piyanist yazar profili

piyanist kapak fotoğrafı
piyanist profil fotoğrafı
rozet
karma: 6737 tanım: 363 başlık: 251 takipçi: 94
hey there i am using whatsapp

son tanımları | başucu eserleri


yalnızlığın en çok dokunduğu an

şu an. bazen kendimi atasım geliyor camdan. klima tam da bana vuruyor. serin bir hava var içeride. dışarıdaki dünya benim şu an içinde bulunduğum dünyadan habersiz. dahası bu dünyayı anlamıyorlar. ben de zavallı gibi buraya yazıyorum. niçin? muhtemelen sesimi duyurmak için. insanların anlamadığını biliyorum, sanki ayrı bir dili konuşuyoruz, evet, ve bu, birçok insanın dediği gibi bir yanılsama değil. uzun uzun yazıp da bunu anlatmaya üşeniyorum açıkçası lakin dünyanın şu anki durumuna ve insanların birbirleriyle olan iletişimlerine bakıldığında durum daha iyi anlaşılacaktır. insanlar birbirini anlamaya çalışmıyor bile. ve asıl anlamadıkları şey de anlamaya çalışmalarının gerekmesi. elbet gerekmeyebilir de, herkesin felsefesi aynı olacak diye bir şey yoktur ama insan zaten kendisinin anlaşılmasını isteyen bir varlık. insan doğası budur. fakat kendi istediğini başkalarından esirgemesi, işte bu korkunçtur.

ekolojik sistem bozuluyor gün gittikçe, yapacak bir şey yok. devletler adeta koca bir kabus insanların dehşetini gösteren. adalet yok. evrensel adalet yok. uluslararası adalet yok. kıtlık var. kaos var.

kendimizi avutabiliriz. bir buda olabiliriz ve bütün bu korkunçluğun farkına vardığımızı ama aynı zamanda yaşamı şu anda yaşamamız gerektiğini savunabiliriz. şu anda hayattan zevk almaya zorlarız kendimizi.

ama hanımlar, baylar. piyanist çok yoruldu. bazen, öyle geceler oluyor ki, ağlama nöbetleriyle uyanıyorum. çeşitli nedenleri var elbette. etki eden şeyler. son bir yıldır yaşadığım korkunç süreç. ama ondan önce de böyleydi. insanlarca ötekileştirilen ben, hep yalnızdı.

yapayalnız oturur, düşünürdüm. ne yapacağım bu yalnızlıkla? insanlardan apayrı bir canlıyım adeta, derdim. "ama biliyorum da insan olduğumu en az onlar kadar. yine de benim anladıklarımı anlayamıyorlar. anlayamamaları önemli değil, sadece bu olsa keşke, önemli olan tevazu göstermeleri!"

hayır. bay piyanist insanlara çok anlam yüklüyor. aslında neresinden bakarsanız bakın, yalnızlık ve mutsuzluk çok abartılıyor. insanların esas iki problemi ha? kim diyor bunu? sokrates mi?

yine de, belki abartılsa da, bu kadar acıtmamalı. acısı bu kadar derin ve keskin olmamalı. gerçek bir acı sanki. belki de gerçektir, bilmiyorum.

gelgelelim bu gerçek acıdan bir kurtuluş yolu yok. kaderim bu düzlemin içinde sıkışmış sanki. başkalarına akıl verebiliyorum da kendime veremiyorum bir. ve bana verilen akıllar silikleşip toz oluyor sonunda. kitaplar okuyorum, ne işime yarıyor? kitaplar avuntu değil midir? yani genel çerçevede bilgi avuntu değil midir?

hayır. hiç de değildir. gerçeği bizler bilemeyiz. insan inanır. gerçek ise bilinemez ki. işte bu, hanımlar, baylar, bu yorucu. ve ben çok yoruldum. içime ağladığım suları da içtim, az önce.
devamını gör...

şakşuka


bir tarık mengüç eseridir. bir yemek üzerinden aşkı tarif etmek ne kadar zordur bilir misiniz? dahası aşkı tarif ederken bir yemeği mi kullanıyor diye düşündürtmek ne kadar zordur?.. o adam, o aşık, şakşuka yemek istiyor. yedir diyor aşkına ve şöyle haykırıyor: "şakşukala beni! şakşukala sonuna kadar!"

ama hayat bu işte... bazen sadece şakşukalanmak istersin de şakşukalanamazsın ve kederle oturursun evinde. o ünlü, görkemli şiir kitaplarına gömülürsün... edip cansever'den attila ilhan'a ve daha nicesine... sonra aklınıza yine o soğuk gün gelir. beyaz bir gecedir. şakşukalanamadığınız beyaz bir gece.

ama içten içe düşünürsünüz: ayarını tutturamadı o. "bende hata yok! o yapamadı, ben değil!" der, önünüze bakar ve çökersiniz koltuğunuza. kaderiniz budur sanki: şakşukalanamamak. şakşukalanmak isterken ve buna çok yakınken, tam da şakşukalayacak insan sizi şakşukalayacakken şakşukalamayınca afallarsınız ve şakşukanın bu kadar da önemli olup olmadığı konusunda derin hülyalara kapılırsınız. kan damardan çıkmak ister coşarcasına, bir kan yolu açmak istersiniz size sonsuz özgürlüğü verecek.

ama hayır, tarık mengüç de bunu diyor zaten... o büyük sanatçı, aşkı öğretmeyi teklif ediyor: "tarif edeyim öğreteyim/hoşuna gider şakşuka" yani diyor ki: "aşk büyüktür, yücedir; bırak kendini bana, mutlu edeyim seni."

ama burada da sosyolojik olgular giriyor işin içerisine... ne de olsa türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız insan doğasının keskin acısını iliklerinize kadar hissedersiniz.

neyse, bu kadar yazmak bile saygıdeğer tarık mengüç'e hakaret sayılabilir. haddime değildi bu şaheser hakkında konuşmak. yine de dedim bir şeyler. aşk hep sizinle olsun. şakşukalanmanız dileğiyle, şakşukalanmayla kalın.


yine bana tadını tattıramadın
yine kalamadık baş başa
ayarını canım tutturamadın
yediremedin şakşuka

şakşuka şakşuka şakşuka şakada şuka
doyamadım tadamadım yiyemedim şakada şuka

tarif edeyim öğreteyim
hoşuna gider şakşuka
canım istiyor pişir de yiyeyim
doyayım hadi tıka basa


arkadaki müziğin ihtişamından bahsetmeyeceğim. zaten apayrı. duyar duymaz içiniz cıvıl cıvıl oluyor!
devamını gör...

nem kaldı


gülden karaböcek'ten dinlemeyi sevdiğim eserdir.


parsel parsel eylemişler dünyayı
bir dikili taştan gayrı nem kaldı
dost köyünden ayağımı kestiler
bir akılsız baştan gayrı nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
bir akılsız baştan gayrı nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
nice dertler gördüm derman çıktılar
çok aliler gördüm osman çıktılar
eski dostlar bize düşman çıktılar
iki damla yaştan gayrı nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
gözyaşımdan başka bana nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
başım alım çekip gitsem dağlara
rast gelsem de avcı vurmuş marala
hediyem yoktur ki versem dostlara
bir kaçtadır dertten gayrı nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
dertlerimden başka bana nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı

devamını gör...

taklitler aslını yaşatır

akla quentin tarantino'yu getiren başlıktır. ve yanılan başlıktır! tarantino'ya bakınca yanılıyoruz arkadaşlar.
devamını gör...

