1.
türkiyede kutlanan iki önemli dini bayramımız var. birisi şu an içinde buluduğumuz kurban bayramı. diğeri ise bildiğiniz üzere ramazan bayramı. bu iki bayramda da günler öncesinden hazırlıklar, temizlikler yapılır. tatlılar, çeşit çeşit yemekler, şekerler, çikolatalar... bayram sabahı erkenden kalkılır. erkekler bayram namazını kılarken, kadınlar hazırlanır. bayram kahvaltısı aile büyükleriyle yapılır. sonra akraba ziyaretleri, misafir ağırlama 3 gün 3 gece sürer. tabi kurban bayramında farklı olarak kurban kesilir, etleri parçalanır, paylaşılır, pişirilir yenir. hatta çocukların alınlarının ortasına da kurban kanından iz yapılır. şekli itibariyle böyledir bayramlar. hepimizin çocukluktan kalan hissiyat dolu anılarında büyük bir yer kaplarlar ki burada kilit bir nokta var. çocukluk. bayramlar sadece çocukken bu kadardan ibaretti. şimdiyse bir sürü sosyolojik, psikolojik çıkarımın ana kaynağı olabilecek nitelikte beyinlerimizde. öyleyse gelelim bugünümüze, bu yaşımıza, şu anki hislerimize. bana sorarsanız bayram bir yaştan sonra hep temizlik, yemek, hizmet, yetişilmeye çalışılan bin türlü masraf, mecburi akraba ziyaretleri olarak gözüktü. ve gözlemlediğim kadarıyla halkın çok büyük bir kısmıyla aynı hisleri paylaşıyorum. ama benim çocukluk yıllarımda da yetişkinler böyle hissediyor muydu tam olarak emin olamıyorum. tahminimce aynı hisler mevcuttur. fakat en azından insanların birbirinden bu denli nefret etmediği bayramların da sadece görev bilinciyle duygusuz olarak yapılmadığı yıllar olduğunu tahmin ediyorum. yıllar geçtikçe maneviyattan ve samimiyetten biraz daha uzaklaşıldığı kesin. sonra yavaş yavaş insanlar tatillere kaçmaya başladı. çünkü içselleştirilmeyen her şey bir noktada tükenir. peki bir de suç sadece toplumda mı diye irdelemeyi deneyelim. öncelikli faktörlerimiz ekonomik çöküş, estetik kaygının asla olmaması ve mahalle baskısıyla dayatılan her şeyin insanlarda kaçınmaya yol açması. evet bu 4 faktörü kendimce ele almaya çalışayım.
1)ekonomik çöküş: ekonomik çöküş yakinen de gözlemlediğimiz üzere toplumlarda ahlaki çöküşü başlatabilecek nitelikte önemli bir olay. enflasyonun bu kadar inanılmaz boyutlarda olmasıyla kişinin yüzyıllardır gerçekleştirilen dini ve artık kültürel sayılabilecek derece sahiplenilmiş geleneklerini yapmaktan dışlanmasının psikolojik tahribatını hepimiz tahmin edebiliriz diye düşünüyorum.
2) estetik kaygının yokluğu: bu konu hakkında ilk düşünmeye başlamam bu sorunla başladı. türkiyede estetik kaygının zerresinin bulunmaması. e malum bayramdayken de bayramlardaki estetik anlayışını sorguladım. pek hoşlanılmasa da hristiyanlıktaki bayramlarla bir karşılaştırma yapacağım burada. noel deyince herkesin aklında ışıl ışıl noel pazarları, süslemeleri, toplu akşam yemekleri canlanıyordur. bizim de kurulan görkemli yemek masalarımız olsa da bunun haricinde göze hitap eden hiçbir şeyin olmamasının eksiklik olduğunu kabul etmemiz gerekir. fakat giderilmeyecek eksiklikler değil. kurban bayramını bu açıdan ele almalı mıyız emin değilim. 5-10 insanın toplanarak hayvan parçalamasını estetik bir kalıba sokmak pek mümkün görünmediğini düşünsem de bunun sadece ön yargı olduğunu kendimde keşfettim. çünkü sokaklarda değil de daha steril ortamlarda yapıldığı sürece yemek ve ihtiyaç sahiplerine vermek için inek kesmek kulağa gayet normal geliyor. tabi vegan veya vejeteryan değilseniz. akıllarda her şeyi estetik kalıba sokmak zorunda mıyız diye bir soru da belirebilir? benim cevabım buna her zaman evet olmuştur ama bu tür sorularda hiçbir zaman tek bir cevap yoktur. konuya dönersek bu eksikliklerin bayramların kendi özündeki eksiklikler değil toplumun sanat ve estetik yönünden eksikliği olduğunu düşünüyorum. ve yine bu toplumun bırakın sanatsal bir bakış açısını sanatın ne işe yaradığını niye gerekli olduğunu bile bilmediklerine neredeyse eminim. insanların nerde o eski bayramlar yaa demeleri okul hayatları boyunca gördükleri felsefe, resim ve müzik derslerine kadar uzanıyor anlayacağınız. fakat bence suç yine de tamamen topluma atılamaz çünkü bu ülkenin mimari anlamda korkunç çirkinlikteki kentlerinde yaşamak, korkunç çirkinlikteki müziklerini dinlemek, dizilerini izlemek insana başka yol bırakmayacak nitelikte. bunun sorumluluğuysa kötü ekonomide, kötü eğitimde, kötü siyasette. fakat yine de bataklık içinde çiçek açtırmak zorundayız.
3)mahalle baskısı: mahalle baskısı kavramı şerif mardin'in ortaya attığı ama ortaya attığı anlamıyla kalmadığı çok tartışılan bir kavram. şerif mardin'in istemediğinin aksine siyasal islamın laik kesimi baskı altında bırakması gibi bir anlamda da kullanılmaya başlandı. tabi bu anlam tartışmaları 2007 yılı ve hemen sonrasında ortaya çıkan tartışmalar. günümüz 2025 yılındaysa tamamen kendi düşünceme göre siyasal islam artık sadece laik kesimi değil dindar kesimi bile her konuda kendi politikaları ve planları doğrultusunda baskılayan bir hale geldi. ki dayatılan bir şey insanların bir kesimine boyun eğdirse bile bir kesiminde de alerji yapar. kabul ettirmekle nefret ettirmek arasındaki ince çizgi yani. iran rejiminde görülebileceği üzere.
sonuç olarak bize bayramların temeli birlik ve beraberlik diye öğretildi hep. birlik ve beraberlik manevi bir olgudur. maneviyatı bu kadar yitirdiğimiz bir çağda bayramların şu anki konumu beni çok da şaşırtmıyor açıkçası. ve bu kadar anlattıktan sonra şunu da vurgulamak isterim. konu aslında değer görmeyen bayramlara ah vah edilmesi değil. konu toplumumuzun eksiklikleri, kaybettikleri, kaydığı nokta. özet olarak toplumsal refahın her açıdan elimizden her geçen gün biraz daha kayıp gitmesi ve bunun yansımaları. ama hep hatırlamak lazım ki insan istediği sürece kayadan heykel çıkarır. hepimize iyi bayramlar..
1)ekonomik çöküş: ekonomik çöküş yakinen de gözlemlediğimiz üzere toplumlarda ahlaki çöküşü başlatabilecek nitelikte önemli bir olay. enflasyonun bu kadar inanılmaz boyutlarda olmasıyla kişinin yüzyıllardır gerçekleştirilen dini ve artık kültürel sayılabilecek derece sahiplenilmiş geleneklerini yapmaktan dışlanmasının psikolojik tahribatını hepimiz tahmin edebiliriz diye düşünüyorum.
2) estetik kaygının yokluğu: bu konu hakkında ilk düşünmeye başlamam bu sorunla başladı. türkiyede estetik kaygının zerresinin bulunmaması. e malum bayramdayken de bayramlardaki estetik anlayışını sorguladım. pek hoşlanılmasa da hristiyanlıktaki bayramlarla bir karşılaştırma yapacağım burada. noel deyince herkesin aklında ışıl ışıl noel pazarları, süslemeleri, toplu akşam yemekleri canlanıyordur. bizim de kurulan görkemli yemek masalarımız olsa da bunun haricinde göze hitap eden hiçbir şeyin olmamasının eksiklik olduğunu kabul etmemiz gerekir. fakat giderilmeyecek eksiklikler değil. kurban bayramını bu açıdan ele almalı mıyız emin değilim. 5-10 insanın toplanarak hayvan parçalamasını estetik bir kalıba sokmak pek mümkün görünmediğini düşünsem de bunun sadece ön yargı olduğunu kendimde keşfettim. çünkü sokaklarda değil de daha steril ortamlarda yapıldığı sürece yemek ve ihtiyaç sahiplerine vermek için inek kesmek kulağa gayet normal geliyor. tabi vegan veya vejeteryan değilseniz. akıllarda her şeyi estetik kalıba sokmak zorunda mıyız diye bir soru da belirebilir? benim cevabım buna her zaman evet olmuştur ama bu tür sorularda hiçbir zaman tek bir cevap yoktur. konuya dönersek bu eksikliklerin bayramların kendi özündeki eksiklikler değil toplumun sanat ve estetik yönünden eksikliği olduğunu düşünüyorum. ve yine bu toplumun bırakın sanatsal bir bakış açısını sanatın ne işe yaradığını niye gerekli olduğunu bile bilmediklerine neredeyse eminim. insanların nerde o eski bayramlar yaa demeleri okul hayatları boyunca gördükleri felsefe, resim ve müzik derslerine kadar uzanıyor anlayacağınız. fakat bence suç yine de tamamen topluma atılamaz çünkü bu ülkenin mimari anlamda korkunç çirkinlikteki kentlerinde yaşamak, korkunç çirkinlikteki müziklerini dinlemek, dizilerini izlemek insana başka yol bırakmayacak nitelikte. bunun sorumluluğuysa kötü ekonomide, kötü eğitimde, kötü siyasette. fakat yine de bataklık içinde çiçek açtırmak zorundayız.
3)mahalle baskısı: mahalle baskısı kavramı şerif mardin'in ortaya attığı ama ortaya attığı anlamıyla kalmadığı çok tartışılan bir kavram. şerif mardin'in istemediğinin aksine siyasal islamın laik kesimi baskı altında bırakması gibi bir anlamda da kullanılmaya başlandı. tabi bu anlam tartışmaları 2007 yılı ve hemen sonrasında ortaya çıkan tartışmalar. günümüz 2025 yılındaysa tamamen kendi düşünceme göre siyasal islam artık sadece laik kesimi değil dindar kesimi bile her konuda kendi politikaları ve planları doğrultusunda baskılayan bir hale geldi. ki dayatılan bir şey insanların bir kesimine boyun eğdirse bile bir kesiminde de alerji yapar. kabul ettirmekle nefret ettirmek arasındaki ince çizgi yani. iran rejiminde görülebileceği üzere.
sonuç olarak bize bayramların temeli birlik ve beraberlik diye öğretildi hep. birlik ve beraberlik manevi bir olgudur. maneviyatı bu kadar yitirdiğimiz bir çağda bayramların şu anki konumu beni çok da şaşırtmıyor açıkçası. ve bu kadar anlattıktan sonra şunu da vurgulamak isterim. konu aslında değer görmeyen bayramlara ah vah edilmesi değil. konu toplumumuzun eksiklikleri, kaybettikleri, kaydığı nokta. özet olarak toplumsal refahın her açıdan elimizden her geçen gün biraz daha kayıp gitmesi ve bunun yansımaları. ama hep hatırlamak lazım ki insan istediği sürece kayadan heykel çıkarır. hepimize iyi bayramlar..
devamını gör...
2.
sünni bayramlar onlar ne ezidiler ne ortodoks ne katolik ne protestan ne yahudi bayramları kutlanır bu ülkede, bu kadar mozaik bir kültürde sadece bir tarafın bayramı kutlanıyor ne acı.
devamını gör...