güne geceye ana bir kısa öykü bırak
başlık "deprofundis" tarafından 01.11.2021 22:33 tarihinde açılmıştır.
1.
"adamın biri, öykü anlattığı için köyünde çok sevilirmiş. her sabah köyden ayrılır, akşam döndüğünde de, bütün gün çalışıp yorulmuş olan köylüler çevresine toplanıp sorarlarmış:
'neler gördün bugün? hadi anlat.' anlatırmış o da: 'ormanda flüt çalan bir pan gördüm, çevresinde küçük periler halka olmuş dans ediyordu.' 'başka ne gördün? anlat,' dermiş köylüler. anlatırmış: 'deniz kıyısına vardığımda, dalgaların üzerinde üç denizkızı gördüm; altın bir tarakla yemyeşil saçlarını tarıyorlardı.' köylüler bu öyküleri anlattığı için çok seviyorlarmış onu.
bir sabah her zamanki gibi köyden ayrılmış. deniz kıyısına geldiğinde bir de bakmış ki, dalgaların üzerinde üç denizkızı altın bir tarakla yeşil saçlarını tarıyor. gezintisini sürdürmüş; ormana yaklaştığında, flüt çalan bir pan ve halka olup dans eden periler görmüş... o akşam köyüne döndüğünde, köylüler her akşamki gibi, 'neler gördün? hadi anlat,' deyince, 'hiçbir şey görmedim.' demiş. "
devamını gör...
2.
madem bu gece uykum yok. anadolu'dan bir öykü paylaşayım. rahmetli babam zaman zaman anlatırdı bunu.
köyün zengin ağası 100 koyununu otlatması için bir çoban ile anlaşır. çoban koyunları alıp düşer yola. tam 6 altı ay sonra gelir ama yanında sadece bir koyun derisi vardır. ağa sinirli ve heyecanla koyunlarına ne olduğunu sorar. çoban başlar anlatmaya.
"ağam hesabım şöyledir. yağmur yağdı, gök çatladı. 72sinin ödü patladı. önden gitti baş toklu. ardından 5 toklu. 10unu verdim kasaba, 10unu da katma hesaba. kurt kaptı birisini. ötekinin de getirdim derisini"
ağa sinirlenir. önünde duran yoğurt çanağını çobanın suratına çarpar. çoban suratındaki yoğurtlaro eli ile temizleyip pişkin pişkin "hesabını doğru verenin yüzü böyle ak çıkar" der.
köyün zengin ağası 100 koyununu otlatması için bir çoban ile anlaşır. çoban koyunları alıp düşer yola. tam 6 altı ay sonra gelir ama yanında sadece bir koyun derisi vardır. ağa sinirli ve heyecanla koyunlarına ne olduğunu sorar. çoban başlar anlatmaya.
"ağam hesabım şöyledir. yağmur yağdı, gök çatladı. 72sinin ödü patladı. önden gitti baş toklu. ardından 5 toklu. 10unu verdim kasaba, 10unu da katma hesaba. kurt kaptı birisini. ötekinin de getirdim derisini"
ağa sinirlenir. önünde duran yoğurt çanağını çobanın suratına çarpar. çoban suratındaki yoğurtlaro eli ile temizleyip pişkin pişkin "hesabını doğru verenin yüzü böyle ak çıkar" der.
devamını gör...
3.
bir gün bir palyaço varmış bütün ağlayanları güldürürmüş. bir gün bir adam yoğun ağlama sebebiyle doktora gitmiş. doktor demiş ki git o palyaço seni güldürür. adam demiş ki o palyaço benim.
devamını gör...
4.
5.
6.
sessizce hastane odasına baktı. tam dokuz aydır burada mı yatıyordu?
ne zaman başladığını düşünmeye çalışırken dışarıdan gelen rüzgârın uğultusunu duydu. pencereden baktığında, karşıdaki koca çınarın dallarının kopup gidecekmiş gibi savrulduğunu gördü. kendini ona benzetti. o da içten içe kırılmış ve yalnızdı..
dalgın gözlerini camdan ayırmadı.
“aslı… aslı… kızım kalk artık. teyzene gideceğiz. baban hazırlanmış bile. senin bu ağırkanlılığına yine sinirlenecek.”
annesinin sesi hâlâ kulağında yankılanıyordu.
o gün arabaya bindiklerinde yağmur deli gibi yağıyordu. camlara vuran damlalar görüşü neredeyse tamamen kapatmıştı. babası radyoyu açtı. o sıralar genç kızlar arasında hızla ünlenen atlas kaan' nın şarkısı çalmaya başladı.
aslı hafifçe gülümsedi.
tam o sırada önlerine çıkan köpeğe çarpmamak için babası ani bir hareketle direksiyonu kırdı.
araba kontrolden çıktı.
şarampole yuvarlandılar.
gözlerini açtığında hastanedeydi.
kolunda ve ayağında kırıklar vardı ama yaşıyordu. annesiyle babasının öldüğünü söylediklerinde ise hiçbir şey hissedemedi. ağlayamadı bile.
sanki içine bir boşluk açılmıştı.
o günden sonra abisi murat onu yanına aldı.
aslı giderek sessizleşti. uzun uzun boşluğa bakıyor, saatlerce odasından çıkmıyordu. sürekli müzik dinliyordu. özellikle de atlas kaan…
şarkılar, acısını unutturan tek sığınaktı.
kazanın üzerinden tam bir yıl geçmişti.
murat, kardeşinin biraz olsun toparlanması için ona sürpriz yaptı. atlas kaan konserine en önden bilet almıştı.
o gece hava yine yağmurluydu.
aslı büyük bir heyecanla hazırlandı. gözlerinin içi uzun zaman sonra ilk kez ışıldıyordu.
konser alanına geldiklerinde kalabalığı yara yara en öne geçti. atlas sahneye çıktığında çığlıklar yükseldi.
aslı nefesini tuttu.
atlas şarkı söylerken bir an göz göze geldiler. kalbi deli gibi çarpmaya başladı.
sonra atlas mikrofonu kaldırdı.
“aramızda çok özel biri var,” dedi gülümseyerek. “aslı… bu şarkı senin için.”
aslı’nın gözleri karardı.
“aslı! aç gözlerini, hadi biraz su iç.”
gözlerini araladığında murat’ın korku dolu bakışlarıyla karşılaştı.
“abi…” dedi nefes nefese. “atlas benim adımı söyledi…”
murat kısa bir sessizlikten sonra başını eğdi.
“aslı… sen baygınlık geçirdin. atlas böyle bir şey söylemedi.”
o geceden sonra her şey daha da kötüleşti.
aslı televizyonda atlas’i gördüğünde onunla konuşmaya başladı. atlas’in de ona karşılık verdiğini söylüyordu.
“beni tanıyor.” “bana âşık.” “yakında yanıma gelecek.”
başta kimse önemsemedi.
ama zaman geçtikçe aslı gerçeklikten kopmaya başladı. her hafta atlas'a mailler atıyor, birlikte yaşayacakları hayatı anlatıyordu.
bir gün murat, bilgisayar açık kaldığında o mailleri gördü.
sayfalarca yazılmıştı.
murat’ın elleri titredi.
ve kısa süre sonra aslı’yı bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi’ne yatırdılar.
aslı yeniden pencereye baktı.
demek bugün çıkacaktı.
dokuz ay…
dokuz koca ay boyunca burada yaşamıştı.
atlas’i düşündü.
canı acıdı.
kapı birden açıldı.
içeri murat ve teyzesi girdi. ikisi de ona sıkıca sarıldı.
“hazır mısın?” diye sordu murat gülümsemeye çalışarak.
aslı sessizce başını salladı.
arabaya bindiklerinde hava yine yağmurluydu.
aslı camdan dışarı bakıyordu.
içinde garip bir boşluk vardı.
atlas…
aralarında hiçbir bağ yoktu
bunu sadece kendi zihninde yaratmıştı.
“ben sevdim,” diye fısıldadı kendi kendine.
“sadece ben…”
yağmur damlaları cama çarparken gözlerini kapattı.
“tüm ruhum eriyene kadar…”
eve geldiklerinde doğruca odasına çıktı.
hastanede aynaları bile kaldırmışlardı. kendine zarar verebilir diye hiçbir keskin eşya vermemişlerdi.
aylar sonra ilk kez aynaya bakacaktı.
kapıyı kapattı.
yavaşça aynanın karşısına geçti.
yüzü solgundu. göz altları morarmış, yanakları çökmüştü. tam o sırada pencere sert bir rüzgârla açıldı. perdeler savruldu. aslı geri çekilmek istedi ama yapamadı. sankş görünmez bir güç onu aynaya doğru çekiyordu.
her şey karardı.
gözlerini açtığında kendini tanımadığı bir salonda buldu. eskitilmiş ama zarif mobilyalar, ağır kadife perdeler, tavandan sarkan kristal avize…
yan odadan tabak sesleri geliyordu. korkuyla mutfağa yöneldi.
ocakta yemek karıştıran bir kadın birden döndü.
aynı yüz.
aynı gözler.
aynı aslı.
kadının elindeki tencere yere düştü.
tam o sırada mutfağa bir adam girdi.
“ne oluyor aşkım?” dedi telaşla.
adam iki aslı’yı görünce olduğu yerde dondu. yüzündeki renk çekildi.
aslı titreyen sesiyle fısıldadı:
“atlas…?”
ne zaman başladığını düşünmeye çalışırken dışarıdan gelen rüzgârın uğultusunu duydu. pencereden baktığında, karşıdaki koca çınarın dallarının kopup gidecekmiş gibi savrulduğunu gördü. kendini ona benzetti. o da içten içe kırılmış ve yalnızdı..
dalgın gözlerini camdan ayırmadı.
“aslı… aslı… kızım kalk artık. teyzene gideceğiz. baban hazırlanmış bile. senin bu ağırkanlılığına yine sinirlenecek.”
annesinin sesi hâlâ kulağında yankılanıyordu.
o gün arabaya bindiklerinde yağmur deli gibi yağıyordu. camlara vuran damlalar görüşü neredeyse tamamen kapatmıştı. babası radyoyu açtı. o sıralar genç kızlar arasında hızla ünlenen atlas kaan' nın şarkısı çalmaya başladı.
aslı hafifçe gülümsedi.
tam o sırada önlerine çıkan köpeğe çarpmamak için babası ani bir hareketle direksiyonu kırdı.
araba kontrolden çıktı.
şarampole yuvarlandılar.
gözlerini açtığında hastanedeydi.
kolunda ve ayağında kırıklar vardı ama yaşıyordu. annesiyle babasının öldüğünü söylediklerinde ise hiçbir şey hissedemedi. ağlayamadı bile.
sanki içine bir boşluk açılmıştı.
o günden sonra abisi murat onu yanına aldı.
aslı giderek sessizleşti. uzun uzun boşluğa bakıyor, saatlerce odasından çıkmıyordu. sürekli müzik dinliyordu. özellikle de atlas kaan…
şarkılar, acısını unutturan tek sığınaktı.
kazanın üzerinden tam bir yıl geçmişti.
murat, kardeşinin biraz olsun toparlanması için ona sürpriz yaptı. atlas kaan konserine en önden bilet almıştı.
o gece hava yine yağmurluydu.
aslı büyük bir heyecanla hazırlandı. gözlerinin içi uzun zaman sonra ilk kez ışıldıyordu.
konser alanına geldiklerinde kalabalığı yara yara en öne geçti. atlas sahneye çıktığında çığlıklar yükseldi.
aslı nefesini tuttu.
atlas şarkı söylerken bir an göz göze geldiler. kalbi deli gibi çarpmaya başladı.
sonra atlas mikrofonu kaldırdı.
“aramızda çok özel biri var,” dedi gülümseyerek. “aslı… bu şarkı senin için.”
aslı’nın gözleri karardı.
“aslı! aç gözlerini, hadi biraz su iç.”
gözlerini araladığında murat’ın korku dolu bakışlarıyla karşılaştı.
“abi…” dedi nefes nefese. “atlas benim adımı söyledi…”
murat kısa bir sessizlikten sonra başını eğdi.
“aslı… sen baygınlık geçirdin. atlas böyle bir şey söylemedi.”
o geceden sonra her şey daha da kötüleşti.
aslı televizyonda atlas’i gördüğünde onunla konuşmaya başladı. atlas’in de ona karşılık verdiğini söylüyordu.
“beni tanıyor.” “bana âşık.” “yakında yanıma gelecek.”
başta kimse önemsemedi.
ama zaman geçtikçe aslı gerçeklikten kopmaya başladı. her hafta atlas'a mailler atıyor, birlikte yaşayacakları hayatı anlatıyordu.
bir gün murat, bilgisayar açık kaldığında o mailleri gördü.
sayfalarca yazılmıştı.
murat’ın elleri titredi.
ve kısa süre sonra aslı’yı bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi’ne yatırdılar.
aslı yeniden pencereye baktı.
demek bugün çıkacaktı.
dokuz ay…
dokuz koca ay boyunca burada yaşamıştı.
atlas’i düşündü.
canı acıdı.
kapı birden açıldı.
içeri murat ve teyzesi girdi. ikisi de ona sıkıca sarıldı.
“hazır mısın?” diye sordu murat gülümsemeye çalışarak.
aslı sessizce başını salladı.
arabaya bindiklerinde hava yine yağmurluydu.
aslı camdan dışarı bakıyordu.
içinde garip bir boşluk vardı.
atlas…
aralarında hiçbir bağ yoktu
bunu sadece kendi zihninde yaratmıştı.
“ben sevdim,” diye fısıldadı kendi kendine.
“sadece ben…”
yağmur damlaları cama çarparken gözlerini kapattı.
“tüm ruhum eriyene kadar…”
eve geldiklerinde doğruca odasına çıktı.
hastanede aynaları bile kaldırmışlardı. kendine zarar verebilir diye hiçbir keskin eşya vermemişlerdi.
aylar sonra ilk kez aynaya bakacaktı.
kapıyı kapattı.
yavaşça aynanın karşısına geçti.
yüzü solgundu. göz altları morarmış, yanakları çökmüştü. tam o sırada pencere sert bir rüzgârla açıldı. perdeler savruldu. aslı geri çekilmek istedi ama yapamadı. sankş görünmez bir güç onu aynaya doğru çekiyordu.
her şey karardı.
gözlerini açtığında kendini tanımadığı bir salonda buldu. eskitilmiş ama zarif mobilyalar, ağır kadife perdeler, tavandan sarkan kristal avize…
yan odadan tabak sesleri geliyordu. korkuyla mutfağa yöneldi.
ocakta yemek karıştıran bir kadın birden döndü.
aynı yüz.
aynı gözler.
aynı aslı.
kadının elindeki tencere yere düştü.
tam o sırada mutfağa bir adam girdi.
“ne oluyor aşkım?” dedi telaşla.
adam iki aslı’yı görünce olduğu yerde dondu. yüzündeki renk çekildi.
aslı titreyen sesiyle fısıldadı:
“atlas…?”
devamını gör...
7.
kül ve fotoğraf
evin misafir odasındaki eski masanın üzerinden albüm düşerken içinden bir fotoğraf çıktı ve sobanın tam bitişiğine geldi.
hakkı, “hadi uyan, durağa geldik,” dedi.
otobüsten indiklerinde saat akşam dokuz civarıydı.
“gel,” dedi, “bir bira içelim.”
içeri girdiler. sigara dumanından göz gözü görmüyordu. özellikle kenar bir masayı seçtiler. paraları ancak ikişer biraya yetiyordu.
sobanın bitişiğine düşen fotoğraf yavaşça sararmaya başladı.
“iki bira,” dedi hakkı.
biralar soğuk ama suluydu. ilk yudumu içer içmez içlerindeki sıkıntı geçti.
birbirlerini sekiz aydır falan tanıyorlardı. ama hissettiklerini anlamaları bir ay önce falan olmuş olmalıydı.
bu ilişki nereye varacak, ikisi de bilmiyordu. ama hakkı açılmaya karar vermişti.
o gün vardiyadan çıktıklarında hakkı:
“hadi bir şeyler içmeye gidelim,” dedi.
nasıl karşılanacağını bilmeden ona duygularını söyleyecekti. ona karşı bir şeyler hissettiğini ve bu duygunun gerçek olduğunu biliyordu. ama konuşmaya korkuyordu. o yüzden bu zamana kadar kendini engellemişti.
o sırada barda üzerlerinde gezinen bakışları hissetti. ürperdi. gözlerdeki sorgulamayı fark etti. gayriihtiyari sandalyede geriye çekildi. kafalar önlerine döndü. biraz sonra hoyrat kahkahalar tüm barı doldurdu.
önce fotoğrafın sobaya yakın tarafı ısınmaya başladı. sağda hakkı, ortada çocuklar, en uçta karısı vardı.
hakkı ailesinin zoruyla on beş yıl önce evlenmişti. “yaşın geçiyor, konu komşu niye evlenmiyor diye dedikodu çıkarır,” baskısıyla bu evliliği yapmıştı.
onun saçını eliyle düzeltişini gördü. içi eridi.
karısıyla ilk çocukları olduğunda artık boşanamayacağını fark etmişti. yaşadığı tek duygu çaresizlikti.
ikinci biralar masaya geldiğinde onun gözlerinin içine baktı. tırnaklarının etini yiyordu. hakkı'nın ne söyleyeceğini anlamıştı. hakkı onun gözlerinde utangaç bir bakış gördü.
fotoğraf sıcaklığın etkisiyle tamamen sararmaya, sonra da kıvrılmaya başladı.
hakkı, etleri yenmekten paramparça olmuş eli tuttu.
“seni seviyorum,” dedi. “artık saklamayacağım.”
karşısındaki ses şefkatle:
“ben de,” dedi.
ikisi için de birilerine karşı böyle duygular hissetmek mucize gibi geliyordu. birbirlerine bakıp sevgiyle gülümsediler. bunca acımasızlığın, bunca kötülüğün içinde sanki aşk onlarla birlikte kendini yeniden hatırlamıştı.
saatler saatleri kovaladı. coşkuyla konuşuyorlardı. biri bitirmeden diğeri başlıyordu. zaman önemsizdi, hiçti. barın kapanma vakti geldiğinde saatin farkında bile değillerdi.
dışarı çıktılar. gece yarısı o soğuk sokakta el ele yürüdüler. soğuktan mı, aşktan mı bilinmez, ikisinin de yanakları kızarmıştı. bir kuytuda ilk öpüşmenin heyecanını tattılar. birdiler. hiçbir şeyin önemi yoktu. korku yerini güvene bıraktı. o tek, yalnız yol ikisine çıkmıştı.
sıcaktan tamamen içine doğru kapanan fotoğrafta önce hakkı'nın yüzü kayboldu, sonra karısının, sonra da çocuklarının. ve en son sağ uçtan yanmaya başladı. alev tüm eve yayıldı.
hakkı onu kendine doğru çekti ve gözlerine uzun uzun baktı. saçlarını okşadı.
“seni seviyorum be ahmet,” dedi.
ahmet, hakkı'nın elini tuttu. sıcacıktılar.
yangın önce evi kül etti. sonra tüm mahalleyi. sonra koca bir ülkeyi.
bazen bir kıvılcım yeter.
evin misafir odasındaki eski masanın üzerinden albüm düşerken içinden bir fotoğraf çıktı ve sobanın tam bitişiğine geldi.
hakkı, “hadi uyan, durağa geldik,” dedi.
otobüsten indiklerinde saat akşam dokuz civarıydı.
“gel,” dedi, “bir bira içelim.”
içeri girdiler. sigara dumanından göz gözü görmüyordu. özellikle kenar bir masayı seçtiler. paraları ancak ikişer biraya yetiyordu.
sobanın bitişiğine düşen fotoğraf yavaşça sararmaya başladı.
“iki bira,” dedi hakkı.
biralar soğuk ama suluydu. ilk yudumu içer içmez içlerindeki sıkıntı geçti.
birbirlerini sekiz aydır falan tanıyorlardı. ama hissettiklerini anlamaları bir ay önce falan olmuş olmalıydı.
bu ilişki nereye varacak, ikisi de bilmiyordu. ama hakkı açılmaya karar vermişti.
o gün vardiyadan çıktıklarında hakkı:
“hadi bir şeyler içmeye gidelim,” dedi.
nasıl karşılanacağını bilmeden ona duygularını söyleyecekti. ona karşı bir şeyler hissettiğini ve bu duygunun gerçek olduğunu biliyordu. ama konuşmaya korkuyordu. o yüzden bu zamana kadar kendini engellemişti.
o sırada barda üzerlerinde gezinen bakışları hissetti. ürperdi. gözlerdeki sorgulamayı fark etti. gayriihtiyari sandalyede geriye çekildi. kafalar önlerine döndü. biraz sonra hoyrat kahkahalar tüm barı doldurdu.
önce fotoğrafın sobaya yakın tarafı ısınmaya başladı. sağda hakkı, ortada çocuklar, en uçta karısı vardı.
hakkı ailesinin zoruyla on beş yıl önce evlenmişti. “yaşın geçiyor, konu komşu niye evlenmiyor diye dedikodu çıkarır,” baskısıyla bu evliliği yapmıştı.
onun saçını eliyle düzeltişini gördü. içi eridi.
karısıyla ilk çocukları olduğunda artık boşanamayacağını fark etmişti. yaşadığı tek duygu çaresizlikti.
ikinci biralar masaya geldiğinde onun gözlerinin içine baktı. tırnaklarının etini yiyordu. hakkı'nın ne söyleyeceğini anlamıştı. hakkı onun gözlerinde utangaç bir bakış gördü.
fotoğraf sıcaklığın etkisiyle tamamen sararmaya, sonra da kıvrılmaya başladı.
hakkı, etleri yenmekten paramparça olmuş eli tuttu.
“seni seviyorum,” dedi. “artık saklamayacağım.”
karşısındaki ses şefkatle:
“ben de,” dedi.
ikisi için de birilerine karşı böyle duygular hissetmek mucize gibi geliyordu. birbirlerine bakıp sevgiyle gülümsediler. bunca acımasızlığın, bunca kötülüğün içinde sanki aşk onlarla birlikte kendini yeniden hatırlamıştı.
saatler saatleri kovaladı. coşkuyla konuşuyorlardı. biri bitirmeden diğeri başlıyordu. zaman önemsizdi, hiçti. barın kapanma vakti geldiğinde saatin farkında bile değillerdi.
dışarı çıktılar. gece yarısı o soğuk sokakta el ele yürüdüler. soğuktan mı, aşktan mı bilinmez, ikisinin de yanakları kızarmıştı. bir kuytuda ilk öpüşmenin heyecanını tattılar. birdiler. hiçbir şeyin önemi yoktu. korku yerini güvene bıraktı. o tek, yalnız yol ikisine çıkmıştı.
sıcaktan tamamen içine doğru kapanan fotoğrafta önce hakkı'nın yüzü kayboldu, sonra karısının, sonra da çocuklarının. ve en son sağ uçtan yanmaya başladı. alev tüm eve yayıldı.
hakkı onu kendine doğru çekti ve gözlerine uzun uzun baktı. saçlarını okşadı.
“seni seviyorum be ahmet,” dedi.
ahmet, hakkı'nın elini tuttu. sıcacıktılar.
yangın önce evi kül etti. sonra tüm mahalleyi. sonra koca bir ülkeyi.
bazen bir kıvılcım yeter.
devamını gör...
8.
evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak diyarların birinde, görkemli sarayında yaşayan, gücüyle gururlanan bir kral varmış. bu kralın dünyalar güzeli üç kızı varmış. günlerden bir gün kral, hem kızlarının kalbindeki yerini görmek hem de kendi hükümdar gururunu okşamak için onları taht odasına çağırmış ve sormuş: *"söyleyin bakalım kızlarım, beni ne kadar seviyorsunuz?"*
büyük prenses öne çıkıp babasının önünde eğilmiş ve gözleri parıldayarak, *"babacığım,"* demiş, *"seni dünyadaki tüm altınlar kadar, hazinelerin o göz alıcı parıltısı kadar çok seviyorum."* kral bu cevaptan hoşnut kalmış, göğsü kabarmış.
ardından ortanca prenses söz almış ve gülümseyerek, *"güzel babam, ben seni en nadide mücevherler, yakutlar ve elmaslar kadar, o sarayları süsleyen ihtişam kadar çok seviyorum"* demiş. kralın keyfi daha da yerine gelmiş, kızlarının ona verdiği bu yüksek değerle gururlanmış.
sıra, kralın en çok üzerine titrediği en küçük prensese gelmiş. küçük kız, babasının gözlerinin içine sevgiyle bakmış ve tüm samimiyetiyle, *"babacığım,"* demiş, *"ben seni yemekteki tuz kadar seviyorum."*
bu sözleri duyan kralın yüzündeki gülümseme bir anda donmuş. saray odasında derin bir sessizlik tecelli etmiş. kral, tuzun her yerde bulunan, topraktan çıkan, ucuz ve sıradan bir şey olduğunu düşünerek bu cevabı kendisine bir hakaret saymış. *"tuz kadar mı?"* diye gürlemiş öfkeyle. *"sen benim gibi ulu bir hükümdarı, şu değersiz, beyaz toz parçasıyla mı kıyaslıyorsun? demek ki senin gözünde değerim bu kadarmış!"* kızının sevgisizliğine hükmeden kibirli kral, öfkesine yenik düşerek küçük prensesi o gece sarayından ve krallığından ebediyen sürmüş. prenses, gözünde yaşlarla, kalbindeki saf sevginin anlaşılmamasının verdiği kırgınlıkla sarayı terk edip bilinmezliğe doğru yola çıkmış.
aradan aylar, mevsimler geçmiş... kralın içindeki öfke yavaş yavaş yerini bir boşluğa bıraksa da gururu hâlâ dimdik ayaktaymış. bir gün, komşu ülkenin hükümdarı tarafından onuruna verilen çok büyük ve görkemli bir ziyafete davet edilmiş. şatonun büyük salonunda sofralar kurulmuş; gümüş tepsilerde en nadide etler, kuş sütü eksik ikramlar, krallara layık zenginlikte yemekler masaları doldurmuş.
kral, iştahla önüne konulan en görkemli yemeğe çatalını uzatmış, ağzına götürmüş. fakat çiğner çiğnemez yüzünü buruşturmuş; yemek tamamen tatsız, lezzetsiz ve yavanmış. bir diğer tabağı denemiş, ardından bir başkasını... çorbadan da etten de aldığı her lokma aynı derecede boş ve anlamsızmış. çünkü bu ziyafetteki hiçbir yemeğe tek bir zerre bile tuz atılmamış. kral, açlığına rağmen önündeki o muazzam zenginliği yiyemez hale gelmiş.
işte tam o an, açlığın ve tatsızlığın ortasında kralın zihninde bir şimşek çakmış. önündeki altın tabaklara, salondaki mücevherlere bakmış; hiçbirinin açlığını gidermediğini, hiçbirinin o yemeklere tat vermediğini fark etmiş. küçümsediği, ucuz gördüğü o bir tutam tuzun aslında en lüks ziyafeti bile yaşanılır kılan, hayatın ta kendisi olan hayati bir cevher olduğunu anlamış. küçük kızının, *"seni tuz kadar seviyorum"* derken; *"seni hayatımın vazgeçilmezi, varlığımın en temel tadı ve anlamı kadar seviyorum"* demek istediğini idrak etmiş.
sarayın parıltısının gözünü kör ettiği kral, tahtından inip derin bir pişmanlığın pençesine düşmüş. hatasını anlar anlamaz ziyafeti yarıda kesip adamlarına emir vermiş ve her yerde biricik kızını aratmış. nihayetinde, bir köy evinde sade bir hayat süren küçük prensesini bulmuş. kral, kızının karşısında diz çöküp sarılarak ondan özür dilemiş.
judith malika liberman’ın anlatımıyla da ruh bulan bu kadim masal; sevginin abartılı övgülerde, altınların parıltısında ya da mücevherlerin sahte ihtişamında değil; tıpkı tuz gibi gösterişsiz, sessiz ama hayatın devam etmesi için mutlak ve vazgeçilmez olan o sade gerçeklikte saklı olduğunu bizlere fısıldar. kulaktan kulağa aktarılan bu öykü, o günden sonra tüm krallıkta hakiki sevginin nişanesi olarak anılmaya devam etmiş.
büyük prenses öne çıkıp babasının önünde eğilmiş ve gözleri parıldayarak, *"babacığım,"* demiş, *"seni dünyadaki tüm altınlar kadar, hazinelerin o göz alıcı parıltısı kadar çok seviyorum."* kral bu cevaptan hoşnut kalmış, göğsü kabarmış.
ardından ortanca prenses söz almış ve gülümseyerek, *"güzel babam, ben seni en nadide mücevherler, yakutlar ve elmaslar kadar, o sarayları süsleyen ihtişam kadar çok seviyorum"* demiş. kralın keyfi daha da yerine gelmiş, kızlarının ona verdiği bu yüksek değerle gururlanmış.
sıra, kralın en çok üzerine titrediği en küçük prensese gelmiş. küçük kız, babasının gözlerinin içine sevgiyle bakmış ve tüm samimiyetiyle, *"babacığım,"* demiş, *"ben seni yemekteki tuz kadar seviyorum."*
bu sözleri duyan kralın yüzündeki gülümseme bir anda donmuş. saray odasında derin bir sessizlik tecelli etmiş. kral, tuzun her yerde bulunan, topraktan çıkan, ucuz ve sıradan bir şey olduğunu düşünerek bu cevabı kendisine bir hakaret saymış. *"tuz kadar mı?"* diye gürlemiş öfkeyle. *"sen benim gibi ulu bir hükümdarı, şu değersiz, beyaz toz parçasıyla mı kıyaslıyorsun? demek ki senin gözünde değerim bu kadarmış!"* kızının sevgisizliğine hükmeden kibirli kral, öfkesine yenik düşerek küçük prensesi o gece sarayından ve krallığından ebediyen sürmüş. prenses, gözünde yaşlarla, kalbindeki saf sevginin anlaşılmamasının verdiği kırgınlıkla sarayı terk edip bilinmezliğe doğru yola çıkmış.
aradan aylar, mevsimler geçmiş... kralın içindeki öfke yavaş yavaş yerini bir boşluğa bıraksa da gururu hâlâ dimdik ayaktaymış. bir gün, komşu ülkenin hükümdarı tarafından onuruna verilen çok büyük ve görkemli bir ziyafete davet edilmiş. şatonun büyük salonunda sofralar kurulmuş; gümüş tepsilerde en nadide etler, kuş sütü eksik ikramlar, krallara layık zenginlikte yemekler masaları doldurmuş.
kral, iştahla önüne konulan en görkemli yemeğe çatalını uzatmış, ağzına götürmüş. fakat çiğner çiğnemez yüzünü buruşturmuş; yemek tamamen tatsız, lezzetsiz ve yavanmış. bir diğer tabağı denemiş, ardından bir başkasını... çorbadan da etten de aldığı her lokma aynı derecede boş ve anlamsızmış. çünkü bu ziyafetteki hiçbir yemeğe tek bir zerre bile tuz atılmamış. kral, açlığına rağmen önündeki o muazzam zenginliği yiyemez hale gelmiş.
işte tam o an, açlığın ve tatsızlığın ortasında kralın zihninde bir şimşek çakmış. önündeki altın tabaklara, salondaki mücevherlere bakmış; hiçbirinin açlığını gidermediğini, hiçbirinin o yemeklere tat vermediğini fark etmiş. küçümsediği, ucuz gördüğü o bir tutam tuzun aslında en lüks ziyafeti bile yaşanılır kılan, hayatın ta kendisi olan hayati bir cevher olduğunu anlamış. küçük kızının, *"seni tuz kadar seviyorum"* derken; *"seni hayatımın vazgeçilmezi, varlığımın en temel tadı ve anlamı kadar seviyorum"* demek istediğini idrak etmiş.
sarayın parıltısının gözünü kör ettiği kral, tahtından inip derin bir pişmanlığın pençesine düşmüş. hatasını anlar anlamaz ziyafeti yarıda kesip adamlarına emir vermiş ve her yerde biricik kızını aratmış. nihayetinde, bir köy evinde sade bir hayat süren küçük prensesini bulmuş. kral, kızının karşısında diz çöküp sarılarak ondan özür dilemiş.
judith malika liberman’ın anlatımıyla da ruh bulan bu kadim masal; sevginin abartılı övgülerde, altınların parıltısında ya da mücevherlerin sahte ihtişamında değil; tıpkı tuz gibi gösterişsiz, sessiz ama hayatın devam etmesi için mutlak ve vazgeçilmez olan o sade gerçeklikte saklı olduğunu bizlere fısıldar. kulaktan kulağa aktarılan bu öykü, o günden sonra tüm krallıkta hakiki sevginin nişanesi olarak anılmaya devam etmiş.
devamını gör...
9.
satılık: bebek ayakkabısı, hiç giyilmedi.
ernest hemingway.
devamını gör...