filateli

posta pullarını konu alan uğraşın adıdır. filateli ile uğraşanlara da filatelist denir. ayrıyeten pul koleksiyonculuğu ile filatelistlik aynı şey değildir. bu filatelistler gizli bir tarikat gibidirler: bugün posta ofisine gidince pul almak istedi canım. oranın müdürü yanıma sokulup filatelist misin diye fısıldadı. * sanki uyuşturucu ticareti yapıyor mübarek, yaşlı başlı bir de. neyse. bu dedecik de pul koleksonculuğunu filateistlik sanıyordu. hayatı yalan ama haberi yok. ama uyandırmayacağım... o yalanlarıyla mutlu... bırakalım, yaşasın.

ayrıca dünyada yüz milyonun üzerinde pul koleksiyoncusu olduğu söylenir.
devamını gör...

normal sözlük'e erişemiyorsunuz

(bkz: yoo)
devamını gör...

robert ford

ün uğruna jesse james'i öldüren korkak. fakat şöhret bulacağını sanırken jesse'yi öldürdü diye halk tarafından adı lekelendi. bundan önce de sıkılmadan tiyatroda jesse'yi öldürüşünü oynadı kardeşi charley ford ile. bundan da epey ekmek yedi... ama hakkında pek bir şey de yazılmadı zaten. jesse james'in adı illaki duyulmuştur. robert ford ise nope. westworld'deki dr. robert ford bile daha ünlüdür onca yıla rağmen *

neticede eward capehart o'kelley adlı mahkum tarafından öldürüldü. ardından o'kelley tutuklandı fakat halkın o'kelley'in serbest bırakılmasını istemesi sonucu kurtuldu. ve böylece buradan çıkarılacak bir ders var... siz siz olun robert ford gibi racona ters iş yapmayın. vahşi batı kuralları bunu gerektirir. ve ben de daha fazla bir şey yazmayacağım hakkında herkes gibi. lanet adam, jesse'mi öldürdü.
devamını gör...

jesse james

tam anlamıyla paranoyasına yenilen amerikalı haydut, younger çetesinin en ünlü ismi. işlediği suçları zenginden alıp fakire dağıtmak adı altında meşrulaştırıyordu, aynı zamanda dönemin çeşitli bürokratik kesimlerinin halka karşı hırsızlık yaptığı savunusunu yapardı.

ilginçtir ki jesse james halk tarafından çok sevilen bir kimseydi. robert ford tarafından suikasta uğramadan önce ve uğradıktan sonra hakkında bir sürü şey yazılmıştır. ford kardeşlerin bu cinayeti halk tarafından çirkin karşılandı ve ford kardeşler tutuklandı. ardından kısa bir süre sonra vali tarafından affedildiler. bu da valinin cinayetten haberi olduğu söylentisini yaydı.

ölümü ise epey bilindiktir: jesse james duvarda asılı tablonun tozunu almak için ayağa kalkar, sandalyeye çıkar ve tablonun tozunu almaya koyulur. o sırada da robert ford tarafından vurulur.

burada benim yaptığım yorum şu: jesse james zaten en son iki tane adama güvenmişti: charley ford ve robert ford. geriye bunlar kalmıştı ve jesse james kendilerini koruması için çocuklarının, karısının olduğu eve çağırmıştı. fakat yine de çetelerinden dick liddil gibi isimlerin ortaya çıkarttığı söylentiler, kuzeni wood hite'ın ölümü ve liddil'ın tutuklanması jesse james'i işkillendirdi. ve paranoyada buradan itibaren artıyor zaten... hali hazırda kimseye güvenmemesi gereken j.j. şimdi daha temkinli olmalıydı. zaten ford kardeşlere de o kadar güvendiğini zannetmiyorum. en sondaki vurulma olayını da jesse james'in paranoyadan ve depresyondan bunaldığına veriyorum. bir nevi ölüyorsam öleyim demiştir. ya da paranoyasını haksız çıkartma uğruna temkini bırakmıştır... yoksa jesse james gibi bir adamın silahından ayrı düşmesi düşünülemez.
devamını gör...

