1974 doğumlu fransız yazar, filozof ve akademisyen olarak bilinir; felsefe profesörü olduğu bilinir iken dilimize çevrilmiş kitapları da bulunmaktadır.
1926/ 1999 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar, çevirmen can yücel imzalı eser; 1995 yılında, hayatını kaybetmeden birkaç yıl önce yayınlanmıştır.
yeniden can yücel okumak iyi geldi,
artık hayatta olmayan yazar veya şairlerin ölüm yıl dönümleri gelip çattığında eserlerini okuyarak kendimce anmaya ve yâd etmeye gayret ediyorum.
can yücel'de ağustos ayında hayatını kaybetmiştir keza.
şimdi ise kitabımıza geçelim;
bazı insanlar hayatını kaybedeceğini hisseder, zamanının geldiğini anlamıştır ve son yazdıkları da genelde ölüm ile ilgili olur, bu kitabı yayınlandıktan sadece 4 yıl sonra hayatını kaybetmiştir, artık ölümünün yaklaştığını hisseder gibi yazıyor bu şiirlerinde, datça sevgisi de gözle görülür nitelikte yer tutuyor bu kitabında, çok sevdiği datça'da uyumaktadır sonsuz uykusunu, sonsuz uykusunu orada uyumak isteyecek kadar çok sevmiş...
hayatı geride bırakacak olmanın hüznü de derinden hissediliyor, güzel ve mutlu bir hayat yaşamış olsa da insan kaç yaşında olursa olsun bir hayali hep yarım kalıyor,
karısına duyduğu aşkı, yitirdiği şair arkadaşlarına dair anma şiirleri, insanın ölene kadar kendi değerinden ve ilkelerinden ödün vermemesi gerektiği, çocuklarına duyduğu sonsuz sevgi, bazı şiirleri özetleyebileceğim konu ve durumlardandı.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum...
elektrikler söndü,
karanlığı koynuma kaptım.
altıncı kıt'adır yağmur
damla damla keşfedilen
yalnızlık.
ki kelimelerdir
bu şiiri sol elime yazdıran
eski bir ses yeni bir sessizlik
param parça ediyor aynasız aynaları.
sen ölüyorsun kardeşim
öldüğünü bil
bile bile ve teamüden
ecel öldürmez insanı
kendisi öldürür
vakti zamanı gelince...
ben onun için yas tutuyorum ya hep
vakti gelmeden öldürülenlere...
" geçmişi hatırlama gayretimiz nâfile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır.
geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının,
kavrayış gücünün dışında bir yerde,
hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir.
bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise, tesadüfe bağlıdır. "
kapağında dolmalık bibere saplanmış bir kalemin olduğu refik durbaş imzalı 127 sayfalık eser; şiir türünde yer almakta ve 1984 yılında yayınlanmıştır.
kitaba geçmeden önce kapağı hakkında da galiba biraz konuşmak gerekiyor, ilginç ve kitabın adını yansıtan bir kapak tasarımı olduğu gâyet sarih, ben tasarımdan ziyâde acı ve yazma üzerine belki biraz konuşabilirim;
kapaktaki biber acıyı temsil ediyor, kalem ise acıdan ancak o duyguyu dışa vurarak kurtulabileceğini hatırlatıyor.
şimdi ise şiirlere geçelim;
acının, hasret çekmenin, kavuşma isteğiyle yaşıyor olmanın, yalnızlığın, daha çok sevip daha az sevilen taraf olmanın ağırlığını derinden hissettiren şiirlerdi.
sanki bir mapus damında yazılmış şiirler gibiydi, sevdiğin herkesten ayrı düşmüşçeşine bir çaresizlik ve özlem içinde yazıyor gibiydi şair.
bazen aşklardan geriye bir şeyin kalmadığını, gönülden sevilmeyenin bir şekilde unutulacağını, ne kadar sevmiş olsan da bazen karşılık bulamayacağını derinden hissettiren şiirlerdi.
ayrılıklardan ve unutulmaktan bıkmış olmayı, hayal kırıklığına uğramanın kişiyi derinden etkilemesini, ölümden korkmayacak kadar acı çekmiş olmayı, ayrılığın kişi üzerindeki sarsıcı etkileri üzerine düşündüren şiirler olduğunu kendi adıma söylemem mümkün olacaktır.
refik durbaş'ın yaşadıklarını yansıtma biçimi her zamanki gibi oldukça iyiydi.
seçtiğim birkaç dize ile burada bir son veriyorum.
denizi göreceğin gün ağlama.
noktaladım bu aşkı da seninle
yürüdüm nice hüzünleri
durdum nice yalnızlıkta
acıda konakladım.
ölüm aklımda
ağlamak istemezdim
uçup giderken alnımdan sonbahar
kime kazıldı bunca mezar?
bütün gece uyudu
omuzuma yaslayıp başını rüzgar
bütün gece uyumayan bir yüreğimdi
bir de rüzgar..
610 metrelik bir radyo yayın kulesinde mahsur kalan iki çok yakın arkadaşın hayatta kalma ve düşmeme çabaları konu ediniliyor.
becky ve dan evlidir, bir de hunter adında arkadaşları vardır ve üçünün birlikte bir yere tırmanmaya çalışmaları ile filmimiz başlar, dan'i hazin bir son beklemektedir.
becky daha kontrollü biri iken hunter ise hayatı biraz da sosyal medyaya içerik koyabilmek için yaşar, sarışındır, ondan daha tombul olmasına rağmen daha çevik ve atak biridir.
becky'de atak biridir ama film boyu hunter'ın mücadelesi daha ön plandadır.
kazanın üzerinden 51 hafta geçmiştir. becky, kocasını yitirdikten sonra yas sürecine girer ve artık yaşamak bile istemez, çok acı çeker, tırmanmayı bırakır, birlikte tırmandığı en yakın arkadaşı hunter onu hayata geri döndürmek ister.
610 metrelik bir radyo kulesine tırmanmayı teklif eder, arkadaşını bir şekilde iknâ eder, ikna olmasının bir nedeni ise o yükseklikten aşağı kocasının küllerini savuracak olmasıdır.
iki genç kadının bu macerası güzel başlasa da başladığı gibi gitmeyecektir, kulenin merdivenlerinin kırılması onların orada aç susuz mahsur kalmasına sebep olacaktır.
üstelik bulundukları yükseklik nedeniyle telefonlar da çekmeyecektir, buldukları her çareyi deneseler de kurtulmak kolay olmayacaktır, fall; düşüş anlamına geldiği gibi, her zirvenin bir düşüşü vardır.
bu sırada becky kocasının onu hunter ile aldattığından şüphelenir,
ve şüphelerinde belki de haklı çıkacaktır,
en yakın arkadaşı ile aldatılmış olmak onu yaralasa da arkadaşından nefret etmeyecek, yine de onu kurtarmaya çalışacak ve zaten ikisinin de bu halde iken birbirlerinden başka çaresi yoktur.
daha fazla yazmak isterdim ama izlemeyenler için spoiler olacağından film hakkında kişisel fikirlerime geçmek istiyorum;
konusu farklı bir filmdi, becky ve hunter rolündeki oyuncuların oyunculuğunu iyi buldum, o gerilimi ve düşüşü yaşatan, hissettiren bir oyunculuk sergilemişlerdi.
konusuna dair birkaç eksiklik olduğunu düşünüyorum, örneğin, yanlarına paraşüt almamış olmaları, gerçi paraşüt almış olsalardı film ilerlemez ve film olmazdı, illa bir şeyler ters gitmeli, unutmuşum.^^
filmden çıkardığım ders ise şu oldu;
hayat ve ölüm, aşk ve ayrılık, zirve ve düşüş hep beraberdir, insan her an her şeyi yaşayabilir, her an zirveye çıkıp her an yere çakılabilir, bu yolculukta yanımızda insanlar olsa da aslında yalnızız, tıpkı becky gibi...
şimdi biraz spoiler verme vakti...
filmin sonlarına doğru hunter aslında çoktan ölmüştü, becky zihninde onu yaşatmış ve bize var gibi gösterilmişti,
onun aslında çoktan düşüp öldüğünü gösterdikleri sahne gerçekten ters köşe bir sahneydi, bence filmin en can alıcı sahnelerindendi.
kuleye tırmanacakları sırada bir akbabanın ölü hayvanı yerken fotoğrafını çekip paylaşan hunter ise aynı akbabanın kurbanı olacaktır... hayat ne tuhaf..
1935/ 2011 yılları arasında yaşayan macar yazar agota kristof imzalı 87 sayfalık eser; öykü türünde yer almakta ve 2005 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
kitabımızda toplam 25 öykü yer alıyor,
bazı öykülerin isimleri şöyle;
•balta
•evimde
•bir işçinin ölümü
•posta kutusu
•çark
•anne
yazarın daha önce okumaz yazmaz ve dün (agota kristof) adlı eserlerini de okumuştum, şimdi de bu kitabı hakkında biraz konuşalım;
öyküler hem etkili olmayı başarıyor hem de suya yazılmış gibiydi, öyle ki; bir öykü bitip diğerine geçildiğinde sanki izleri hemen yok olmuş gibi, ancak bu öykülerin basit olduğu anlamına gelmemeli, bir olayı anlatmaktan ziyâde hayatın içinde fark edilmeyen önemli ve keskin anların krokisini çizmek için yazılmış öyküler tadındalardı.
kimisinde kocası baltayla öldürülen bir kadın, kimisinde bir öğrenci, kimisinde babasını yitiren genç bir kadın, kimisinde ise varlığına değer verilmeyen bir işçi, kimisinde yetimhanede bir çocuk, kimisinde karısının doğum gününü kutlayan bir adam, bir hırsız, hayatın içinden geçip gitmiş biri...
yazarın anlatımı sürükleyici, dokunaklı ve bir yanıyla da buz gibiydi.
en can alıcı bulduğum öyküler ise posta kutusu - çark - babam adlı öyküler oldu.
babam adlı öykü benim için sarsıcıydı, artık yok olan birinin hâlâ yaşadığını zannetmek durumunu da derinden hissettiren bir öyküydü bana kalırsa.
iyi bir kitaptı ama bunun hiçbir önemi yok...
ölü olsa bile onu bırakıp gitmemi istemiyordu.
artık konuşmak istemiyordun,
bir şey hatırlamak istiyordun yalnızca ama ne olduğunu bilmiyordun.
hatırlanacak bir şey yoktu.
hayatımın eserini yazmak için köşeme çekildim, büyük bir yazarım ben,
kimse bilmiyor çünkü henüz hiçbir şey yazmadım.
bir evi başka bir ev için terk etmek,
biri öldürülmüş gibi üzücü.
boş posta kutusu beni boş ümitlere sürükleyebilir.
dönen büyük bir çark bu yalnızca.
adı sonsuzluk.
büyük çarkı döndüren benim.
benden korkmamalısın.
büyük çarktan da.
korkutacak, can yakacak tek şey var, o da hayat, onu da zaten tanıyorsun.
1944/ 2018 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ve gazeteci refik durbaş imzalı 71 sayfalık eser; şiir türünde yer almakta ve 1997 yılında yayınlanmıştır.
bir süredir refik durbaş şiirlerine geri dönmek gibi bir isteğim vardı, yeniden döndüğüm için oldukça müteşekkirim.
refik durbaş şiirlerinde hem hüzünlü hem de keskin biri olduğunu hatırlatıyor,
ok gibi saplanan cümlelerinin altında yutkunamıyorsunuz, bütün güzel günlerin ve hayallerin, ihtimâllerin, gidilmemiş şehirlerin, insanların, hep düşlerde kaldığını hissettiriyor bu kitabındaki şiirlerinde.
bazı şiirlerinde yer alan metaforlar da imgeler de oldukça düşündürücü, mesela; hasret beyaz bir yolculuktur diyor bir şiirinde, her şeyin beyaza bürünmesi sonsuzluk gibi bir anlam taşıyor, hasret sonu gelmeyen, sonsuz bir yolculuktur anlamına geldiğini görünce etkilenmemek imkânsızlaşıyor.
ahmet demirkıran tarafından çekilen 4 dakikalık kısa film; senaryosunu kimin yazdığı belirtilmemiş ve 2013 yılında yayınlanmıştır.
dış görünüşe kalp güzelliğinden daha çok önem veren bir genç kızın karşısındaki gence yaşattığı hayal kırıklığını sonra kendisinin de aynı şekilde yaşamasını ve değişimin sevilmek için elzem olup olmadığını konu ediniyor.
genç adam bir kız arkadaşıyla yemek yiyor ve genç kız onunla pek ilgilenmiyor, o konuşurken yüzüne bakmıyor, bütün ilgisini telefonuna vermiş, genç adama yüz vermiyor, yüz vermemesinin sebebi ise onun istediği kadar yakışıklı olmaması, yemeğin ortasında kalkıp gidiyor ve genç adamın gururuna dokunuyor, değişmeye karar veriyor.
sağlıklı besleniyor, spora gidiyor, giyim tarzını değiştiriyor, başka biri oluyor, daha özenli, daha yakışıklı, daha dikkat çeken biri oluyor, kendisine dış görünüşü kadar değer veren aynı genç kıza bir ders vermek istiyor ve bambaşka biri olmuş halde kızın karşısına çıkıyor, kız ona zamanında nasıl hissettirdiyse o da ona aynısını yapıyor, çünkü bazı insanlar aynısını kendileri de yaşamadan empati yapamazlar.
sevdiğimiz insanlar için gösterdiğimiz fedâkârlıklar eğer onlar bizi çok sevmiyorsa fark edilmeyecektir, tıpkı genç adamın emek verdiği halde umursanmaması ve genç kızın sadece telefonuna bakması gibi.
önemli olan şey dış görünüş değildir, çünkü o her an değişir, önemli olan kalplerdir, çünkü onlar aynı kalır.
bu filmle aynı konuyu işleyen bir şarkı ile tanımımı burada bitiriyorum.
1957 doğumlu kanadalı yazar olarak bilinir;
kitapları önemli edebiyat ödülleri almış ve edebiyatın farklı türlerinde eserler vermiş, türkçe'ye çevrilen kitabı da bulunmaktadır.
helena hilario ve mario pece tarafından senaryosu yazılan ve yönetilen 2019 yapımlı kısa animasyon film; gerçek bir hikâyeden uyarlandığı ve oscar adayı bir kısa film olduğu bilinmektedir.
savaşın olduğu bir dönemde babasıyla kurtulmayı başaran ama babası tarafından yetimhaneye bırakılmak zorunda kalınan joseph adında küçük bir çocuğun hayatı ve yetimhanede yaşadıkları konu ediniliyor.
küçük çocuğun sarı bir şemsiyesi var, bu şemsiye babasından kalan tek yâdigâr,
bir gün yetimhanedeki çocuklara oyuncak getiren bir kadın ve kızının yetimhaneye gelmesi ile çocuğun hayatı değişiyor.
küçük kız ondan şemsiyesini zorla almak istiyor ve daha sonra yerde bulunan kağıda baktıkları zaman çocuğun yaşadığı zor günler gösteriliyor, çocuğun yaşadıklarını böylece öğrenmiş oluyor ve ona karşı daha merhametli olmaya başlıyorlar.
daha sonra küçük çocuğun bir ihtiyar olduğunu ve aslında bütün bunları hatırladığını görüyoruz, bütün bunları ise şemsiye dükkanı açtığında, küçük bir kız ondan sarı şemsiyesini aldığında hatırlıyor.
elinde sarı şemsiye olan bir adamı görüyor ve o babasının aynısı, onun hayalini görüp peşine takılıyor, hayali ise bir anda yok oluyor...
yetimhanedeki o küçük kız ile büyüdükleri zaman evlenmiş olmalılar ve karısı o yere düştüğünde gelip onun acısına ortak oluyor.
bence duygusal bir kısa filmdi,
konusu ve müzikleri etkileyiciydi, kendisine anı kalan tek şeyden ölene kadar vazgeçmemesi ise filmin en can alıcı noktasıydı sanırım.
" ve yine görüyorum sizi yüreğimde,
ilk aşık olduğum halinizle. "
1863/ 1938 yılları arasında yaşayan italyan şair, yazar ve aristokrat olan gabriele d'annunzio imzalı 83 sayfalık eser; dilimize ise, alpay izmirlier - müge yüksel ve yeşim kiriş tarafından çevrilmiş, 2001 yılında yayınlanmıştır.
kitabımız şiir türünde yer almaktadır.
bazı açılardan duygusal bulduğum şiirlerdi, özellikle de bir dizesi vardı ki, son zamanlarda okuduğum en sarsıcı ve düşündürücü, zamanda yolculuk ediyor hissi veren dizelerdendi, birinin ilk tanıdığın hâlini hatırlamak üzerine son derece vurucu bir dizeydi.
yalnızlığın, ölüm dışında hiçbir şeyin heyecan yaratmadığının, birine bağlanmış ve yaşamının onun yaşamıyla anlam kazanmış olmasının, acı çekmeye devam etsen de artık hissizleşmek gibi durumların göstergesi niteliğinde şiirlerdi.
şairin yüreğinden geçeni olduğu gibi yazması şiirlerini daha etkili ve düşündürücü kılıyor, hayatın yıkıcı taraflarının etkileyici bir şiir formuyla karşımıza çıktığı, okunulası bir eser olduğunu söylemem mümkün olacaktır.
gabriele d'annunzio hayatın keskin olduğu zamanlarını kendine özgü bir şiirle yansıtıyor, pek çok dizesinde kendinden bir şey bulmanın mümkün olduğu bir kitaptı.
seçtiğim bazı vurucu dizeleri bırakarak burada bitiriyorum.
1932/ 1963 yılları arasında yaşayan amerikalı şair ve yazar sylvia plath imzalı eser; sarsıcı intiharının üzerinden 2 yıl geçtikten sonra, 1965 yılında yayınlanmış ve dilimize ise yusuf eradam tarafından çevrilmiştir.
itiraf şiiri veya itirafçılık adı verilen ve 1950'li, 1960'lı yıllarda bazı amerikalı şairler tarafından kullanılan şiir tarzının bir örneği niteliğinde bir eser olduğunu söylemek mümkün olacaktır.
şimdi ise kitap hakkında biraz konuşmakta fayda var;
bilindiği üzere sylvia plath hayatının büyük bir kısmını majör depresif bozukluk ile geçirmiş ve belki de iki küçük çocuğu var iken onu kafasını fırına sokup intihara götüren de vâroluşunu derinden etkileyen bu durumdur, majör depresif bozukluğuna sahip olmak onun hayatına olduğu kadar, yazdıklarına da olanca ağırlığıyla sirâyet etmiş gibidir.
bu şiirlerinin odak noktasında onun gözlemlerinin yansımalarını bulmak mümkün, derin bir huzursuzluk, neredeyse hiçbir şeyden memnun olmamak, ölümü arzulamak, her şeyden şüphe duymak, mutsuzluk, yalnızlık, anne olduktan sonra ruhunun geçirdiği dönüşüm, yaşamın istediği gibi olmaması, kurallara rest çeken bir yanının olması, yeniden doğma isteği, bazı şiirlerin işlediği temalardandır denilebilir.
kitaba dair beklentim daha üst düzeydeydi, beklediğim kadar iyi şiirler olduğunu kendi adıma söylemem zor, ama hiç etkileyici bulmadığımı da söylemem doğru olmaz,
bilindik bir şiir anlayışından ziyâde monolog tarzında ilerleyen ve itiraf ağırlıklı şiirlerdi diyebilirim.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
verdim gitti adımı
ve günlük elbiselerimi hemşirelere geçmişimi anestezi uzmanlarına
ve bedenimi cerrahlara.
kendimi yitirdim artık, bıktım çantalardan, bavullardan -rugan gece çantam
kara bir ilaç kutusu gibi,
kocam ve çocuğum
gülümsüyor aile fotoğrafından.
her şeyin avcumdan kayıp gitmesine
göz yumdum, adıma ve adresime inatla asılmış otuz yaşında bir yük gemisiyim.
en sevgili yakınlarımdan kopardılar beni.
zuhal bir apartman dairesinde yaşayan ve avukatlık mesleğini icrâ eden otuzlu yaşlarda bir kadındır, çok sıcakkanlı birisi olmamakla birlikte soğuk nevâle olduğu da galiba söylenemez, detaylara önem verip de bazı şeyleri iç dünyasında yaşayan, duygularını dışa pek vurmayan insanlardandır.
bir gün evde kedi sesi duymaya başlar ve sesin nereden geldiğini çözemez, kedi sesini sık sık değil ama tekrar tekrar duymaya devam eder, bu kedinin kimin kedisi olduğunu anlamak için komşularının evlerine gitmeye başlar, kedi onların da değildir.
zuhal bu sesi istemeden saplantı hâline getirir, çünkü hayat kalitesi bu ses yüzünden olumsuz etkilenmekte ve uykularını kaçırmaktadır, ne olursa olsun bu kediyi bulacaktır.
sesin nereden geldiğini anlamak için komşularını kapıdan dinlemek gibi uçuk kaçık hareketlerde bulunur ve güvenlik kamerasına yakalandığını unutmuştur, apartman toplantısında bu davranışı yüzünden oldukça utanacak ama saplantısının kaynağına inmekten de vazgeçmeyecektir.
filmi saplantı ekseninde ele almak da mümkün, veya izlerken düşündüğüm kapılma duygusu
bazen bir sese, bazen bir insana, bazen bir şarkıya, bazen bir anıya, kapılıp gider ve zamandan ayrılırız, kapıldığımız varlık ya da nesne hayatımızı işgal etmeye başlar ve bir süre sonra kapıldığımız şeyin esiri olur, saplantımız hâline getirir ve artık kapılınan şey dışında bir şey görmez, duymaz oluruz, tıpkı zuhal gibi...
konu açısından kısmen farklı bulduğum ama şaşırtıcı bulduğumu söyleyemeyeceğim bir filmdi.
nihal yalçın'ın oyunculuğunun senaryoya yüzde yüz bağlı kalınmış bir oyunculuk olduğunu düşünmüyorum, yansıttığı karakterin ruh haline kendisinden de bir şeyler katmış ve bazı sahnelerde doğaçlama davranmış gibiydi ve bu durumu sevdim.
1943/ 2015 yılları arasında yaşamış türk yazar, şair ve aktivist sennur sezer imzalı eser; 1983 yılında yayınlanmıştır.
şairin 1964/ 1977 yılları arasında kaleme almış olduğu şiirleri yer almaktadır.
sennur sezer'i kapsamlı olarak okuma niyetim uzun zamandır vardı ve nihayet şiiriyle ciddi anlamda tanıştığım eseri bu kitap oldu.
şair kimliğiyle öne çıkmış olsa da aynı zamanda aktivist olduğunu belirtmekte fayda var, her dâim mazlumun yanında olan, haksızlığa göz yummayan, özgürlüğü için yaşayan, duyarlı bir insan olduğunu salt bu şiirlerden de görmek mümkün olacaktır.
emeğin, işçinin, hakkı yenilenin yanında olan ve dünyevî şeyler için insanî ilkelerinden ödün vermeyen biri olduğu da açıkça görülmektedir.
mücadelenin, yoksulluğun, emeğin, ölümün, kişisel yalnızlığının, hayat yorgunluğunun, kırgınlığın yoğun olarak yansıdığı şiirlerdi.
severek okuduğum ve bazı dizelerini oldukça iyi bulduğum bir kitap oldu. yalnız değilsin diyor sanki her şeye rağmen, hayat her an mucize getiremeyecek olsa da ümitsizliğe kapılma der gibi yazıyor bence biraz da.
hayatta ve vâroluşta bir kimlik arayışının şiirsel iz düşümü olarak özetlenebilecek bir kitaptı sanırım.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
bir şarkı yansır uzak birinden
etimizden kopar acısı.
mutlu uçurtmalardır çocuklar
annelerin yıpranmış ellerinde.
gülüşler eskimez.
yorgunsam bezginsem çaresizsem
onu düşünürüm, üzgün ve kırgın.
gülme n'olur gülme
gülme belki de çıldırırım
yıkarım töreleri bir bir
severim seni
belki ağlarım.
1933 doğumlu türk şair, akademisyen ve çevirmen cevat çapan imzalı 63 sayfalık eser; 1998 yılında yayınlanmıştır.
cevat çapan şair olsa da şair kimliğinden ziyâde çevirmen kimliğini sürdürmeye daha fazla odaklanmasıyla biliniyor, kitabın sonunda şiire dair duygu ve düşünceleri de aktarılıyor, şiir okumayı şiir yazmaktan daha çok sevdiğini buradan bile anlıyoruz, çevirisini yaptığı şiir sayısı belki yazdığı şiirlerden bile fazladır ama elbette bu şiirinin geride kaldığı anlamına da gelmez.
şimdi ise şiirler hakkında nâçizâne biraz konuşalım;
çok severek ve bazı dizelerde duygusal açıdan etkilenerek okuduğum şiirlerdi, bence duygu seline boğulmuş şiirlerden ziyâde hatırlamaya yönelik şiirlerdi, duygusal sorgulamaların da hüküm sürdüğü bazı şiir ve dizelerin vâr olmasını sevdim, keza etkileyici bulma nedenim de şiirlere serpiştirilmiş bazı sitemler ve sorgulamalardı.
vedâlaşmaların, yitirmelerin, özlemlerin, ayrılıkların, sende iz bırakan biriyle bir daha hiç karşılaşmayacak olmanın üzüntüsünün iz düşümü niteliğinde şiirlerdi benim için.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bitiriyorum.
vedalaşmaların ilmini yaptım ben.
dağlar yoktu, dağlar yoktu
rüzgârlara yaslandım.
bilinmeyen mezarını arıyorum
kulağımı toprağa dayayıp.
bir gün sana gene yollarda rastlasam.
uzun, karanlık bir çığlığın da
ardına düşebilir insan
titrek, eğri büğrü bir yazının
çağrısına da uyar.
bırakıp her şeyi döner
- aşk bir buluşmadır çünkü
her zaman gecikmiş bir buluşma.
sorma sakın - bilmek yasak, derdin
kim bilebilir
yazgının bizi nereye sürükleyeceğini.
sessizlik şaşırtmasın seni, ürkütmesin.
ben içindeyimdir o alaca sessizliğin.
bir daha hiç karşılaşmayacağınızı
unutmak için,
sırtını denize çevirmiş, gözleri dağlarda.
karıştırdığım kitapta bir soru
“yazı nerede başlar?”
öyle duruyorlardı,
bildikleri bütün sözcükleri susarak..
" bakamam gözlerinin içine bakamam anıların bırakıyor seni. "
1925/ 1985 yılları arasında yaşayan türk şair ve edebiyat öğretmeni sabri altınel imzalı 63 sayfalık eser; 1995 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
şiir kitabı olsa da kitabın sonunda şiire dair düşünceleri de yer alıyor, şiire bakış açısı şiirine de yansımış demek mümkün olacaktır.
şairin okuduğum ilk kitabı bu oldu,
yeni bir ses duymuş olmaktan oldukça mutluyum ve şimdi kitabımıza geçelim;
yalnızlığın, yitip gidenlerin gerisinde kalmanın, ölümün, vazgeçmenin ve neyin var neyin yoksa hepsini ona bırakmanın yansıması niteliğinde şiirlerdi bence sıklıkla,
anıların siliniyor olmasının verdiği acıyı da hatırlatıyor, yaşamının aşık olduğu kişiden ibâret olduğunu da düşündürüyor, sayısız ölüm görmenin yorgunluğu altında yine de yaşamaya çalışan yorgun bir yürek taşıdığını da hissettiriyor kimi şiirlerinde, insanın yabancılaşmasını ve kimsesizliğini de ele alıyor bazı şiirlerde.
bakış açısının özgünlüğü şiirlerin özgün olmasından bile belli oluyor, düşündüren bir şiir dünyasının hüküm sürdüğünü söylemek mümkün olacaktır.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
1915/ 2002 yılları arasında yaşayan türk şair ve yazar melih cevdet anday imzalı 87 sayfalık eser; kitabımızın 1997 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
kitabın sonunda ise şiire dair yazıları yer almaktadır.
melih cevdet anday okumak iyi geldi,
yalnızca kitabın biraz daha uzun olmasını isterdim.
hem kendi iç dünyasına ışık tutan şiirlerdi, hem de diğerkâm bir çizgide ilerlediği şiirlerdi, memleketin hâlini düşünüyor olmak gibi siyâsi kaygılar da bazı şiirlerde yoğun olarak işlenmese bile gözle görülür nitelikteydi.
oğluna duyduğu sevgi, yoksulluk, ölüm, ayrılık gibi acı gerçekler, mutlulukların kısa sürmesi, yaşamanın bazen sadece anımsamaktan ibâretmiş gibi gelmesi, hayat okyanusunda bir sandal gibi sallanmak, hayatın düşe kalka öğrenilen bir zaman dilimi oluşu, bazı şiirlerin ifade ettiği durum ve anlamlardandı.
şiirleri kesinlikle beğendim ama beklentim biraz daha yukarıdaydı, şairin iç dünyasını yansıtma biçimi elbette iyiydi, keskin ve sarsıcıydı, bir tık daha fazla olacağını düşünerek okuduğum bir kitaptı.
seçtiğim dizelerin bazılarını bırakarak burada bir son veriyorum.
etkileyici bir kitaptı.
ona bir kitap vereceğim
rahatını kaçırmak için.
geride kalmanın hüznü yamanmış yaman.
ben güzel günlerin şairiyim
saadetten alıyorum ilhamımı
kızlara çeyizlerinden bahsediyorum mahpuslara affı umumiden...
çocuklara müjdeler veriyorum
babası cephede kalan çocuklara...
fakat güç oluyor bu işler
güç oluyor yalan söylemek...
uyuyamayacaksın
düzelmeden memleketin hali
düzelmeden dünyanın hali
gözüne uyku giremez ki...
1963 doğumlu türk şair birhan keskin imzalı eser; oldukça ince ama son derece etkili şiirlerin yer aldığı bir eser olduğu söylenebilir iken, 2006 yılında yayınlanmıştır.
ayrılık kavramının ve unutulmuşluk hissinin ağırlıklı olarak yansıtıldığı şiirler olduğunu söylemek mümkün olacaktır.
ayrılığı yansıttığı kadar aşkı da hissettiriyor,
âşık olunan insanı kendi dünyanın merkezine koymak, aşkına verdiğin değeri ondan görmemiş olmak, ayrılık sonucunda yüreğin yandığı zamanlarda hayatın ve yaşamanın zor gelmesi, onunla sadece mutluluğa değil mutsuzluğa da varım demek, aşkına rağmen unutulan taraf olmak, bazı şiirlerin işlediği konulardandı diyebilirim.
ne olursa olsun yola devam edebilmenin önemini hatırlatan şiirlerdi belki biraz da. birhan keskin her zamanki gibi keskin bir üslupla çıkıyor karşımıza;
yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni diyor bir şiirinde, en güvendiğin insandan sarsıcı bir darbe almayı, unutulmanın ne demek olduğunu sana en sevdiğin insanın öğretişini anlatıyor sanki bu dizede.
seçtiğim bazı dizeleri ve cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
kesinlikle okunulası bir eser.
gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. her gün bir taş parçası söktüm içimden. her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım.
her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. her gün işlerin beni avutmadığını gördüm, ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum.
onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
titreme daha fazla kalbim.
bağışla kendini artık
onu da bırak gitsin.
bırak gitsin.
o senin ezel gününden kaderin
sen onu nasılsa bin kere daha seveceksin.
sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda sen beni kızını çok seven
bir anne olarak hatırla. ben ki hiç kavuşamamıştım sana.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.