#ödüllü filmler

öne çıkanlar | diğer yorumlar

başrollerini philip seymour hoffman ve samantha morton gibi muhteşem sanatçıların oynadığı charlie kaufman'ın yönettiği 2008 yapımı, tanınmış bir tiyatro yapımcısının yeni oyunu için new york'un bir eşini tiyatro seti olarak inşa etme projesini konu alan baudrillard'ın simulacra tezinden esinlenmiş bir film.
devamını gör...
yönetmen charlie kaufman'ın neredeyse tüm diğer filmleri gibi ölüm anksiyetesi ve kendini gerçekleştirme konuları üzerinden yürüyen bir film. kendim de aynı konularda anksiyetik davranışlar göstermiş biri olarak charlie beyefendiyi çok iyi anlıyorum bu konuda. spoiler da vermeden filmi nasıl bulduğumu biraz anlatayım. film gerçekten çok üst düzey bana kalırsa, yalnız bu tarz felsefi konular veya sanat filmleri ilginizi çekmiyorsa size göre değil ne olduğunu bile anlamak çok zor çünkü çoğu zaman. çok fazla sürrealist öge var.
şimdi spoiler talk

i didn't jump sammy! sahnesi gerçekten komikti ve priest'in attığı tirad hayatımda dinlediğim en etkileyici konuşmalardan biriydi.
devamını gör...
en az kendi hayatımdan sıkıldığım kadar izlemekte zorlandığım ama boğulduğum kanın tadına da doyamadığım, bilmem kaçıncı* kaufman filmi. kendisi de tam olarak öyle yapıyor aslında, o yüzden inatla izliyorum zaten.

"kafanın içindeki karmaşayı çözmeye çalışmak yerine, ona karışarak bu dertten kurtulmak" bana gelişi. aslında varoluşsal bir kabullenişin açık göstergesi. içerisinde cımbızlanabilecek çok fazla muazzam replik barındırmakta olan filmin tüm özetini ise cenaze sahnesindeki malum monolog veriyor şayet anlamakta zorlandıysanız. bir delinin haykırışından sonra hafızamda yerini aldı kendisi.

tüm detaylara hakim olabilmek için üç kez izlenmesi gerekebilir ama yapabileceğimi sanmıyorum. hayatımı da üç kez yaşayamam hem. iki kez de. şu anki de şaibeli.
devamını gör...
bu yazı uzun bir yazı olacak çünkü köydeyim, canım sıkılıyor ve yapacak bir şey yok. bozulan psikolojimi köye dönerek düzeltmeye çalışıyorum ancak köy artık bir simülasyondan ibaret, büyüyünce hiçbir şeyin tadı kalmıyor denilen şey tam olarak bu sanırım neyse lafa tuttum sizi konuya girelim yavaş yavaş.

hidayet'in öyküsünü yazmaya başladığım zaman, kendimi kaleme aldığımı bilmiyordum. kulübesinin önünde bir sandalyede oturup yoldan geçip giden otomobillerin seçtiği yönleri kayıt altında tutan bir adamdı hidayet. hidayet kendi hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama önünde akıp giden dünyada her şey hakkında bilgi sahibiydi. hidayet bir seyirciydi, küçük bir adamdı. bugün synecdoche new york filmini izledikten sonra düşündüm ki hidayet'i izleyen biri olsaydı eğer ve hidayet'i izleyen adamı da izleyen bir adam ve onu da ve onu ve ...

yukarıdaki paragraf kendim için verdiğim bir suflenin devamıdır ; anlat.

hakikati gizleyen şey simülakr değildir çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. simülakr hakikatin kendisidir. caden cotard'ın inşa ettiği sahne hakikatin kendisi olan bir simülakr. küçük bir insan, sadece izleyen bir insan olan caden, tüm yaşamının bir simülasyonunu oluşturarak kendini tanımaya çalışır, hidayet'in eksikliği kendi hikayesini görmezden gelişiydi.

caden'den bahset.

caden bir tiyatro yönetmenidir, izlemek onun doğasında vardır. insanlar kendi yaşam alanlarını bir tiyatro sahnesi gibi düzenler; evin senin sahnendir, dekorlarını sen seçersin, sahne içine girecek insanları ve trajediye sen karar verirsin zamanla yaşam alanın sana hükmeder ve sen yaşam alanına benzemeye başlarsın. synecdoche bir metonimi biçimidir, örneğin pentagon x konu hakkında bir karara imza attı derken burada pentagon'dan kasıt, pentagon'da bulunan yetkili kişilerdir. bir yerde bulunan insanlar o binanın adı ile anılır, caden'in evi gibi synecdoche new york gibi bir parçayı temsil eden bir bütündür. caden'in tesisatı sorunlu sürekli su taşkınlarına gebe bir evi vardır, tesisat boruları damarlarımız gibidir su ve kan birbirine benzer evin ve bedenin yaşam kaynağıdır. caden su ise hazel ateştir. alevler içindeki hazel'in evi, kendi ruhsal durumunu betimler. bu sebeple hazel, caden ile ne zaman sevişse ağlar. caden, yaşamını büyük bir sahneye çevirmeye başlar, tüm bir yaşamı bir tiyatro sahnesine sığdırmayı dener;

belki çok uzaklarda bir yerde
ikinci bir küçük insanla tanışacağım
ve dışarı çıkıp oynayacağız

caden'in trajedisi kendine benzeyen o küçük insanı bulamamasıydı, yangınlar içinde olan hazel'in trajedisi suyla kaplanmış caden'in trajedisine uzaktır ya da devasa bir sahne ile hayatını anlamaya çalışan caden, ancak büyüteç yardımı ile görülebilecek kadar küçük resimler çizerek hayatının anlamını bulmaya çalışan adele'nin trajedisi birbirine çok uzaktır. caden sahnede karşısına çıkacak ikinci küçük insanı bulamaz bir türlü.

simülark konusunu biraz aç.

bu yazıyı yazarken, son zamanlar başıma bela olan psikolojik bir sorun ile savaşıyorum. vücudumda kabarlamalar meydana geliyor ve bunlar yangıya sebep oluyor; doktora göre bunlar tamamen psikolojik. hastalığı simüle ediyor vücudum. yazıya ara sıra mola verip bacağımda meydana gelen simülakrları kaşıyorum. bir hastalığı simüle etmek konusunda baudrillard artık gerçek ve simülasyon arasında bir fark olmadığından bahseder zira kişi hastalığın tüm semptomlarına sahip ise, hastalığın yarattığı acı ve elemi yaşıyorsa gerçek ve simülasyon arasında bir farktan söz edemeyiz. caden'in yaşadığı sorunda ise mecaz dil ailes üyesi synecdoche ile evi olarak özdeşleşen caden'in semptomları da evine benzerdir her ikisi de irin atıyordur varlığından. ancak burada üç basamaklı simülarklar düzeninde kodun belirlediği biçim simülasyon değil sanayileşme döneminin egemen olduğu üretim söz konusudur.

kişiselleştirmeden üretimin egemen olduğu simülarkı anlat.

köy hayatı işte, şimdi tavukları kafesinden çıkarmam gerekiyor ve başlarında nöbet tumam çünkü doğanlar gerçekten hayret verici hayvanlar, bir tavuğu ne kadar kısa sürede yakalıp gittiğini görseniz şaşırırsınız. daha önce hiç uçan bir tavuk gördünüz mü, ben yeterince gördüm ve bir tavuğun daha uçma hayalini özgürce yaşarak ölüme kanat açmaması için başlarında durmam gerek. bu yüzden yazıya burada mola veriyorum, müsait bir zamanda, doğanlar uzaklara uçtuğunda, tavuklar kafesine girdiğinde sizlere üretimin egemen olduğunu simülark konusunu anlatacağım. daha bu film hakkında konuşacak çok şeyimiz var.

yukarı yukarı ve ileri.
devamını gör...
yapacağın filmi silkeyim charlie kaufman, ne beyin bıraktın ne de his bünyede. çok farklı bir deneyimdi bu film benim için. rahibin konuştuğu meşhur sahneden sonra bişiler anladığımı, anlayabildiğimi hissettim. 2 saatlik filmi teori kasıp, şöyle mi oluyo lan diyip anlamaya çalışmaktan dolayı 4 saatte falan bitirdik. 8 sezon got izlemiş adamım, 8 sezonda kasmadığım teorinin, noldu lan orda, noluyo lan şu an düşüncesinin 3 katını bu filmin 1.5 saatinde kastım, düşündüm.

yorucu, boğucu çarpıcı bi filmdi. kafamda filmle ve son yarım saati ile ilgili zibilyon tane düşünce var ama toparlamam çok zor. bu filmi bi kaç kez daha izleyip üzerine bir çok okuma yapmam lazım. başka bir pencere açtı zihnimde. ama yine de yapacağın filme sokayım kaufman.

edit: hoş vakit geçirmelik, komik ama düşündüren, being malkovich gibi kara mizah bi film öner dediğimizde bunu önerip, izledikten sonra duvara bön bön bakmamızı sağlayan chatgpt. senin de ağzına sıçayım, yargılanacaksın.

edit2: yeşil kaka nerde, noldu ona?
devamını gör...
filmi izlerken yaklaşık bir buçuk saat boyunca neye uğradığımı şaşırdım.
hem bu şaşkınlık var, hem filmin nereye bağlanacağı hakkında kafamda binbir farklı teori var, hem 'ulan bıraksam mı bu saate kadar bir şey anlamadıysam devamına da gerek var mı' düşüncesi var, hem filmin başından beri ne olduğunu anlayamadığım olayların yavaş yavaş bir yerlere bağlanmasıyla oluşan hafif bir tatmin var, hem karakterlerden ötürü gelen huzursuzluk var..
son kısımlarıyla ise beynimin içinden geçen, kafa silken, hem zihinsel hem de bedenen yorgunluk yaratan türden garip bir yapım.

iyi olan garipliği fazla gerçekçi olduğu için o huzursuzluğu daha net hissediyorum.
filmin başından beri bir şeylere anlam kondurma çabamı kendi hayatıma anlam koyma çabamla bağdaştırıyorum ve sonuç olarak ise koca bir boşluk kalıyor.
bu boşluğu ise filmdeki bir sahnede çok daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum.

aslında tam olarak boşluk da denilemez belki ama içinden çıkılamayınca boşluk olarak adlandırarak kolaya kaçmayı tercih ediyorum.

uzun zamandır beynimi bu kadar yoran bir şeyle karşılaştığımı hatırlamıyorum.
matematik sorusu çözerkenki baş ağrısını hissettiren türden, insanı kilitleyen türden bir film.

ve sonuç olarak beynimin olduğunu fark ettiren bir film oldu benim için.
tişikkirlir sayın charlie delisi.
bu senaryoyu yazan birinin normal olabileceğini düşünmüyorum pek.

kötü olan garipliği kısmını ise en sona bıraktım çünkü aklımda öyle kalmasını istemiyorum.
filmin bir buçuk saati boyunca sana çok fena küfürler hazırlamıştım charlie abim, seni cimere şikayet etmeyi ve beynimin yok olacağını düşündüğüm için bir yerlerden varlığına sövmeyi bile düşündüm.
o peder sahnesine kadar sinirden kendimi yedim, 'ne olacaksa olsun artık bitsin şu sevdiğin filmi' düşüncesiyle kavruldum.
sonuç olarak toparlandı bir şekilde.
fazlasıyla özgün ve düşündürücü sondu.
son da değildi aslında , hepimizin yaşadığı ve farkında olmamıza rağmen üzerinde kafa patlatacak zamanı ya da özveriyi kendimizde bulamadığımız şeyler sadece.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"synecdoche new york" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim