zaman tüneli
son koordinat
normalsozluk.com/entry/4049907
sinyal, sabahın dördünde geldi. tam o saatte, başka hiçbir saatte.
yura selenko o sırada termos kapağını çeviriyordu, çavdar ekmeğine tereyağı sürmüş, ısıtıcının üstüne koymuştu. istasyon gece vardiyasında böyleydi: ekmeğin kızarması, radyasyon ölçerinin monoton tiki ve pencereden görünen oymyakan ovasının karanlığı. yura yedi yıldır bu vardiyayı tutuyordu. yedi yılda ovanın rengi değişmemişti.
alıcı önce durdu. duraksama değil, bir kulaklık takılmış gibi tam bir sessizlik. sonra ekran yeşile döndü ve yura termos kapağını yere düşürdü.
gemi, koordinat kayıt belgesi'ne göre yirmi üç yıl önce yola çıkmıştı: "taşoğlu-7 derin sonda gemisi", kuiper kuşağı ötesine gönderilmiş, on dördüncü ayda haberleşme kesilmiş, on yedinci ayda kayıp ilan edilmişti. yura o yıl henüz öğrenciydi, ama belgeyi ezbere biliyordu. istasyonda konuşulabilecek tek kayıp buydu ve konuşulmazdı.
sinyal o gemiden geliyordu. frekans tanımlayıcı, şifre katmanları, verici seri numarası; bunların hepsi eşleşiyordu. yura üç kez doğrulama çalıştırdı. üç kez aynı sonuç çıktı.
«taşoğlu-7, taşoğlu-7. bu istasyon omikron-kuzey. alıyorum. tekrarlıyorum, alıyorum.»
ekrana baktı. ekran yanıp sönmedi, sadece veri aktardı. yura cevap yazdı, gönderdi, bekledi. mesaj gecikmesi hesaplandı: 4,7 ışık saati. kuiper kuşağı'nın dış sınırı, tam olarak taşoğlu-7'nin son bilinen konumuna denk düşüyordu.
ama sinyalin zaman damgası yirmi üç yıl öncesini gösteriyordu.
yura bir süre oturdu. sırtını sandalyeye yaslamadı, öne eğildi, ekrana öyle baktı. termos kapağı hâlâ yerde duruyordu, kapı menteşesi gibi açık. kalkıp almadı.
zaman damgası sistem hatası olabilirdi. kafasında onlarca açıklama sıralandı, hepsi geçerliydi, hiçbiri yeterliydi. çünkü mesaj da geliyordu. yalnız frekans değil, içerik. sinyalin içinde veri paketleri vardı ve bu paketler şimdilik okunamaz durumdaydı. şifreleme katmanları, istasyonun kırıcı sistemi için çok eski bir protokol kullanıyordu.
«eski protokol» diye düşündü yura. yirmi üç yıl önceki protokol.
kırma işlemi yirmi sekiz dakika sürdü. bu süre boyunca yura ekranda dönen ilerleme çubuğunu izledi. izlerken ekmeğini yedi, soğuktu, tereyağı neredeyse donmuştu. dışarıda oymyakan ovası solmaya başlıyordu; ufukta, sabahın o yorgun mavisi.
paket açıldı.
yura iki kez okudu. sonra üç kez. sonra ekrandan kalkıp pencereye gitti, ovanın o maviliğine baktı, döndü, yeniden okudu.
paket bir rapor içeriyordu. gemi kaydı değil, gözlem raporu. taşoğlu-7'nin navigasyon subayı tarafından yazılmış, imzalanmış, zaman damgası eklenmiş. yura o subayın adını biliyordu; kayıp ilanlarında geçiyordu. navigasyon subayı: dilruba çağan, 34 yaşında.
rapor şunu söylüyordu: gemi bir anomali saptamıştı. kuiper kuşağı'nın ötesinde, hesaplanan konumun sekiz yüz bin kilometre güneyinde radyasyon izleri yoktu ama ışık izleri vardı. spektroskopik analiz, o ışığın belirli bir dalga boyunda sabit kaldığını gösteriyordu. titremiyordu. kırmızıya kaymıyordu. dilruba çağan yazmıştı: "ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde."
yura raporu kaydetti. kaydettikten sonra protokole baktı: bilinmeyen kaynaklı sinyaller için üst yönetime bildirim, en geç altmış dakika içinde. formun ilk satırını doldurdu: tarih, saat, frekans. ikinci satırda durdu.
zaman damgası.
yirmi üç yıl önce gönderilmiş bir sinyal bugün alınmıştı. bunun iki anlamı vardı. ya sinyal o tarihteki konumdan kıvrılarak, yüzlerce ışık saati uzak bir yol izleyerek bugün ulaşmıştı; mümkündü, hesaplanabilirdi. ya da sinyal gerçekten o tarihte gönderilmişti ve bugün ulaşması normalden çok daha kısa bir mesafeyi ima ediyordu. yani gemi hiçbir zaman uzağa gitmemişti. gemi hâlâ 4,7 ışık saati uzaktaydı.
yirmi üç yıldır.
ikinci sinyal o sırada geldi.
bu sefer frekans farklıydı. taşoğlu-7'ye ait değildi, ama yine tanımlıydı. istasyonun kendi verici şifresiyle işaretlenmişti. yura'nın şifresiyle.
açtı.
metin yalnızca şunu içeriyordu: «koordinatı doğrula. sizi duyuyoruz.»
yura bir süre ekrana baktı. sonra sandalyesinden kalktı, ısıtıcıyı kapattı; oda sıcaklığı düşmeye başladı ama fark etmedi. pencerenin önüne geçti. ova artık tamamen aydınlanmıştı; düz, beyaz, ucuz bir aydınlık. hiçbir şey yoktu ova üzerinde. kar, bir karaçam sırası, uzakta bir trafik lambası direği. hepsi bu.
kendi şifresiyle gelen mesaj yalnızca iki koşulda mümkündü: ya birisi yura'nın kimlik anahtarlarını kırmıştı, ya da mesajı gönderen yura'nın kendisiydi.
birinci seçenek teknik olarak son derece güçtü. kimlik anahtarları biyometrik, rastgele üretilmiş ve günlük döngülüydü. kırmak için en az istasyon içi erişim gerekiyordu.
istasyonda o gece yura'dan başka kimse yoktu.
ellerini ceplerine gömdü. sağ elinin içinde küçük bir şey vardı, her zaman taşıdığı bir şey: annesinin gözlüğünden kırılan cam parçası, mercek değil çerçeve, ince bir metal halka. yura stres anlarında onu avucunda çevirirdi, farkında olmadan. şu an da çeviriyordu.
protokol formu hâlâ yarım duruyordu ekranda.
üçüncü sinyal gelmedi. bir dakika bekledi, beş dakika, on dakika. gelmedi.
yura oturdu ve düşünmeye başladı, ama düşünce düz gitmedi, daire çizdi. eğer taşoğlu-7 hâlâ oradaysa ve hâlâ oradaysa, gemi neden yirmi üç yıldır sessiz kalmıştı? dilruba çağan'ın raporu hangi tarihte yazılmıştı? gemi kayıp ilan edilmeden önce mi, sonra mı?
kayıt belgesini açtı. haberleşme kesilme tarihi ile raporun zaman damgasını karşılaştırdı. raporun tarihi, haberleşme kesilmesinden üç gün sonraydı.
üç gün sonra.
gemi sesini kestikten üç gün sonra bir rapor yazmıştı. raporu bugün göndermişti, yirmi üç yıl sonra.
ya da şimdi gönderiyordu, yirmi üç yıl önceki bir tarih damgasıyla.
farkın ne önemi olduğunu biliyordu yura, kuşkusuz biliyordu. eğer mesaj geçmişten geliyorsa, gemi yitip gitmişti ve bu an yalnızca bir yankıydı. yapılacak bir şey yoktu. eğer mesaj şimdiden geliyorsa ve tarih damgası manipüle edilmişse ya da bozuksa, o zaman gemi oradaydı. orada ve sessiz, yirmi üç yıl boyunca, bekliyor olabilirdi.
ama neden beklerdi?
«ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde.»
yura, dilruba çağan'ın bu cümleyi yazarken ne hissettiğini düşündü. masasında mıydı? yemek yiyor muydu? geminin gürültüsü vardı mı etrafında, yoksa sessizlik miydi, o 4,7 ışık saatinin öte yakasındaki sessizlik mi?
protokol formunu kapattı.
üst yönetime bildirim yapmadı. formun yarım kalmasına izin verdi. onun yerine yeni bir mesaj penceresi açtı, taşoğlu-7'nin frekansını girdi ve yazmaya başladı.
ne yazacağını tam olarak bilmiyordu. "sizi duyuyoruz" demek istedi, ama o mesajı birinin daha önce yazmış olduğunu biliyordu, kendi şifresiyle. bunun yerine şunu yazdı:
«koordinatı doğruluyorum. raporunuz alındı. ışık hâlâ önünüzde mi?»
gönder tuşuna bastı.
mesaj gecikmesi 4,7 ışık saatiydi. cevap en erken dokuz saatten sonra gelebilirdi. yura'nın vardiyası saat sekizde bitecekti. üç saat kalmıştı.
yedi yılda istasyonu terk etmeden önce kapıyı kilitlemeyi hiç unutmamıştı. vardiya bitiminde formu dosyalaması, ekipmanı kapatması, günlüğe giriş yapması gerekiyordu. hepsini biliyordu.
koltuğuna yaslandı ve bekledi.
sabahın sisi ovadan kalkıyordu, görünür olmayan bir buharlaşmayla; karaçamların en üst dalları önce belirince altta ne olduğu belli olurdu. yura bunu yedi yıldır izlemişti. hep aynı sırayla olurdu.
sekize beş kala cevap geldi.
yura oturduğu yerden doğruldu. elindeki metal halka yere düştü, yuvarlandı, ısıtıcının altına kaçtı, durdu.
mesaj ekranda açıktı.
dilruba çağan imzalı, tarih damgası bugün. tam bugün.
«evet. hep önümüzde. ama bugün bir şey değişti: ışık bizi bekledi.»
ve bir koordinat. yirmi üç yıl önce kayıp ilan edilen geminin bugünkü konumu, saniyesi saniyesine hesaplanmış, istasyon teleskoplarıyla doğrulanabilir bir koordinat.
yura ekrana baktı. sonra teleskop paneline baktı. sonra pencereden ovanın aydınlığına.
koordinatı girdi. teleskop döndü, bir servo sesiyle, o tanıdık tıkırtıyla. ekranda görüntü netleşti: kuiper kuşağı'nın boş, taşlı, karanlık dış yüzeyi.
ve orada, koordinatın tam merkezinde, hareketsiz, titremeyen, kırmızıya kaymayan bir nokta.
ışık.
yura'nın parmaklarının ucunda soğuk bir karıncalanma vardı. aynı kalemle çizilen grafik gibi dümdüz, titremsiz bir ışık noktası. teleskoplar doppler kayması ölçer, kuiper'deki kayaların dağılımını hesaplar, her şeyin nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilir. bu ise hiçbir yere gitmiyordu.
duruyordu.
yirmi üç yıl boyunca hiç kimse burada bir cisim kaydetmemişti. istasyonun kendi arşivlerini karıştırdı, geceyi sabaha bağlayan o eski tarama verilerini, kim yazdığı belirsiz el notlarını, eski müdür veysel onar'ın yıllarca bıraktığı ses kayıtlarını. hiçbir şey. o koordinat boştu, hep boştu, gece gece boş kalmıştı.
şimdi bir nokta.
dilruba çağan'a yazmak için klavyenin başına oturdu. üç kez sildi. dördüncüsünü de sildi. nihayetinde şunu bıraktı: «gemi adını doğrula.» göndermeden önce iki dakika bekledi, ekrana baktı, sonra gönderdi.
cevap sekiz dakika sonra geldi. sekiz dakika, uzaydaki bir şeyle konuşmak için kısa bir süreydi; sekiz dakika, yerden geri dönmek için ise uzun.
«hestia-4. hull seri numarası: hv-2201-kappa. lütfen kendi veritabanınla karşılaştır.»
yura veritabanını açmak için koltuğun kenarına ilerledi. koltuk tekerlekleri zeminde takılı kaldı, öne doğru hafifçe yalpaladı. hv-2201-kappa. o sayıyı bir yerden bildiğini hissetti, tıpkı rüyada gördüğün bir sokak adını uyandıktan sonra tanımak gibi. istasyonun kayıp gemiler siciline girdi. hestia-4, yükleme: sanayi sınıfı helyum-3, kaptanı seron malek, 14 mürettebat. son konum bildirimi kuiper'in iç çemberinden, tam yirmi üç yıl önce. sonra sessizlik. sonra kayıp kararı, sonra yas töreni koordinatörlük tarafından organize edilmiş, sonra hiçbir şey.
yura tutanağı kapattı.
ayağa kalktı, pencereye yürüdü, ovanın aydınlığına baktı. burada saat kavramı bir seçimdi; istasyon kendi iç saatini dünya standart gününe kilitledi ama dışarıda güneş bu kadar uzakta ve bu kadar küçüktü ki gündüz ile gece arasındaki fark yalnızca ekrandaki rakamlara bakınca anlaşılıyordu. şu an sabah beşti, iç saate göre. dışarısı ondan bağımsız parlıyordu.
tekrar ekrana döndü.
«mürettebat nerede?» diye yazdı.
dilruba'dan bu sefer on iki dakika cevap gelmedi. on iki dakika boyunca yura ısıtıcının tıkırtısını saydı, kayda değer bir iş değildi, sadece başka bir şey yapmamak için. sonra bildirim sesi.
«gemideler.»
yura parmağını klavyenin üzerinde tuttu, basmadı.
«nasıl?» yazmak istedi. sonra «ne zamandır?» yazmak istedi. sonra ikisini de sildi ve yalnızca şunu yazdı: «sen kimsin?»
cevap bu sefer hızlı geldi.
«hestia-4'ün iletişim subayıyım. ismimi zaten biliyorsun.»
dilruba çağan. kayıp mürettebat listesinin dördüncü sırasında, iletişim subayı, yaş: o zaman yirmi sekiz. yani şimdi, eğer hesap doğruysa, elli bir.
yura arşive geri döndü. mürettebatın resimlerini açtı. dilruba çağan, yirmi sekiz yaşında, omuz hizasında kesilmiş saçlar, standart gri üniforma. yura o resme baktı, bir süre baktı, sonra kapat düğmesine tıkladı.
«gemide ne var?» diye yazdı.
bu sefer cevap çok daha uzun sürdü. yura beklerken kahve yapmaya kalktı, su tankına baktı, kapağı açtı kapattı, yapmaktan vazgeçti. ekrana döndü. hâlâ bekleme ikonu vardı. sonra:
«bir şey değil artık. biz vardık. hepimiz. on dört kişi.»
ardından başka bir satır, kısa bir gecikmeyle:
«ama ışık bizi bırakmak istemedi. yirmi üç yıl boyunca.»
yura koltuğa oturdu. yüzünü avucuna gömmedi, sadece bir an için gözlerini kapattı ve hestia-4'ün yükleme manifestosunu düşündü: sanayi sınıfı helyum-3, kuiper geçiş güzergahı, rutin sefer. rutin. o kelime şimdi tuhaf bir ağırlık taşıyordu.
«enerji kaynağı ne?» diye yazdı.
«bilmiyoruz. gemi sistemleri çalışmıyor. yirmi üç yıldır çalışmıyor. ama ışık var, ısı var, hava var.»
bir süre durakladı, sonra ekledi:
«ve mesajlar geliyor. senin gibi biri her yıl birkaç kez bizi buluyor, mesaj gönderiyor. ama hiç kimse koordinatı dışarı çıkarmıyor. bilmiyorum neden.»
yura ekrana baktı. koordinat hâlâ açıktı, teleskop panelinden gelen canlı görüntüyle birlikte: kuiper'in taşlı, karanlık dış yüzeyi ve tam ortada o nokta, kırmızıya kaymayan, titremeyen. durağan.
sonra yeni bildirim sesi geldi.
«sen de vermeyeceksin. çünkü kimse inanmıyor.»
yura'nın parmakları klavyenin üzerinde kaldı, basmadı.
«ama bu sefer bir şey farklı» diye devam etti dilruba'nın mesajı. «bugün ışık bekledi. seni bekledi, sanırım. ya da bir sonrakini. fark etmez. artık koordinat doğrulanabilir, anlıyor musun? bugüne kadar hiç böyle bir pencere açılmamıştı.»
açık pencere. yura teleskopun döner mekanizmasına baktı, servo motorun soğuduğunda çıkardığı o tanıdık tıkırtıya kulak verdi. koordinatı kaydetmek için iki tıklama yeterliydi. iki tıklama, sonra istasyon merkezi otomatik raporlama sistemine gönderirdi. oradan dış sistem koordinasyon kurulu'na ulaşırdı, oradan araştırma bütçesi komisyonuna, oradan belki bir soruşturma ekibine, belki hiçbir yere.
ya da.
koordinatı silmek için de iki tıklama yeterliydi.
dilruba'nın «çünkü kimse inanmıyor» cümlesini tekrar okudu. sonra on dört kişinin mürettebat listesini düşündü. on dört isim, on dört yas töreni, on dört tane istasyon kayıtlarında hâlâ açık dosya.
masanın ucunda duran kalem ısıtıcıya yakın değildi artık, orada kalmıştı, karanlık ahşap yüzeyin üzerinde mavi kapağıyla. yura o kaleme baktı.
«geminizin hull numarasını bir daha yazar mısın?» diye yazdı.
cevap hemen geldi. hv-2201-kappa.
yura istasyon kayıtlarına döndü, hestia-4'ün sayfasını açtı, dosyanın en altına indi. «durum» sütunu: kayıp. yanında küçük bir kalem ikonu, düzenlenebilir bir alan.
imleci oraya götürdü.
bıraktı.
bırakmak, tıklamamak, orada duran ikon, kalan seçenek; her şey burada bir anlığına askıda kaldı ve dilruba çağan elli bir yaşında, gemi sistemleri çalışmayan ama ısısı ve havası olan bir gemide, kuiper kuşağı'nın taşlı karanlığında, muhtemelen bu ekrana bakıyordu.
muhtemelen.
yura «durum» sütunundaki imleci geri çekti. koordinat penceresine geçti. kaydet düğmesine bastı, merkezi sisteme iletim başladı, küçük bir ilerleme çubuğu ekranda kayarak yüzde yüze ulaştı.
ekrana bir bildirim düştü: «koordinat kaydedildi ve merkeze iletildi.»
dilruba'nın penceresine döndü, bir şey yazmak için klavyeye elini götürdü.
boş bıraktı.
teleskop görüntüsünde kuiper'in o karanlık noktası hâlâ duruyordu. kırmızıya kaymıyordu, titremiyordu. yura bir süre daha o noktaya baktı; sonra koltuğu çevirdi, pencereye döndü ve ovanın o tuhaf, güneşsiz aydınlığında gözlerini bir yerde sabitlemeden bekledi.
sinyal, sabahın dördünde geldi. tam o saatte, başka hiçbir saatte.
yura selenko o sırada termos kapağını çeviriyordu, çavdar ekmeğine tereyağı sürmüş, ısıtıcının üstüne koymuştu. istasyon gece vardiyasında böyleydi: ekmeğin kızarması, radyasyon ölçerinin monoton tiki ve pencereden görünen oymyakan ovasının karanlığı. yura yedi yıldır bu vardiyayı tutuyordu. yedi yılda ovanın rengi değişmemişti.
alıcı önce durdu. duraksama değil, bir kulaklık takılmış gibi tam bir sessizlik. sonra ekran yeşile döndü ve yura termos kapağını yere düşürdü.
gemi, koordinat kayıt belgesi'ne göre yirmi üç yıl önce yola çıkmıştı: "taşoğlu-7 derin sonda gemisi", kuiper kuşağı ötesine gönderilmiş, on dördüncü ayda haberleşme kesilmiş, on yedinci ayda kayıp ilan edilmişti. yura o yıl henüz öğrenciydi, ama belgeyi ezbere biliyordu. istasyonda konuşulabilecek tek kayıp buydu ve konuşulmazdı.
sinyal o gemiden geliyordu. frekans tanımlayıcı, şifre katmanları, verici seri numarası; bunların hepsi eşleşiyordu. yura üç kez doğrulama çalıştırdı. üç kez aynı sonuç çıktı.
«taşoğlu-7, taşoğlu-7. bu istasyon omikron-kuzey. alıyorum. tekrarlıyorum, alıyorum.»
ekrana baktı. ekran yanıp sönmedi, sadece veri aktardı. yura cevap yazdı, gönderdi, bekledi. mesaj gecikmesi hesaplandı: 4,7 ışık saati. kuiper kuşağı'nın dış sınırı, tam olarak taşoğlu-7'nin son bilinen konumuna denk düşüyordu.
ama sinyalin zaman damgası yirmi üç yıl öncesini gösteriyordu.
yura bir süre oturdu. sırtını sandalyeye yaslamadı, öne eğildi, ekrana öyle baktı. termos kapağı hâlâ yerde duruyordu, kapı menteşesi gibi açık. kalkıp almadı.
zaman damgası sistem hatası olabilirdi. kafasında onlarca açıklama sıralandı, hepsi geçerliydi, hiçbiri yeterliydi. çünkü mesaj da geliyordu. yalnız frekans değil, içerik. sinyalin içinde veri paketleri vardı ve bu paketler şimdilik okunamaz durumdaydı. şifreleme katmanları, istasyonun kırıcı sistemi için çok eski bir protokol kullanıyordu.
«eski protokol» diye düşündü yura. yirmi üç yıl önceki protokol.
kırma işlemi yirmi sekiz dakika sürdü. bu süre boyunca yura ekranda dönen ilerleme çubuğunu izledi. izlerken ekmeğini yedi, soğuktu, tereyağı neredeyse donmuştu. dışarıda oymyakan ovası solmaya başlıyordu; ufukta, sabahın o yorgun mavisi.
paket açıldı.
yura iki kez okudu. sonra üç kez. sonra ekrandan kalkıp pencereye gitti, ovanın o maviliğine baktı, döndü, yeniden okudu.
paket bir rapor içeriyordu. gemi kaydı değil, gözlem raporu. taşoğlu-7'nin navigasyon subayı tarafından yazılmış, imzalanmış, zaman damgası eklenmiş. yura o subayın adını biliyordu; kayıp ilanlarında geçiyordu. navigasyon subayı: dilruba çağan, 34 yaşında.
rapor şunu söylüyordu: gemi bir anomali saptamıştı. kuiper kuşağı'nın ötesinde, hesaplanan konumun sekiz yüz bin kilometre güneyinde radyasyon izleri yoktu ama ışık izleri vardı. spektroskopik analiz, o ışığın belirli bir dalga boyunda sabit kaldığını gösteriyordu. titremiyordu. kırmızıya kaymıyordu. dilruba çağan yazmıştı: "ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde."
yura raporu kaydetti. kaydettikten sonra protokole baktı: bilinmeyen kaynaklı sinyaller için üst yönetime bildirim, en geç altmış dakika içinde. formun ilk satırını doldurdu: tarih, saat, frekans. ikinci satırda durdu.
zaman damgası.
yirmi üç yıl önce gönderilmiş bir sinyal bugün alınmıştı. bunun iki anlamı vardı. ya sinyal o tarihteki konumdan kıvrılarak, yüzlerce ışık saati uzak bir yol izleyerek bugün ulaşmıştı; mümkündü, hesaplanabilirdi. ya da sinyal gerçekten o tarihte gönderilmişti ve bugün ulaşması normalden çok daha kısa bir mesafeyi ima ediyordu. yani gemi hiçbir zaman uzağa gitmemişti. gemi hâlâ 4,7 ışık saati uzaktaydı.
yirmi üç yıldır.
ikinci sinyal o sırada geldi.
bu sefer frekans farklıydı. taşoğlu-7'ye ait değildi, ama yine tanımlıydı. istasyonun kendi verici şifresiyle işaretlenmişti. yura'nın şifresiyle.
açtı.
metin yalnızca şunu içeriyordu: «koordinatı doğrula. sizi duyuyoruz.»
yura bir süre ekrana baktı. sonra sandalyesinden kalktı, ısıtıcıyı kapattı; oda sıcaklığı düşmeye başladı ama fark etmedi. pencerenin önüne geçti. ova artık tamamen aydınlanmıştı; düz, beyaz, ucuz bir aydınlık. hiçbir şey yoktu ova üzerinde. kar, bir karaçam sırası, uzakta bir trafik lambası direği. hepsi bu.
kendi şifresiyle gelen mesaj yalnızca iki koşulda mümkündü: ya birisi yura'nın kimlik anahtarlarını kırmıştı, ya da mesajı gönderen yura'nın kendisiydi.
birinci seçenek teknik olarak son derece güçtü. kimlik anahtarları biyometrik, rastgele üretilmiş ve günlük döngülüydü. kırmak için en az istasyon içi erişim gerekiyordu.
istasyonda o gece yura'dan başka kimse yoktu.
ellerini ceplerine gömdü. sağ elinin içinde küçük bir şey vardı, her zaman taşıdığı bir şey: annesinin gözlüğünden kırılan cam parçası, mercek değil çerçeve, ince bir metal halka. yura stres anlarında onu avucunda çevirirdi, farkında olmadan. şu an da çeviriyordu.
protokol formu hâlâ yarım duruyordu ekranda.
üçüncü sinyal gelmedi. bir dakika bekledi, beş dakika, on dakika. gelmedi.
yura oturdu ve düşünmeye başladı, ama düşünce düz gitmedi, daire çizdi. eğer taşoğlu-7 hâlâ oradaysa ve hâlâ oradaysa, gemi neden yirmi üç yıldır sessiz kalmıştı? dilruba çağan'ın raporu hangi tarihte yazılmıştı? gemi kayıp ilan edilmeden önce mi, sonra mı?
kayıt belgesini açtı. haberleşme kesilme tarihi ile raporun zaman damgasını karşılaştırdı. raporun tarihi, haberleşme kesilmesinden üç gün sonraydı.
üç gün sonra.
gemi sesini kestikten üç gün sonra bir rapor yazmıştı. raporu bugün göndermişti, yirmi üç yıl sonra.
ya da şimdi gönderiyordu, yirmi üç yıl önceki bir tarih damgasıyla.
farkın ne önemi olduğunu biliyordu yura, kuşkusuz biliyordu. eğer mesaj geçmişten geliyorsa, gemi yitip gitmişti ve bu an yalnızca bir yankıydı. yapılacak bir şey yoktu. eğer mesaj şimdiden geliyorsa ve tarih damgası manipüle edilmişse ya da bozuksa, o zaman gemi oradaydı. orada ve sessiz, yirmi üç yıl boyunca, bekliyor olabilirdi.
ama neden beklerdi?
«ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde.»
yura, dilruba çağan'ın bu cümleyi yazarken ne hissettiğini düşündü. masasında mıydı? yemek yiyor muydu? geminin gürültüsü vardı mı etrafında, yoksa sessizlik miydi, o 4,7 ışık saatinin öte yakasındaki sessizlik mi?
protokol formunu kapattı.
üst yönetime bildirim yapmadı. formun yarım kalmasına izin verdi. onun yerine yeni bir mesaj penceresi açtı, taşoğlu-7'nin frekansını girdi ve yazmaya başladı.
ne yazacağını tam olarak bilmiyordu. "sizi duyuyoruz" demek istedi, ama o mesajı birinin daha önce yazmış olduğunu biliyordu, kendi şifresiyle. bunun yerine şunu yazdı:
«koordinatı doğruluyorum. raporunuz alındı. ışık hâlâ önünüzde mi?»
gönder tuşuna bastı.
mesaj gecikmesi 4,7 ışık saatiydi. cevap en erken dokuz saatten sonra gelebilirdi. yura'nın vardiyası saat sekizde bitecekti. üç saat kalmıştı.
yedi yılda istasyonu terk etmeden önce kapıyı kilitlemeyi hiç unutmamıştı. vardiya bitiminde formu dosyalaması, ekipmanı kapatması, günlüğe giriş yapması gerekiyordu. hepsini biliyordu.
koltuğuna yaslandı ve bekledi.
sabahın sisi ovadan kalkıyordu, görünür olmayan bir buharlaşmayla; karaçamların en üst dalları önce belirince altta ne olduğu belli olurdu. yura bunu yedi yıldır izlemişti. hep aynı sırayla olurdu.
sekize beş kala cevap geldi.
yura oturduğu yerden doğruldu. elindeki metal halka yere düştü, yuvarlandı, ısıtıcının altına kaçtı, durdu.
mesaj ekranda açıktı.
dilruba çağan imzalı, tarih damgası bugün. tam bugün.
«evet. hep önümüzde. ama bugün bir şey değişti: ışık bizi bekledi.»
ve bir koordinat. yirmi üç yıl önce kayıp ilan edilen geminin bugünkü konumu, saniyesi saniyesine hesaplanmış, istasyon teleskoplarıyla doğrulanabilir bir koordinat.
yura ekrana baktı. sonra teleskop paneline baktı. sonra pencereden ovanın aydınlığına.
koordinatı girdi. teleskop döndü, bir servo sesiyle, o tanıdık tıkırtıyla. ekranda görüntü netleşti: kuiper kuşağı'nın boş, taşlı, karanlık dış yüzeyi.
ve orada, koordinatın tam merkezinde, hareketsiz, titremeyen, kırmızıya kaymayan bir nokta.
ışık.
yura'nın parmaklarının ucunda soğuk bir karıncalanma vardı. aynı kalemle çizilen grafik gibi dümdüz, titremsiz bir ışık noktası. teleskoplar doppler kayması ölçer, kuiper'deki kayaların dağılımını hesaplar, her şeyin nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilir. bu ise hiçbir yere gitmiyordu.
duruyordu.
yirmi üç yıl boyunca hiç kimse burada bir cisim kaydetmemişti. istasyonun kendi arşivlerini karıştırdı, geceyi sabaha bağlayan o eski tarama verilerini, kim yazdığı belirsiz el notlarını, eski müdür veysel onar'ın yıllarca bıraktığı ses kayıtlarını. hiçbir şey. o koordinat boştu, hep boştu, gece gece boş kalmıştı.
şimdi bir nokta.
dilruba çağan'a yazmak için klavyenin başına oturdu. üç kez sildi. dördüncüsünü de sildi. nihayetinde şunu bıraktı: «gemi adını doğrula.» göndermeden önce iki dakika bekledi, ekrana baktı, sonra gönderdi.
cevap sekiz dakika sonra geldi. sekiz dakika, uzaydaki bir şeyle konuşmak için kısa bir süreydi; sekiz dakika, yerden geri dönmek için ise uzun.
«hestia-4. hull seri numarası: hv-2201-kappa. lütfen kendi veritabanınla karşılaştır.»
yura veritabanını açmak için koltuğun kenarına ilerledi. koltuk tekerlekleri zeminde takılı kaldı, öne doğru hafifçe yalpaladı. hv-2201-kappa. o sayıyı bir yerden bildiğini hissetti, tıpkı rüyada gördüğün bir sokak adını uyandıktan sonra tanımak gibi. istasyonun kayıp gemiler siciline girdi. hestia-4, yükleme: sanayi sınıfı helyum-3, kaptanı seron malek, 14 mürettebat. son konum bildirimi kuiper'in iç çemberinden, tam yirmi üç yıl önce. sonra sessizlik. sonra kayıp kararı, sonra yas töreni koordinatörlük tarafından organize edilmiş, sonra hiçbir şey.
yura tutanağı kapattı.
ayağa kalktı, pencereye yürüdü, ovanın aydınlığına baktı. burada saat kavramı bir seçimdi; istasyon kendi iç saatini dünya standart gününe kilitledi ama dışarıda güneş bu kadar uzakta ve bu kadar küçüktü ki gündüz ile gece arasındaki fark yalnızca ekrandaki rakamlara bakınca anlaşılıyordu. şu an sabah beşti, iç saate göre. dışarısı ondan bağımsız parlıyordu.
tekrar ekrana döndü.
«mürettebat nerede?» diye yazdı.
dilruba'dan bu sefer on iki dakika cevap gelmedi. on iki dakika boyunca yura ısıtıcının tıkırtısını saydı, kayda değer bir iş değildi, sadece başka bir şey yapmamak için. sonra bildirim sesi.
«gemideler.»
yura parmağını klavyenin üzerinde tuttu, basmadı.
«nasıl?» yazmak istedi. sonra «ne zamandır?» yazmak istedi. sonra ikisini de sildi ve yalnızca şunu yazdı: «sen kimsin?»
cevap bu sefer hızlı geldi.
«hestia-4'ün iletişim subayıyım. ismimi zaten biliyorsun.»
dilruba çağan. kayıp mürettebat listesinin dördüncü sırasında, iletişim subayı, yaş: o zaman yirmi sekiz. yani şimdi, eğer hesap doğruysa, elli bir.
yura arşive geri döndü. mürettebatın resimlerini açtı. dilruba çağan, yirmi sekiz yaşında, omuz hizasında kesilmiş saçlar, standart gri üniforma. yura o resme baktı, bir süre baktı, sonra kapat düğmesine tıkladı.
«gemide ne var?» diye yazdı.
bu sefer cevap çok daha uzun sürdü. yura beklerken kahve yapmaya kalktı, su tankına baktı, kapağı açtı kapattı, yapmaktan vazgeçti. ekrana döndü. hâlâ bekleme ikonu vardı. sonra:
«bir şey değil artık. biz vardık. hepimiz. on dört kişi.»
ardından başka bir satır, kısa bir gecikmeyle:
«ama ışık bizi bırakmak istemedi. yirmi üç yıl boyunca.»
yura koltuğa oturdu. yüzünü avucuna gömmedi, sadece bir an için gözlerini kapattı ve hestia-4'ün yükleme manifestosunu düşündü: sanayi sınıfı helyum-3, kuiper geçiş güzergahı, rutin sefer. rutin. o kelime şimdi tuhaf bir ağırlık taşıyordu.
«enerji kaynağı ne?» diye yazdı.
«bilmiyoruz. gemi sistemleri çalışmıyor. yirmi üç yıldır çalışmıyor. ama ışık var, ısı var, hava var.»
bir süre durakladı, sonra ekledi:
«ve mesajlar geliyor. senin gibi biri her yıl birkaç kez bizi buluyor, mesaj gönderiyor. ama hiç kimse koordinatı dışarı çıkarmıyor. bilmiyorum neden.»
yura ekrana baktı. koordinat hâlâ açıktı, teleskop panelinden gelen canlı görüntüyle birlikte: kuiper'in taşlı, karanlık dış yüzeyi ve tam ortada o nokta, kırmızıya kaymayan, titremeyen. durağan.
sonra yeni bildirim sesi geldi.
«sen de vermeyeceksin. çünkü kimse inanmıyor.»
yura'nın parmakları klavyenin üzerinde kaldı, basmadı.
«ama bu sefer bir şey farklı» diye devam etti dilruba'nın mesajı. «bugün ışık bekledi. seni bekledi, sanırım. ya da bir sonrakini. fark etmez. artık koordinat doğrulanabilir, anlıyor musun? bugüne kadar hiç böyle bir pencere açılmamıştı.»
açık pencere. yura teleskopun döner mekanizmasına baktı, servo motorun soğuduğunda çıkardığı o tanıdık tıkırtıya kulak verdi. koordinatı kaydetmek için iki tıklama yeterliydi. iki tıklama, sonra istasyon merkezi otomatik raporlama sistemine gönderirdi. oradan dış sistem koordinasyon kurulu'na ulaşırdı, oradan araştırma bütçesi komisyonuna, oradan belki bir soruşturma ekibine, belki hiçbir yere.
ya da.
koordinatı silmek için de iki tıklama yeterliydi.
dilruba'nın «çünkü kimse inanmıyor» cümlesini tekrar okudu. sonra on dört kişinin mürettebat listesini düşündü. on dört isim, on dört yas töreni, on dört tane istasyon kayıtlarında hâlâ açık dosya.
masanın ucunda duran kalem ısıtıcıya yakın değildi artık, orada kalmıştı, karanlık ahşap yüzeyin üzerinde mavi kapağıyla. yura o kaleme baktı.
«geminizin hull numarasını bir daha yazar mısın?» diye yazdı.
cevap hemen geldi. hv-2201-kappa.
yura istasyon kayıtlarına döndü, hestia-4'ün sayfasını açtı, dosyanın en altına indi. «durum» sütunu: kayıp. yanında küçük bir kalem ikonu, düzenlenebilir bir alan.
imleci oraya götürdü.
bıraktı.
bırakmak, tıklamamak, orada duran ikon, kalan seçenek; her şey burada bir anlığına askıda kaldı ve dilruba çağan elli bir yaşında, gemi sistemleri çalışmayan ama ısısı ve havası olan bir gemide, kuiper kuşağı'nın taşlı karanlığında, muhtemelen bu ekrana bakıyordu.
muhtemelen.
yura «durum» sütunundaki imleci geri çekti. koordinat penceresine geçti. kaydet düğmesine bastı, merkezi sisteme iletim başladı, küçük bir ilerleme çubuğu ekranda kayarak yüzde yüze ulaştı.
ekrana bir bildirim düştü: «koordinat kaydedildi ve merkeze iletildi.»
dilruba'nın penceresine döndü, bir şey yazmak için klavyeye elini götürdü.
boş bıraktı.
teleskop görüntüsünde kuiper'in o karanlık noktası hâlâ duruyordu. kırmızıya kaymıyordu, titremiyordu. yura bir süre daha o noktaya baktı; sonra koltuğu çevirdi, pencereye döndü ve ovanın o tuhaf, güneşsiz aydınlığında gözlerini bir yerde sabitlemeden bekledi.
devamını gör...
iki satırlık adamlardan paçayı hemen kurtarmak
evet kıymetli, bir mahzuru mu vardı?
devamını gör...
hafıza taciri
normalsozluk.com/entry/4049907
dükkânın camı her sabah buğulanırdı. sıcaklık değil, nem değil; içerideki anıların dışarıya sızdığı o belirsiz ısı. meral bunu on yılda fark etmişti: vitrin camındaki buğu, yeni bir anının raflarına eklendiğinin işaretiydi. o sabah cam neredeyse opaktı.
elindeki şişeyi tuttu. küçük, silindirik, içinde kehribar renginde bir sıvı. etiket üzerinde müşterinin el yazısıyla: "baba, sahil, 1987." meral şişeyi ışığa doğru kaldırdı; sıvı titrek bir sarı yayıyordu, tıpkı fotoğrafın solmuş hâli gibi. rafın ikinci kademesine yerleştirdi. sahil anıları her zaman iyi fiyat yapardı. insanlar başkalarının tatilini satın alırdı; kendi tatillerinden çok daha ucuza.
kapı zili çalmadan açıldı, ferhan içeri girdi. kırk yaşının üzerinde, sol omzunda eski bir yağmurluğun izi kalmış, saçları ıslak. ferhan, kendi anılarını meral'e defalarca satmıştı. her seferinde ödeme almak yerine kredi biriktirmiş, o kredilerle başkalarının anılarını satın almıştı. alışılmadık bir tüketiciydi. meral hiç sormamıştı nedenini.
«geçen ay sattığım şey.» ferhan rafa bakmadı bile. «geri istiyorum.»
meral dosyayı çekti. ferhan'ın sattığı anı üç hafta önceydi: "ilk aşk, gördes meydanı, yağmur." katalog numarası 4471. şişeyi raftan buldu, fiyat etiketine baktı. henüz satılmamıştı.
«geri alma primi yüzde kırk.»
«biliyorum.» ferhan cebinden parayı çıkardı. sayılı, hazırlanmış para. bunun için gelmişti.
meral şişeyi tezgâha bıraktı. o sırada ferhan şişeyi aldı, ışığa tuttu. sıvının rengi kehribar değil, gümüşümsü bir beyazdı. meral bunu daha önce fark etmemişti; rafta kehribar görmüştü sanki. beyaz anılar sahteydi. herkes bunu bilirdi. gerçek bir anı beyin dokusunun sıcaklığını taşırdı; kırmızıya çalan sarı, koyu kehribar. beyaz demek laboratuvar demekti. implant demekti.
ferhan şişeyi geri bıraktı tezgâha, sanki onu tutmak istemiyormuş gibi.
«bu seninki değil.» meral bunu duymak istemeden söyledi. ama söyledi.
ferhan uzun süre konuşmadı. dükkânın en karanlık köşesine baktı; orada ihtiyar bir karga kafası gibi asılı duran nem ölçer vardı.
«biliyorum» dedi sonunda. «ama başka türlü hatırlayamıyorum onu.»
meral parayı ferhan'a iade etti. ferhan almadı. ikisi de şişeye bakmaktan kaçındı bir süre, sonra ferhan çıktı, kapı kendi kendine kapandı. vitrin camındaki buğu biraz daha yoğunlaştı.
o gece meral kayıtları açtı. ferhan'ın dosyasında on dört işlem vardı; on dört anı satılmış, on ikisi geri alınmıştı. satın alınan anıları ise takip edemiyordu; sistem bunu göstermiyordu, müşteri gizliliği. ama şişe renkleri vardı; her satışın fotoğrafı çekilirdi kayıt amaçlı. ferhan'dan aldığı anıların yarısı gümüşümsüydü. meral bunu daha önce görmemişti ya da, daha doğrusu, görmek istememişti.
gerçek anı ile sahte anı arasındaki fark teknik olarak netti. ama insan beynine yerleştikten sonra, özellikle yıllar geçtikten sonra, fark siliniyordu. beyin benimserdi. duygular işlenince anı organik hâle gelirdi. bu yüzden implant anılar yasadışıydı ama piyasası serbestti; yasak üretimi kapsıyordu, ticareti değil. ince bir çizgiydi. meral o çizginin üzerinde on yıl yürümüştü.
ertesi sabah cam çok az buğulanmıştı. meral erken açtı dükkânı, hiçbir şey yapmadan tezgâhın arkasında oturdu ve kendi dosyasını aradı.
sisteme komisyoncular kendi anılarını kaydedemezdi; etik kural, ticari çıkar çatışması gerekçesiyle. ama meral kayıtlarda kendisine ait iki anı buldu. nasıl girmişti bunlar? birisi 2031'e aitti, etikette yalnızca "ev" yazıyordu. öbürü 2029'a, "anne." ikisi de kehribar değil, gümüş.
meral 2029'daki anıyı hatırladı: annesi hastane odasında, pencereden balçova'nın yamaçları, orman yangınından arta kalan kül rengi tepeler, annesinin eli çarşafa yapışmış. o elin soğukluğunu hissedebiliyordu hâlâ. gerçek gibi geliyordu. tamamen, tartışmasız gerçek.
şişeyi raftan aldı. gümüş.
düşüncesi yarım kaldı, fark etti. tamamlamak istemedi.
öğleden sonra zerrin geldi. zerrin her ay gelirdi, taze anı satın alır, ödemeyi nakit yapardı. bugün bir şey satın almak istemedi; elinde küçük bir paket vardı, mor ambalaj kâğıdı. tezgâha bıraktı.
«bunları analiz etmeni istiyorum.»
meral paketi açtı. içinde dört şişe; hepsinin etiketi yoktu.
«kime ait?»
«bana.» zerrin parmağıyla tezgâhı çizdi, yavaş, düşünceli. «ama bunların gerçek olup olmadığını bilmiyorum artık. kardeşim geçen yıl bazı şeylerin, benim hatırladığım şekilde olmadığını söyledi.»
meral ilk şişeyi ışığa tuttu. kehribar. ikinci, kehribar. üçüncü, kehribar. dördüncü, gümüş.
«üçü gerçek.»
«hangisi değil?»
meral dördüncüyü zerrin'e verdi. zerrin baktı, titredi, geri koydu.
«o en iyi hatırladığım şey» dedi. «babamla araba yolculuğu. radyodan eski bir şarkı. pencereden koyları seyrettim.»
«hatırlamak, gerçek olmayı kanıtlamaz.»
zerrin paketi aldı, dört şişeyi sardı geri. çıkmadan önce döndü.
«peki senin en iyi hatırladığın şey nedir?»
meral cevap vermedi. zerrin üç saniye bekledi, sonra gitti.
annesi. el. çarşaf. balçova'nın tepeleri.
meral o gece dükkânı kapatmadı. kendi dosyasındaki iki şişeyi tezgâha çıkardı, yanına bir de analiz cihazı. cihaz şişenin içeriğini tarayıp beynin hangi bölgesinden damıtıldığını gösterirdi; otobiyografik hafıza bölgesi mi, yoksa implant enjeksiyonu mu. sonuçlar üç dakika içinde çıkardı.
iki şişe için de sonuç aynıydı: implant kökenli, sentez tarih damgası, üretim noktası tanımsız.
meral cihazı kapattı. camın dışından alsancak'ın ışıkları görünüyordu; sarı sokak lambaları, bir tramvayın geçişi, birinin koşusu. normal bir çarşamba gecesi. meral'in içinde ise hiçbir şeyin sahibi yoktu şu an.
şişeleri aldı. sisteme "iade" olarak kaydetti. kime iade edilecek? sistemde sahibi belli değildi. "bilinmez kaynaklı" diye not düştü. bu notla şişeleri imha listesine ekledi. imha basitti: fırın, üç yüz derece, şişe erir, sıvı buharlaşır, hafıza yok olur.
ama durdu.
birini imha etmek o anıyı silmek demekti. var olmamış kılmak. oysa anı beyinde hâlâ vardı; meral hâlâ hissedebiliyordu annesinin elini. şişeyi yok etmek hissi yok etmeyecekti. sadece kaydı silecekti. tacirin etiketi.
bunu fark edince iki şişeyi de geri koydu rafa. tam kehribar rengi anıların arasına değil; en alta, görünmeyen köşeye.
sabah ferhan tekrar geldi. buna şaşırmadı meral. bazı müşteriler böyle dönerdi; anılar onları bir mıknatıs gibi çekerdi.
«dün bıraktığım şişe.»
«hâlâ burada.»
ferhan eliyle tezgâhı tuttu. parmakları soğuktu; meral bunu tezgâhın titremesinden anladı.
«gerçek olmasaydı bile, ben onu bir yerde yaşadım.»
meral şişeyi getirdi. gümüş sıvı, gördes meydanı, yağmur, ilk aşk. ferhan'ın gerçek olmayan ama beyni tarafından on yıldır beslenen, büyütülen, düşle karışık bir hâle getirilen anısı.
«parayı almıyorum.» meral şişeyi ferhan'a uzattı. «git.»
ferhan şişeyi aldı. yutkundu. bir şey söylemek istedi, söylemedi. kapıya yürüdü.
«seninkiler de burada mı?»
meral cevap vermedi. ferhan kapıyı kapattı.
cam yeniden buğulanmıştı. meral parmağıyla bir çizgi çekti camdan; buğu silindi, dışarısı göründü. tramvay geçiyordu. bir karga, kafes gibi kömür rengindeki tel direklerin üzerine konmuştu, kımıldamadan bakıyordu dükkâna. sonra kalktı, gitti.
meral döndü raflarına. yüzlerce şişe, yüzlerce kehribar, birkaç gümüş, hepsinin etiketi başkasının el yazısıyla. kimin anısı gerçekti, kimin değildi; artık bu soruyu sormaktan yorgundu. belki daha önemli bir soru vardı: anı gerçek değilse, ona verilen tepki, o tepkinin bıraktığı iz, o izin şekillendirdiği insan gerçek miydi?
cevabı bilmiyordu.
dükkânı açık bıraktı, içeri girdi, kayıt defterini kapattı.
gece karaçam sokak'a yavaş inerdi her zaman; köşedeki lokantanın saçağından süzülen sarı ışık uzandıkça uzadı, kaldırım taşlarına yapıştı. meral arka odada oturmuş, masanın üstündeki tek boş şişeye bakıyordu. boş şişe nadir bulunurdu artık; fabrika gönderimlerini kısmıştı. elindeki şişenin ağzı açıktı, içi temizdi, bir kristal kadar berrak.
ferhan'ın bıraktığı şeyi düşündü.
«bunun gerçek olduğunu sen de biliyorsun, meral.»
bilmiyordu. ya da bilmek istemiyordu; ikisi aynı şey miydi, bunu da bilmiyordu.
rafa kalktı, bir şişe çekti: açık yeşil cam, etiket el yazısıyla, mürekkep biraz solmuş. sahibinin adı: cüneyt osman kaya. tarih: beş yıl öncesi. meral şişeyi hiç açmamıştı; açmak zorunda değildi, envanter kaydı bellekten okunurdu. ama o gece etiketin arkasını çevirdi, ince bir dipnot fark etti, kurşunkalemle yazılmış, neredeyse silinmiş: «lütfen bunu kimseye göstermeyin.»
kimin yazdığını bilmiyordu. belki cüneyt osman kaya'nın kendisi, belki anıyı taşıyan kurye, belki bir önceki depocunun el yazısıydı. fabrikaya sormuştu bir kez, yanıt gelmemişti.
şişeyi bıraktı.
derin bir nefes alarak kayıt defterini açtı; kapatmış olduğunu unutmuştu sanki, ya da kasıtlı olarak tekrar açtı. son satırda ferhan duman'ın adı duruyordu. yanında küçük bir not: «anı doğrulanmadı. iade. şişe imha edilecek.»
imha. sözcük sayfada küçük ve sıradan görünüyordu; bir damga kadar ağırlıksız.
ayağa kalktı, depoya geçti. depo dükkânın yarısı kadardı, ama rafları tavan yüksekliğine çıkıyordu; en üstteki sıraya merdivensiz ulaşılamazdı. imha kutusu en alttaydı, gri metal, kapağında fabrika mührü. meral kapağı kaldırdı. içinde üç şişe vardı; hepsinin etiketi silinmişti, cam donuklaşmıştı, içlerine bakınca yalnızca hafif bir sis görünüyordu, mavi-gri bir sis, asılı hâlde duran bir şey gibi.
bunların anıları hâlâ oradaydı.
kurallara göre fabrika geride kalanları çözüyordu, moleküler imha diyorlardı, ama nasıl bir işlem olduğunu meral'e hiçbir zaman tam anlatmamışlardı. «bir çözücü» demişti yetkili, «artık kaydedilmiş olanı siler.» meral o zaman sormamıştı: «peki ya hissedilmiş olan?»
kutunun kapağını indirdi.
ferhan'ın şişesini aldı ellerine, tuttu öyle. cam ılıktı, tuhaf biçimde ılık; depoda bu mevsim soğuk olurdu. şişeyi ışığa tuttu: içinde kırmızıya çalan bir alacaydı, bal rengiyle kızılın karıştığı yerde duran bir şey. sıradan anı bu rengi taşımazdı. çocukluğa ait anılar açık sarıya çekiyordu, kayıplar mavi-mordu, korku neredeyse renksizdi. bu renk meral'in kataloglarında yoktu.
kural buydu: doğrulanamayan anılar imha kutusuna gider, iki haftada bir fabrika kamyonu alır.
iki haftası vardı.
şişeyi rafa koydu, ama imha kutusuna değil, kendi rafına, kendi bölümüne, «beklemede» dediği yere. oraya başka şişeler de gitmişti zaman zaman; meral onları tekrar tekrar incelemiş, sonunda hepsini teslim etmişti. hepsini. ama bir süre yanında tutmuştu, bu kadarına hakkı olduğunu düşünürdü, birkaç gün, bazen bir hafta.
geri döndü masasına.
kayıt defterini bu sefer kapatmadı; sayfayı açık bıraktı, gözü ferhan'ın adının üzerinde kaldı. adam gitmişti ama anı duruyordu. bu düşünce aslında garip değildi; her anı deposu çalışanı bunu yaşardı, biri gider anı kalır, biri ölür anı kalır, biri unutur anı kalır. bunun için kurmuşlardı fabrikayı zaten. ama şimdi meral farklı bir şey düşünüyordu: ya anı sahibi doğru söylüyorsa?
ya anı gerçekse ve doğrulanamamasının nedeni yalnızca belge yokluğuysa?
masanın çekmecesini açtı. içinde küçük bir iğne vardı, cam delme iğnesi, numunelik analiz için. fabrika eğitiminde öğretmişlerdi: şüpheli şişeleri açmadan analiz etmenin tek yolu buydu, cam duvarından küçük bir örnek almak, moleküler imzayı okumak. ama bu işlem için fabrika laboratuvarı gerekiyordu.
meral'de laboratuvar yoktu.
sadece iğne vardı, sadece şişe ve şişenin içinde bir renk.
çekmeceyi kapattı.
uzun bir süre oturdu, ne kadar geçti bilmiyordu; dışarıdan tramvay sesi duyuldu, uzaktan geçip gitti, sonra lokanta kapandı, sarı ışık söndü, karaçam sokak karardı. meral kalktı, dükkânın önüne geçti, kepenklerini indirmeden camın önünde durdu. sokakta kimse yoktu. kaldırım taşları rutubetten parlıyordu; tel direklerin üstü boştu, karga çoktan gitmişti.
yukarı baktı.
gökyüzü bulutsuzdu bu gece, ama yıldız görünmüyordu. şehrin ışıkları her şeyi örtüyordu.
arka odaya döndü. ferhan'ın şişesini bir kez daha aldı ellerine. kırmızıya çalan alacası hâlâ oradaydı, cam hâlâ ılıktı. bir an baktı, sonra şişeyi «beklemede» rafına geri yerleştirdi, sıkı, iki taraftan başka şişelerle sıkıştırdı ki düşmesin.
defteri kapattı.
ışığı söndürdü; depo kapısını kilitlemedi, ama dükkân kapısını kilitledi. kepenkler indirilmemişti, ama içeri zaten kimse giremezdi. meral paltoyu astığı yerden aldı, koluna geçirdi, çantasını omzuna astı. kapıdan çıkarken bir an durdu, döndü, rafa baktı.
yüzlerce şişe, yüzlerce renk, birkaç gümüş, kehribarlar.
ve en sondaki rafta, «beklemede» yazılı tahta levhanın altında, kırmızı-bal rengini içinde saklayan bir şişe.
kapıyı kapattı.
dükkânın camı her sabah buğulanırdı. sıcaklık değil, nem değil; içerideki anıların dışarıya sızdığı o belirsiz ısı. meral bunu on yılda fark etmişti: vitrin camındaki buğu, yeni bir anının raflarına eklendiğinin işaretiydi. o sabah cam neredeyse opaktı.
elindeki şişeyi tuttu. küçük, silindirik, içinde kehribar renginde bir sıvı. etiket üzerinde müşterinin el yazısıyla: "baba, sahil, 1987." meral şişeyi ışığa doğru kaldırdı; sıvı titrek bir sarı yayıyordu, tıpkı fotoğrafın solmuş hâli gibi. rafın ikinci kademesine yerleştirdi. sahil anıları her zaman iyi fiyat yapardı. insanlar başkalarının tatilini satın alırdı; kendi tatillerinden çok daha ucuza.
kapı zili çalmadan açıldı, ferhan içeri girdi. kırk yaşının üzerinde, sol omzunda eski bir yağmurluğun izi kalmış, saçları ıslak. ferhan, kendi anılarını meral'e defalarca satmıştı. her seferinde ödeme almak yerine kredi biriktirmiş, o kredilerle başkalarının anılarını satın almıştı. alışılmadık bir tüketiciydi. meral hiç sormamıştı nedenini.
«geçen ay sattığım şey.» ferhan rafa bakmadı bile. «geri istiyorum.»
meral dosyayı çekti. ferhan'ın sattığı anı üç hafta önceydi: "ilk aşk, gördes meydanı, yağmur." katalog numarası 4471. şişeyi raftan buldu, fiyat etiketine baktı. henüz satılmamıştı.
«geri alma primi yüzde kırk.»
«biliyorum.» ferhan cebinden parayı çıkardı. sayılı, hazırlanmış para. bunun için gelmişti.
meral şişeyi tezgâha bıraktı. o sırada ferhan şişeyi aldı, ışığa tuttu. sıvının rengi kehribar değil, gümüşümsü bir beyazdı. meral bunu daha önce fark etmemişti; rafta kehribar görmüştü sanki. beyaz anılar sahteydi. herkes bunu bilirdi. gerçek bir anı beyin dokusunun sıcaklığını taşırdı; kırmızıya çalan sarı, koyu kehribar. beyaz demek laboratuvar demekti. implant demekti.
ferhan şişeyi geri bıraktı tezgâha, sanki onu tutmak istemiyormuş gibi.
«bu seninki değil.» meral bunu duymak istemeden söyledi. ama söyledi.
ferhan uzun süre konuşmadı. dükkânın en karanlık köşesine baktı; orada ihtiyar bir karga kafası gibi asılı duran nem ölçer vardı.
«biliyorum» dedi sonunda. «ama başka türlü hatırlayamıyorum onu.»
meral parayı ferhan'a iade etti. ferhan almadı. ikisi de şişeye bakmaktan kaçındı bir süre, sonra ferhan çıktı, kapı kendi kendine kapandı. vitrin camındaki buğu biraz daha yoğunlaştı.
o gece meral kayıtları açtı. ferhan'ın dosyasında on dört işlem vardı; on dört anı satılmış, on ikisi geri alınmıştı. satın alınan anıları ise takip edemiyordu; sistem bunu göstermiyordu, müşteri gizliliği. ama şişe renkleri vardı; her satışın fotoğrafı çekilirdi kayıt amaçlı. ferhan'dan aldığı anıların yarısı gümüşümsüydü. meral bunu daha önce görmemişti ya da, daha doğrusu, görmek istememişti.
gerçek anı ile sahte anı arasındaki fark teknik olarak netti. ama insan beynine yerleştikten sonra, özellikle yıllar geçtikten sonra, fark siliniyordu. beyin benimserdi. duygular işlenince anı organik hâle gelirdi. bu yüzden implant anılar yasadışıydı ama piyasası serbestti; yasak üretimi kapsıyordu, ticareti değil. ince bir çizgiydi. meral o çizginin üzerinde on yıl yürümüştü.
ertesi sabah cam çok az buğulanmıştı. meral erken açtı dükkânı, hiçbir şey yapmadan tezgâhın arkasında oturdu ve kendi dosyasını aradı.
sisteme komisyoncular kendi anılarını kaydedemezdi; etik kural, ticari çıkar çatışması gerekçesiyle. ama meral kayıtlarda kendisine ait iki anı buldu. nasıl girmişti bunlar? birisi 2031'e aitti, etikette yalnızca "ev" yazıyordu. öbürü 2029'a, "anne." ikisi de kehribar değil, gümüş.
meral 2029'daki anıyı hatırladı: annesi hastane odasında, pencereden balçova'nın yamaçları, orman yangınından arta kalan kül rengi tepeler, annesinin eli çarşafa yapışmış. o elin soğukluğunu hissedebiliyordu hâlâ. gerçek gibi geliyordu. tamamen, tartışmasız gerçek.
şişeyi raftan aldı. gümüş.
düşüncesi yarım kaldı, fark etti. tamamlamak istemedi.
öğleden sonra zerrin geldi. zerrin her ay gelirdi, taze anı satın alır, ödemeyi nakit yapardı. bugün bir şey satın almak istemedi; elinde küçük bir paket vardı, mor ambalaj kâğıdı. tezgâha bıraktı.
«bunları analiz etmeni istiyorum.»
meral paketi açtı. içinde dört şişe; hepsinin etiketi yoktu.
«kime ait?»
«bana.» zerrin parmağıyla tezgâhı çizdi, yavaş, düşünceli. «ama bunların gerçek olup olmadığını bilmiyorum artık. kardeşim geçen yıl bazı şeylerin, benim hatırladığım şekilde olmadığını söyledi.»
meral ilk şişeyi ışığa tuttu. kehribar. ikinci, kehribar. üçüncü, kehribar. dördüncü, gümüş.
«üçü gerçek.»
«hangisi değil?»
meral dördüncüyü zerrin'e verdi. zerrin baktı, titredi, geri koydu.
«o en iyi hatırladığım şey» dedi. «babamla araba yolculuğu. radyodan eski bir şarkı. pencereden koyları seyrettim.»
«hatırlamak, gerçek olmayı kanıtlamaz.»
zerrin paketi aldı, dört şişeyi sardı geri. çıkmadan önce döndü.
«peki senin en iyi hatırladığın şey nedir?»
meral cevap vermedi. zerrin üç saniye bekledi, sonra gitti.
annesi. el. çarşaf. balçova'nın tepeleri.
meral o gece dükkânı kapatmadı. kendi dosyasındaki iki şişeyi tezgâha çıkardı, yanına bir de analiz cihazı. cihaz şişenin içeriğini tarayıp beynin hangi bölgesinden damıtıldığını gösterirdi; otobiyografik hafıza bölgesi mi, yoksa implant enjeksiyonu mu. sonuçlar üç dakika içinde çıkardı.
iki şişe için de sonuç aynıydı: implant kökenli, sentez tarih damgası, üretim noktası tanımsız.
meral cihazı kapattı. camın dışından alsancak'ın ışıkları görünüyordu; sarı sokak lambaları, bir tramvayın geçişi, birinin koşusu. normal bir çarşamba gecesi. meral'in içinde ise hiçbir şeyin sahibi yoktu şu an.
şişeleri aldı. sisteme "iade" olarak kaydetti. kime iade edilecek? sistemde sahibi belli değildi. "bilinmez kaynaklı" diye not düştü. bu notla şişeleri imha listesine ekledi. imha basitti: fırın, üç yüz derece, şişe erir, sıvı buharlaşır, hafıza yok olur.
ama durdu.
birini imha etmek o anıyı silmek demekti. var olmamış kılmak. oysa anı beyinde hâlâ vardı; meral hâlâ hissedebiliyordu annesinin elini. şişeyi yok etmek hissi yok etmeyecekti. sadece kaydı silecekti. tacirin etiketi.
bunu fark edince iki şişeyi de geri koydu rafa. tam kehribar rengi anıların arasına değil; en alta, görünmeyen köşeye.
sabah ferhan tekrar geldi. buna şaşırmadı meral. bazı müşteriler böyle dönerdi; anılar onları bir mıknatıs gibi çekerdi.
«dün bıraktığım şişe.»
«hâlâ burada.»
ferhan eliyle tezgâhı tuttu. parmakları soğuktu; meral bunu tezgâhın titremesinden anladı.
«gerçek olmasaydı bile, ben onu bir yerde yaşadım.»
meral şişeyi getirdi. gümüş sıvı, gördes meydanı, yağmur, ilk aşk. ferhan'ın gerçek olmayan ama beyni tarafından on yıldır beslenen, büyütülen, düşle karışık bir hâle getirilen anısı.
«parayı almıyorum.» meral şişeyi ferhan'a uzattı. «git.»
ferhan şişeyi aldı. yutkundu. bir şey söylemek istedi, söylemedi. kapıya yürüdü.
«seninkiler de burada mı?»
meral cevap vermedi. ferhan kapıyı kapattı.
cam yeniden buğulanmıştı. meral parmağıyla bir çizgi çekti camdan; buğu silindi, dışarısı göründü. tramvay geçiyordu. bir karga, kafes gibi kömür rengindeki tel direklerin üzerine konmuştu, kımıldamadan bakıyordu dükkâna. sonra kalktı, gitti.
meral döndü raflarına. yüzlerce şişe, yüzlerce kehribar, birkaç gümüş, hepsinin etiketi başkasının el yazısıyla. kimin anısı gerçekti, kimin değildi; artık bu soruyu sormaktan yorgundu. belki daha önemli bir soru vardı: anı gerçek değilse, ona verilen tepki, o tepkinin bıraktığı iz, o izin şekillendirdiği insan gerçek miydi?
cevabı bilmiyordu.
dükkânı açık bıraktı, içeri girdi, kayıt defterini kapattı.
gece karaçam sokak'a yavaş inerdi her zaman; köşedeki lokantanın saçağından süzülen sarı ışık uzandıkça uzadı, kaldırım taşlarına yapıştı. meral arka odada oturmuş, masanın üstündeki tek boş şişeye bakıyordu. boş şişe nadir bulunurdu artık; fabrika gönderimlerini kısmıştı. elindeki şişenin ağzı açıktı, içi temizdi, bir kristal kadar berrak.
ferhan'ın bıraktığı şeyi düşündü.
«bunun gerçek olduğunu sen de biliyorsun, meral.»
bilmiyordu. ya da bilmek istemiyordu; ikisi aynı şey miydi, bunu da bilmiyordu.
rafa kalktı, bir şişe çekti: açık yeşil cam, etiket el yazısıyla, mürekkep biraz solmuş. sahibinin adı: cüneyt osman kaya. tarih: beş yıl öncesi. meral şişeyi hiç açmamıştı; açmak zorunda değildi, envanter kaydı bellekten okunurdu. ama o gece etiketin arkasını çevirdi, ince bir dipnot fark etti, kurşunkalemle yazılmış, neredeyse silinmiş: «lütfen bunu kimseye göstermeyin.»
kimin yazdığını bilmiyordu. belki cüneyt osman kaya'nın kendisi, belki anıyı taşıyan kurye, belki bir önceki depocunun el yazısıydı. fabrikaya sormuştu bir kez, yanıt gelmemişti.
şişeyi bıraktı.
derin bir nefes alarak kayıt defterini açtı; kapatmış olduğunu unutmuştu sanki, ya da kasıtlı olarak tekrar açtı. son satırda ferhan duman'ın adı duruyordu. yanında küçük bir not: «anı doğrulanmadı. iade. şişe imha edilecek.»
imha. sözcük sayfada küçük ve sıradan görünüyordu; bir damga kadar ağırlıksız.
ayağa kalktı, depoya geçti. depo dükkânın yarısı kadardı, ama rafları tavan yüksekliğine çıkıyordu; en üstteki sıraya merdivensiz ulaşılamazdı. imha kutusu en alttaydı, gri metal, kapağında fabrika mührü. meral kapağı kaldırdı. içinde üç şişe vardı; hepsinin etiketi silinmişti, cam donuklaşmıştı, içlerine bakınca yalnızca hafif bir sis görünüyordu, mavi-gri bir sis, asılı hâlde duran bir şey gibi.
bunların anıları hâlâ oradaydı.
kurallara göre fabrika geride kalanları çözüyordu, moleküler imha diyorlardı, ama nasıl bir işlem olduğunu meral'e hiçbir zaman tam anlatmamışlardı. «bir çözücü» demişti yetkili, «artık kaydedilmiş olanı siler.» meral o zaman sormamıştı: «peki ya hissedilmiş olan?»
kutunun kapağını indirdi.
ferhan'ın şişesini aldı ellerine, tuttu öyle. cam ılıktı, tuhaf biçimde ılık; depoda bu mevsim soğuk olurdu. şişeyi ışığa tuttu: içinde kırmızıya çalan bir alacaydı, bal rengiyle kızılın karıştığı yerde duran bir şey. sıradan anı bu rengi taşımazdı. çocukluğa ait anılar açık sarıya çekiyordu, kayıplar mavi-mordu, korku neredeyse renksizdi. bu renk meral'in kataloglarında yoktu.
kural buydu: doğrulanamayan anılar imha kutusuna gider, iki haftada bir fabrika kamyonu alır.
iki haftası vardı.
şişeyi rafa koydu, ama imha kutusuna değil, kendi rafına, kendi bölümüne, «beklemede» dediği yere. oraya başka şişeler de gitmişti zaman zaman; meral onları tekrar tekrar incelemiş, sonunda hepsini teslim etmişti. hepsini. ama bir süre yanında tutmuştu, bu kadarına hakkı olduğunu düşünürdü, birkaç gün, bazen bir hafta.
geri döndü masasına.
kayıt defterini bu sefer kapatmadı; sayfayı açık bıraktı, gözü ferhan'ın adının üzerinde kaldı. adam gitmişti ama anı duruyordu. bu düşünce aslında garip değildi; her anı deposu çalışanı bunu yaşardı, biri gider anı kalır, biri ölür anı kalır, biri unutur anı kalır. bunun için kurmuşlardı fabrikayı zaten. ama şimdi meral farklı bir şey düşünüyordu: ya anı sahibi doğru söylüyorsa?
ya anı gerçekse ve doğrulanamamasının nedeni yalnızca belge yokluğuysa?
masanın çekmecesini açtı. içinde küçük bir iğne vardı, cam delme iğnesi, numunelik analiz için. fabrika eğitiminde öğretmişlerdi: şüpheli şişeleri açmadan analiz etmenin tek yolu buydu, cam duvarından küçük bir örnek almak, moleküler imzayı okumak. ama bu işlem için fabrika laboratuvarı gerekiyordu.
meral'de laboratuvar yoktu.
sadece iğne vardı, sadece şişe ve şişenin içinde bir renk.
çekmeceyi kapattı.
uzun bir süre oturdu, ne kadar geçti bilmiyordu; dışarıdan tramvay sesi duyuldu, uzaktan geçip gitti, sonra lokanta kapandı, sarı ışık söndü, karaçam sokak karardı. meral kalktı, dükkânın önüne geçti, kepenklerini indirmeden camın önünde durdu. sokakta kimse yoktu. kaldırım taşları rutubetten parlıyordu; tel direklerin üstü boştu, karga çoktan gitmişti.
yukarı baktı.
gökyüzü bulutsuzdu bu gece, ama yıldız görünmüyordu. şehrin ışıkları her şeyi örtüyordu.
arka odaya döndü. ferhan'ın şişesini bir kez daha aldı ellerine. kırmızıya çalan alacası hâlâ oradaydı, cam hâlâ ılıktı. bir an baktı, sonra şişeyi «beklemede» rafına geri yerleştirdi, sıkı, iki taraftan başka şişelerle sıkıştırdı ki düşmesin.
defteri kapattı.
ışığı söndürdü; depo kapısını kilitlemedi, ama dükkân kapısını kilitledi. kepenkler indirilmemişti, ama içeri zaten kimse giremezdi. meral paltoyu astığı yerden aldı, koluna geçirdi, çantasını omzuna astı. kapıdan çıkarken bir an durdu, döndü, rafa baktı.
yüzlerce şişe, yüzlerce renk, birkaç gümüş, kehribarlar.
ve en sondaki rafta, «beklemede» yazılı tahta levhanın altında, kırmızı-bal rengini içinde saklayan bir şişe.
kapıyı kapattı.
devamını gör...
ışığın ardındaki sayı (öykü)
evet arkadaşlar, ikinci öykü kitabımı farklı öykülerden oluşturma kararı aldığım için, bu yirmi dokuz öyküden oluşan bilim kurgu türündeki 300 sayfalık kitabımı, normal sözlük okuyucusuna armağan etmek istedim, ister okuyun, ister okumayın, ben yazmaya devam edeceğim, okuyana da okumayana da teşekkürler, neyse öykülerimize bir tanıtımla başlayalım efendim...
en başta olması gereken ama sonradan gelen edit: arkadaşlar malesef kitap basıma henüz gitmediği ve gitmeyeceği için bu versiyon edisyonsuz versiyondur, bir kusur işlediysek ki mutlaka işlemiş olabilirim, affola.

henüz sorulmamış soruları sormaktan korkmayanlara.
“her hesaplama bir itiraftır, her veri bir sessizliktir, her kod bir çığlıktır.”
milyarlarca yıllık evrenin kıyısında küçücük bir an olan insan, elindeki araçlarla tanrıya mı dönüşüyor, yoksa kendi labirentinde mi kayboluyor? ışığın ardındaki sayı, birbirinden bağımsız yirmi dokuz hikâyeyle bu soruyu farklı dünyalarda, farklı zihinlerde ve farklı çağlarda soruyor. yapay bellekler, kuantum vicdanları, kendi kendini silen kentler ve sessizce karar veren makineler bu sayfalarda birer karakter olarak boy gösteriyor. her hikâye ayrı bir evren, ayrı bir çıkmaz, ayrı bir nefes. okuyucuyu bekleyen şey bir öykü kitabı değil, bir iz sürme serüvenidir.
1) hafıza taciri
2) son koordinat
3) kırmızı protokol
4) derinlik 9
5) şehrin unuttuğu adam
6) güneş yazısı
7) bilinç ödünç verme
8) terazi (öykü)
9) gece yarısı sürümü
10) ikinci dünya seçeneği
11) yankı katmanı
12) tohumun kodu
13) öteki yakasında dur
14) gölge frekansı
15) veda protokolü
16) çöl belleği
17) kuantum tanık
18) dört dakika
19) sinyal çocukları
20) beyaz miras
21) rüzgar mühendisi
22) sıfır noktası
23) ağırlıksız ev
24) sözcük madencisi
25) donmuş saat
26) içten ışık
27) reddedilen başlangıç
28) uyku haritacısı
29) sonsuz katlı bina
en başta olması gereken ama sonradan gelen edit: arkadaşlar malesef kitap basıma henüz gitmediği ve gitmeyeceği için bu versiyon edisyonsuz versiyondur, bir kusur işlediysek ki mutlaka işlemiş olabilirim, affola.

henüz sorulmamış soruları sormaktan korkmayanlara.
“her hesaplama bir itiraftır, her veri bir sessizliktir, her kod bir çığlıktır.”
milyarlarca yıllık evrenin kıyısında küçücük bir an olan insan, elindeki araçlarla tanrıya mı dönüşüyor, yoksa kendi labirentinde mi kayboluyor? ışığın ardındaki sayı, birbirinden bağımsız yirmi dokuz hikâyeyle bu soruyu farklı dünyalarda, farklı zihinlerde ve farklı çağlarda soruyor. yapay bellekler, kuantum vicdanları, kendi kendini silen kentler ve sessizce karar veren makineler bu sayfalarda birer karakter olarak boy gösteriyor. her hikâye ayrı bir evren, ayrı bir çıkmaz, ayrı bir nefes. okuyucuyu bekleyen şey bir öykü kitabı değil, bir iz sürme serüvenidir.
1) hafıza taciri
2) son koordinat
3) kırmızı protokol
4) derinlik 9
5) şehrin unuttuğu adam
6) güneş yazısı
7) bilinç ödünç verme
8) terazi (öykü)
9) gece yarısı sürümü
10) ikinci dünya seçeneği
11) yankı katmanı
12) tohumun kodu
13) öteki yakasında dur
14) gölge frekansı
15) veda protokolü
16) çöl belleği
17) kuantum tanık
18) dört dakika
19) sinyal çocukları
20) beyaz miras
21) rüzgar mühendisi
22) sıfır noktası
23) ağırlıksız ev
24) sözcük madencisi
25) donmuş saat
26) içten ışık
27) reddedilen başlangıç
28) uyku haritacısı
29) sonsuz katlı bina
devamını gör...
londra merkez camii
diğer adıyla regent's park camii, regent's park'ın hemen yanı başında yer alan ve 1977 yılında sir frederick gibberd tasarımıyla tamamlanan modern bir merkezdir.
parkın yeşillikleri arasında öne çıkan altın kaplama dev kubbesi kentin belirgin simgelerindendir. ibadet alanlarının yanında geniş bir kütüphane, sergi salonu ve eğitim birimlerini barındırır.
parkın yeşillikleri arasında öne çıkan altın kaplama dev kubbesi kentin belirgin simgelerindendir. ibadet alanlarının yanında geniş bir kütüphane, sergi salonu ve eğitim birimlerini barındırır.
devamını gör...
jahrein yalnızlığı
son zamanlarda oguzhan ve cenk pekkan olaylariyla yasanan jahrein yalnizligidir. jahrein haterlari, sahte enteller icin beklenmedik bir firsat olmustur tabi bu durum. kopegin kemige atladigi gibi jaho'nun hatasini gorduler mi atladilar direkt.
vallahi de, billahi de, tallahi de ben ve herhangi bir akli basinda memeli asla ve asla turk yayinciliginin lord'u olarak anilan bir adami 3-5 parodi tipin ithamlarina terk etmez.
jahrein'i akilda, kalpte, beyinde ve goguste seven, hisseden herkes onun yanindadir, kardesler abilerini terk etmez!! yanindayim jahrein. havhav. evet.
vallahi de, billahi de, tallahi de ben ve herhangi bir akli basinda memeli asla ve asla turk yayinciliginin lord'u olarak anilan bir adami 3-5 parodi tipin ithamlarina terk etmez.
jahrein'i akilda, kalpte, beyinde ve goguste seven, hisseden herkes onun yanindadir, kardesler abilerini terk etmez!! yanindayim jahrein. havhav. evet.
devamını gör...
öff sıkıldım yalnızım öksüzüm ne bok yiyeceğimi şaşırdım
barışalım tamam.
devamını gör...
öff sıkıldım yalnızım öksüzüm ne bok yiyeceğimi şaşırdım
moralim bozuldu olm sabah sabah ya, mutlu musunuz? geyik meyik yapmayacağım artık, dümdüz yazacağım ya da yazmayacağım. en iyisi yazmamak.
devamını gör...
sözlüğün eylül yaklaştıkça dutluğa dönmesi
bir ara da millete 2023 yılını bekletmişlerdi, ne oldu? dağ fare doğurdu.
devamını gör...
sözlüğün eylül yaklaştıkça dutluğa dönmesi
okeye ikinci, üçüncü ve dördüncü aranıyor, o kadar kimse yok lan, ewed.
devamını gör...
yengelerin en güzeli
sanırım deli, dokunmayın koştursun, ewed.
devamını gör...
venedik taciri
sömürgelerden gelen kaynaklar ülkeyi doğrudan zengin etmez. asıl zenginlik nedeni tacirler ve biriken sermaye ile geometrik artan ticaret.
zaten sömürge sahibi olma sebebi de tacirler.
başımızda tacirler olduğu sürece gelişiyoruz güçleniyoruz demektir. arada kaynayan fakirler kendine yansın. memurlar ülke yönetemez, yaşasın tacirler.
zaten sömürge sahibi olma sebebi de tacirler.
başımızda tacirler olduğu sürece gelişiyoruz güçleniyoruz demektir. arada kaynayan fakirler kendine yansın. memurlar ülke yönetemez, yaşasın tacirler.
devamını gör...
istifanın kabul edilmemesi
bu, oksimoron değil çünkü istifa tek taraflı bir niyet beyanıdır ve kabul edilmemesi yasal olarak mümkün değil.
devamını gör...
rakip sözlükleri eylül korkusunun sarmış olması
vakit yaklaştıkça rakip sözlüklerin iyice moralmen çöktüğü gözlemlenmekte.
bu arada tabii ki birden ayın birinde atılım tam gerçekleşmeyebilir. ama eylül ortası veya sonlarında sözlükteki gelişim kendini belli edecektir.
bu arada tabii ki birden ayın birinde atılım tam gerçekleşmeyebilir. ama eylül ortası veya sonlarında sözlükteki gelişim kendini belli edecektir.
devamını gör...
buraya bir bilgi bırak
barış manço'nun ilk karısı marie claude evliliğin 2 nci ayında manço'yu fikret kızılok'la aldatmış ve boşanmışlar. vay anasını bilgiye bak.
devamını gör...
buraya bir bilgi bırak
bugün dünyada elimizdeki tek gerçek kutsal kitap kuran'dır:
emre1974tr.blogspot.com/202... ve yazımın devamı: medium.com/@emre_1974tr/kut...
emre1974tr.blogspot.com/202... ve yazımın devamı: medium.com/@emre_1974tr/kut...
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın.
devamını gör...


