1.
normalsozluk.com/entry/4049907
sinyal, sabahın dördünde geldi. tam o saatte, başka hiçbir saatte.
yura selenko o sırada termos kapağını çeviriyordu, çavdar ekmeğine tereyağı sürmüş, ısıtıcının üstüne koymuştu. istasyon gece vardiyasında böyleydi: ekmeğin kızarması, radyasyon ölçerinin monoton tiki ve pencereden görünen oymyakan ovasının karanlığı. yura yedi yıldır bu vardiyayı tutuyordu. yedi yılda ovanın rengi değişmemişti.
alıcı önce durdu. duraksama değil, bir kulaklık takılmış gibi tam bir sessizlik. sonra ekran yeşile döndü ve yura termos kapağını yere düşürdü.
gemi, koordinat kayıt belgesi'ne göre yirmi üç yıl önce yola çıkmıştı: "taşoğlu-7 derin sonda gemisi", kuiper kuşağı ötesine gönderilmiş, on dördüncü ayda haberleşme kesilmiş, on yedinci ayda kayıp ilan edilmişti. yura o yıl henüz öğrenciydi, ama belgeyi ezbere biliyordu. istasyonda konuşulabilecek tek kayıp buydu ve konuşulmazdı.
sinyal o gemiden geliyordu. frekans tanımlayıcı, şifre katmanları, verici seri numarası; bunların hepsi eşleşiyordu. yura üç kez doğrulama çalıştırdı. üç kez aynı sonuç çıktı.
«taşoğlu-7, taşoğlu-7. bu istasyon omikron-kuzey. alıyorum. tekrarlıyorum, alıyorum.»
ekrana baktı. ekran yanıp sönmedi, sadece veri aktardı. yura cevap yazdı, gönderdi, bekledi. mesaj gecikmesi hesaplandı: 4,7 ışık saati. kuiper kuşağı'nın dış sınırı, tam olarak taşoğlu-7'nin son bilinen konumuna denk düşüyordu.
ama sinyalin zaman damgası yirmi üç yıl öncesini gösteriyordu.
yura bir süre oturdu. sırtını sandalyeye yaslamadı, öne eğildi, ekrana öyle baktı. termos kapağı hâlâ yerde duruyordu, kapı menteşesi gibi açık. kalkıp almadı.
zaman damgası sistem hatası olabilirdi. kafasında onlarca açıklama sıralandı, hepsi geçerliydi, hiçbiri yeterliydi. çünkü mesaj da geliyordu. yalnız frekans değil, içerik. sinyalin içinde veri paketleri vardı ve bu paketler şimdilik okunamaz durumdaydı. şifreleme katmanları, istasyonun kırıcı sistemi için çok eski bir protokol kullanıyordu.
«eski protokol» diye düşündü yura. yirmi üç yıl önceki protokol.
kırma işlemi yirmi sekiz dakika sürdü. bu süre boyunca yura ekranda dönen ilerleme çubuğunu izledi. izlerken ekmeğini yedi, soğuktu, tereyağı neredeyse donmuştu. dışarıda oymyakan ovası solmaya başlıyordu; ufukta, sabahın o yorgun mavisi.
paket açıldı.
yura iki kez okudu. sonra üç kez. sonra ekrandan kalkıp pencereye gitti, ovanın o maviliğine baktı, döndü, yeniden okudu.
paket bir rapor içeriyordu. gemi kaydı değil, gözlem raporu. taşoğlu-7'nin navigasyon subayı tarafından yazılmış, imzalanmış, zaman damgası eklenmiş. yura o subayın adını biliyordu; kayıp ilanlarında geçiyordu. navigasyon subayı: dilruba çağan, 34 yaşında.
rapor şunu söylüyordu: gemi bir anomali saptamıştı. kuiper kuşağı'nın ötesinde, hesaplanan konumun sekiz yüz bin kilometre güneyinde radyasyon izleri yoktu ama ışık izleri vardı. spektroskopik analiz, o ışığın belirli bir dalga boyunda sabit kaldığını gösteriyordu. titremiyordu. kırmızıya kaymıyordu. dilruba çağan yazmıştı: "ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde."
yura raporu kaydetti. kaydettikten sonra protokole baktı: bilinmeyen kaynaklı sinyaller için üst yönetime bildirim, en geç altmış dakika içinde. formun ilk satırını doldurdu: tarih, saat, frekans. ikinci satırda durdu.
zaman damgası.
yirmi üç yıl önce gönderilmiş bir sinyal bugün alınmıştı. bunun iki anlamı vardı. ya sinyal o tarihteki konumdan kıvrılarak, yüzlerce ışık saati uzak bir yol izleyerek bugün ulaşmıştı; mümkündü, hesaplanabilirdi. ya da sinyal gerçekten o tarihte gönderilmişti ve bugün ulaşması normalden çok daha kısa bir mesafeyi ima ediyordu. yani gemi hiçbir zaman uzağa gitmemişti. gemi hâlâ 4,7 ışık saati uzaktaydı.
yirmi üç yıldır.
ikinci sinyal o sırada geldi.
bu sefer frekans farklıydı. taşoğlu-7'ye ait değildi, ama yine tanımlıydı. istasyonun kendi verici şifresiyle işaretlenmişti. yura'nın şifresiyle.
açtı.
metin yalnızca şunu içeriyordu: «koordinatı doğrula. sizi duyuyoruz.»
yura bir süre ekrana baktı. sonra sandalyesinden kalktı, ısıtıcıyı kapattı; oda sıcaklığı düşmeye başladı ama fark etmedi. pencerenin önüne geçti. ova artık tamamen aydınlanmıştı; düz, beyaz, ucuz bir aydınlık. hiçbir şey yoktu ova üzerinde. kar, bir karaçam sırası, uzakta bir trafik lambası direği. hepsi bu.
kendi şifresiyle gelen mesaj yalnızca iki koşulda mümkündü: ya birisi yura'nın kimlik anahtarlarını kırmıştı, ya da mesajı gönderen yura'nın kendisiydi.
birinci seçenek teknik olarak son derece güçtü. kimlik anahtarları biyometrik, rastgele üretilmiş ve günlük döngülüydü. kırmak için en az istasyon içi erişim gerekiyordu.
istasyonda o gece yura'dan başka kimse yoktu.
ellerini ceplerine gömdü. sağ elinin içinde küçük bir şey vardı, her zaman taşıdığı bir şey: annesinin gözlüğünden kırılan cam parçası, mercek değil çerçeve, ince bir metal halka. yura stres anlarında onu avucunda çevirirdi, farkında olmadan. şu an da çeviriyordu.
protokol formu hâlâ yarım duruyordu ekranda.
üçüncü sinyal gelmedi. bir dakika bekledi, beş dakika, on dakika. gelmedi.
yura oturdu ve düşünmeye başladı, ama düşünce düz gitmedi, daire çizdi. eğer taşoğlu-7 hâlâ oradaysa ve hâlâ oradaysa, gemi neden yirmi üç yıldır sessiz kalmıştı? dilruba çağan'ın raporu hangi tarihte yazılmıştı? gemi kayıp ilan edilmeden önce mi, sonra mı?
kayıt belgesini açtı. haberleşme kesilme tarihi ile raporun zaman damgasını karşılaştırdı. raporun tarihi, haberleşme kesilmesinden üç gün sonraydı.
üç gün sonra.
gemi sesini kestikten üç gün sonra bir rapor yazmıştı. raporu bugün göndermişti, yirmi üç yıl sonra.
ya da şimdi gönderiyordu, yirmi üç yıl önceki bir tarih damgasıyla.
farkın ne önemi olduğunu biliyordu yura, kuşkusuz biliyordu. eğer mesaj geçmişten geliyorsa, gemi yitip gitmişti ve bu an yalnızca bir yankıydı. yapılacak bir şey yoktu. eğer mesaj şimdiden geliyorsa ve tarih damgası manipüle edilmişse ya da bozuksa, o zaman gemi oradaydı. orada ve sessiz, yirmi üç yıl boyunca, bekliyor olabilirdi.
ama neden beklerdi?
«ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde.»
yura, dilruba çağan'ın bu cümleyi yazarken ne hissettiğini düşündü. masasında mıydı? yemek yiyor muydu? geminin gürültüsü vardı mı etrafında, yoksa sessizlik miydi, o 4,7 ışık saatinin öte yakasındaki sessizlik mi?
protokol formunu kapattı.
üst yönetime bildirim yapmadı. formun yarım kalmasına izin verdi. onun yerine yeni bir mesaj penceresi açtı, taşoğlu-7'nin frekansını girdi ve yazmaya başladı.
ne yazacağını tam olarak bilmiyordu. "sizi duyuyoruz" demek istedi, ama o mesajı birinin daha önce yazmış olduğunu biliyordu, kendi şifresiyle. bunun yerine şunu yazdı:
«koordinatı doğruluyorum. raporunuz alındı. ışık hâlâ önünüzde mi?»
gönder tuşuna bastı.
mesaj gecikmesi 4,7 ışık saatiydi. cevap en erken dokuz saatten sonra gelebilirdi. yura'nın vardiyası saat sekizde bitecekti. üç saat kalmıştı.
yedi yılda istasyonu terk etmeden önce kapıyı kilitlemeyi hiç unutmamıştı. vardiya bitiminde formu dosyalaması, ekipmanı kapatması, günlüğe giriş yapması gerekiyordu. hepsini biliyordu.
koltuğuna yaslandı ve bekledi.
sabahın sisi ovadan kalkıyordu, görünür olmayan bir buharlaşmayla; karaçamların en üst dalları önce belirince altta ne olduğu belli olurdu. yura bunu yedi yıldır izlemişti. hep aynı sırayla olurdu.
sekize beş kala cevap geldi.
yura oturduğu yerden doğruldu. elindeki metal halka yere düştü, yuvarlandı, ısıtıcının altına kaçtı, durdu.
mesaj ekranda açıktı.
dilruba çağan imzalı, tarih damgası bugün. tam bugün.
«evet. hep önümüzde. ama bugün bir şey değişti: ışık bizi bekledi.»
ve bir koordinat. yirmi üç yıl önce kayıp ilan edilen geminin bugünkü konumu, saniyesi saniyesine hesaplanmış, istasyon teleskoplarıyla doğrulanabilir bir koordinat.
yura ekrana baktı. sonra teleskop paneline baktı. sonra pencereden ovanın aydınlığına.
koordinatı girdi. teleskop döndü, bir servo sesiyle, o tanıdık tıkırtıyla. ekranda görüntü netleşti: kuiper kuşağı'nın boş, taşlı, karanlık dış yüzeyi.
ve orada, koordinatın tam merkezinde, hareketsiz, titremeyen, kırmızıya kaymayan bir nokta.
ışık.
yura'nın parmaklarının ucunda soğuk bir karıncalanma vardı. aynı kalemle çizilen grafik gibi dümdüz, titremsiz bir ışık noktası. teleskoplar doppler kayması ölçer, kuiper'deki kayaların dağılımını hesaplar, her şeyin nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilir. bu ise hiçbir yere gitmiyordu.
duruyordu.
yirmi üç yıl boyunca hiç kimse burada bir cisim kaydetmemişti. istasyonun kendi arşivlerini karıştırdı, geceyi sabaha bağlayan o eski tarama verilerini, kim yazdığı belirsiz el notlarını, eski müdür veysel onar'ın yıllarca bıraktığı ses kayıtlarını. hiçbir şey. o koordinat boştu, hep boştu, gece gece boş kalmıştı.
şimdi bir nokta.
dilruba çağan'a yazmak için klavyenin başına oturdu. üç kez sildi. dördüncüsünü de sildi. nihayetinde şunu bıraktı: «gemi adını doğrula.» göndermeden önce iki dakika bekledi, ekrana baktı, sonra gönderdi.
cevap sekiz dakika sonra geldi. sekiz dakika, uzaydaki bir şeyle konuşmak için kısa bir süreydi; sekiz dakika, yerden geri dönmek için ise uzun.
«hestia-4. hull seri numarası: hv-2201-kappa. lütfen kendi veritabanınla karşılaştır.»
yura veritabanını açmak için koltuğun kenarına ilerledi. koltuk tekerlekleri zeminde takılı kaldı, öne doğru hafifçe yalpaladı. hv-2201-kappa. o sayıyı bir yerden bildiğini hissetti, tıpkı rüyada gördüğün bir sokak adını uyandıktan sonra tanımak gibi. istasyonun kayıp gemiler siciline girdi. hestia-4, yükleme: sanayi sınıfı helyum-3, kaptanı seron malek, 14 mürettebat. son konum bildirimi kuiper'in iç çemberinden, tam yirmi üç yıl önce. sonra sessizlik. sonra kayıp kararı, sonra yas töreni koordinatörlük tarafından organize edilmiş, sonra hiçbir şey.
yura tutanağı kapattı.
ayağa kalktı, pencereye yürüdü, ovanın aydınlığına baktı. burada saat kavramı bir seçimdi; istasyon kendi iç saatini dünya standart gününe kilitledi ama dışarıda güneş bu kadar uzakta ve bu kadar küçüktü ki gündüz ile gece arasındaki fark yalnızca ekrandaki rakamlara bakınca anlaşılıyordu. şu an sabah beşti, iç saate göre. dışarısı ondan bağımsız parlıyordu.
tekrar ekrana döndü.
«mürettebat nerede?» diye yazdı.
dilruba'dan bu sefer on iki dakika cevap gelmedi. on iki dakika boyunca yura ısıtıcının tıkırtısını saydı, kayda değer bir iş değildi, sadece başka bir şey yapmamak için. sonra bildirim sesi.
«gemideler.»
yura parmağını klavyenin üzerinde tuttu, basmadı.
«nasıl?» yazmak istedi. sonra «ne zamandır?» yazmak istedi. sonra ikisini de sildi ve yalnızca şunu yazdı: «sen kimsin?»
cevap bu sefer hızlı geldi.
«hestia-4'ün iletişim subayıyım. ismimi zaten biliyorsun.»
dilruba çağan. kayıp mürettebat listesinin dördüncü sırasında, iletişim subayı, yaş: o zaman yirmi sekiz. yani şimdi, eğer hesap doğruysa, elli bir.
yura arşive geri döndü. mürettebatın resimlerini açtı. dilruba çağan, yirmi sekiz yaşında, omuz hizasında kesilmiş saçlar, standart gri üniforma. yura o resme baktı, bir süre baktı, sonra kapat düğmesine tıkladı.
«gemide ne var?» diye yazdı.
bu sefer cevap çok daha uzun sürdü. yura beklerken kahve yapmaya kalktı, su tankına baktı, kapağı açtı kapattı, yapmaktan vazgeçti. ekrana döndü. hâlâ bekleme ikonu vardı. sonra:
«bir şey değil artık. biz vardık. hepimiz. on dört kişi.»
ardından başka bir satır, kısa bir gecikmeyle:
«ama ışık bizi bırakmak istemedi. yirmi üç yıl boyunca.»
yura koltuğa oturdu. yüzünü avucuna gömmedi, sadece bir an için gözlerini kapattı ve hestia-4'ün yükleme manifestosunu düşündü: sanayi sınıfı helyum-3, kuiper geçiş güzergahı, rutin sefer. rutin. o kelime şimdi tuhaf bir ağırlık taşıyordu.
«enerji kaynağı ne?» diye yazdı.
«bilmiyoruz. gemi sistemleri çalışmıyor. yirmi üç yıldır çalışmıyor. ama ışık var, ısı var, hava var.»
bir süre durakladı, sonra ekledi:
«ve mesajlar geliyor. senin gibi biri her yıl birkaç kez bizi buluyor, mesaj gönderiyor. ama hiç kimse koordinatı dışarı çıkarmıyor. bilmiyorum neden.»
yura ekrana baktı. koordinat hâlâ açıktı, teleskop panelinden gelen canlı görüntüyle birlikte: kuiper'in taşlı, karanlık dış yüzeyi ve tam ortada o nokta, kırmızıya kaymayan, titremeyen. durağan.
sonra yeni bildirim sesi geldi.
«sen de vermeyeceksin. çünkü kimse inanmıyor.»
yura'nın parmakları klavyenin üzerinde kaldı, basmadı.
«ama bu sefer bir şey farklı» diye devam etti dilruba'nın mesajı. «bugün ışık bekledi. seni bekledi, sanırım. ya da bir sonrakini. fark etmez. artık koordinat doğrulanabilir, anlıyor musun? bugüne kadar hiç böyle bir pencere açılmamıştı.»
açık pencere. yura teleskopun döner mekanizmasına baktı, servo motorun soğuduğunda çıkardığı o tanıdık tıkırtıya kulak verdi. koordinatı kaydetmek için iki tıklama yeterliydi. iki tıklama, sonra istasyon merkezi otomatik raporlama sistemine gönderirdi. oradan dış sistem koordinasyon kurulu'na ulaşırdı, oradan araştırma bütçesi komisyonuna, oradan belki bir soruşturma ekibine, belki hiçbir yere.
ya da.
koordinatı silmek için de iki tıklama yeterliydi.
dilruba'nın «çünkü kimse inanmıyor» cümlesini tekrar okudu. sonra on dört kişinin mürettebat listesini düşündü. on dört isim, on dört yas töreni, on dört tane istasyon kayıtlarında hâlâ açık dosya.
masanın ucunda duran kalem ısıtıcıya yakın değildi artık, orada kalmıştı, karanlık ahşap yüzeyin üzerinde mavi kapağıyla. yura o kaleme baktı.
«geminizin hull numarasını bir daha yazar mısın?» diye yazdı.
cevap hemen geldi. hv-2201-kappa.
yura istasyon kayıtlarına döndü, hestia-4'ün sayfasını açtı, dosyanın en altına indi. «durum» sütunu: kayıp. yanında küçük bir kalem ikonu, düzenlenebilir bir alan.
imleci oraya götürdü.
bıraktı.
bırakmak, tıklamamak, orada duran ikon, kalan seçenek; her şey burada bir anlığına askıda kaldı ve dilruba çağan elli bir yaşında, gemi sistemleri çalışmayan ama ısısı ve havası olan bir gemide, kuiper kuşağı'nın taşlı karanlığında, muhtemelen bu ekrana bakıyordu.
muhtemelen.
yura «durum» sütunundaki imleci geri çekti. koordinat penceresine geçti. kaydet düğmesine bastı, merkezi sisteme iletim başladı, küçük bir ilerleme çubuğu ekranda kayarak yüzde yüze ulaştı.
ekrana bir bildirim düştü: «koordinat kaydedildi ve merkeze iletildi.»
dilruba'nın penceresine döndü, bir şey yazmak için klavyeye elini götürdü.
boş bıraktı.
teleskop görüntüsünde kuiper'in o karanlık noktası hâlâ duruyordu. kırmızıya kaymıyordu, titremiyordu. yura bir süre daha o noktaya baktı; sonra koltuğu çevirdi, pencereye döndü ve ovanın o tuhaf, güneşsiz aydınlığında gözlerini bir yerde sabitlemeden bekledi.
sinyal, sabahın dördünde geldi. tam o saatte, başka hiçbir saatte.
yura selenko o sırada termos kapağını çeviriyordu, çavdar ekmeğine tereyağı sürmüş, ısıtıcının üstüne koymuştu. istasyon gece vardiyasında böyleydi: ekmeğin kızarması, radyasyon ölçerinin monoton tiki ve pencereden görünen oymyakan ovasının karanlığı. yura yedi yıldır bu vardiyayı tutuyordu. yedi yılda ovanın rengi değişmemişti.
alıcı önce durdu. duraksama değil, bir kulaklık takılmış gibi tam bir sessizlik. sonra ekran yeşile döndü ve yura termos kapağını yere düşürdü.
gemi, koordinat kayıt belgesi'ne göre yirmi üç yıl önce yola çıkmıştı: "taşoğlu-7 derin sonda gemisi", kuiper kuşağı ötesine gönderilmiş, on dördüncü ayda haberleşme kesilmiş, on yedinci ayda kayıp ilan edilmişti. yura o yıl henüz öğrenciydi, ama belgeyi ezbere biliyordu. istasyonda konuşulabilecek tek kayıp buydu ve konuşulmazdı.
sinyal o gemiden geliyordu. frekans tanımlayıcı, şifre katmanları, verici seri numarası; bunların hepsi eşleşiyordu. yura üç kez doğrulama çalıştırdı. üç kez aynı sonuç çıktı.
«taşoğlu-7, taşoğlu-7. bu istasyon omikron-kuzey. alıyorum. tekrarlıyorum, alıyorum.»
ekrana baktı. ekran yanıp sönmedi, sadece veri aktardı. yura cevap yazdı, gönderdi, bekledi. mesaj gecikmesi hesaplandı: 4,7 ışık saati. kuiper kuşağı'nın dış sınırı, tam olarak taşoğlu-7'nin son bilinen konumuna denk düşüyordu.
ama sinyalin zaman damgası yirmi üç yıl öncesini gösteriyordu.
yura bir süre oturdu. sırtını sandalyeye yaslamadı, öne eğildi, ekrana öyle baktı. termos kapağı hâlâ yerde duruyordu, kapı menteşesi gibi açık. kalkıp almadı.
zaman damgası sistem hatası olabilirdi. kafasında onlarca açıklama sıralandı, hepsi geçerliydi, hiçbiri yeterliydi. çünkü mesaj da geliyordu. yalnız frekans değil, içerik. sinyalin içinde veri paketleri vardı ve bu paketler şimdilik okunamaz durumdaydı. şifreleme katmanları, istasyonun kırıcı sistemi için çok eski bir protokol kullanıyordu.
«eski protokol» diye düşündü yura. yirmi üç yıl önceki protokol.
kırma işlemi yirmi sekiz dakika sürdü. bu süre boyunca yura ekranda dönen ilerleme çubuğunu izledi. izlerken ekmeğini yedi, soğuktu, tereyağı neredeyse donmuştu. dışarıda oymyakan ovası solmaya başlıyordu; ufukta, sabahın o yorgun mavisi.
paket açıldı.
yura iki kez okudu. sonra üç kez. sonra ekrandan kalkıp pencereye gitti, ovanın o maviliğine baktı, döndü, yeniden okudu.
paket bir rapor içeriyordu. gemi kaydı değil, gözlem raporu. taşoğlu-7'nin navigasyon subayı tarafından yazılmış, imzalanmış, zaman damgası eklenmiş. yura o subayın adını biliyordu; kayıp ilanlarında geçiyordu. navigasyon subayı: dilruba çağan, 34 yaşında.
rapor şunu söylüyordu: gemi bir anomali saptamıştı. kuiper kuşağı'nın ötesinde, hesaplanan konumun sekiz yüz bin kilometre güneyinde radyasyon izleri yoktu ama ışık izleri vardı. spektroskopik analiz, o ışığın belirli bir dalga boyunda sabit kaldığını gösteriyordu. titremiyordu. kırmızıya kaymıyordu. dilruba çağan yazmıştı: "ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde."
yura raporu kaydetti. kaydettikten sonra protokole baktı: bilinmeyen kaynaklı sinyaller için üst yönetime bildirim, en geç altmış dakika içinde. formun ilk satırını doldurdu: tarih, saat, frekans. ikinci satırda durdu.
zaman damgası.
yirmi üç yıl önce gönderilmiş bir sinyal bugün alınmıştı. bunun iki anlamı vardı. ya sinyal o tarihteki konumdan kıvrılarak, yüzlerce ışık saati uzak bir yol izleyerek bugün ulaşmıştı; mümkündü, hesaplanabilirdi. ya da sinyal gerçekten o tarihte gönderilmişti ve bugün ulaşması normalden çok daha kısa bir mesafeyi ima ediyordu. yani gemi hiçbir zaman uzağa gitmemişti. gemi hâlâ 4,7 ışık saati uzaktaydı.
yirmi üç yıldır.
ikinci sinyal o sırada geldi.
bu sefer frekans farklıydı. taşoğlu-7'ye ait değildi, ama yine tanımlıydı. istasyonun kendi verici şifresiyle işaretlenmişti. yura'nın şifresiyle.
açtı.
metin yalnızca şunu içeriyordu: «koordinatı doğrula. sizi duyuyoruz.»
yura bir süre ekrana baktı. sonra sandalyesinden kalktı, ısıtıcıyı kapattı; oda sıcaklığı düşmeye başladı ama fark etmedi. pencerenin önüne geçti. ova artık tamamen aydınlanmıştı; düz, beyaz, ucuz bir aydınlık. hiçbir şey yoktu ova üzerinde. kar, bir karaçam sırası, uzakta bir trafik lambası direği. hepsi bu.
kendi şifresiyle gelen mesaj yalnızca iki koşulda mümkündü: ya birisi yura'nın kimlik anahtarlarını kırmıştı, ya da mesajı gönderen yura'nın kendisiydi.
birinci seçenek teknik olarak son derece güçtü. kimlik anahtarları biyometrik, rastgele üretilmiş ve günlük döngülüydü. kırmak için en az istasyon içi erişim gerekiyordu.
istasyonda o gece yura'dan başka kimse yoktu.
ellerini ceplerine gömdü. sağ elinin içinde küçük bir şey vardı, her zaman taşıdığı bir şey: annesinin gözlüğünden kırılan cam parçası, mercek değil çerçeve, ince bir metal halka. yura stres anlarında onu avucunda çevirirdi, farkında olmadan. şu an da çeviriyordu.
protokol formu hâlâ yarım duruyordu ekranda.
üçüncü sinyal gelmedi. bir dakika bekledi, beş dakika, on dakika. gelmedi.
yura oturdu ve düşünmeye başladı, ama düşünce düz gitmedi, daire çizdi. eğer taşoğlu-7 hâlâ oradaysa ve hâlâ oradaysa, gemi neden yirmi üç yıldır sessiz kalmıştı? dilruba çağan'ın raporu hangi tarihte yazılmıştı? gemi kayıp ilan edilmeden önce mi, sonra mı?
kayıt belgesini açtı. haberleşme kesilme tarihi ile raporun zaman damgasını karşılaştırdı. raporun tarihi, haberleşme kesilmesinden üç gün sonraydı.
üç gün sonra.
gemi sesini kestikten üç gün sonra bir rapor yazmıştı. raporu bugün göndermişti, yirmi üç yıl sonra.
ya da şimdi gönderiyordu, yirmi üç yıl önceki bir tarih damgasıyla.
farkın ne önemi olduğunu biliyordu yura, kuşkusuz biliyordu. eğer mesaj geçmişten geliyorsa, gemi yitip gitmişti ve bu an yalnızca bir yankıydı. yapılacak bir şey yoktu. eğer mesaj şimdiden geliyorsa ve tarih damgası manipüle edilmişse ya da bozuksa, o zaman gemi oradaydı. orada ve sessiz, yirmi üç yıl boyunca, bekliyor olabilirdi.
ama neden beklerdi?
«ışık hareket etmiyor. biz hareket ediyoruz. fakat ışık hep önümüzde.»
yura, dilruba çağan'ın bu cümleyi yazarken ne hissettiğini düşündü. masasında mıydı? yemek yiyor muydu? geminin gürültüsü vardı mı etrafında, yoksa sessizlik miydi, o 4,7 ışık saatinin öte yakasındaki sessizlik mi?
protokol formunu kapattı.
üst yönetime bildirim yapmadı. formun yarım kalmasına izin verdi. onun yerine yeni bir mesaj penceresi açtı, taşoğlu-7'nin frekansını girdi ve yazmaya başladı.
ne yazacağını tam olarak bilmiyordu. "sizi duyuyoruz" demek istedi, ama o mesajı birinin daha önce yazmış olduğunu biliyordu, kendi şifresiyle. bunun yerine şunu yazdı:
«koordinatı doğruluyorum. raporunuz alındı. ışık hâlâ önünüzde mi?»
gönder tuşuna bastı.
mesaj gecikmesi 4,7 ışık saatiydi. cevap en erken dokuz saatten sonra gelebilirdi. yura'nın vardiyası saat sekizde bitecekti. üç saat kalmıştı.
yedi yılda istasyonu terk etmeden önce kapıyı kilitlemeyi hiç unutmamıştı. vardiya bitiminde formu dosyalaması, ekipmanı kapatması, günlüğe giriş yapması gerekiyordu. hepsini biliyordu.
koltuğuna yaslandı ve bekledi.
sabahın sisi ovadan kalkıyordu, görünür olmayan bir buharlaşmayla; karaçamların en üst dalları önce belirince altta ne olduğu belli olurdu. yura bunu yedi yıldır izlemişti. hep aynı sırayla olurdu.
sekize beş kala cevap geldi.
yura oturduğu yerden doğruldu. elindeki metal halka yere düştü, yuvarlandı, ısıtıcının altına kaçtı, durdu.
mesaj ekranda açıktı.
dilruba çağan imzalı, tarih damgası bugün. tam bugün.
«evet. hep önümüzde. ama bugün bir şey değişti: ışık bizi bekledi.»
ve bir koordinat. yirmi üç yıl önce kayıp ilan edilen geminin bugünkü konumu, saniyesi saniyesine hesaplanmış, istasyon teleskoplarıyla doğrulanabilir bir koordinat.
yura ekrana baktı. sonra teleskop paneline baktı. sonra pencereden ovanın aydınlığına.
koordinatı girdi. teleskop döndü, bir servo sesiyle, o tanıdık tıkırtıyla. ekranda görüntü netleşti: kuiper kuşağı'nın boş, taşlı, karanlık dış yüzeyi.
ve orada, koordinatın tam merkezinde, hareketsiz, titremeyen, kırmızıya kaymayan bir nokta.
ışık.
yura'nın parmaklarının ucunda soğuk bir karıncalanma vardı. aynı kalemle çizilen grafik gibi dümdüz, titremsiz bir ışık noktası. teleskoplar doppler kayması ölçer, kuiper'deki kayaların dağılımını hesaplar, her şeyin nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilir. bu ise hiçbir yere gitmiyordu.
duruyordu.
yirmi üç yıl boyunca hiç kimse burada bir cisim kaydetmemişti. istasyonun kendi arşivlerini karıştırdı, geceyi sabaha bağlayan o eski tarama verilerini, kim yazdığı belirsiz el notlarını, eski müdür veysel onar'ın yıllarca bıraktığı ses kayıtlarını. hiçbir şey. o koordinat boştu, hep boştu, gece gece boş kalmıştı.
şimdi bir nokta.
dilruba çağan'a yazmak için klavyenin başına oturdu. üç kez sildi. dördüncüsünü de sildi. nihayetinde şunu bıraktı: «gemi adını doğrula.» göndermeden önce iki dakika bekledi, ekrana baktı, sonra gönderdi.
cevap sekiz dakika sonra geldi. sekiz dakika, uzaydaki bir şeyle konuşmak için kısa bir süreydi; sekiz dakika, yerden geri dönmek için ise uzun.
«hestia-4. hull seri numarası: hv-2201-kappa. lütfen kendi veritabanınla karşılaştır.»
yura veritabanını açmak için koltuğun kenarına ilerledi. koltuk tekerlekleri zeminde takılı kaldı, öne doğru hafifçe yalpaladı. hv-2201-kappa. o sayıyı bir yerden bildiğini hissetti, tıpkı rüyada gördüğün bir sokak adını uyandıktan sonra tanımak gibi. istasyonun kayıp gemiler siciline girdi. hestia-4, yükleme: sanayi sınıfı helyum-3, kaptanı seron malek, 14 mürettebat. son konum bildirimi kuiper'in iç çemberinden, tam yirmi üç yıl önce. sonra sessizlik. sonra kayıp kararı, sonra yas töreni koordinatörlük tarafından organize edilmiş, sonra hiçbir şey.
yura tutanağı kapattı.
ayağa kalktı, pencereye yürüdü, ovanın aydınlığına baktı. burada saat kavramı bir seçimdi; istasyon kendi iç saatini dünya standart gününe kilitledi ama dışarıda güneş bu kadar uzakta ve bu kadar küçüktü ki gündüz ile gece arasındaki fark yalnızca ekrandaki rakamlara bakınca anlaşılıyordu. şu an sabah beşti, iç saate göre. dışarısı ondan bağımsız parlıyordu.
tekrar ekrana döndü.
«mürettebat nerede?» diye yazdı.
dilruba'dan bu sefer on iki dakika cevap gelmedi. on iki dakika boyunca yura ısıtıcının tıkırtısını saydı, kayda değer bir iş değildi, sadece başka bir şey yapmamak için. sonra bildirim sesi.
«gemideler.»
yura parmağını klavyenin üzerinde tuttu, basmadı.
«nasıl?» yazmak istedi. sonra «ne zamandır?» yazmak istedi. sonra ikisini de sildi ve yalnızca şunu yazdı: «sen kimsin?»
cevap bu sefer hızlı geldi.
«hestia-4'ün iletişim subayıyım. ismimi zaten biliyorsun.»
dilruba çağan. kayıp mürettebat listesinin dördüncü sırasında, iletişim subayı, yaş: o zaman yirmi sekiz. yani şimdi, eğer hesap doğruysa, elli bir.
yura arşive geri döndü. mürettebatın resimlerini açtı. dilruba çağan, yirmi sekiz yaşında, omuz hizasında kesilmiş saçlar, standart gri üniforma. yura o resme baktı, bir süre baktı, sonra kapat düğmesine tıkladı.
«gemide ne var?» diye yazdı.
bu sefer cevap çok daha uzun sürdü. yura beklerken kahve yapmaya kalktı, su tankına baktı, kapağı açtı kapattı, yapmaktan vazgeçti. ekrana döndü. hâlâ bekleme ikonu vardı. sonra:
«bir şey değil artık. biz vardık. hepimiz. on dört kişi.»
ardından başka bir satır, kısa bir gecikmeyle:
«ama ışık bizi bırakmak istemedi. yirmi üç yıl boyunca.»
yura koltuğa oturdu. yüzünü avucuna gömmedi, sadece bir an için gözlerini kapattı ve hestia-4'ün yükleme manifestosunu düşündü: sanayi sınıfı helyum-3, kuiper geçiş güzergahı, rutin sefer. rutin. o kelime şimdi tuhaf bir ağırlık taşıyordu.
«enerji kaynağı ne?» diye yazdı.
«bilmiyoruz. gemi sistemleri çalışmıyor. yirmi üç yıldır çalışmıyor. ama ışık var, ısı var, hava var.»
bir süre durakladı, sonra ekledi:
«ve mesajlar geliyor. senin gibi biri her yıl birkaç kez bizi buluyor, mesaj gönderiyor. ama hiç kimse koordinatı dışarı çıkarmıyor. bilmiyorum neden.»
yura ekrana baktı. koordinat hâlâ açıktı, teleskop panelinden gelen canlı görüntüyle birlikte: kuiper'in taşlı, karanlık dış yüzeyi ve tam ortada o nokta, kırmızıya kaymayan, titremeyen. durağan.
sonra yeni bildirim sesi geldi.
«sen de vermeyeceksin. çünkü kimse inanmıyor.»
yura'nın parmakları klavyenin üzerinde kaldı, basmadı.
«ama bu sefer bir şey farklı» diye devam etti dilruba'nın mesajı. «bugün ışık bekledi. seni bekledi, sanırım. ya da bir sonrakini. fark etmez. artık koordinat doğrulanabilir, anlıyor musun? bugüne kadar hiç böyle bir pencere açılmamıştı.»
açık pencere. yura teleskopun döner mekanizmasına baktı, servo motorun soğuduğunda çıkardığı o tanıdık tıkırtıya kulak verdi. koordinatı kaydetmek için iki tıklama yeterliydi. iki tıklama, sonra istasyon merkezi otomatik raporlama sistemine gönderirdi. oradan dış sistem koordinasyon kurulu'na ulaşırdı, oradan araştırma bütçesi komisyonuna, oradan belki bir soruşturma ekibine, belki hiçbir yere.
ya da.
koordinatı silmek için de iki tıklama yeterliydi.
dilruba'nın «çünkü kimse inanmıyor» cümlesini tekrar okudu. sonra on dört kişinin mürettebat listesini düşündü. on dört isim, on dört yas töreni, on dört tane istasyon kayıtlarında hâlâ açık dosya.
masanın ucunda duran kalem ısıtıcıya yakın değildi artık, orada kalmıştı, karanlık ahşap yüzeyin üzerinde mavi kapağıyla. yura o kaleme baktı.
«geminizin hull numarasını bir daha yazar mısın?» diye yazdı.
cevap hemen geldi. hv-2201-kappa.
yura istasyon kayıtlarına döndü, hestia-4'ün sayfasını açtı, dosyanın en altına indi. «durum» sütunu: kayıp. yanında küçük bir kalem ikonu, düzenlenebilir bir alan.
imleci oraya götürdü.
bıraktı.
bırakmak, tıklamamak, orada duran ikon, kalan seçenek; her şey burada bir anlığına askıda kaldı ve dilruba çağan elli bir yaşında, gemi sistemleri çalışmayan ama ısısı ve havası olan bir gemide, kuiper kuşağı'nın taşlı karanlığında, muhtemelen bu ekrana bakıyordu.
muhtemelen.
yura «durum» sütunundaki imleci geri çekti. koordinat penceresine geçti. kaydet düğmesine bastı, merkezi sisteme iletim başladı, küçük bir ilerleme çubuğu ekranda kayarak yüzde yüze ulaştı.
ekrana bir bildirim düştü: «koordinat kaydedildi ve merkeze iletildi.»
dilruba'nın penceresine döndü, bir şey yazmak için klavyeye elini götürdü.
boş bıraktı.
teleskop görüntüsünde kuiper'in o karanlık noktası hâlâ duruyordu. kırmızıya kaymıyordu, titremiyordu. yura bir süre daha o noktaya baktı; sonra koltuğu çevirdi, pencereye döndü ve ovanın o tuhaf, güneşsiz aydınlığında gözlerini bir yerde sabitlemeden bekledi.
devamını gör...