ama demek istediğim bir şey var: nyarlathotep'teki anlatım başlı başına kıyamet senaryosunu andırır. tek bir kimsenin duyduğu korkuyu duyumsamayız, aksine tüm dünyanın duyduğu korkuyu duyumsarız. sanki dünyada sahiden bir nyarlathotep çıkmıştır da tüm insanlar, hatta biz okuyucular bile korkmaktan başka yapacak bir şey bulamamışızdır. bir deccal gibidir de bu yüzden ama ondan da korkunçtur. deccal ile nyarlathotep aynı anda ortaya çıksa muhtemelen deccal korkudan kafasını çıkaramazdı. ve işin garibi, hikayeyi okuduktan hemen sonra pek de güzel olmadığına kanaat getirmiştim. birkaç gün sonra kafama dank etti de bütün o dehşetli anlatı çok gerçekçiydi. sanki bir anda nyarlathotep'i bekleyen, ölmeyi veyahut ölümü bekleyen bir insana dönüştüm. tabii abartıyorum... yine de betimlemelerle bütün şehrin kızıllığı, kana bulanmış kızıllığı, oluk oluk akan kan nehirleri, hepsi canlanıverdi birden!

fantastik öyküler hayal mekanizmasını canlandırmada çok iyidir, doğru. yine de lovecraft bir başka. hem lovecraft'ta iyi son şart da değil. olması gerektiği gibi. bu iyi sonla alakalı bir başka yazı yazacağım sonra.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının şiirleri

peynir ekmek

domateslerim var benim
domateslerim
kıpkırmızı bir güneş gibi
yağan yağmurla ıslanır
sonra toprağı kaldırırlar

gönlümde bir yara var
güzel domateslerim
peynir ekmek olsa yanında
peynir ekmek

yesek keşke peynir ekmek ve domates
yanına da biber ne iyi gider yahu
ama bu zamana domates bulunur mu ya?
kızıllığında açan yüreğim
domatese dayanamıyor
gitgide çürüyorum
bahçemdeki domates gibi

yine de peynir ekmek vardı dolapta
o gün
olmasaydı peynir ekmek
herhalde aç kalırdım
ey yüreğim
pardon midem
aç aç olur mu ya?
devamını gör...

geceye bir arabesk şarkı bırak

selehattin özdemir-feryadım yaşarken ölenler için


öyle garip garip bakmayın bana
ne olur sormayın bu yas kim için
yalnız ölenlere yas tutulmaz ki
feryadım yaşarken ölenler için

ölmeden ölmüşler haberleri yok
sönmüşler, bitmişler, çareleri yok
hayattan kopmuşlar, tutanları yok
feryadım yaşarken ölenler için

bir dünya kurmuşlar kendilerine
ruhunu kaybetmiş bedenlerine
kahredip durmuşlar kaderlerine
feryadım yaşarken ölenler için

ölmeden ölmüşler haberleri yok
sönmüşler bitmişler çareleri yok
hayattan kopmuşlar tutanları yok
feryadım yaşarken ölenler için

(bkz: müslüm baba da ayrı fakat allah selo'ya düşürmesin)
(bkz: allahım hem selo babayı yaratıyorsun hem alkolü haram kılıyorsun)
devamını gör...

nocturne op 55 no 1

blonde redhead'in for the damaged cola'sını andıran frédéric chopin eseridir. dinlendirici bir nocturne olmasının yanı sıra sonlara doğru hiddetlenir ve noktayı koyar. bu yönüyle canlı bir eser gibidir. kaldı ki chopin'in cansız eser ürettiği de söylenemez... lakin pek bilindik bir nocturne de değildir bu.

hiddetiyle ve öfkesiyle dengesiz bir münzeviyi andırır, yaşamının son çığlıklarını usul usul atar önce, sakindir. sonraları öfkelenir ara ara. yine dinginleşir. sonra yeniden öfkelenir... ve yeniden dinginleşir. bu yönüyle yapacak hiçbir şeyi olmayan bir bedbahtı andırır. yaşam katlanılamazdır, kendisinin de delirmekten, yükselip alçalmaktan başka çaresi yoktur.

devamını gör...

nocturne

italyanca notturno kelimesinden gelen ve geceye özgü anlamı taşıyan kelimedir. müzikte geceden ilham alan ve geceye atıf yapan müzikal bir kompozisyondur. yani nocturne için bir nevi gece müziği de denebilir. en bilindik "gece müzisyeni" ise frédéric chopin'dir. herkesin bildiği eserlere imza atmıştır. aşağı bazılarını koydum:

nocturne op. 9 no. 2:

nocturne no. 20 in c sharp minor:

bunlar bilindiktir zaten ama ben daha az bilinenlerini ve daha çok sevdiklerimi de atayım:
nocturne op. 48 no. 1:

nocturne op. 27 no. 2:

nocturne op. 55 no. 1:
devamını gör...

normal sözlük'teki açlık grevi

akıştaki güzelim yiyeceklere karşı başlattığım grevdir. akış ya değişir ya da... öyle devam ederiz. neyse! halen çikolatalı portakallı keki düşünüyorum ya. var mı böyle bir şey?
devamını gör...

mahmut tuncer şarkılarında geçen mükemmel sözler

bu başlık nasıl açılmadı inanmıyorum. mahmut tuncer gibi bir adam! yazıklar olsun. neyse ben yazarım mükemmel sözleri:

lo lo adlı eserinden:

cabin crews
captain is speaking
i am ready for halay
and you?
efendim mantık sizi a noktasından b noktasına
halay ise her yere
evet şimdi başlıyor on notalı parçamız
do, re, mi, fa, sol, la, le, lo, si, do
c'mon boy
one, two, three, four


burada halayın felsefesine değinmiş. halay her yere götürür diyor sizi ve ardından da notaları söylüyor. ama ne var orada? le ve lo da var. yani bütün armoniyi baştan aşağı değiştiren bir deha ile karşı karşıyayız. johann sebastian bach yaşasaydı muhtemelen mahmut tuncer'i yakın arkadaş edinirdi. düşünsenize ya bi! le ve lo! müthiş bi deha. gerçekten.

şimdi ise karşınızda cenderme, diğer adıyla jandarma:

kız ben sana demedim mi
karşıki dağlar cenderme cenderme
cenderme cenderme
yârin ufak sen askere gönderme gönderme
gönderme gönderme


ne kadar acıklı öyle değil mi? gözyaşlarıma hakim olamıyorum. jean-jacques rousseau görse herhalde hüngür hüngür ağlardı. bu ne aşk! goethe mi okuyoruz ey mahmut! neler yapıyorsun bize!

anlatayım bu dizeleri: diyor ki, ben henüz sana aşık olacak kadar narin ve küçücüğüm ve büyümek istemiyorum; gönderme beni. seninim ben, gönderme beni. sana dedim, söyledim sana! karşıki dağlar cenderme... söyledim.

böyle diyor. dolayısıyla mahmut tuncer felsefesini iyi anlamak gerek. neyse, mendil alayım ben.
devamını gör...

sezen aksu şarkılarında geçen mükemmel sözler

devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim