yazar: halil yaşar kollu
yayım yılı: 2017
padişah abdulhamit'in istihbarat ağının gerçek hikayesi olduğunu iddia eden serinin devletin gizli sırları başlıklı ikinci kitabıdır.
yayım yılı: 2017
padişah abdulhamit'in istihbarat ağının gerçek hikayesi olduğunu iddia eden serinin devletin gizli sırları başlıklı ikinci kitabıdır.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "giri-ft" tarafından 06.08.2025 14:55 tarihinde açılmıştır.
1.
halil yaşar kollu'nun derin devlet temalı zırvalıklarının ikinci kitabı.
ilki için (bkz: devletin gizli sahipleri heyet)
yazarımız burada kendisini biraz daha geliştirmiş. ilkinde sadece çay içip sohbet ediyorlardı ama bunda şakalar/komiklikler biraz daha fazla, lokantaya gidip yemek yiyorlar ve namaz kılıyorlar. muhtemelen para kazandı bir şekilde ve biz okurların okuma zevkini arttırmak için böyle çılgın yenilikler yaptı. yazım kalitesi hala çok kötü, diyaloglar çok ama çok yavan, facebook paylaşımlarına evlat ve usta sözcükleri eklenip kitap diye bastırılmış gibi. devamlılık hatası da mevcut, arkadaş anlattığı hikayeyi nasıl anlattığını unutmuş ve farklı bir şekilde anlatmış. sırası geldiğinde detay vererek yazacağım. onun dışında olaylar 2. abdülhamit'ten uzun adama giden mitolojik anlatıdam ibaret. zamanım yok, bunlar neye inanıyor? derseniz topluca okuma imkanı elde etmiş olursunuz. detaylara geçelim.
birinci kitapta tapınak şövalyeleri'nin çok ama çok gizli kabala kitabını bulmasını ve cinlere hükmederek kötü emellerine alet etme fırsatı yakalamalarını anlatmıştı. anlatı: gecelemek için bir mağaraya giren şövalyelerin liderinin derinlere yürümesi, bu esnada bir tümsekle karşılaşıp kazması, toprağın altında büyük bir kayaya rastlaması ve adamlarıyla birlikte kayayı parçalayarak kabala kitabına ulaşmaları şeklinde. ikinci kitapta ise durum farklı anlatılmış. tapınakçılar'ın lideri korka korka mağaranın derinlerine ilerliyor (cinler korku salıyor), avel avel bakınarak yolun sonuna geldiğinde koşa koşa başka bir şövalye yanına geliyor. efendim, sizin arkanızdan ben de geldim, siz görmediniz ama bir sandık vardı içinden bu kitap çıktı diyor ve uzatıyor lidere. kitabın ne olduğundan haberi yok ama çok acayip ve mistik bir şey olduğundan da pek emin. kurgudaki tutarsız anlatımı fark etmişsinizdir. daha kendi yazdığını okumaktan aciz, kendi kitabına saygısı olmayan bir tip kendisi. farklı olan başka bir noktası ise işte anlatımın biraz daha süslenmesi, daha mistik ve gizemli bir hava oluşturarak anlatılması.
spoiler vermeme kaygım yok, hakikaten merak ediyorum ve okumak istiyorum diyen varsa bu kısmı pas geçsin. tek vasfı hafız olmak olan ve kitabı yazan genç arkadaşımızın tercih edilme sebeplerinden birini de öğreniyoruz. meğer bu derin devletin adamı usta kişisi, oğlanın dedesinin yıllar önce kaybolan ve öldü sanılan kardeşiymiş. adam kabak gibi açık ediyor bunu fakat süzme eleman anlayana kadar ortadan ikiye çatlıyorsun. yıllar önce bunu organ mafyası kaçırmış da falan olmuş, filan olmuş da bunu derin devlete almışlar. kurtlar vadisi'nden araklamış birtakım şeyler de onu da düzgün yapamamış. bir de nepotizmi matahmış gibi anlatıyor. derin devlete akrabasını yerleştiriyor derinler.
bir abdülhamit anlatışı var arkadaşın ki, haberi olsa mezarında kemikleri sızlardı padişahın. sürekli "ayar" veriyor ama sürekli... ingiliz elçisi, sultanı zora sokmak için ısrarla randevu talep ediyor. en son bir odanın kapısını, camını açtırıp iki gün boyunca odayı soğutuyor. elçiyi çağırıyorlar, içeri almadan güvenlik sebebiyle (?) üzerindeki sıcak tutan giyisileri çıkarmasını istiyorlar ta ki gömleği kalana kadar. bu esnada da işsiz ingiliz elçisi, "biraz daha soyunursam sultanın karşısına don, atlet çıkacağım eheh" diyerek latife yapıyor. elçi gülerken saray hizmetkarı ciddiyetini bozmuyor ancak elçi, espirisine gülünmeyen hasan mezarcı gibi kalınca "vallaha sizden her şey beklenir, siz her şeyi yaparsınız." diyor ve sırıtıyor. elçi de içinden, "bu ne ya, herkes bana laf sokuyor. ben saksı mıyım?" diyor. hıhı, laf sokmuşuz ve ayar vermişiz. ayar burada biter mi? hayır tabi ki deli misin? sultan bunu soğuk odaya alıp başlıyor konuşmaya. bu ağzını açamıyor ama sultan konuşuyor da konuşuyor. bir ara "fok balıklarından" bile bahsediyor hatta. işin sonunda elçi hasta olup bayılıyor. bu olay bir kez daha aynı şekilde gerçekleşmiş söylenene göre. ingilizler de işte o sıralar üzerinde güneş batmayan imparatorluk adıyla anılıyor falan... sözlük konsepti küfürsüz olduğu için susacağım. bu zekayla biz osmanlı borçlarını, "bak ingiliz kardeş bu metal para daha ağır, sen bunu al bize sendeki kağıt paraları ver." diye kandırıp ödermişiz.
kalan kısımları detaylı yazmak hem bana, hem okuyana eziyet olacağından özet biçiminde yazayım. anlatım çok dağınık, kronolojik bir anlatım mevzubahis değil. dağınık da olsa tahmin edilebileceği gibi abdülhamit, menderes, özal, erbakan ve erdoğan'dan bahsediliyor. en mistik tarafı: erbakan'ın erdoğan için söylediği tüm olumsuz ithamların esasında büyük bir planın parçası olması. kozmik plan; baba, oğul, kutsal ruh... var bazı benzerlikler de konumuz bu değil elbette. her hareket planlı, her söz önceden belirlenmiş güya ve sanırsın plansız hacet gidermeye dahi gitmiyorlar. makyavelist birinden dava/devlet adamı çıkarma çabasından başka bir şey değil anlaşıldığı üzere. gündemi düşünürseniz yaşanan rezalete "derin planlar" denilecek bir gün, gerçi deniliyor da... farklı olarak insanları, yaşananların pkk'yı bitirmek için yapılan hazırlıkları gizlemek için sergilenmiş bir oyun olduğuna ikna etmeye çalışacaklar. önceki çözüm sürecinin de sözde mazereti buydu.
türkçe kullanımına dair bir örnek vereyim.
bunun için değil kırk fırın, binlerce fırın yesen olmazdı.
ekmek nerede? ekmek yazmayı unutmuş adam, fırın yemeyi tercih ediyor. türkçe kullanımı bir tarafa, kitaptaki ekmek yazısına bile çökmüş, kendisine saklamış ekmeği.
erbakan'ın bir gazeteciye verdiği ayarı anlatıyor usta kişisi ve erbakan susturuyor gazeteciyi doğrularla. genç de "ama şöyle, ama böyle falan" gazetecinin itirazına destek çıkıyor. usta da erbakan'ın sözleri tekrar ediyor. gencimiz şöyle diyor, "sen de beni susturdun değil mi usta? bana ayar verdin, çenemi kapattın ustaa, büyüksün, kralsın." konuyu unuttum vallahi ama şu diyalog... of yani. çocuk kitaplarında bile okuyana bu denli salak muamelesi yapılmıyor. kitaba para verip alana, "bak sen salaksın, anlamazsın. burada ayar yedi." demek istiyor. bu ayarı da aslında siyasi muhalifler yiyor aslında. fantezi dünyasında tüm sorulara yanıt veriyor reisçi yazarımız.
güncel durumda bazı kesimlerin yerli/yersiz ırkçı yaftası yapıştırmasına benzer bir dıyaloğa da sahip kitap. özetle: usta uyuyan hücreleri uyandırmak için amerika'ya gider, zenci taksi şoförü heyet'in elemanı çıkar ve istihbarat alır. genç, "usta taksici siyahi, heyet türk örgütü değil miydi?" diye sorar. bakın yalnızca sorar. usta ne der peki? "sende biraz ırkçılık seziyorum evlat." açıklamaya ihtiyaç yok sanırım.
son olarak kitabın sonunda yer alan bir racon örneği bırakıp yazıyı bitireyim. olay: gencin derin bir bordo bereliyle konuşması.
-adınız neydi bu arada?
-adım yok.
-babanız bir ad vermiştir.
-evet verdi ama devlet baba adımızı aldı. o günden beri adımız yok.
ilki için (bkz: devletin gizli sahipleri heyet)
yazarımız burada kendisini biraz daha geliştirmiş. ilkinde sadece çay içip sohbet ediyorlardı ama bunda şakalar/komiklikler biraz daha fazla, lokantaya gidip yemek yiyorlar ve namaz kılıyorlar. muhtemelen para kazandı bir şekilde ve biz okurların okuma zevkini arttırmak için böyle çılgın yenilikler yaptı. yazım kalitesi hala çok kötü, diyaloglar çok ama çok yavan, facebook paylaşımlarına evlat ve usta sözcükleri eklenip kitap diye bastırılmış gibi. devamlılık hatası da mevcut, arkadaş anlattığı hikayeyi nasıl anlattığını unutmuş ve farklı bir şekilde anlatmış. sırası geldiğinde detay vererek yazacağım. onun dışında olaylar 2. abdülhamit'ten uzun adama giden mitolojik anlatıdam ibaret. zamanım yok, bunlar neye inanıyor? derseniz topluca okuma imkanı elde etmiş olursunuz. detaylara geçelim.
birinci kitapta tapınak şövalyeleri'nin çok ama çok gizli kabala kitabını bulmasını ve cinlere hükmederek kötü emellerine alet etme fırsatı yakalamalarını anlatmıştı. anlatı: gecelemek için bir mağaraya giren şövalyelerin liderinin derinlere yürümesi, bu esnada bir tümsekle karşılaşıp kazması, toprağın altında büyük bir kayaya rastlaması ve adamlarıyla birlikte kayayı parçalayarak kabala kitabına ulaşmaları şeklinde. ikinci kitapta ise durum farklı anlatılmış. tapınakçılar'ın lideri korka korka mağaranın derinlerine ilerliyor (cinler korku salıyor), avel avel bakınarak yolun sonuna geldiğinde koşa koşa başka bir şövalye yanına geliyor. efendim, sizin arkanızdan ben de geldim, siz görmediniz ama bir sandık vardı içinden bu kitap çıktı diyor ve uzatıyor lidere. kitabın ne olduğundan haberi yok ama çok acayip ve mistik bir şey olduğundan da pek emin. kurgudaki tutarsız anlatımı fark etmişsinizdir. daha kendi yazdığını okumaktan aciz, kendi kitabına saygısı olmayan bir tip kendisi. farklı olan başka bir noktası ise işte anlatımın biraz daha süslenmesi, daha mistik ve gizemli bir hava oluşturarak anlatılması.
spoiler vermeme kaygım yok, hakikaten merak ediyorum ve okumak istiyorum diyen varsa bu kısmı pas geçsin. tek vasfı hafız olmak olan ve kitabı yazan genç arkadaşımızın tercih edilme sebeplerinden birini de öğreniyoruz. meğer bu derin devletin adamı usta kişisi, oğlanın dedesinin yıllar önce kaybolan ve öldü sanılan kardeşiymiş. adam kabak gibi açık ediyor bunu fakat süzme eleman anlayana kadar ortadan ikiye çatlıyorsun. yıllar önce bunu organ mafyası kaçırmış da falan olmuş, filan olmuş da bunu derin devlete almışlar. kurtlar vadisi'nden araklamış birtakım şeyler de onu da düzgün yapamamış. bir de nepotizmi matahmış gibi anlatıyor. derin devlete akrabasını yerleştiriyor derinler.
bir abdülhamit anlatışı var arkadaşın ki, haberi olsa mezarında kemikleri sızlardı padişahın. sürekli "ayar" veriyor ama sürekli... ingiliz elçisi, sultanı zora sokmak için ısrarla randevu talep ediyor. en son bir odanın kapısını, camını açtırıp iki gün boyunca odayı soğutuyor. elçiyi çağırıyorlar, içeri almadan güvenlik sebebiyle (?) üzerindeki sıcak tutan giyisileri çıkarmasını istiyorlar ta ki gömleği kalana kadar. bu esnada da işsiz ingiliz elçisi, "biraz daha soyunursam sultanın karşısına don, atlet çıkacağım eheh" diyerek latife yapıyor. elçi gülerken saray hizmetkarı ciddiyetini bozmuyor ancak elçi, espirisine gülünmeyen hasan mezarcı gibi kalınca "vallaha sizden her şey beklenir, siz her şeyi yaparsınız." diyor ve sırıtıyor. elçi de içinden, "bu ne ya, herkes bana laf sokuyor. ben saksı mıyım?" diyor. hıhı, laf sokmuşuz ve ayar vermişiz. ayar burada biter mi? hayır tabi ki deli misin? sultan bunu soğuk odaya alıp başlıyor konuşmaya. bu ağzını açamıyor ama sultan konuşuyor da konuşuyor. bir ara "fok balıklarından" bile bahsediyor hatta. işin sonunda elçi hasta olup bayılıyor. bu olay bir kez daha aynı şekilde gerçekleşmiş söylenene göre. ingilizler de işte o sıralar üzerinde güneş batmayan imparatorluk adıyla anılıyor falan... sözlük konsepti küfürsüz olduğu için susacağım. bu zekayla biz osmanlı borçlarını, "bak ingiliz kardeş bu metal para daha ağır, sen bunu al bize sendeki kağıt paraları ver." diye kandırıp ödermişiz.
kalan kısımları detaylı yazmak hem bana, hem okuyana eziyet olacağından özet biçiminde yazayım. anlatım çok dağınık, kronolojik bir anlatım mevzubahis değil. dağınık da olsa tahmin edilebileceği gibi abdülhamit, menderes, özal, erbakan ve erdoğan'dan bahsediliyor. en mistik tarafı: erbakan'ın erdoğan için söylediği tüm olumsuz ithamların esasında büyük bir planın parçası olması. kozmik plan; baba, oğul, kutsal ruh... var bazı benzerlikler de konumuz bu değil elbette. her hareket planlı, her söz önceden belirlenmiş güya ve sanırsın plansız hacet gidermeye dahi gitmiyorlar. makyavelist birinden dava/devlet adamı çıkarma çabasından başka bir şey değil anlaşıldığı üzere. gündemi düşünürseniz yaşanan rezalete "derin planlar" denilecek bir gün, gerçi deniliyor da... farklı olarak insanları, yaşananların pkk'yı bitirmek için yapılan hazırlıkları gizlemek için sergilenmiş bir oyun olduğuna ikna etmeye çalışacaklar. önceki çözüm sürecinin de sözde mazereti buydu.
türkçe kullanımına dair bir örnek vereyim.
bunun için değil kırk fırın, binlerce fırın yesen olmazdı.
ekmek nerede? ekmek yazmayı unutmuş adam, fırın yemeyi tercih ediyor. türkçe kullanımı bir tarafa, kitaptaki ekmek yazısına bile çökmüş, kendisine saklamış ekmeği.
erbakan'ın bir gazeteciye verdiği ayarı anlatıyor usta kişisi ve erbakan susturuyor gazeteciyi doğrularla. genç de "ama şöyle, ama böyle falan" gazetecinin itirazına destek çıkıyor. usta da erbakan'ın sözleri tekrar ediyor. gencimiz şöyle diyor, "sen de beni susturdun değil mi usta? bana ayar verdin, çenemi kapattın ustaa, büyüksün, kralsın." konuyu unuttum vallahi ama şu diyalog... of yani. çocuk kitaplarında bile okuyana bu denli salak muamelesi yapılmıyor. kitaba para verip alana, "bak sen salaksın, anlamazsın. burada ayar yedi." demek istiyor. bu ayarı da aslında siyasi muhalifler yiyor aslında. fantezi dünyasında tüm sorulara yanıt veriyor reisçi yazarımız.
güncel durumda bazı kesimlerin yerli/yersiz ırkçı yaftası yapıştırmasına benzer bir dıyaloğa da sahip kitap. özetle: usta uyuyan hücreleri uyandırmak için amerika'ya gider, zenci taksi şoförü heyet'in elemanı çıkar ve istihbarat alır. genç, "usta taksici siyahi, heyet türk örgütü değil miydi?" diye sorar. bakın yalnızca sorar. usta ne der peki? "sende biraz ırkçılık seziyorum evlat." açıklamaya ihtiyaç yok sanırım.
son olarak kitabın sonunda yer alan bir racon örneği bırakıp yazıyı bitireyim. olay: gencin derin bir bordo bereliyle konuşması.
-adınız neydi bu arada?
-adım yok.
-babanız bir ad vermiştir.
-evet verdi ama devlet baba adımızı aldı. o günden beri adımız yok.
devamını gör...