pre-raphaelite

rafael öncesi döneme yönelmiş ve raffaello'yu hiçe sayar görüldükleri için eleştirilmiş topluluktur. 1848 yılında ingiltere'de kurulan bu topluluk kardeşlik niteliğindeydi. türkçeye ön raffaeloculuk diye çevirilebilir.
devamını gör...

fedor

(bkz: fyodor)
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının en sevdiği meyve

portakal.
devamını gör...

sabah yapılan ilk iş

tekrar uyumak.
devamını gör...

zen budizmi

hermann hesse denen zat-ı muhteremin her defasında gözümüze soktuğu şeydir.
devamını gör...

tokat'ta alevi köylerinin kırmızı ile işaretlenmesi

yazarların duydukları enfes cümleler

(bkz: yoo)
devamını gör...

dibe vurmuş insanlara tavsiyeler

bartendera seslenin.
devamını gör...

melancholia

bir lars von trier filmi. bu filmde temel unsurun kaos ve kozmos çatışması olduğunu gördüm. din-bilim çatışmasını pek görebildiğim söylenemez. yani illaki böyle bir sonuç çıkarılabilir, burjuva eleştirisi de yapılabilir fakat filmdeki esas can alıcı nokta vurgulanmak istenen çaresizliktir.



filmin ilk kısmı olan evlilik kısmı'nda justine adlı gelinimizin ne kadar depresif ve melankoli içerisinde olduğunu görüyoruz. tam anlamıyla depresif bir kişiliktir ve çaresizdir. çünkü -depresyona girenler daha iyi anlayacaktır- böyle bir durumda insan asla felaketten kurtulamayacağını ve yaşamının sonsuza kadar böyle çile çekerek geçeceğini düşünür. depresyon budur aslında özünde ve insan hiçbir surette kılını kıpırdatmak istemez, çünkü anlamı yoktur. yaşanılan her şey anlamsızdır. bunları konuşmak bile. dolayısıyla depresyon hastası bir kimse elbette ki tedaviyi de umursamaz. çünkü o iyileşmeyi istemez, hasta bile değildir bazen kendince, çaresizliği kabul etmiş, yaşamı yaşamaktan vazgeçmiştir.

ilk kısımda gördüğümüz depresif justine'in aksine, kardeşi claire ise tam tersidir. otoriter, başarılı ve görece optimist bir kadındır. zengindir, güzel bir aile hayatı vardır, kocasıyla mutludur. işte burada tam bir burjuva tanımlaması yapabiliriz, yine de pek ileri gitmeye gerek yok sanıyorum çünkü filmin ekseni bir toplum eleştirisine kaymadı hiç. claire adlı karakter son derece optimisttir. ikinci kısımda melancholia adlı gezegen dünya'ya çarpmaya yakın claire aklını kaçırır. çünkü felaket üstlerine geliyordur ve her şey sona erecektir. çaresizdir. yapacak hiçbir şeyi yoktur.

son sahnede claire ve justine'in ölümü nasıl karşıladığına bakarsak daha iyi anlayabiliriz bunu. claire'in korkudan ödü koptu, ağlaya ağlaya ölmeyi bekledi. justine ise zaten pek çok zamandır çaresizdi, felaketin içindeydi ve yaşamı istemiyordu. dolayısıyla ölümü de usulca karşıladı.

john adlı karaktere gelince, tam bir burjuva alan karakter bilime o kadar inanıyordu ki en sonunda o "bilim adamları"nın "kurtulacağız" senaryolarının yanıldığını görünce intihar etti.

bu noktada din eleştirisi yapılabilir mi, belki. fakat bu noktada oldukça derin bir incelemeye ihtiyaç var çünkü film dini hiçbir öğe barındırmıyor. en azından ben göremedim. aynı şekilde bilinç dışı için de yapıyorum bu yorumu.

hayatın anlamsızlığı ve yok oluşun çözümsüzlüğü karşısında hiçbir şey yapamayız, böylece inanç denen şeye daha sağlam bakabilmemize yarayabilir bu nihai yok oluş. pek çok zamandır söylenen şeydir bu ama bir noktada da kendini avutmasıdır insanın. yok oluş var diye olası bir (filmde geçen tabir ile sihirli mağara) hakikat uydurup da buraya sığınmak anca filmdeki çocuk için geçerli olabilir. çünkü yok oluş, yok oluştur. dine inanmak bu yok oluşu bertaraf etmez, yalnızca insanın kendisini kandırması olur.

burada işte güzel bir din eleştirisi bulunabilir. yine de didikledik azıcık, olsun.

bu noktada da varoluşsal sulara inilebilir ama gerek yok. herhangi bir eseri gösterin bana, dilediğiniz kadar yorum yaparım. ama anlamsız olur. önemli olan, daha önce de söylediğim gibi, eserlere yüzeysel bakıp oradan bir hakikat çıkarabilmektir. muz çöpünün yapıştırıldığı bir tablo, bu yüzden bana kalırsa bir çöptür, başka bir şey değil.



filmdeki küçük çocuk lars von trier'e benziyordu lol.

puanım 9/10 - 4,5/5

çaresizliği hissetmek için filmin içine girebilirseniz eğer, siz de sonda gözyaşı dökebilirsiniz.
devamını gör...

porcelain

sürekli ölen bir adamın hikayesinin anlatıldığı moby şarkısı. *


in my dreams i'm dying all the time
then i wake it's kaleidoscopic mind
i never meant to hurt you
i never meant to lie
so this is goodbye?
this is goodbye
tell the truth, you've never wanted me
tell me
in my dreams i'm jealous all the time
when i wake i'm going out of my mind
going out of my mind
devamını gör...

melancholy man


the moody blues'un 1970 çıkışlı şarkısıdır. çağının ötesinde bir şarkıdır çünkü dinleyen herkes kendinden bir şeyler bulacaktır. nasıl ki büyük bir romanda, filmde insan kendinden bir şeyler buluyor ve yaşıyorsa onu; bazı şarkılar da böyledir. bizleri gerçekliğimizden koparır ve bütünüyle çıplak, korkutucu yeni bir gerçekliğe koyar. bu, şüphesiz birçoklarımızın kaldıramayacağı bir şeydir. lakin anlaşılması gereken bir şey var: bu dayanılmaz ıstırap zaten herkese gelmez.

yalnız bir insan anlatılır melancholy man'de. varoluşunun ipince kıvrımlarındaki o dayanılmaz hüznü yatıştıracak tedaviyi bulan fakat onu pek erken kaybeden bir kişiyi anlatır. andrey voznesenski'yi de andırır louis aragon'u da. bunun yanında ismet özel'de görüyorum ben. çünkü varoluşsaldır, çok korkuçtur. bu şarkı çok korkunçtur hanımlar, baylar. ister inanın ister inanmayın.


i'm a very lonely man
just doing what i can
all the world astounds me and i think i understand


o ince ruhlu, o güzel ruhlu nadir insanların anlayabileceği derinlikte bir gerçeklik sunar bize de ondan! ve bu dehşet içinde insan hiç yalnızlaşmadan durabilir mi? hayır. buna imkan yoktur. bir kez başlanırsa o korkutucu hakikat yolculuğuna, sonu getirilmelidir. öyle ya da böyle; ya aşkla ya da ölümle.

dolayısıyla yapılması gereken nedir? aslında şarkı bunu da fısıldar bize:


that we're going to keep growing
just you wait and see
it's comin'! just wait
just you wait and see
i'm a melancholy man
that's what i am
just doing what i can
devamını gör...

sadık veya kader bir doğu masalı

(bkz: zadig ou la destinée)
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim