1.
masumiyet (film)
masum değiliz hiçbirimiz
filmin beni en çok etkileyen yanı ahlak kavramına yaklaşımı oldu. yusuf'un hikayesi etrafında şekillenen olaylar, freudyen etiği alaşağı eden aforoz edilmiş kimliklerle yansıtılıyor. katil, fahişe ve kolcusu utanmazlıklarıyla zeki'nin o çok sevdiği dostoyevski kahramanlarını anımsatırken onlar için masumiyet, gölgesine saklandıkları karanlığa en uygun personadır. filmi bu üç karakteri üzerinden incelemek istiyorum.
bekir,
onda zeki'nin onur kavramını tersyüz etmesini izleriz. uğur için ailesini geride bırakması toplum nezdinde onursuzluktur. fakat, aşk toplumdan münezzehtir, bahtı da onursuzdur. zaten bekir, topluma mı yoksa kendine karşı mı sorumludur? bunun üzerine düşünmek gerek. sokrates, ahlaki normların bireysel olması gerektiğini söyler. bu düşünce varoluşçu ahlak yapısının da temelini oluşturur. bekir bir bakıma, umarsızlığıyla hastalıklı karanlığı kendisi seçmiştir, yaşadığı hayat onu itmemiştir bu yola. hem günahlarının diyetini de asil bir devrimci gibi ceplerinde taşımakla çaresiz değildir. uğur da bunun farkında olduğunu sanır, korkmaz. bekir'in o silahı, "gidersen kendimi öldürürüm." histerisiyle taşıdığını düşünür. ama yönetmenin bekir'e çizdiği silah, bir metafor olarak günahın değil masumiyetin imgesidir. çünkü, yusuf'a ablasının aşığını öldürten silah ve zagor'a önüne geleni öldürten silahla aynı değildir. bekir kimseye zarar veremez kendinden başka. bu yüzden ölümü, ortaçağ'da kilisenin halkı savaşa davet ettiğinde, yalnızca suçluların katolik kilisesinin çağrısına yanıt vermelerine benzer. ölüm ilk çağlardan beri erkekler için en onurlu diyet olarak görülür bağışlanmaya. aşkından ölmek vardır hem bekir'in silahında. tarihin başından beri, çaresizliğin değil onurun karşılığıdır seçilmiş ölüm. en fiyakalı ahkam kesme biçimidir hatta. hem aşk da zaten suç değil mi onlara?
uğur,
onun patolojisi, saplantı haline getirdiği aşkın bedeline harcadığı benliğinden vazgeçerek günah çıkardığını sanması. masum değil, hoş umurunda da değil masumiyet. uğur'un düşüncesine göre, acıdan kurtulmak imkansız. doğu kültürünün bir zehir gibi her birimize kabullendirdiği aşk tanımı, uğur'un yegane kişiliğini oluşturur. ümitsiz bir romantizmin beklentisinde düş güzüne katmaz zagor'u. kabullenir aşka yenilgiyi. çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hala sevgili.
yusuf,
masumiyet yusuf'un, nasıl başa çıkacağını bilemediği sığınaktır. zayıflığını ve günahını toplumdan gizlemek için kuşandığı bu ağır cephanesi, kişiliğinin berisinde elastiki bir kayganlık verir ona. buna karşın, yüzleşmek istemediği karanlık tarafı yusuf'un gerçeğidir, maskesi uymaz yüzüne. kendisine inandırmaya çalıştığı saflığı, bekir'e başka uğur'a başka yaklaşabilmesini sağlar, yine de kandıramaz kimseyi. ne kadar günahsız görünse de, bir katilin geçmişini taşıdığı vakidir. jung'a göre, karanlığını reddetmiş insan siniktir. içgüdülerinden yoksun kalır ve güç durumlarla karşılaştığında yalnızlığa ve zafiyete teslim olur. bu yüzden, uğur'a hislerini açarken bunun soyluca aşktan olduğunu düşünür. uğur da inanmaz zaten. hem bekir de ilk fırsatta anlamıştır yusuf'un sinsiliğini. öyle kolay değildir yusuf, feleğin çemberinden geçmek. neler feragat edildi bak gerçek ne kadar çirkin. saflık yalanıyla anca kendin gibi zayıfları kandırırsın. otelcinin haşladığı sabah çayından gayrı insafa düşmek senin ne haddine. peygamber olacağım diye atladığın kuyudan gel de çık şimdi çıkabilirsen.
filmin beni en çok etkileyen yanı ahlak kavramına yaklaşımı oldu. yusuf'un hikayesi etrafında şekillenen olaylar, freudyen etiği alaşağı eden aforoz edilmiş kimliklerle yansıtılıyor. katil, fahişe ve kolcusu utanmazlıklarıyla zeki'nin o çok sevdiği dostoyevski kahramanlarını anımsatırken onlar için masumiyet, gölgesine saklandıkları karanlığa en uygun personadır. filmi bu üç karakteri üzerinden incelemek istiyorum.
bekir,
onda zeki'nin onur kavramını tersyüz etmesini izleriz. uğur için ailesini geride bırakması toplum nezdinde onursuzluktur. fakat, aşk toplumdan münezzehtir, bahtı da onursuzdur. zaten bekir, topluma mı yoksa kendine karşı mı sorumludur? bunun üzerine düşünmek gerek. sokrates, ahlaki normların bireysel olması gerektiğini söyler. bu düşünce varoluşçu ahlak yapısının da temelini oluşturur. bekir bir bakıma, umarsızlığıyla hastalıklı karanlığı kendisi seçmiştir, yaşadığı hayat onu itmemiştir bu yola. hem günahlarının diyetini de asil bir devrimci gibi ceplerinde taşımakla çaresiz değildir. uğur da bunun farkında olduğunu sanır, korkmaz. bekir'in o silahı, "gidersen kendimi öldürürüm." histerisiyle taşıdığını düşünür. ama yönetmenin bekir'e çizdiği silah, bir metafor olarak günahın değil masumiyetin imgesidir. çünkü, yusuf'a ablasının aşığını öldürten silah ve zagor'a önüne geleni öldürten silahla aynı değildir. bekir kimseye zarar veremez kendinden başka. bu yüzden ölümü, ortaçağ'da kilisenin halkı savaşa davet ettiğinde, yalnızca suçluların katolik kilisesinin çağrısına yanıt vermelerine benzer. ölüm ilk çağlardan beri erkekler için en onurlu diyet olarak görülür bağışlanmaya. aşkından ölmek vardır hem bekir'in silahında. tarihin başından beri, çaresizliğin değil onurun karşılığıdır seçilmiş ölüm. en fiyakalı ahkam kesme biçimidir hatta. hem aşk da zaten suç değil mi onlara?
uğur,
onun patolojisi, saplantı haline getirdiği aşkın bedeline harcadığı benliğinden vazgeçerek günah çıkardığını sanması. masum değil, hoş umurunda da değil masumiyet. uğur'un düşüncesine göre, acıdan kurtulmak imkansız. doğu kültürünün bir zehir gibi her birimize kabullendirdiği aşk tanımı, uğur'un yegane kişiliğini oluşturur. ümitsiz bir romantizmin beklentisinde düş güzüne katmaz zagor'u. kabullenir aşka yenilgiyi. çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hala sevgili.
yusuf,
masumiyet yusuf'un, nasıl başa çıkacağını bilemediği sığınaktır. zayıflığını ve günahını toplumdan gizlemek için kuşandığı bu ağır cephanesi, kişiliğinin berisinde elastiki bir kayganlık verir ona. buna karşın, yüzleşmek istemediği karanlık tarafı yusuf'un gerçeğidir, maskesi uymaz yüzüne. kendisine inandırmaya çalıştığı saflığı, bekir'e başka uğur'a başka yaklaşabilmesini sağlar, yine de kandıramaz kimseyi. ne kadar günahsız görünse de, bir katilin geçmişini taşıdığı vakidir. jung'a göre, karanlığını reddetmiş insan siniktir. içgüdülerinden yoksun kalır ve güç durumlarla karşılaştığında yalnızlığa ve zafiyete teslim olur. bu yüzden, uğur'a hislerini açarken bunun soyluca aşktan olduğunu düşünür. uğur da inanmaz zaten. hem bekir de ilk fırsatta anlamıştır yusuf'un sinsiliğini. öyle kolay değildir yusuf, feleğin çemberinden geçmek. neler feragat edildi bak gerçek ne kadar çirkin. saflık yalanıyla anca kendin gibi zayıfları kandırırsın. otelcinin haşladığı sabah çayından gayrı insafa düşmek senin ne haddine. peygamber olacağım diye atladığın kuyudan gel de çık şimdi çıkabilirsen.
devamını gör...