normalsozluk.com/entry/4049907

dükkânın camı her sabah buğulanırdı. sıcaklık değil, nem değil; içerideki anıların dışarıya sızdığı o belirsiz ısı. meral bunu on yılda fark etmişti: vitrin camındaki buğu, yeni bir anının raflarına eklendiğinin işaretiydi. o sabah cam neredeyse opaktı.
elindeki şişeyi tuttu. küçük, silindirik, içinde kehribar renginde bir sıvı. etiket üzerinde müşterinin el yazısıyla: "baba, sahil, 1987." meral şişeyi ışığa doğru kaldırdı; sıvı titrek bir sarı yayıyordu, tıpkı fotoğrafın solmuş hâli gibi. rafın ikinci kademesine yerleştirdi. sahil anıları her zaman iyi fiyat yapardı. insanlar başkalarının tatilini satın alırdı; kendi tatillerinden çok daha ucuza.
kapı zili çalmadan açıldı, ferhan içeri girdi. kırk yaşının üzerinde, sol omzunda eski bir yağmurluğun izi kalmış, saçları ıslak. ferhan, kendi anılarını meral'e defalarca satmıştı. her seferinde ödeme almak yerine kredi biriktirmiş, o kredilerle başkalarının anılarını satın almıştı. alışılmadık bir tüketiciydi. meral hiç sormamıştı nedenini.
«geçen ay sattığım şey.» ferhan rafa bakmadı bile. «geri istiyorum.»
meral dosyayı çekti. ferhan'ın sattığı anı üç hafta önceydi: "ilk aşk, gördes meydanı, yağmur." katalog numarası 4471. şişeyi raftan buldu, fiyat etiketine baktı. henüz satılmamıştı.
«geri alma primi yüzde kırk.»

«biliyorum.» ferhan cebinden parayı çıkardı. sayılı, hazırlanmış para. bunun için gelmişti.
meral şişeyi tezgâha bıraktı. o sırada ferhan şişeyi aldı, ışığa tuttu. sıvının rengi kehribar değil, gümüşümsü bir beyazdı. meral bunu daha önce fark etmemişti; rafta kehribar görmüştü sanki. beyaz anılar sahteydi. herkes bunu bilirdi. gerçek bir anı beyin dokusunun sıcaklığını taşırdı; kırmızıya çalan sarı, koyu kehribar. beyaz demek laboratuvar demekti. implant demekti.
ferhan şişeyi geri bıraktı tezgâha, sanki onu tutmak istemiyormuş gibi.
«bu seninki değil.» meral bunu duymak istemeden söyledi. ama söyledi.
ferhan uzun süre konuşmadı. dükkânın en karanlık köşesine baktı; orada ihtiyar bir karga kafası gibi asılı duran nem ölçer vardı.
«biliyorum» dedi sonunda. «ama başka türlü hatırlayamıyorum onu.»
meral parayı ferhan'a iade etti. ferhan almadı. ikisi de şişeye bakmaktan kaçındı bir süre, sonra ferhan çıktı, kapı kendi kendine kapandı. vitrin camındaki buğu biraz daha yoğunlaştı.
o gece meral kayıtları açtı. ferhan'ın dosyasında on dört işlem vardı; on dört anı satılmış, on ikisi geri alınmıştı. satın alınan anıları ise takip edemiyordu; sistem bunu göstermiyordu, müşteri gizliliği. ama şişe renkleri vardı; her satışın fotoğrafı çekilirdi kayıt amaçlı. ferhan'dan aldığı anıların yarısı gümüşümsüydü. meral bunu daha önce görmemişti ya da, daha doğrusu, görmek istememişti.
gerçek anı ile sahte anı arasındaki fark teknik olarak netti. ama insan beynine yerleştikten sonra, özellikle yıllar geçtikten sonra, fark siliniyordu. beyin benimserdi. duygular işlenince anı organik hâle gelirdi. bu yüzden implant anılar yasadışıydı ama piyasası serbestti; yasak üretimi kapsıyordu, ticareti değil. ince bir çizgiydi. meral o çizginin üzerinde on yıl yürümüştü.
ertesi sabah cam çok az buğulanmıştı. meral erken açtı dükkânı, hiçbir şey yapmadan tezgâhın arkasında oturdu ve kendi dosyasını aradı.
sisteme komisyoncular kendi anılarını kaydedemezdi; etik kural, ticari çıkar çatışması gerekçesiyle. ama meral kayıtlarda kendisine ait iki anı buldu. nasıl girmişti bunlar? birisi 2031'e aitti, etikette yalnızca "ev" yazıyordu. öbürü 2029'a, "anne." ikisi de kehribar değil, gümüş.
meral 2029'daki anıyı hatırladı: annesi hastane odasında, pencereden balçova'nın yamaçları, orman yangınından arta kalan kül rengi tepeler, annesinin eli çarşafa yapışmış. o elin soğukluğunu hissedebiliyordu hâlâ. gerçek gibi geliyordu. tamamen, tartışmasız gerçek.
şişeyi raftan aldı. gümüş.
düşüncesi yarım kaldı, fark etti. tamamlamak istemedi.
öğleden sonra zerrin geldi. zerrin her ay gelirdi, taze anı satın alır, ödemeyi nakit yapardı. bugün bir şey satın almak istemedi; elinde küçük bir paket vardı, mor ambalaj kâğıdı. tezgâha bıraktı.

«bunları analiz etmeni istiyorum.»
meral paketi açtı. içinde dört şişe; hepsinin etiketi yoktu.
«kime ait?»
«bana.» zerrin parmağıyla tezgâhı çizdi, yavaş, düşünceli. «ama bunların gerçek olup olmadığını bilmiyorum artık. kardeşim geçen yıl bazı şeylerin, benim hatırladığım şekilde olmadığını söyledi.»
meral ilk şişeyi ışığa tuttu. kehribar. ikinci, kehribar. üçüncü, kehribar. dördüncü, gümüş.
«üçü gerçek.»
«hangisi değil?»
meral dördüncüyü zerrin'e verdi. zerrin baktı, titredi, geri koydu.
«o en iyi hatırladığım şey» dedi. «babamla araba yolculuğu. radyodan eski bir şarkı. pencereden koyları seyrettim.»
«hatırlamak, gerçek olmayı kanıtlamaz.»
zerrin paketi aldı, dört şişeyi sardı geri. çıkmadan önce döndü.
«peki senin en iyi hatırladığın şey nedir?»
meral cevap vermedi. zerrin üç saniye bekledi, sonra gitti.
annesi. el. çarşaf. balçova'nın tepeleri.
meral o gece dükkânı kapatmadı. kendi dosyasındaki iki şişeyi tezgâha çıkardı, yanına bir de analiz cihazı. cihaz şişenin içeriğini tarayıp beynin hangi bölgesinden damıtıldığını gösterirdi; otobiyografik hafıza bölgesi mi, yoksa implant enjeksiyonu mu. sonuçlar üç dakika içinde çıkardı.
iki şişe için de sonuç aynıydı: implant kökenli, sentez tarih damgası, üretim noktası tanımsız.
meral cihazı kapattı. camın dışından alsancak'ın ışıkları görünüyordu; sarı sokak lambaları, bir tramvayın geçişi, birinin koşusu. normal bir çarşamba gecesi. meral'in içinde ise hiçbir şeyin sahibi yoktu şu an.
şişeleri aldı. sisteme "iade" olarak kaydetti. kime iade edilecek? sistemde sahibi belli değildi. "bilinmez kaynaklı" diye not düştü. bu notla şişeleri imha listesine ekledi. imha basitti: fırın, üç yüz derece, şişe erir, sıvı buharlaşır, hafıza yok olur.
ama durdu.
birini imha etmek o anıyı silmek demekti. var olmamış kılmak. oysa anı beyinde hâlâ vardı; meral hâlâ hissedebiliyordu annesinin elini. şişeyi yok etmek hissi yok etmeyecekti. sadece kaydı silecekti. tacirin etiketi.
bunu fark edince iki şişeyi de geri koydu rafa. tam kehribar rengi anıların arasına değil; en alta, görünmeyen köşeye.
sabah ferhan tekrar geldi. buna şaşırmadı meral. bazı müşteriler böyle dönerdi; anılar onları bir mıknatıs gibi çekerdi.
«dün bıraktığım şişe.»
«hâlâ burada.»
ferhan eliyle tezgâhı tuttu. parmakları soğuktu; meral bunu tezgâhın titremesinden anladı.
«gerçek olmasaydı bile, ben onu bir yerde yaşadım.»
meral şişeyi getirdi. gümüş sıvı, gördes meydanı, yağmur, ilk aşk. ferhan'ın gerçek olmayan ama beyni tarafından on yıldır beslenen, büyütülen, düşle karışık bir hâle getirilen anısı.
«parayı almıyorum.» meral şişeyi ferhan'a uzattı. «git.»
ferhan şişeyi aldı. yutkundu. bir şey söylemek istedi, söylemedi. kapıya yürüdü.
«seninkiler de burada mı?»
meral cevap vermedi. ferhan kapıyı kapattı.
cam yeniden buğulanmıştı. meral parmağıyla bir çizgi çekti camdan; buğu silindi, dışarısı göründü. tramvay geçiyordu. bir karga, kafes gibi kömür rengindeki tel direklerin üzerine konmuştu, kımıldamadan bakıyordu dükkâna. sonra kalktı, gitti.
meral döndü raflarına. yüzlerce şişe, yüzlerce kehribar, birkaç gümüş, hepsinin etiketi başkasının el yazısıyla. kimin anısı gerçekti, kimin değildi; artık bu soruyu sormaktan yorgundu. belki daha önemli bir soru vardı: anı gerçek değilse, ona verilen tepki, o tepkinin bıraktığı iz, o izin şekillendirdiği insan gerçek miydi?
cevabı bilmiyordu.
dükkânı açık bıraktı, içeri girdi, kayıt defterini kapattı.
gece karaçam sokak'a yavaş inerdi her zaman; köşedeki lokantanın saçağından süzülen sarı ışık uzandıkça uzadı, kaldırım taşlarına yapıştı. meral arka odada oturmuş, masanın üstündeki tek boş şişeye bakıyordu. boş şişe nadir bulunurdu artık; fabrika gönderimlerini kısmıştı. elindeki şişenin ağzı açıktı, içi temizdi, bir kristal kadar berrak.
ferhan'ın bıraktığı şeyi düşündü.
«bunun gerçek olduğunu sen de biliyorsun, meral.»
bilmiyordu. ya da bilmek istemiyordu; ikisi aynı şey miydi, bunu da bilmiyordu.
rafa kalktı, bir şişe çekti: açık yeşil cam, etiket el yazısıyla, mürekkep biraz solmuş. sahibinin adı: cüneyt osman kaya. tarih: beş yıl öncesi. meral şişeyi hiç açmamıştı; açmak zorunda değildi, envanter kaydı bellekten okunurdu. ama o gece etiketin arkasını çevirdi, ince bir dipnot fark etti, kurşunkalemle yazılmış, neredeyse silinmiş: «lütfen bunu kimseye göstermeyin.»
kimin yazdığını bilmiyordu. belki cüneyt osman kaya'nın kendisi, belki anıyı taşıyan kurye, belki bir önceki depocunun el yazısıydı. fabrikaya sormuştu bir kez, yanıt gelmemişti.
şişeyi bıraktı.
derin bir nefes alarak kayıt defterini açtı; kapatmış olduğunu unutmuştu sanki, ya da kasıtlı olarak tekrar açtı. son satırda ferhan duman'ın adı duruyordu. yanında küçük bir not: «anı doğrulanmadı. iade. şişe imha edilecek.»
imha. sözcük sayfada küçük ve sıradan görünüyordu; bir damga kadar ağırlıksız.
ayağa kalktı, depoya geçti. depo dükkânın yarısı kadardı, ama rafları tavan yüksekliğine çıkıyordu; en üstteki sıraya merdivensiz ulaşılamazdı. imha kutusu en alttaydı, gri metal, kapağında fabrika mührü. meral kapağı kaldırdı. içinde üç şişe vardı; hepsinin etiketi silinmişti, cam donuklaşmıştı, içlerine bakınca yalnızca hafif bir sis görünüyordu, mavi-gri bir sis, asılı hâlde duran bir şey gibi.
bunların anıları hâlâ oradaydı.
kurallara göre fabrika geride kalanları çözüyordu, moleküler imha diyorlardı, ama nasıl bir işlem olduğunu meral'e hiçbir zaman tam anlatmamışlardı. «bir çözücü» demişti yetkili, «artık kaydedilmiş olanı siler.» meral o zaman sormamıştı: «peki ya hissedilmiş olan?»
kutunun kapağını indirdi.
ferhan'ın şişesini aldı ellerine, tuttu öyle. cam ılıktı, tuhaf biçimde ılık; depoda bu mevsim soğuk olurdu. şişeyi ışığa tuttu: içinde kırmızıya çalan bir alacaydı, bal rengiyle kızılın karıştığı yerde duran bir şey. sıradan anı bu rengi taşımazdı. çocukluğa ait anılar açık sarıya çekiyordu, kayıplar mavi-mordu, korku neredeyse renksizdi. bu renk meral'in kataloglarında yoktu.
kural buydu: doğrulanamayan anılar imha kutusuna gider, iki haftada bir fabrika kamyonu alır.
iki haftası vardı.
şişeyi rafa koydu, ama imha kutusuna değil, kendi rafına, kendi bölümüne, «beklemede» dediği yere. oraya başka şişeler de gitmişti zaman zaman; meral onları tekrar tekrar incelemiş, sonunda hepsini teslim etmişti. hepsini. ama bir süre yanında tutmuştu, bu kadarına hakkı olduğunu düşünürdü, birkaç gün, bazen bir hafta.
geri döndü masasına.
kayıt defterini bu sefer kapatmadı; sayfayı açık bıraktı, gözü ferhan'ın adının üzerinde kaldı. adam gitmişti ama anı duruyordu. bu düşünce aslında garip değildi; her anı deposu çalışanı bunu yaşardı, biri gider anı kalır, biri ölür anı kalır, biri unutur anı kalır. bunun için kurmuşlardı fabrikayı zaten. ama şimdi meral farklı bir şey düşünüyordu: ya anı sahibi doğru söylüyorsa?
ya anı gerçekse ve doğrulanamamasının nedeni yalnızca belge yokluğuysa?
masanın çekmecesini açtı. içinde küçük bir iğne vardı, cam delme iğnesi, numunelik analiz için. fabrika eğitiminde öğretmişlerdi: şüpheli şişeleri açmadan analiz etmenin tek yolu buydu, cam duvarından küçük bir örnek almak, moleküler imzayı okumak. ama bu işlem için fabrika laboratuvarı gerekiyordu.
meral'de laboratuvar yoktu.
sadece iğne vardı, sadece şişe ve şişenin içinde bir renk.
çekmeceyi kapattı.
uzun bir süre oturdu, ne kadar geçti bilmiyordu; dışarıdan tramvay sesi duyuldu, uzaktan geçip gitti, sonra lokanta kapandı, sarı ışık söndü, karaçam sokak karardı. meral kalktı, dükkânın önüne geçti, kepenklerini indirmeden camın önünde durdu. sokakta kimse yoktu. kaldırım taşları rutubetten parlıyordu; tel direklerin üstü boştu, karga çoktan gitmişti.
yukarı baktı.
gökyüzü bulutsuzdu bu gece, ama yıldız görünmüyordu. şehrin ışıkları her şeyi örtüyordu.
arka odaya döndü. ferhan'ın şişesini bir kez daha aldı ellerine. kırmızıya çalan alacası hâlâ oradaydı, cam hâlâ ılıktı. bir an baktı, sonra şişeyi «beklemede» rafına geri yerleştirdi, sıkı, iki taraftan başka şişelerle sıkıştırdı ki düşmesin.
defteri kapattı.
ışığı söndürdü; depo kapısını kilitlemedi, ama dükkân kapısını kilitledi. kepenkler indirilmemişti, ama içeri zaten kimse giremezdi. meral paltoyu astığı yerden aldı, koluna geçirdi, çantasını omzuna astı. kapıdan çıkarken bir an durdu, döndü, rafa baktı.
yüzlerce şişe, yüzlerce renk, birkaç gümüş, kehribarlar.
ve en sondaki rafta, «beklemede» yazılı tahta levhanın altında, kırmızı-bal rengini içinde saklayan bir şişe.
kapıyı kapattı.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"hafıza taciri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim