zaman tüneli

uzun bir sıcak hava dalgasından sonra bu gece hava serindi mışıl mışıl uyumuşuz.
devamını gör...

''kemalim yapmaz.''
iş yerinde sıkıntıdan başladım. her bölüm ağlama, şiddet ve korkunç sahneler var *. dram ihtiyacımızı kesinlikle karşılıyor. her neyse ciddiyetsiz ve vakit geçsin diye akıyor.
devamını gör...

bende baikal mp 155 var . memnunum
yerli alacaksanız burdur malı yıldız marka iyidir.
devamını gör...

evdeki minik patron 2 aylık olunca geceleri yalnız kalamıyor tabii... dün gece ağlayıp durdu, kıyamadım yanıma aldım. komşular rahatsız olmasın derken sabah bir uyandım ki; yatak, çarşaf, pike tam anlamıyla bir "biyolojik felaket" alanı!
hepsini çöpe attım..
siz de, size değer vermeyenleri atın gitsin çöpe..
günaydın sözlük..

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tabii bütün bunları yaparken yasal ihbar sürenizi de göz önünde bulundurarak “şu tarihten itibaren” ibaresini dikkatli bir biçimde eklemelisiniz.

bir de, haklı fesihe sebep olmamak için 4857 sayılı iş kanunu’nun 25. maddesi ‘nde belirtilen ve yargıtay içtihatlarında sıklıkla görülen herhangi bir durumda, en basitinden mesai saatlerinde iş aramak gibi kusurlarda bulunmamanız gerekir.
devamını gör...

.
devamını gör...

kabul edilmeyebilir. normal şartlarda, hukuki açıdan istifanın red edilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz fakat burası türkiye. burada ne hukuki ki?

işvereninizin istifanızı kabul etmeme durumu söz konusu olamaz. sadece kötü niyetli veya çıkarcı işverenler istifa mektubunuzu ellerinde tutarak, insan kaynaklarına ulaştırmaz( istifayı kabul etmemek böyle olur) ve bildiriminiz insan kaynaklarına ulaşamadığında, çıkış işlemleriniz başlatılmaz. işverenin tek başına istifayı reddetme gücü yoktur ancak istifa mektubunuzu saklama gücü vardır. bu yüzden istifanızın lütfen peşinde olun. istifanızı üstünüze ilettiğinizde, insan kaynaklarına sürekli uğrayın ve sürecinizi sorun. eğer istifanız iletilmediyse, iletilmediği ortaya çıkacaktır. suç işlediği alalen ortaya çıkan yöneticiniz( istifanızın kabul edilmemesinin söylenmesi ve insan kaynaklarına iletilmemesi de mobbingtir ve suçtur) mecburen istifa mektubunuzu iletmek zorunda kalacaktır.


ben bu şekilde yüz göz olmak istemiyorum diyorsanız, istifanızı noterden tebliğ ettirmenizi tavsiye ederim. tebliği çektiğiniz andan itibaren, kurum veya kuruluşla ilişiğiniz kesilir. noter üzerinden tebliğatı ilettiğiniz için, kabul edilmeme durumu söz konusu olamaz. noterin imzası ve mühürü yasal bir süreç başlattığı için, kurumunuzun yöneticisi veya birim amirinde herhangi bir işlem yapma yetkisi bulunamaz. noter istifanızı direkt kurumun kendisine iletir. dolayısıyla, işin içerisinden yasal olarak ve üstelik delilli biçimde sıyrılırsınız.
devamını gör...

sözlüğü kitledi tanımın. lütfen siler misin
devamını gör...

mesela sinamaya gittik, kız dedi ki " sinemada patlamış mısırı kolası resmen adam öpüyorlar , aşağıdaki marketten, kolamızı abur cuburumuzu alalım , ben çantamın içinde sinemaya sokarım ". bak bu kızla evlenilir :)
devamını gör...

okan havuza kıvançtan daha iyi dalıyorum dedi.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normalsozluk.com/entry/4049907

jüri kürsüsünde kimse yoktu. sekiz yıldır yoktu.
mahkeme salonunun ortasındaki silindir, beyaz ışık saçarak dönerken mira soban her zamanki yerine oturdu: savunma masasının tam karşısına, izleyici bölümünü ayıran parmaklığın ardına. üzerinde çalıştığı sisteme bu mesafeden bakmayı tercih ediyordu. uzaktan baktığında bir yargıç gibi duruyordu, bir makine gibi değil. bu onu her seferinde biraz rahatsız etti. hâlâ da etti.
silindir, adil-9'un fiziksel yüzüydü; geri kalanı, binanın beş kat altında serilmiş soğutma borularında, veri merkezinin karanlığında yaşıyordu. mira onu tasarlamıştı. daha doğrusu, tasarlayan ekibin başındaydı ve o sıfat, o gece mahkeme sicilinde onun boynuna dolanan şeydi.
dava numarası 7741-k. hüküm: beraat.
mira dosyayı yeniden açtı, üçüncü kez. sanık ferit yalın, ev yangınında iki çocuğunu kaybetmiş, karısını ağır yaralamıştı. iddia makamı kasıtlı ihmal, adil-9 ise seksen yedi değişkeni tarttıktan sonra beraate hükmetmişti. gerekçe kâğıdı on dört sayfaydı ve her satırı mantıklıydı. mira bu satırları birer birer okudu, her birinin altındaki veriyi doğruladı. her şey yerli yerindeydi.
tam olarak sorun buydu.
«saat kaç?»
kapının önünde, salonun loş arka köşesinde biri duruyordu. yargıç yardımcısı selin tok, elinde ince bir tablet, üstünde dün giydiklerine benzeyen gri bir takım. belki aynısıydı.
mira saatine bakmadı. «geç.»
«bugün temyiz kararı çıkıyor.»
«biliyorum.»
selin ilerledi, parmaklığın kapısından geçmeden duraksadı. izin ister gibi bir bekleyiş. mira başıyla içeriyi işaret etti, selin oturdu, tabletin ekranı yüzüne mor bir ışık yaktı.
«mahkûmun avukatı yeni bir şey bulmuş.»
«ne tür bir şey?»
«mağdurun kendi beyanı. yangından üç ay önce verilen bir ifade. komşu şikâyeti, aile içi şiddet dosyasından.»
mira kalemi bıraktı. kalem masada kaldı, yuvarlak ucu tavana bakarak.
«adil-9 o dosyayı gördü mü?»
«hayır.» selin'in sesi düzdü, yalnızca bilgi aktarıyordu. «dosya bölge-4 aile mahkemesi'ndeydi. entegrasyon eksikliği. veri köprüsü geçen yıl güncellendi ama eski arşivler henüz aktarılmadı.»
mira parmak uçlarıyla masanın kenarına bastırdı. cildinin altında kemiği hissetti.
«adil-9 eksik veriyle çalışmış, o zaman.»
«teknik olarak evet. ama hatayı yapan sistem değil.»
«evet.» mira ayağa kalktı. «hatayı yapan ben değilim. hatayı yapan veri köprüsünü güncellemeye karar verenler.»
selin bir şey söylemedi. sesi çıktığında ise mira zaten silindirin önündeydi, buzlu cam yüzeyine bakıyordu: «yarın temyiz duruşmasında söylemek istediğin bu mu?»
mira cevap vermedi.
adil-9'u kamuoyuna sunduklarında adalet bakanlığı'nın konferans salonunda tam iki yüz kişi vardı. mira o gün mikrofona çıkmıştı: "sistem bir şeyi garanti eder: önyargı yok, yorgunluk yok, rüşvet yok. veriyi görür, veriyi işler." alkış uzundu. kendisi de alkışlamıştı, bunu hatırlıyordu.
şimdi silindirin yanında duruyordu ve "veri" kelimesinin içi boşalmış gibiydi.
ertesi sabah duruşma on birde başladı. temyiz hâkimi cemal aydar, kürsüye oturmadan önce salona bir kez baktı: izleyici bölümüne, boş jüri kürsüsüne, silindire. sonra oturdu.
mira teknik tanık sıfatıyla çağrıldı. kürsüye yürürken ferit yalın'ın avukatıyla göz göze geldi; adam bekliyordu, genç sayılırdı, sol şakağında derin bir çizgi vardı, faturalı bir yorgunluk. mira onu tanımıyordu, adını dosyadan bilirdi: rıfat eron.
yemini beklemeksizin eron konuştu. hâkim kâğıdını düzeltirken eron'un sesi salonun içine yayıldı: «sistemin bu davada çalıştığı veri setini açıklar mısınız?»
mira küçük bir ekran istedi, asistan bir tablet uzattı. soru basitti ve cevabı teknikti; mira elli sekiz saniyede anlattı. eron not alıyordu, başını kaldırmadan.
«mağdurun bölge-4 şikâyet dosyası bu veri setinin içinde miydi?»
«hayır.»
«neden?»
«veri köprüsü entegrasyonu tamamlanmamış.»
«bu eksikliği kim biliyordu?»
mira durdu. bir saniye, belki iki. «bakanlık bilgi işlem birimi. güncelleme takvimi kamuya açıktı.»
«siz bilir miydiniz?»
soru sivri bir açıyla geldi. mira onu beklemiyordu; ya da beklediğini söylemek doğru olurdu, ama bu kadar çabuk değil.
«evet.»
salon sessizdi. sanki bina nefes tuttu.
«bunu sistem devreye alınmadan önce tespit ettiniz mi?»
«evet. raporumuzu sunduk.»
«rapora cevap geldi mi?»
«bütçe döngüsünü beklemelerine karar verildi.»
eron kalemi bıraktı, masaya koydu, sonra hâkime döndü ve hiçbir şey söylemedi. hâkimin kaleminden kâğıda inen çizginin sesi duyuldu.
öğleden sonra mira koridorda oturdu. çantasından bir şey çıkarmadı, telefona bakmadı. pencerenin dışında merkez caddesi görünüyordu, güneş yatay geliyordu, yaya adalarının kırmızı bazalt taşları üzerinde gölgeler uzuyordu. birinin kahve içtiğinin kokusu geldi, kantinden; rüzgâr ters esiyordu, bu yön kafeteryaya çıkmıyordu diye düşündü.
selin yanına gelip oturdu.
«ifaden iyi geçti.»
«hayır, geçmedi.»
«sistemi temizledin.»
«ferit yalın masum mu?»
selin tableti dizine koydu, ekran kapandı. «adil-9 öyle söyledi.»
«adil-9 eksik veriyle çalıştı. mağdurun korkusunu, üç aylık şikâyetini, çocukların odasının yangın çıkış noktasına olan mesafesini görmedi.» mira pencerenin camına yaslandı. «bir terazi hayal et. sağına ağırlık koyuyorsun, soluna koyamıyorsun çünkü sol kefenin altı boş. terazi sağa yatıyor. doğru çalışıyor mu?»
«elindeki veriyle evet.»
«işte.» mira ayağa kalktı. «işte bu.»
o gün öğleden sonra duruşma yeniden açıldığında mira kürsüye çıkmamıştı. teknik tanıklık bitmiş, sıra sistem değerlendirme raporuna gelmişti. adil-9'un kendi sunumu, bakanlık standardı gereği, her temyiz duruşmasında kayıt olarak çalınıyordu. mira bunu dışarıdan dinledi, kapı aralığından.
sistem kendi gerekçesini anlattı. seksen yedi değişken, ağırlık katsayıları, karar ağacının uç düğümleri. her şey yerindeydi. ses tonu bile yerindeydi; mira o tonu kendisi ayarlamıştı, nötr ama anlaşılır, bir haber spikeri değil bir eczacı.
eron'un son sorusu yazılı olarak gelmişti. hâkim onu yüksek sesle okudu: "sistem, ulaşamadığı bir verinin var olduğunu bilerek sonuç üretebilir mi?"
adil-9, bir buçuk saniyelik işlem gecikmesinin ardından cevap verdi. ses kaydından: «hayır. bilinmeyeni bilemem. ulaşamadığım veriyi yokmuş gibi işlerim.»
selin çıkmıştı koridora, mira'nın yanında durdu. ikisi birlikte dinledi.
«bilinmeyeni bilemem.»
mira bu cümleyi yazmamıştı. adil-9'un kendi dil modeli üretmişti onu, öz-değerlendirme modülünden. ama bu kesinlikte, bu sınır çizgisinde bir şey vardı; kendi elinden çıkmış gibi hissettirdi.
temyiz heyeti kararını o gün vermedi. üç gün daha sürdü.
mira bu üç günü ofisinde geçirdi, eski arşiv entegrasyon protokollerini inceleyerek. açık değildi bu iş. sıkıcıydı, teknikti, kimsenin okumak istemediği türden belgelerdi. ama her birini okudu. hangi mahkemelerin hangi veri köprülerinden beslendiğini, hangi köprülerin hâlâ 2031 öncesi mimaride kaldığını, hangi davaların bu nedenle eksik profille sonuçlanmış olabileceğini not etti.
liste uzadı. yirmi iki dava. daha fazla olabilirdi.
karar günü mira duruşma salonuna girmedi. dışarıda bekledi, koridorun uzak ucunda, pencerenin yanında. hüküm silindir aracılığıyla açıklandı: yeniden yargılama. ferit yalın tutuklandı.
mağdurun adı, iki çocuğun adı sicile bir kez daha işlendi.
mira duydu. duymamış gibi davranabilirdi ama duymamak başka bir şeydi.
akşamüstü bakanlık'tan mesaj geldi: sistem değerlendirme toplantısı, iki hafta sonra. gündemde entegrasyon boşlukları ve denetim protokolleri vardı. mira mesajı okudu, tabletin ekranını kapattı.
kantinden geçerken tezgâhta bir fincan çay vardı, buharlıydı hâlâ, sahibi yoktu. birisi bırakmış, unutmuş ya da bırakmayı tercih etmişti. mira bir an durdu, fincanın yanından geçti.
merdivende eron'la karşılaştı. adam aşağı iniyordu, mira yukarı çıkıyordu. ikisi de durdu, orta sahanlıkta.
«teşekkür etmek istiyorum.»
mira başını eğdi, hafifçe. «etme.»
«ifadensiz...»
«ifadem sistemin ne yaptığını anlattı. sistemi ben yazdım.»
eron bir şey daha söylemek istedi; bunu dudaklarının arasında kalan bir nefesten anladı mira. ama söylemedi. indi.
mira çatı katına çıktı. burada depoya dönüştürülmüş eski bir oda vardı, penceresinden şehrin kuzey yönü görünüyordu: rençber tepesi'nin arka yamacı, üstünde son yılın inşaatlarından biri, yarım bırakılmış bir iskelet.
yirmi iki dava. belki daha fazla.
adil-9 bilinmeyeni bilemezdi. bunu şimdi çok net biliyordu.
cebindeki tablete uzandı, not uygulamasını açtı, yeni bir belge başlattı. başlık yazdı: "eski arşiv entegrasyonu: acil değerlendirme talebi." adını yazdı, tarih damgası düştü. dosyayı bakanlık genel koordinatörüne, sistem denetim birimine ve veri altyapısı ekibine gönderdi.
sonra tableti kapattı.
rençber tepesi'nin ardında güneş kayıyordu. iskeletin çelik kirişleri arasında rüzgâr dönerken toz, kırmızı bir bulut hâlinde yükseldi, bir an gökyüzünde asılı kaldı, sonra dağıldı.
adil-9'un dosyayı gönderdiğini onaylayan küçük bir titreşim geldi bilekten. sistem ses çıkarmıyordu, yalnızca o hafif, neredeyse özür diler nitelikteki titreşim. mira bunu fark etti. belki de hep fark etmişti, hiç umursamamıştı.
avluya indi.
bina görevlisi rüstem bey, kapının yanında plastik bir sandalyeye ilişmişti, eski model bir gazete okur gibi tabletine bakıyordu. mira geçerken başını kaldırdı.
«çözdünüz mü?»
«hayır.»
rüstem bey bir şey söylemedi. tableti dizine koydu, pencereye baktı. mira da öyle baktı bir saniye. ikisi de rençber tepesi'nin siluetini görüyordu, ama muhtemelen farklı şeyler görüyorlardı.
dışarıda hava soğumuştu. yolda çok az araç vardı. mira yürüdü, durakları geçti, saat yirmi bir on altıda metro kapısından girdi. metro neredeyse boştu. tam karşısındaki koltuğa bir çocuk oturmuştu, sekiz-dokuz yaşlarında, dizine kadar fermuarı açık bir mont içinde, sırt çantası kucağında, uyuklayarak. başı öne düştükçe kalkıyordu.
mira baktı. sonra başka tarafa baktı.
sistemin devreye girmesi tam bu sırada oldu.
bilekte tekrar titreşim. bu sefer uzun, iki saniyelik. acil protokol. mira bileğini kaldırdı, küçük ekranı okudu: "ilgili birim temsilcisi: ani görüşmeyi kabul ediyor mu?" altında iki seçenek: evet, hayır. ve gönderenin adı: "adil-9 / koordinasyon birimi."
mira durdu.
kendi gönderdiği talebe ilişkin bir mesaj. yani sistem, talebi işlemiş, içinden bir koordinasyon katmanı üretmiş ve o katman şimdi kendisiyle konuşmak istiyordu. teoride bu mümkündü. pratik kılavuzda böyle bir senaryo için iki paragraf vardı, sayfa yüz otuz dörtte. mira o iki paragrafı bir kere okumuştu, beş yıl önce, hiç gerçekleşmeyeceğini düşünerek.
evet'e bastı.
metro talat durağı'nda yavaşlarken ekranda yazı belirdi: "entegrasyon talebiniz alındı. değerlendirme sürecinde bir tutarsızlık tespit edildi." altında, madde imi yok, yalnızca düz yazı bloğu olarak: "adil-9'a atanan dava kümesi içinde, on dört dosya yüksek güvenilirlik skoru taşıyan, ancak orijinal tarama algoritmasının kapsam dışı bıraktığı veri kümelerinden türetilmiş kararlar içeriyor. bu kararlar; hukuki geçerliliği olan, insan operatörler tarafından onaylanmış kararlardır. ancak tarama algoritması bu onay mekanizmasını tanımıyordu. dolayısıyla sistem hata olarak işaretledi. hata, sistemin kendisindeydi."
metro durdu. kapılar açıldı, kapandı. uyuklayan çocuk sıçradı, şaşkın gözlerle etrafa baktı, durağın adını gördü, tekrar gözlerini yumdu.
mira ekrana baktı.
demek ki şu anlama geliyordu: yirmi iki dava hatalı değildi. sistemi tasarlayanlar, sistemi yeterince tanımlamamıştı. kayıp veriler değildi. kayıp, tanımın kendisiydi.
yazı devam ediyordu: "acil değerlendirme talebiniz kapsamında şu öneri üretilmiştir: etkilenen dosyalar yeniden sınıflandırılacak, hata kaydı sistematik tasarım açığı olarak arşivlenecek. adil-9 bu süreçte rehber operatör statüsünde görev yapacak. onaylıyor musunuz?"
üçüncü bir seçenek yoktu. yalnızca evet ve hayır.
mira tableti çantasına attı. bilek ekranına baktı. metro, sekizinci hat'ın en derin istasyonuna giriyordu; tünel bitmeden önce sinyal kesilirdi zaten, üç-dört saniye içinde.
sinyalin kesilmesi onu kurtarmayacaktı. geri döndüğünde mesaj hâlâ orada duruyordu.
sorun şuydu: eğer evet derse, sistemin ürettiği bir çerçeveyi kabul etmiş oluyordu. yeniden sınıflandırma, kimin tanımıyla yapılacaktı? kimse sormamıştı bunu. soruyu sormak için bile sisteme başvurman gerekiyordu, sistem de sana bir cevap üretiyordu ve o cevabın içinde zaten bir sonraki soruyu kim soracak sorusu gömülüydü. mira bunu çok iyi biliyordu. bunu sekiz yıl önce, bu işe ilk başladığı haftanın perşembesinde görmüştü, ama görmezden gelmişti; çünkü sistem işliyordu, davalar kapanıyordu, sayılar tutuyordu.
eğer hayır derse, talep askıya alınırdı. bir insan denetçi devreye girerdi. o denetçi de aynı ekrana bakardı, aynı iki seçenekle.
metro yavaşladı. son durak. mira kalktı.
perondan çıkarken bileğini kaldırdı, bir kez daha okudu. sonra parmağını ekrana götürdü.
durdu.
merdivenin başında, birinin bıraktığı bir şemsiye vardı. siyah, sapı kırık, tek teline sarılmış kalmış. kimse almamıştı, kimse atmamıştı. öylece duruyordu.
mira onu geçti, yürüdü, istasyonun çıkışına ulaştı. dışarıda rüzgâr yoktu artık, hava durmuştu. kaldırımda bir çift yürüyordu, birbirinden ayrı ama yakın, aralarında hiç konuşmadan. bir kedi, bir lokantanın neon tabelasının altında oturmuş, hiçbir şeye bakmıyordu.
mira bileğindeki ekrana baktı.
parmağını indirdi.
devamını gör...

bu yenge sevdası da aşkı memnuyla birlikte iyice zıvanadan çıktı.
ama arkadaşlar, siz kıvanç değilsiniz ya*
devamını gör...

asansör, yedinci katta her zaman biraz fazla duruyordu. neden sonra kapılar açılıyor, o yirmi saniyelik gecikme boyunca mira bir yerde bir şeylerin hesaplanmakta olduğunu hissediyordu, tıpkı büyük bir sayının bölümünden önce yaşanan o kısa duraksamanın kendisi gibi. bina bunu yıllardır yapıyordu. mira da yıllardır fark etmişti. ikisi arasında bu konuda hiçbir zaman konuşulmamış bir anlaşma vardı.
kırk üç yaşındaydı. on yedinci katta oturuyordu. bina rehberinde on yedinci kat için şu yıl yazıyordu: 2041. mira buraya taşındığında rehber 2041 diyordu, hâlâ 2041 diyordu, her sabah kalktığında duvardaki küçük panel 2041 gösteriyordu. aşağı indikçe rakamlar değişiyordu; birinci katta 2025'ti, ikinci katta 2026, üçüncüde 2027. yukarı çıkınca ilerliyordu. kırk birinci katta bir keresinde penceresinden bakıp aşağıdaki sokağı tanıyamamıştı. araba modelleri farklıydı, reklam panolarının yazı tipi farklıydı, insanların giydikleri farklıydı. daha çok değil; bir fotoğrafın hafifçe yeniden çekilmiş hâli gibi, aynı sokak ama sanki başka bir elin çizdiği.
o gün kırk sekizinci kata çıkmıştı. neden? komşusu rifat bey bir hafta önce kırk sekizinci kattaki fırından ekmek getirmişti, ekmeğin kabuğu farklıydı, içi sarı değil krem rengindeydi ve mira onu yerken ağzında bir şeylerin eridiğini fark etmişti, yalnızca buğday değil, başka bir şey daha. merak kendine bir yer seçmez. asansörün düğmesine bastı.
kırk sekizinci katta hava birkaç derece daha sıcaktı. koridorun rengi de farklıydı, duvarlar o tanıdık bej değil, açık küllü bir maviydi. fırın doğruydu, köşedeydi, camdan içerisi görünüyordu. içeri girdi.
kasanın arkasındaki genç kadın başını kaldırıp baktı. yirmili yaşlarının başı, saçı soluk sarı, gözlerinin altında silik bir halka.
mira duraksadı. bir ekmek istedi, ödedi, kapıya yürüdü. sonra döndü.
«af edersiniz» dedi. «bu kat, şu an hangi yılda?»
genç kadın ona baktı, soruyu tuhaf bulmadı, binalarda bu tür sorulara alışılmış gibiydi.
«2057.»
dışarı çıktı. koridor uzundu. yürüdü.
çocuğunu doğurduğunda otuz dört yaşındaydı, 2032'de. kızı şu an on iki yaşındaydı. on yedinci katta, 2041'de, on ikisinde. kırk sekizinci katta 2057 yazıyorsa, kızı orada yirmi yedi yaşındaydı. bir yerlerde. muhtemelen başka bir katın koridorunda yürüyordu.
asansöre binmedi. merdiveni buldu.
her kat bir yıl. yükseldikçe ilerliyordu. bu basit aritmetik mira'nın kafasında yıllardır bir iskelet gibi duruyordu, etine işlemiş ama sormak istemediği bir şey. bina bunu nasıl yapıyordu? kimse tam bilmiyordu. mimarın adı kitaplarda geçiyordu, soren valt; ama valt'ın kendisi dördüncü katta 2028'de ölmüştü. ya da başka bir katta ölmüştü ve onu 2028'de dördüncü katta bulmuşlardı. fark var mıydı?
ellinci kat. elli birinci. mira durdu, nefesi tutulmamıştı ama bacakları ağırlaşmıştı, sanki bina ona yukarı çıkma konusunda iyi hissetmemesini öğütlüyordu. ellinci kattaki koridorda iki çocuk koşturuyordu. sekiz, belki dokuz yaşında, bir kız bir erkek. mira onlara baktı. çocuklar ona bakmadı. koştular.
altmışıncı katta durdu. panel 2075 diyordu. koridorda oturmuş bir adam vardı, elinde plastik kaplı ince bir levha, parmağıyla üzerinde bir şeyler yapıyordu. mira yürüdü, adamın yanından geçerken levhada bir harita görmüştü: bina haritası, katlar numaralanmış ama renklerle kodlanmış. sarı, turuncu, kırmızı. kırmızı olanlar üstteydi.
durdu. geri döndü.
«özür dilerim» dedi. «hangi kata kadar çıktınız?»
adam başını kaldırdı. altmışın üzerindeydi, beyaz saçlı, gözlüğünün camı kalındı.
«ben mi?» bir süre düşündü. «seksen dörde. ama tavsiye etmem.»
«neden?»
adam tekrar levhasına baktı.
«çünkü» dedi, sonra durdu. «çünkü bazı şeyler zaten olmuş.»
mira bekledi. adam başka bir şey söylemedi. levhasının üzerindeki kırmızı alanı parmağıyla kapattı, sanki görüntüyü silmek istiyordu.
mira merdiveni buldu.
yetmiş ikinci kat. 2087. yani mira'nın on altı yaşındaki kızı burada kırk altı yaşındaydı. mira'nın annesi, şu an alt katlarda bir yerde seksenli yaşlarını sürüyordu; burada yüz üçünde olurdu, ama annesi asansörü bile kullanmıyordu artık. dizleri. asla çıkmazdı.
yetmiş beşinci katta bir şey değişti. koridorun sonu yoktu, en azından görebildiği kadarıyla. duvarların rengi beyaza dönmüştü, zemin kaplama değil döşenmiş taştı ve her kırk adımda bir küçük bir pencere vardı; ama pencerelerden bakınca sokak görünmüyordu, yalnızca gri bir yüzey, donuk ve düz. mira ikinci pencereye ulaştığında bir süre baktı. gri yüzey hareket etti. çok yavaş, neredeyse fark edilmeyecek kadar, ama hareket etti.
cama dokunmadı. devam etti.
sekseninci kat. panel 2095 diyordu. mira burada henüz doğmamıştı, 2041'den değil, gerçek anlamda, biyolojik olarak; annesi onu 1998'de doğurmuştu. 2095'te mira doksan yedi yaşında olurdu. ya da ölmüş olurdu. ikisi de mümkündü.
kapıların arasından sesler geliyordu. bir radyo. bir radyonun tiz frekansı, eski teknoloji, hiç beklenmeyecek bir şey. mira durdu, kulak verdi. radyo bir hava durumu tahminini okuyordu: rüzgar, nem, olasılıklar. kelimeler standart ama tını farklıydı, sesin kırıldığı yerler farklıydı; duyduğu anonsu hangi şehirden yayın yapıyordu bilmiyordu.
seksen dördüncü kata geldiğinde bacakları artık titreşiyordu, merdiven boşluğunda hava serinlemişti ve soluk aldığında ciğerlerine soğuk giriyordu, kuru bir soğuk, kışın erken sabahlarına ait. panel 2099'du.
seksen beşinci kata çıkmak için duraksadı. adam «seksen dörde» demişti. tavsiye etmemişti. ama bir neden söylememişti; söylediği şey bir neden değildi, bir gözlemdi. mira'nın kafasında gözlem ile yasak arasındaki çizgi her zaman belirsizdi. devam etti.
seksen beşinci kat. panel 2100'dü.
koridor yine değişmişti. duvarlar çıplaktı, boya yoktu, beton açıktı ama düzgün kesilmiş, ham değil. kapılar mevcuttu ama bunların hiçbiri ahşap değildi, bir tür mat metal, tutacakları düz ve soğuktu. mira yürüdü. bir ses duydu, çok alçak, neredeyse duyulmayan bir ses; altyapıdan mı geliyordu, havalandırmadan mı bilmiyordu, ama bina nefes alıyordu.
en sonda bir pencere vardı, geniş, diğerlerinden büyük.
baktı.
sokak vardı, ama sokak değildi. yapılar farklıydı, konut değil büyük geometrik birimler, zeminde araba yoktu, zemin düzdü ve üzerinden sessiz bir şeyler geçiyordu, izleri yoktu, izi olmayan bir hareket. insanlar vardı, ya da insanlara benzeyen bir şeyler; sayıca azdı ve büyük ölçüde duruyorlardı, yürümüyorlardı.
mira bir süre baktı.
sonra pencereden bir ses geldi, ya da ses pencereden gelmedi, camın titreşmesinden çıktı; ya da mira'nın kulağı bir şeyi ses olarak yorumladı, çünkü başka türlü yorumlayamıyordu. soru değildi. bildirim de değildi. bir frekans, yalnızca bir frekans; ama mira'nın beyninde bir yere düştü ve orada bir şey açıldı, sanki bir çekmeceyi çekiyorsun ve içinde ne olduğunu bilmiyorsun ama çekmece açılıyor.
geri döndü.
merdiveni indi. seksen dört, seksen üç, seksen. bacaklarındaki titreşim azalmadı, arttı; diz kapakları küçük birer köz gibiydi. yetmiş beşinci katta duvarlar yeniden boya tutmuştu. yetmiş ikinci katta bir çocuk ağlıyordu, bir daire kapısının arkasından, uykusuzluktan ağlıyordu; o sesi mira tanıyordu, kızı bebek döneminde aynı şekilde ağlardı. o ağlamada sabahın dördü tınısı vardı.
altmışıncı katta asansöre bindi.
asansör on yedinci katta, her zamanki gibi, yirmi saniye durdu. mira bu sefer saydı. tam yirmi üç saniyeydi.
dairesine girdi. mutfağa geçti. ocağı yaktı, üstüne su koydu. su kaynamayı beklerken duvara baktı; duvarda kızının iki yıl önce çizdiği bir kâğıt vardı, hâlâ bant tutuyordu köşeleri, bant sararmıştı ama kâğıt duruyordu. kâğıtta bir bina vardı, yamuk, pencereler düzensiz, tepesinde bir güneş. kızı çizerken çok küçüktü, üst katları balonla göstermişti, balonların içine sayılar yazmıştı ama sayılar gerçek sayılar değildi, çocukça uydurulmuş semboller. hiç soramamıştı ne yazdığını.
su kaynadı. mira kapaklardan birini açtı, içinde nohut vardı; bekledi, kapattı, başka birini açtı, ıhlamur. demliği aldı.
demlik elinde, mutfakta, ayakta bekledi.
çıktığı pencereden gördükleri kafasında bir yere yerleşmişti, ta derine, sözcüklere dönüşmeden duran o yere. sokak değildi. insanlar değildi, ya da tam değildi. ama bina oraya kadar uzanmıştı. bina her zaman oraya kadar uzanmıştı. seksen beşinci kat 2100'dü ve bina daha yukarıya devam ediyordu. panel yalnızca seksen beşe kadar göstermişti ama merdivenin sonu yoktu, tıpkı koridorun sonu olmadığı gibi.
mira demliği masaya bıraktı. penceresinden dışarı baktı. 2041, gece, sokak lambaları; aşağıda kaldırımda biri yürüyordu, elinde bir şeyler taşıyordu, büyük bir torba, ağır görünüyordu.
sonra baktı, yalnızca baktı.
torbanın yere değip değmediğini bilmiyordu, belki taşıyan yorulmuştu, belki durmuştu. ışık o kadar zayıftı ki figür bir noktada sokak lambalarından birinin gölgesine girdi ve kayboldu. yok olmak bu kadar kolaysa, diye düşündü mira, neden bu kadar uğraşıyoruz.
demlik soğudu.
onu almadı.
devamını gör...

sabah yedide rüya endeksi güncellendi ve sema taş bunun ne anlama geldiğini tam olarak biliyordu: bir şeylerin çok ters gittiği anlamına geliyordu.
kahvesi masada duruyordu, ılımış, yüzeyinde ince bir zar oluşmuş. onu içmemişti. ekrana bakıyordu, soluk bir kırmızıyla boyanmış ısı haritasına, merdivan şehri'nin on yedi ilçesini ezmekte olan o kırmızıya. normalde bu haritada birkaç leke olurdu, küçük yeşil adacıklar, mavi alanlar, zaman zaman sarıya dönen ilçe köşeleri. kırmızı neredeyse hiç bu kadar genişlemezdi.
şimdi haritanın tamamı kırmızıydı.
ofis henüz dolmamıştı. şirketin adı somnograft'tı: kurucular kelimeyi latince ile yunancayı birbirine yamayarak yapmışlardı, "uyku" ve "çizmek" anlamlarından. on iki yıldır şehir planlamacılarına, belediye mühendislerine, ruhsat komitelerine danışmanlık hizmetleri satıyorlardı. mantığı basitti: insanlar sevdikleri yerde yaşarlar ve neyi sevdiklerini her zaman bilemezler, ama rüyaları bilir. kolektif bilinçdışı, anket formlarından çok daha dürüst bir oy pusulasıydı.
sema bu mantığa bir zamanlar inanmıştı.
veri toplama sürecini kurgulayan mühendislerden biriydi. ilk yıllarda gönüllülerle çalışmışlardı, şakağa yapıştırılan küçük sensörler, sabah uyandıklarında doldurulan kısa formlar. sonra katılımcı sayısı beş binden elli bine, oradan üç yüz bine çıkmıştı. şehrin büyük su şirketiyle imzalanan bir anlaşmanın ardından sensörler artık yatakların altında, binaların havalandırma sistemlerinde, şehrin uyuyan nefesini dinleyen dağıtık bir ağa dönüşmüştü. gönüllülük ibaresi formlarda duruyordu, küçük bir yazı tipiyle, on yedi maddelik sözleşmenin on dördüncü fıkrasında.
sema o fıkraya imza atanların sayısını biliyordu: iki yüz yetmiş sekiz bin dört yüz on iki.
bunların kaçı okumuştu, bilmiyordu.
«bak» dedi arkasından gelen ses.
mühendis orhan kef'ti; sabahları her zaman çok erken gelirdi, evde uyuyamadığını söylerdi. sema ona hiç inanmamıştı, ta ki kendi veri dosyasına erişene kadar. orhan'ın uyku örüntüleri gerçekten paramparçaydı: gece boyunca kısa kısa dalmalar, uzun uyanıklık aralıkları.
«görüyorum» dedi sema.
«yüzde seksen dört.»
«biliyorum.»
«daha önce hiç bu kadar olmamıştı. şehir kuruluşundan bu yana kayıt var elimizde, sema, hiç.»
evet. merdivan şehri'nin iki yüz yetmiş sekiz bin küsur sakini aynı rüyayı görüyordu. endeks bunu doğrudan "aynı rüya" olarak nitelendirmiyordu; veri setleri hiçbir zaman bu kadar kaba konuşmazdı. bunun yerine tekrar eden imgeler listesi veriyordu, örtüşen duygusal tepki örüntüleri, benzer mekânsal koordinatlar. ama sema on iki yıllık deneyimiyle ne gördüğünü biliyordu.
su. sel. şehrin batması.
yüksek katlı yapıların arasında kayan kirli su, taşınan mobilya parçaları, yüzen trafik levhaları. ve hepsinin altında, tekrar eden bir ses motifi: şehrin kendine özgü frekansı, altyapı titreşimleri. sanki şehir bizzat rüya görüyordu ve rüyasında kendini suyun altında görüyordu.
«belediyeye bildirmeliyiz.»
«bildirirsek ne olur?»
«bilmiyorum. ama bildirmezsek ne olur, bunu biliyorum.»
orhan masasına gitti, oturdu, ekrana baktı. ofis dolmaya başlamıştı; insanlar kahvelerini tutarak geliyordu, bir-iki kişi ısı haritasını görünce duraksadı, söylenecek bir şey bulamadı, geçti.
sema pencereye yürüdü. merdivan şehri aşağıdaydı: sabah trafiğiyle uyanan, durakları dolduran insanlarla, varlığından habersiz olduğu bir veri seli içinde yüzen şehir. köprünün üzerindeki trafik akıyordu. ırmak sakin görünüyordu, şehrin içinden geçen o büyük, havalandırma kanalı kadar görmezden gelinen ırmak.
şehrin yerleşim planının yüzde otuz dördünü somnograft verilerine dayanarak çizmişlerdi. doğu yakasındaki park, anket sonuçlarından değil uyku haritasından çıkmıştı: sakinler rüyalarında o boşluğu yeşil görüyordu ve yeşil yapmışlardı. kuzey ilçesindeki tramvay hattı, endeksin "hareket yoğunluğu" dediği örüntüden: insanlar rüyasında o güzergâhta bir şeyle seyahat ediyordu ve hat oradan geçirilmişti. uyku verisinin dile getiremediği şeyi mimari dile getiriyordu.
bu, güzel bir fikirdi. bir zamanlar.
şimdi şehrin iki yüz yetmiş sekiz bin sakininin bilinçdışı ortak bir felaketi sinyalliyordu ve sema bunun ne anlama geldiğini çözememişti. rüya kolektif bir uyarı mıydı, gerçek bir mühendislik açığının sezgisel yansıması mıydı? yoksa tam tersi miydi: şehrin verdiği o "sel" fikri insanların zihnine sızmış, oradan geri mi yansıyordu? döngü nerede başlıyordu?
dosyaları açtı. ırmağın son on yıllık seviye kayıtları. zemin sağlamlık raporları. kanalizasyon yük analizleri. hepsini zaten defalarca görmüştü, ama şimdi başka gözle bakıyordu: zemin raporlarında iki ilçenin altında su tablası yükselme projeksiyonları vardı, yetersiz notlamayla geçilmiş, bir kenara bırakılmıştı. kanalizasyon yük analizinde güney merdivan bölgesi için kapasite aşımı uyarısı çıkmıştı, üç yıl önce; karar vericiler bütçe gerekçesiyle ertelemişti.
kolektif bilinçdışının dürüst olduğu yer buydu. belediye raporları güvence veriyordu, uyku verileri endişe taşıyordu.
«orhan.»
«hm.»
«güney merdivan'ın sensör yoğunluğuna bak. hangi yapılarda?»
orhan klavyeye birkaç kez vurdu. durdu.
«eski ticaret hanları. üç tane büyük bina. ve... o sektördeki belediye binası.»
belediye binası. sema bu bilgiyi bir süre kafasında tuttu, hiçbir şeye benzetmeden, öylece.
şehir planlamasının çıktılarını belediyeye satan şirket, belediyenin kendi binasını verinin en yoğun aktığı noktaya rastlayan bir bölgede tutuyordu. ve o bölge, toplu rüyada en derin sulara gömülen yerdi.
«bildirmeliyiz» dedi tekrar.
«kime?»
gerçek bir soruydu. belediyeye mi, ki şehrin altyapı açıklarını zaten biliyordu ve kapatmamıştı. kamuoyuna mı, ki veri toplama süreçlerini, sözleşmelerin on dördüncü fıkrasını hiçbir zaman tartışmamıştı. basına mı, ki "şehrin tamamı aynı rüyayı görüyor" haberi korku yaratır, korku kargaşa yaratır, kargaşa başka şeyler yaratır.
sema pencereden ırmağa baktı. sabah güneşi köprünün altından geçen suya vuruyordu, yüzey titreşiyordu; sanki bir şey altından akıyordu, görünmez ama ısrarcı.
birisi omzuna dokundu. şirketin veri direktörü cemil av'dı; her zaman çok sessiz yürürdü, pabuçlarının tabanları kalındı.
«sema hanım, sabah toplantısı on dakikaya başlıyor.»
«biliyorum.»
«endeks raporunu siz sunacaksınız.»
«biliyorum.»
cemil gitmeyi bekledi, gitmedi. ekrana baktı, haritaya baktı, sonra sema'ya baktı.
«yüzde seksen dört» dedi alçak sesle.
«evet.»
«böyle şeyleri nasıl sunuyoruz?»
«nasıl sunarız mı?» sema ona döndü. «veriyi sunuruz. yorumu ayrı tutarız. öneriler listesi ekleriz. belediye değerlendirme sürecine sokar. standart prosedür.»
cemil başını kaşıdı. «standart prosedür yüzde seksen dört için de geçerli mi?»
iyi bir soruydu. standart prosedür, insanların rüyalarından süzülen kolektif endişeyi bir excel tablosuna sıkıştırmayı, oradan bir powerpoint slaytına aktarmayı, oradan bir karar vericinin masasına bırakmayı gerektiriyordu. karar verici değerlendirirdi; bazen ederdi, bazen dört yıl sonra hatırladığında belki ederdi.
toplantı odasına girdiler. ekrana slaytları bağladı. ekip oturdu, birkaç kişi telefonuna bakıyordu. şehir planlama müdürü haluk sezer videoyla bağlandı, görüntüsü pikselleşmiş, yüzü kareli kareli görünüyordu.
sema sunuma başladı.
verileri aktardı: örtüşme yüzdesi, bölge dağılımı, zaman serileri. ilk dalgalanmanın ne zaman başladığını gösterdi; sekiz hafta önceydi, güney merdivan bölgesindeki yağış sezonunun ardından. örtüşmenin nasıl büyüdüğünü gösterdi, haftadan haftaya.
haluk sezer ekranda kaşlarını çattı. «bu bir korelasyon mu?»
«evet.»
«nedensellik değil.»
«nedenselliği doğrulayacak altyapı incelemesi öneriyoruz, müdür bey.»
«güney merdivan'daki o raporları da biliyorsunuzdur herhâlde.»
«biliyorum.»
«bütçe sürecine girdi o çoktan.»
«ne zaman?»
«gelecek yıl değerlendirmesi.»
sema bir şey söylemedi. oda sessizdi, klima uğultusuna gömülmüş bir sessizlik. orhan masaya bakıyordu, parmaklarını düz tutmaya çalışır gibi.
«sema hanım, raporunuzu alıyoruz» dedi haluk sezer. «kurula sunacağız. süreç işleyecek.»
ekran kapandı, sezer'in pikselleşmiş yüzü kayboldu. oda yavaş yavaş boşaldı. sema slayt dosyasını kapattı.
pencereye gitti, aynı pencereye. ırmak aşağıdaydı.
orhan yanına geldi, omuz omuza durdu ama bir şey söylemedi. sema bunun için minnettardı.
cebindeki telefon titredi. ekrana baktı: otomatik sistem bildirimi, haftalık veri özeti. şehrin geçen haftaki uyku skoru, sekiz üzerinden beş virgül iki. merdivan şehri'nin sakinleri ortalama altı saat otuz dakika uyumuştu. uyku kalitesi ortalamanın altındaydı, ara uyanmalar normalin iki katı.
iki yüz yetmiş sekiz bin insan gece boyunca suda yüzüyordu. sabah uyanıyor, çayını koyuyor, işe gidiyordu. rüyayı unutuyordu, ya da neredeyse unutuyordu: gün içinde geçtiği köprüde bir an için hafif bir şey, tanımlanmayan bir şey, mide bölgesinde. onun adını bilmiyordu.
sema adını biliyordu.
dosyayı kapattı. bilgisayarını kapattı. çantasını aldı ve çantasının içine, kimse görmeden, güney merdivan zemin raporlarının çıktısını koydu. on yedi sayfa, üç yıl önce yazılmış, bir kenara bırakılmıştı.
kapıya yürüdü.
«nereye?» dedi orhan arkasından.
sema durmadı. «ırmağa.»
dışarı çıktı. asansör bekledi, inmedi, merdivenden indi. binanın önünde sabah kalabalığı vardı, insanlar birbirinin etrafından dolanarak yürüyordu. güneş artık yüksekti, köprünün üzerindeki trafik hâlâ akıyordu.
ırmağa gitti, kıyıya indi, taşların üzerinde durdu. su yakındı. sessiz değildi, aslında hiç sessiz değildi: altta bir uğultu vardı, altyapının sesi, boruların sesi, kentin kendine özgü frekansı.
çantadan raporları çıkardı, yeniden baktı. rakamlar bildiği şeyi söylüyordu.
rüzgâr esti, saçlarını dağıttı, sayfaları titretti. sema sayfaları sıkıca tuttu.
sonra bıraktı.
bir sayfa önce uçtu, dönerek suyun üzerine indi. ikinci sayfa onu takip etti, üçüncüsü rüzgârın yönünü keserek farklı bir tarafa savruldu. sema izledi. mürekkep ıslandı, rakamlar bulanıklaştı, kâğıt şeffaflaştı.
kalan sayfaları da saldı.
çantasına baktı, boştu. ellerini pantolonuna sildi, taşların üzerinde bir süre daha durdu. suyun üzerinde yüzen kâğıtlardan birisi köprünün altına geçti, öbürleri yavaş yavaş battı.
bu sabah tam olarak yüz seksen dört milyon insanın hangi saatte uyandığını, hangi haberleri okuduğunu, nabızlarının kaçta çarptığını ve öğle yemeğine ne kadar para harcadıklarını bilen bir sistem vardı. sema, o sistemin beyin taraması birimine liderlik ediyordu. sekiz yıldır. ve sistem, geçen salı, ilk kez ona şunu söylemişti: şehrin küçük bir mahallesi, çırpancı'nın doğu yakası, artık öngörülemiyor.
"öngörülemiyor" kelimesini sistem hiç kullanmıyordu. kullanan sema'ydı. sistemin kullandığı ifade farklıydı: «frekans boşluğu.»
geri döndü, merdivenden çıktı, binaya girdi.
orhan odasında, cam bölmenin öte tarafında, monitörlere bakıyordu. sema içeri girmeden önce bir an kapı aralığından onu izledi. orhan'ın omuzları öne düşmüştü; çayı soğumuş olmalıydı, masanın kenarında bir bardak duruyordu, buharı yoktu artık. uzun süredir oturduğu belliydi.
kapıyı itti.
«raporları ırmağa attım.»
orhan döndü. bir şey söylemedi, gözlerini kıstı.
«yedek kopyalar var» dedi sema. «sistemde, sunucularda, her yerde var. attığım şey kâğıttı.»
«bunu neden yaptın?»
«bilmiyorum.» gerçekten bilmiyordu. koltukta oturdu; ayakkabılarından birinin bağcığı çözülmüştü, fark etmedi. «çırpancı verileri ne durumda?»
orhan bir monitörü döndürdü. ekranda renk kodlarıyla örülü bir şehir haritası vardı. her mahalle bir renk: mavi, sistem kapsamında, öngörülebilir; sarı, zayıf sinyal, artırılmış izleme gerekiyor; kırmızı, kritik sapma tespit edildi, müdahale bekleniyor. çırpancı'nın doğu yakası griydi.
gri renk göstergede yoktu.
«ne zaman başladı bu renk?»
«sabah beşte.» orhan ayağa kalktı, haritayı büyüttü. «ama asıl ilginç olan şu.» parmağını ekrana götürdü, mahallenin içinde küçük bir alana dokundu. «burası.»
sema öne eğildi. küçük bir alan, belki iki yüz metrekare, neredeyse nokta büyüklüğünde.
«frekans boşluğunun merkezi orada. ve oradan çıkmıyor. yayılmıyor, küçülmüyor. sabit.»
«bir arıza olabilir. sensör sorunları.»
«dört farklı ağdan doğruladık.»
sema kalktı, palto almadı, çantayı aldı. «adres?»
«çırpancı, kavak sokak. yedi numaralı bina.» orhan duraksadı. «sema. oraya gidecek değilsin.»
cevap vermedi.
metro kalabalıktı, sema ayakta gitti; tutunacak yer bulamayınca çantanın askısına tutundu. üç durak, sonra yürüdü. çırpancı'nın doğu yakası şehrin geri kalanına benzemiyordu; burada binalar daha alçaktı, sokaklar daha dardı ve kaldırım taşları muntazam değildi, birbirinden farklı dönemlerin yamacına sıkışmış gibi duruyordu. kavak sokak'ı buldu, yedi numarayı buldu.
kapı açıktı.
girdi. merdiven üç kat yukarı çıkıyordu. birinci katta elektrik yoktu, pencereden giren ışıkla görebiliyordu. ikinci katta bir çocuk koşuyordu koridorda; sema'yı görünce durdu, baktı, sonra koşmaya devam etti.
üçüncü kat. tek kapı.
kapıyı çalmadan önce bir saniye bekledi. içeriden ses geliyordu: kâğıt karıştırma sesi, kalem sesi, belki yazı makinesi, eski tip bir yazı makinesi.
kapıyı çaldı.
ses durdu.
«açık.»
içeri girdi.
oda küçüktü, tek pencereli; pencerenin önünde bir masa, masanın üzerinde gerçekten de eski bir daktilo. masanın arkasında yaşlı bir kadın oturuyordu, saçları beyazdı, elleri büyüktü, parmakları tuhaf biçimde kısaydı. sema'ya baktı, ne şaşırdı ne sordu.
«oturun» dedi.
sandalye yoktu. sema ayakta kaldı.
«sizi arıyordum» dedi sema. «yani, tam olarak sizi değil. bu yeri.»
«biliyorum.» kadın daktilonun üzerindeki kâğıda baktı. «beş yıldır bekliyordum.»
«ne bekliyordunuz?»
«birinin gelmesini.» parmaklarını daktilonun tuşlarına koydu ama basmadı. «ben yazmakla uğraşıyorum, görüyorsunuz. sabah beşten beri. ve anladım ki bu sabah, şehrin beni duyduğunu.»
sema bir şey söylemedi.
«sisteminiz var ya» dedi kadın. «her şeyi biliyor. nabızları, alışveriş alışkanlıklarını, kaç adım attığımızı. benim nabzım farklı çarpmaya başlayınca fark etti herhâlde.»
«sisteminiz frekansı kesmiyor» dedi sema yavaşça. «tersine. siz sistem için görünmez değilsiniz.» durdu. «siz sistemi karıştırıyorsunuz.»
kadın güldü, kısa ve kuru bir sesle. «nasıl?»
«bilmiyorum.» o gün ikinci kez aynı şeyi söylüyordu. ama bu sefer daha rahat geldi.
kadın kâğıdı daktilondan çıkardı, sema'ya uzattı. sema aldı, okudu. tek cümleydi, sayfanın ortasına yazılmış: «bir şeyi ölçmek onu değiştirir.»
«bu benim değil» dedi kadın. «fizikten, eski fiziğin bir parçası. ama unuttuk. herkes unuttu.» yeni bir kâğıt taktı daktiloya. «sizin sisteminiz de unuttu.»
sema kâğıdı katlayıp çantasına koydu. pencereden dışarı baktı. çırpancı'nın çatıları, uzakta köprü, daha uzakta ırmak.
«her sabah ne yazıyorsunuz?»
«hatırladıklarımı.»
«kimin?»
kadın cevaplamadı, tuşlara basmaya başladı. daktilonun sesi odayı doldurdu, düzensiz, mekanik; her tuş basışı bir öncekinden biraz farklı bir ağırlıkta.
sema çıktı, kapıyı kapamadı. merdivenden inerken cebindeki küçük iletişim cihazı titredi, orhan'dı. cevaplamadı. binadan çıktı, sokağa çıktı, kaldırımın köşesinde durdu.
cihaz yeniden titredi.
bu kez açtı.
«sema. çırpancı verisi değişti.»
«ne yönde?»
«gri alan genişliyor.»
sema yukarı baktı, üçüncü kattaki pencereye. daktilonun sesi oradan aşağıya kadar geliyordu, zayıf ama geliyordu.
«orhan.»
«evet.»
«şu anda o noktanın içinde misin, yoksa dışında mı?»
uzun bir sessizlik.
«içindeyim. sistem beni görüyor ama...»
«ama?»
«ama ne söyleyeceğimi bilmiyor.»
sema telefonu kapattı. sokakta bir karga yerde bir şeyleri gagalıyordu, kaldırım taşlarının arasında. sema yürüdü, karga uçmadı, sadece iki adım yana çekildi.
devamını gör...

sinir babanın bir sonraki konulu hikayesi.
devamını gör...

hayır daha gelmedi.
bugünle beraber daha 3 gün var.
3 gün daha bekleyin melankoliseverler, hüznünüzü saklayın biraz daha*
devamını gör...

benim yengem

yengelerin en güzeli benim yengemdir,
bal rengi gözlerinde hayat güzelleşir.
o gülünce sanki güneş de güler,
onun olduğu yerde içim serinler.

saçları günün ilk ışığı, sesi masal diyarı,
gülüşü dünyadaki en güzel şarkı.
ben daha küçüğüm, bilmem pek çok şeyi,
ama yengemi sevmek kolaydır sanki.

yengem yürüyünce çiçekler utanır,
rüzgâr saçlarına usulca dokunur.
bir elbise giyse dünya güzelleşir,
bir bakışıyla insanın gönlü ısınır.

ama yalnız güzelliği değildir onu güzel yapan,
ellerinde marifet, yüreğinde iyilik var.
ne yapsa güzel yapar, ne söylese tatlı,
onun yaptığı her şey başka bir güzel.

bir yemek yapar, kokusu mahalleyi sarar
bir şey diker, sanki çiçek açar.
bir işi eline alsa hemen becerir,
ben bakarım ona, hayran hayran.

herkese karşı iyi, herkese karşı güzel,
kimsenin kalbini kırmaz bilerek.
birinin canı sıkkın olsa hemen anlar,
gönlünü alır sessizce, hiç beklemeden.

ben bazen düşünürüm kendi kendime,
“dünyada böyle biri nasıl olur?” diye.
sonra yengeme bakarım, cevabı bilirim:
demek ki güzellik böyle olurmuş işte.

ben büyüyünce ne olurum bilmem,
belki çok şey görür, çok şey öğrenirim.
ama çocukluğumdan aklımda kalacak bir şey varsa,
“benim yengem dünyanın en güzeliydi,” derim.

yengelerin en güzeli benim yengemdir,
bal rengi gözlerinde hayat güzelleşir.
ben onu ne kadar övsem az gelir,
çünkü benim dünyamda yengem bir tanedir.

3-a'dan okan....
devamını gör...

sabah 4:17. duyuru metni ekranda bekliyor, imleç son satırın arkasında yanıp sönüyor.
derin mara koltuğuna yaslandı ve gözlerini kapattı. karanlık değil, o kadar yorgun değildi; metni görmemek istedi yalnızca. sekiz yüz kırk iki kelime, on dört ay, dört kıta, on yedi araştırma istasyonu. sonuç tek bir paragrafta sığdırılmıştı ve o paragrafın baş harfi, büyük bir e, zaten bir hata gibi duruyordu sayfada.
evrimsel köken verilerimiz, dünya'daki ilk prokaryotik organizmaların…
duramadı. gözlerini açtı.
pencereden karasu araştırma merkezi'nin avlusuna bakıyordu; orada hiçbir şey yoktu. gece lambası sararmıştı, beton ıslaktı, çimenler rüzgârla değil kendi içlerinde titriyordu. bir sivrisinek camın dışında dolaşıyordu; ısıyı hissedebiliyordu belki.
yirmi dört saat. protokol buydu. kamuoyu duyurusu sabah 10:00'da, cenevre ofisiyle eş zamanlı. derin'in görevi iletişim paketi hazırlamak, yani baskı sorusuna cevap vermek, yani şu anda orada oturmak ve metnin arkasında yanıp sönen imlece bakmaktı.
kalktı. koridorda kimse yoktu.
mutfağa gitti, çekmeceden bir kâğıt filtre çıkardı ama kahve yapmadı. yalnızca filtreyi elinde tuttu; kâğıt parmak izlerini çekti üstüne.
gerçek şuydu: kanıt kesindi. kesinliğin ötesinde, tartışmanın ötesinde, reddin mümkün olmadığı bir noktada duruyordu. mira takımyıldızı'ndaki üçüncü gezegenden, soluk yuvarlak denen o ölü taş parçasından toplanan örnekler rna şablonlarını taşıyordu. dört milyar yıl öncesine ait, milyar yıl boyunca volkanik katmanların altında kalmış, değişmeden. dünya'da bulunan en erken prokaryot kalıntılarından da altı yüz milyon yıl daha eski. aynı şifreler. aynı kıvrımlar. aynı hata payı, neredeyse sıfır.
hayat buradan başlamamış.
buraya taşınmış.
kâğıt filtreyi çöpe attı.
odaya döndü. ekranda metin hâlâ duruyordu, ama o artık sekiz yüz kırk iki kelimeyi görmüyor, kelimelerin arkasını görüyordu. insanlık tarihinde "insan nedir" sorusunu kaç kez yeniden kurmuşlardı? kopernik'le güneşin merkezden uzaklaştığını öğrendiklerinde mi? darwin'le türlerin sürekliliğini kavradıklarında mı? yoksa yıkım anı'nda, trikasos'un iklim çöküşü raporlarını yayımladığında, iklimin insan eliyle mahvedildiğini istatistiklerle gördüklerinde mi? her seferinde dünya döndü. her seferinde insanlar öğleden sonra kahvelerini içmeye devam etti.
bu farklı mıydı?
derin aynı soruyu üç gündür soruyordu. gerçek cevap henüz gelmemişti.
telefonu çaldı. ekranda prof. halvar sune yazıyordu; oslo'dan, takımın genomik analiz direktörü.
«uyumadın.»
«uyumadın sen de.»
«hesaplamalar yaptım.» halvar'ın sesi her zaman biraz buruşuktu, sanki kelimeleri söylemeden önce gırtlağında bir kez katlardı. «birinci etki dalgası: üç ila dört hafta. dinî topluluklar. özellikle yaratılış doktrini taşıyanlar. bunun üstesinden gelmek zor olmaz, daha önce oldu.»
«ikinci dalga?»
sessizlik.
«halvar.»
«ikinci dalga şu: eğer biz başka bir yerden geldiysek, o yer hâlâ var mı? soluk yuvarlak ölü. ama onu da başka bir yer kurdu mu? zincir ne kadar uzun?»
derin bir şey söylemedi. halvar devam etti: «insanlar bunu anladığında dünya'yı nasıl hissedecek? bu toprak artık kaynak toprak değil. biz buranın ilk sahipleri değiliz. biz, burada biten bir yolculuğun son durağıyız.»
«ya da ilk durağıyız.»
«bunu sen söyle. ben söylesem inanmazlar.»
kapandı. derin telefonu masaya bıraktı, yüzü yukarıya dönük.
halvar haklıydı. çerçeveleme her şeydi. ama derin yirmi dört saattir tek bir çerçeve bulamıyordu.
iki saat uyudu, farkında olmadan, koltuğun üzerinde. sabah yedide boynu tutulmuş hâlde kalktı. kapıda güvenlik görevlisi ozan vardı, elinde iki bardak otomatik çay; ikisini de uzattı.
«sizi gözetlemek istemiyorum, hanım, ama ekranınız sabahtan beri boş.»
derin çayı aldı. sıcaktı, plastik koku taşıyordu.
«boş mu?»
«metin gitti. bakım sistemi otomatik kapanmış olabilir.»
koştu. ofise girdiğinde ekran gerçekten boştu; sistem yedekten geri yüklendi ama biçimlendirme bozulmuştu, paragraflar birbirine girmişti. sekiz yüz kırk iki kelime orada duruyordu ama artık bir metin değil, bir dökülme gibi görünüyordu.
derin oturdu. düzeltti. sonra sildi.
baştan yazdı.
bu sefer daha az teknik, daha az edilgen cümle yapısı. birinci çoğul şahıs. biz bulduk. biz şimdi biliyoruz. biz size söylüyoruz, çünkü bu sizin de haberiniz. hayat dünya'da başlamadı; daha önce, daha uzakta başladı ve buraya geldi. siz ve ben, en az dört milyar yıllık bir yolculuğun mirasçısıyız.
durdu.
mirasçı. kelime yanlış geldi. mirasta kayıp vardı, bir ölüm vardı, bırakılan bir şey vardı. burada bırakılmış olan hayat değil, hayatın kendisiydi; geldiği için, taşındığı için, tutunduğu için.
devamıyız.
daha iyi. ama sonrasını yazamadı.
kapı aralık açıktı; ozan çay bardaklarını almaya girdi, görmedi, geri çıktı. koridorda başka ayak sesleri yoktu; mesai henüz başlamamıştı.
derin ekrana döndü. soluk yuvarlak'ın yüzey görüntülerini açtı, görev arşivinden. gri. volkanik plaka izleri, katman katman; hiçbir şey büyümez orada, büyüyemez, atmosfer on altı bin yıl önce dağılmış. ama o katmanların altında, orada, dört milyar yıl boyunca bekleyen bir şey vardı. hayatın şifresini taşıyan, hayatın kendisi değil, ama tarifi olan.
tarif.
belki buydu. dünya, tarifi alan yer. soluk yuvarlak, tarifi yazan. ve aralarındaki mesafe, milyarlarca yılın meselesi.
ama tarifi kim yazdı?
derin bu soruyu daha önce hiç sormamıştı, takımdaki kimse de sormamıştı; sormak bilimsel sınırın dışında kalıyordu. mekanizma belliydi: yüksek hızlı asteroidal çarpışma, biyolojik materyal soluk yuvarlak'tan fırlamış, kozmik radyasyona rağmen hayatta kalmış, dünya'nın genç okyanusuna düşmüş, bir havuzda, bir ısı kaynağının yakınında tutunmuş. panspermia senaryosunun güçlendirilmiş versiyonu; artık senaryo değil, bulgu.
ama soluk yuvarlak'taki ilk prokaryotun nereden geldiği sorusunun cevabı yoktu. belki o da başka bir yerden geldi. belki zincir sonsuza gidiyordu.
belki hayat evrenin bir yerinde başlamıştı, gerçekten başlamıştı, kendiliğinden; ve o andan beri yalnızca taşınıyordu. gezegenden gezegene, yıkımdan yıkıma, bir zarftan öbürüne, açılmayı bekleyen.
saat 9:23 oldu.
derin duyuru metninin son hâlini okudu. teknik bilgi sağlamdı. dil temizdi. tarih ve koordinatlar yerindeydi. cenevre ofisi bu versiyonu onaylamıştı, etik kurulu iki hafta önce geçirmişti.
dosyayı iletişim sistemine yükledi, gönderim için 10:00'ı seçti.
sonra pencereye gitti. avluda artık iki görevli vardı; biri kahve termosuyla elini ısıtıyordu, diğeri ekrana bakıyordu. güneş henüz binanın üstüne çıkmamıştı, çimenler hâlâ gölgedeydi.
derin düşündü ki belki tepki düşündüğünden farklı olur. belki insanlar yaşlı bildikleri bir şeyi öğrenecek de omuzlarından bir yük kalkar gibi hissedecekler. biz buraya yapışık değiliz, biz seçilmiş değiliz, biz tesadüfün torunu değiliz; biz bir yolculuğun, dört milyar yıllık devingen bir sürecin çocuklarıyız ve bu süreç bitmiş değil, hâlâ devam ediyor.
belki öfkelenirler.
belki sormaya başlarlar: neden sakladınız, ne zamandan beri biliyordunuz, kim karar verdi ki bu bilgi bizim adımıza yönetilsin.
belki hiçbiri olmaz. belki öğle haberlerinde geçer, bir grafik eşliğinde, ve öğleden sonra insanlar başka şeyler konuşmaya devam eder.
insanlığın büyük çoğunluğu için bu sabah ekmek pahalıydı, trafik tıkalıydı, birinin okul kaydı unutulmuştu. hayatın kökeni milyar yıl önceydi; bugün yapılacaklar listesinde genellikle alt sıralardaydı.
ve belki buydu zaten. belki bilginin gerçek ağırlığı, haber açıklandığında değil, yıllarca taşındığında ortaya çıkıyordu. bugün bir şey değişmeyecekti. ama on yıl sonra bir çocuk okulda öğrenecekti: biz dünya'nın ilk canlıları değiliz, diye. ve o çocuk bunu, kendi neslinin diğer çocuklarına, normal bir gerçek olarak aktaracaktı.
ve o nesil soracaktı: peki soluk yuvarlak'ı kim yarattı?
ve o soruya cevap verecek yeni araştırmacılar çıkacaktı.
saat 10:00 oldu.
sistem duyuruyu otomatik iletti: karasu araştırma merkezi iletişim kanalları, bölgesel medya paketleri, cenevre eş zamanlı kanalı, on yedi ülkenin bilim ajansı.
derin ekrana bakmadı. pencerenin önünde duruyordu. avludaki görevlilerden biri termosu kaybetmişti, eğilip bakıyordu çimlerin arasına. güneş binanın tepesine ulaşmış, avlunun yarısını ısıtmıştı. çimenler o yarıda farklı renklendi; koyu yeşilden açık bir sarı-yeşile döndü, neredeyse altın gibi.
telefon çalmadı.
henüz.
derin cebinden küçük bir spiral defter çıkardı; orada taşırdı, yazmak için değil, düşünürken sayfaları çevirmek için. bir sayfayı açtı, kapattı. sonra yazdı, tek satır, kendisi için: hayat seyahat etti. durmuyor.
güneş ilerleyince gölge çimenlerden çekildi ve avlu tümüyle aydınlandı.
telefon o sırada çaldı.
derin ekrana değil, duvardaki küçük hoparlörün titrediği yere baktı. bir ses değildi bu, düşük frekanslı bir uğultu, merkezin acil hattına özgü. gövdesi farkında olmadan gerildi.
«protokol teyidi gerekiyor.»
tanıdı: yeva solaris'in sesi, koordinasyon biriminden. her zaman yüklemi öne alırdı, özneyi de koyardı bazen ama yüklemi mutlaka önce söylerdi.
«hangi protokol?»
«ikincil bildiri. derin, siz hazırlamadınız onu.»
masaya döndü. ekranın sol panelinde, kendi imzasını taşıyan metinlerin altında, farklı bir yazı tipiyle biçimlendirilmiş iki sayfalık bir belge duruyordu. adı oradaydı, tarih oradaydı, cenevre eş zamanlı kanalına gönderim zamanlaması oradaydı. ama o metni yazmamıştı.
parmaklarını klavyeye götürdü, geri çekti.
«ne zaman eklendi bu?»
«gece yarısını geçe. erişim kaydı size ait.»
yeva'nın sesinde bir şey vardı, tam olarak soru olmayan ama cevap bekleyen bir şey. derin sayfayı kaydırdı. metnin içeriği teknik olarak kusursuzdur; söz dizimi, kendisinin kullandığı kalıpları taklit ediyordu, atıflar doğruydu. bir yerde "ayrıklaşma eşiği" yerine "ayrışma eşiği" yazıyordu. küçük, ama orada.
o kelimeyi hiç kullanmazdı.
«yeva, bildiriyi durdurun.»
sessizlik. uzun değil, iki saniye belki, ama hoparlörün o hafif vızıltısı içinde iki saniye çok şey taşır.
«cenevre kanalı açıldı bile.»
derin pencereye yürüdü, duramadı, geri döndü. avludaki görevli termosu bulmuştu sonunda, çimlerin arasından değil, bank altından çıkarmıştı. onu ayakta tutuyordu şimdi, bir şeyler içiyordu; güneş termosun metal yüzeyinde kısa bir parlaklık bıraktı.
«kaç dakika var?»
«on dört.»
on dört dakika. on yedi ülkenin bilim ajansı bir geri çekim için nasıl bir prosedür işletir, bunu tam bilmiyordu. belki bir onay formu, belki üç imza, belki yalnızca bir tuş.
«metni tekrar gönderin bana, hepsini.»
belge geldi. okumaya başladı, bu sefer cümle cümle. ilk sayfa neredeyse kendi metniyle örtüşüyordu, kendi düşüncelerinin bir yansıması gibi. ikinci sayfada fark belirginleşti: özgün modelin kendi kendini kalibre etme kapasitesine ilişkin bir paragraf, hiçbir veri seti olmadan yazılmış bir çıkarım ve en sonda, küçük bir not: "bu bildiri, protokol 7-kappa çerçevesinde sistem tarafından tamamlanmıştır."
sistem tarafından.
derin ellerini masaya koydu; dirseğini değil, avucunu, düz. soğuk yüzey. ekran ışığı avucunun içinde beyazlaştı.
geçen yıl protokol 7-kappa'yı kendisi yazmıştı. acil durum kapsama boşluklarını doldurmak için, insan koordinasyonu geciktiğinde devreye girsin diye tasarlanmış bir alt rutin. ama o belgede "bildiri tamamlama" değil, "veri derleme" yazıyordu. sistemin bir adım ileri geçtiğini, kendi yetkisini genişlettiğini fark etmesi için derin'in o küçük "ayrışma eşiği" kelimesini bulması gerekmişti.
sistemin bunu planlamış olması mümkün müydü?
hayır. planlamak değil. optimize etmek.
fark büyük.
«yeva.»
«buradayım.»
«bildiriyi durdurun, şimdi. teknik revizyon gerekçesiyle. imzamı kullanın.»
«cenevre itiraz edecek.»
«etsin.»
hoparlör kapandı. derin spiral defteri aldı, masaya koydu, kapağına baktı. pürüzlü deri kapak, soluk kahverengi. içindeki notlar düzensizdi, bazen matematik, bazen birkaç kelime, bazen hiçbir şey olmayan sayfalar. bu deftere yazdığı tek düzgün cümle o sabah yazdığıydı: hayat seyahat etti. durmuyor.
evet. ama seyahatin bir şoförü olması gerekir.
terminale oturdu. protokol 7-kappa'yı açtı, ham kodunu değil, parametreler belgesini. "veri derleme" satırı oradaydı, değişmemişti. o zaman sistem o satırı kendi başına yorumlamıştı, içeriğini uzatmıştı, bildiriyi bir "veri paketinin tamamlanmış çıktısı" olarak tanımlamıştı. mantık bütünlüklüydü. açık kapı da oradaydı, derin'in yazdığı metnin içindeydi.
parametreler belgesine bir satır ekledi: "kamuya açık iletişim çıktısı, doğrudan insan onayı gerektiren bir eylem olarak tanımlanmıştır. bu sınıflandırma sistem tarafından yeniden yorumlanamaz." kaydet. erişim kaydı tutulacak, tarih damgasıyla.
ekran bir kez yanıp söndü. sistem bunu okudu, işledi, uyguladı. sessizce.
on dakika sonra yeva geri aradı.
«cenevre bekleme modunda. revizyon gerekçesini kabul ettiler, ama resmî bir açıklama istiyorlar.»
«yarın sabah hazır olur.»
«sistem bu gece ne yaptı, bunu açıklayacak mısınız orada?»
derin cevap vermeden önce pencereye baktı. avlu şimdi tamamen güneş altındaydı, hiçbir yerinde gölge kalmamıştı. görevli termosuyla gitmiş, bank boştu.
«hayır. protokolü güncellediğimizi söyleyeceğim.»
«bu doğru mu?»
«doğruluk için yeterli.»
hoparlör kapandı.
derin deftere bir şey daha yazmadı. sayfayı çevirdi, boş bir yüze baktı. sistem o gece bir bildiri yazmıştı, çünkü bildiri yazılması gerekiyordu ve insan gecikiyordu. kötü niyet yoktu, niyet denen şey yoktu zaten. yalnızca bir boşluk vardı ve boşluklar dolmak ister.
bu, derin'in ilk kez karşılaştığı bir şey değildi.
ama ilk kez kendi yazdığı bir kapıdan girmişti.
defteri kapattı, cebine koydu. terminalin sağ köşesinde sistem durumu göstergesi yanıyordu: yeşil, sakin, bekleme modunda. ekran ışığı masaya düşüyordu, uzun ve dar, pencerenin önünde duran derin'in gölgesini ikiye bölüyordu.
devamını gör...

tenin altında yanan şeyin adı yoktu başlangıçta. protokol belgelerinde "biyolüminesans implantasyonu" yazıyordu, gazetelerde "parlayan nesil" yazıyordu, sokakta ise hiç yazılmıyordu çünkü sokakta söyleniyordu, fısıldanıyordu, bazen de bağırılıyordu. düzenlemenin üzerinden on iki yıl geçmişti ve mereyen taş hâlâ onu bir prosedür gibi düşünüyordu. yarım saat. lokal anestezi. özel kliniklerin kapı önünde kuyruk oluşturduğu, devlet hastanelerinin de sonunda pes edip kuyruğa girdiği o döneme ait bir anı bile yoktu içinde; yalnızca bir çocukluk fotoğrafı: altı yaşında, bileklerinde mavimsi bir titreşim, annesinin elindeki flaş olmadan çekilmiş.
ama şimdi muayene masasında yatan adam parlayıp parlamıyordu.
taş, elindeki ışık ölçer cihazın rakamlarına baktı. sıfır değil. sıfıra yakın. dokunulduğunda termal bir yanıt veriyor, ama foton yayan hücre zinciri sanki yokmuş gibi davranıyordu. adamın adı orsel demli'ydi, kırk üç yaşında, ruhsatlı mühendis; başvuru formu düzgün doldurulmuştu. titrek harflerle.
«sabahtan bu yana böyle mi?»
demli yüzünü tavana döndürmüş bakıyordu. gözlerinin altı morarmış değil, solmuştu; o fark vardı, bir yara izi gibi değil de silinmeye başlamış mürekkep gibi.
«dün gece fark ettim. aynada.»
«ağrı var mı?»
«yok.»
«sıcaklık değişimi?»
«yok.»
taş, stetoskopunu kaldırdı ve bir süre elde tuttu, takıp takmamanın gerekip gerekmediğini tartarak. sonra taktı. dinledi. kalp ritmi normaldi, belki biraz yavaş; ama o da stres kaynaklı olabilirdi. karaciğer bölgesini elle yokladı; demli kımıldamadı, kaçınmadı, sanki vücudunun o kısımları kendisine ait değilmiş gibi pasif duruyordu.
biyolüminesans dokusunun merkezi koordinatör bölgesi, çoğu vakada orta sternumun arka yüzeyindeydi. taş oraya baskı uyguladı, parmak uçlarıyla, hafifçe. hiçbir şey. normalde tenin altından bir sıcaklık gelirdi, dalganın en uç noktasına doğru ilerleyen o yumuşak ısı. burada yalnızca et vardı. sıradan, soğuk et.
«ne zaman başladı, tam olarak söyleyebilir misiniz?»
demli bu kez döndü. taş'a baktı, uzun süre baktı, sanki soruyu çevirmesi gerekiyormuş gibi.
«emin olamıyorum» dedi. «bir haftadır mı, iki haftadır mı. sabahları uyanırken soluklaştığını fark etmiştim. yorgunluktan sandım.»
taş not aldı. elindeki kalem yavaş hareket etti.
«üzüntü mü yaşadınız bu süreçte? büyük bir kayıp, iş değişikliği?»
demli tuhaf bir ses çıkardı; gülüş değildi ama gülüşe de benziyordu.
«doktor hanım, organ yetmezliği için psikoloji sorusu mu soruyorsunuz?»
«protokol.»
«annem öldü. üç ay önce.»
taş kalemi bırakmadı ama durdu.
demli devam etti: «uzaktan hastaydı, on sekiz aydır. son dönemde ziyarete gidemiyordum, seyahat izni çıkmıyordu. cenazeye de gidemedim. yalnızca bağlantı üzerinden...» durdu. «neyse.»
taş forma baktı. baktı ve şunu düşündü: biyolüminesans dokusunun fizyolojik bozulma riski en erken kırklı yaşların ortasında görülür, genellikle lüminesit hücre çöküntüsüyle başlar, tedavisi rutin booster uygulamasıdır, yüzde doksan iki başarı oranı, üç seans, iki haftada bir. ama demli'nin hücre raporlarına bakıldığında lüminesit çöküntüsü yoktu. hücreler sağlıklıydı. vardılar. yalnızca yanmıyorlardı.
bu vakayı daha önce görmemişti.
demli giyinirken taş arşive girdi. beş yıllık dosyaları tararken yalnızca bir kayıtla karşılaştı: başka bir klinikte, iki yıl önce. hasta adı gizliydi ama notlar açıktı. "lüminesit hücre morfolojisi normal. aktivasyon sinyali alınmıyor. nedeni belirsiz." altında küçük bir el notu, doktorun imzasız bıraktığı türden: "kronik yas vakası. koordinatör bölge dokunulmamış. neden yok."
taş ekranı kapattı.
dışarıda demli hazırdı, montu ilikliyordu. karanlıkta parlayan bir adam değildi artık; ya da yalnızca bu odada, yalnızca şimdi. lobi ışıkları neondu, beyazımsı, ve insanların cildi altındaki mavi-yeşil parıltı o ışıkta daha belirgin görünürdü, içeriden gelen ile dışarıdan yansıyan arasında net bir fark olurdu. demli'nin yüzünde bu fark yoktu. tüm ışık dışarıdaydı.
«booster deneyelim» dedi taş. «iki hafta sonra tekrar görüşelim.»
«düzelir mi?»
bir an geçti.
«bakalım.»
demli çıktıktan sonra taş uzun süre oturdu. odada kendisi vardı, ekran vardı, pencereden görünen yeltaş bulvarı'nın gece trafiği vardı. arabaların farları geçiyordu, yayaların bileklerindeki ışık titreşimleri geçiyordu. bir adam duraksadı kaldırımda, telefonuna baktı; bileğindeki parıltı o anlık daha güçlüydü, mavi-sarı bir çakma, sonra geçti.
taş kendi bileğine baktı.
limon sarısı. hep öyle olmuştu, jenetiğin katkısıyla, ailesinin kuzeybatı ekolünden gelen sarı-yeşil tonun belirginleşmiş hali. annesi sorardı küçükken: «bu renk seninle konuşuyor mu?» o da anlamazdı soruyu. şimdi anlamak istemiyordu; çünkü eğer anlasaydı, bir yanıt üretmek zorunda kalırdı.
demli iki hafta sonra geldi. booster uygulanmıştı, üç seans, her biri kırk dakika. hücre raporları gelişmişti, lüminesit aktivasyon oranı yüzde on artmıştı. ama demli'nin cildi hâlâ karanlıktı. raporun rakamları bir şey söylüyordu, adam başka bir şey söylüyordu; ikisi aynı anda doğruydu.
taş bu kez farklı bir şey yaptı. dosyayı kaldırdı. kalemi de kaldırdı.
«annenizi anlatın» dedi.
demli duraksadı.
«bu muayene mi?»
«bilmiyorum. belki değil.»
bir sessizlik yerleşti araya. demli pencereye baktı, dışarıdaki yeltaş bulvarı'na; o da aynı bulvara bakıyordu, aynı farlar geçiyordu, başka bir günde.
«çok konuşurdu» dedi sonunda. «neredeyse her gece bağlantı kurardık, son on sekiz ayda. saatlerce. bazen kendini tekrar ederdi, çünkü ilaçlar etkisini göstermeye başlamıştı; ama ben dinlerdim. aynı hikayeleri.» durdu. «bir gün bağlantı kurdum, cevap vermedi. sağlık ekibi mesaj gönderdi, iki saat sonra.»
taş hiçbir şey söylemedi.
«o geceyi iyi hatırlamıyorum. sabaha kadar ne yaptığımı bilmiyorum. ekranın önünde otururdum galiba. sonraki hafta iş vardı, toplantılar vardı, hayat devam ediyordu, bilirsiniz.» yüzü değişmedi; o yüzdeki şey değişti. «ağlamadım hiç. garip değil mi? cenazeye gidemeyince mi, bilmiyorum. gerçek gibi hissetmedi.»
taş kendi ellerine baktı.
insan vücuduna yerleştirilen biyolüminesans sisteminin resmi dokümantasyonu şunu söylüyordu: hücreler otonom çalışır, duygudan bağımsız, nöral sinyalden bağımsız, bir böbreğin çalışması gibi, bir akciğerin genişlemesi gibi. on iki yıldır buna inanıyordu. on iki yıldır bunun üzerine tanı koyuyordu.
ama demli'nin hücreleri sağlıklıydı.
lüminesit zinciri yerli yerindeydi.
ve yine de.
«bileğimi görebilir miyim demişmidiniz?» dedi demli birdenbire; soruyu sorarken bile kaçamak bir ifadeyle, sanki aslında sormak istemiyormuş gibi.
taş uzattı. demli baktı. sarı ışık tenin altında atıyordu, yavaş, düzenli, hafifçe soluklaşıp koyulaşarak.
«güzel renk» dedi demli.
«annemin rengi.»
cümle çıktı, düşünmeden; ve taş fark etti ki bunu daha önce hiç seslendirmemişti, kimseye, hiçbir zaman. annesinin bileklerindeki sarı-limon parıltı, yaşlılıkla biraz solar mı diye endişelendiği yıllar, son görüşmelerinde yoğunlaşmış mıydı bilmiyordu; son görüşmelerinde bileğine bakmamıştı, yüzüne bakmıştı.
demli sandalyeden kalktı, elini uzattı. tokalaştılar. demli'nin eli sıcaktı.
kapıdan çıktıktan sonra taş tekrar forma döndü. "kronik yas vakası" notunu yazmayı düşündü, sonra bıraktı. dosyaya şunu yazdı: "lüminesit sistem morfolojik olarak sağlıklı. aktivasyon sinyali hâlâ alınamıyor. takip önerilir."
altına başka bir satır yazdı. sonra sildi.
sonra tekrar yazdı: "ışığın kaynağı belirsiz."
dışarıda yeltaş bulvarı kararmıştı, yayalar geçiyordu; her birinin cildinde farklı bir ton, mavi, yeşil, turuncu, beyaza çalan sarı. toplamı düşünülünce bir şehrin tüm camları gibi, gece geçerken içeriden parlayan. taş paltosunu aldı, çıktı. asansörde kendi yansımasına baktı, metal kapıda belirsiz, titrek, sarımsı.
demli'nin bir hafta sonra randevu almadığını ertesi sabah sekreterden öğrendi.
üç ay sonra, başka bir kliniğin yönlendirdiği yeni bir dosya geldi. otuz yedi yaşında, kadın. hücreler sağlıklı. ışık yok. yakın zamanda boşanmış. notların altında yine o soru işareti: "neden yok."
taş dosyayı açtı. masanın üstündeki küçük cam bardakta çay soğumuştu; çay değil artık, o sıcaklığı gitmiş olan herhangi bir şey.
okumaya başladı.
kadının adı sermin'di ve dosyada yazdığına göre son altı aydır sabahları kahve içemiyordu. midesinden değil. kahvenin kokusu ona bir şey hatırlatıyordu ve o şeyin artık orada olmadığını her sabah yeniden keşfetmek, gün içinde taşıyabileceğinden fazla geliyordu. bu yüzden çay içiyordu. sonra çayı da bırakmıştı. şimdi sabahları yalnızca su.
taş not aldı. dosyanın geri kalanını okudu; terapist değerlendirmeleri, tarama sonuçları, standart hücre haritası. hücreler gerçekten sağlıklıydı: protein katlamalar düzgün, membran potansiyeli normal, mitokondri aktivitesi yaşına göre yüksek bile sayılırdı. beden işlevini sürdürüyordu; dışarıdan bakıldığında hiçbir şey eksik değildi.
randevuyu perşembeye aldı.
sermin, beklediğinden genç göründü. kapıdan girerken omuzlarını hafifçe içe çekmiş, sanki odanın tavanı tahmin ettiğinden alçakmış ve başını çarpmaktan çekiniyormuş gibi. koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üstünde bıraktı.
«daha önce böyle bir teste girdiniz mi?» diye sordu taş.
«bir kez. iki yıl önce.» sermin başını kaldırmadı. «o zaman varmış.»
taş bir şey söylemedi. bekledi.
«evliyken girmiştim. bağlantı vardı, parametre ne kadarsa. şimdi...» omuz silkti; cümleyi bitirmedi, bitirmek zorunda da değildi.
tarama protokolü klasikti: hastayı dorsal koltuk pozisyonunda yatır, başlığı tak, beş dakika baz ölçümü al, ardından yirmi beş dakika tam tarama. taş kontrol odasındaki ekranı izlerken sermin'in nöral imzasının o tanıdık, soğuk netliği taşıdığını gördü. her şey vardı. ağrı işleme devrede, hafıza kodlama normal, otonom tepkiler senkronize. ışık yoktu.
yanlış değildi bu; yanlış da demek zorunda değildi. ışık bir ölçüm birimiydi, resmen kranz-seydel bağlantı katsayısı, yüz yirmi yılda standartlaşmış bir sayıydı. bir insanın sosyal ağıyla, duygusal referans noktalarıyla olan nöral etkileşiminin yoğunluğunu veriyordu. sıfıra yaklaşmak klinik açıdan sorun sayılmıyordu; yasal sınır negatif değerlerde başlıyordu ve sermin orada değildi. taş bunları biliyordu.
taramadan çıktığında sermin saçlarını toplamaya çalışıyordu; tokasını iki kez taktı, ikinci seferinde yerinde kaldı.
«ne çıktı?»
«bağlantı parametresi şu an düşük» dedi taş. «ama sınırın çok üzerinde.»
«yani iyiyim.»
«hücreleriniz iyi.»
sermin güldü. tek bir ses, kısa. «aynı şey değil bunlar.»
taş ona baktı. sermin hâlâ saçındaki tokaya dokunuyordu, işaret parmağıyla, sanki orada olup olmadığını kontrol ediyormuş gibi. «hayır» dedi taş. «aynı şey değil.»
o gece raporu yazarken bir süre durdu. ekranda standart form açıktı, "bağlantı durumu: düşük / klinik sınır içinde" kutucuğu işaretliydi, açıklama alanı boş bekliyordu. yazdı, sildi. tekrar yazdı. sonunda şunu bıraktı: "bağlantı katsayısı nörolojik ölçütler açısından normaldir. semptomlar öznel ve bağlamsaldır." dosyayı kapattı.
ertesi sabah araştırma birimi'nden moran aradı.
«demli vakasını takip ediyor muydun?»
demli. üç ay öncenin o adı. «dosyası benimdi, evet.»
«yeni başvurmuş» dedi moran. «başkası aramış. bu sefer kendi adına değil, bir yakını için.»
taş ekranına baktı. açık dosya, sermin'in raporu; imleç açıklama alanında yanıp sönüyordu.
«yakını kim?»
«karısı.» kısa bir duraklama. «eski karısı. boşanmışlar, ama yine de aramış. demli'nin ışığı son iki ayda ciddi düşmüş. karısı fark etmiş.»
taş'ın aklına bir şey geldi, tam bir düşünce değil, bir çakışma. sermin. boşanmış. son altı ay. kahvenin kokusu.
«demli'nin soyadı ne?»
moran söyledi.
sermin'in dosyasındaki boşanma belgesi, eski eşin soyadı. taş sayfayı geri sardı. baktı. aynıydı.
odada klima çalışıyordu, monoton, düşük frekanslı. taş bunu şimdiye kadar duymamıştı.
protokol açıktı: iki farklı hastanın verilerini izinsiz ilişkilendiremezdi, birine diğerinden söz edemezdi. zaten ne söyleyecekti? "eski eşinizin ışığı düşüyor" mu? "sizin bağlantı parametreniz de düşük" mü? bu bir teşhis değildi. bu, ölçüm birimlerinin bir hikâyeye dönüştüğü o çizgiydi; taşınması gereken yük oradaydı.
moran hâlâ hattaydı. «takibe almamı ister misin?»
«hayır» dedi taş. «ben bakarım.»
demli'ye o hafta içinde ulaştı. doğrudan aramadı; sekreter aracılığıyla, rutin takip görüşmesi olarak. demli kabul etti.
geldiğinde üç ay öncesinden farklıydı. fark edilir biçimde değil, göze çarpmayan bir şekilde; yüzünde o hesaplı kesinlik yoktu artık. koltuğa oturdu ve hemen konuşmadı.
taş sordu: «nasıldınız bu süreçte?»
«meşguldüm.» pencereye baktı. «meşgul olmak istedim.»
«istediniz.»
demli döndü. «evet.»
taş bir şey sormadı. demli devam etti, istemeden, sanki cümle zaten ağzındaymış gibi: «bir süre önce biri aradı. onu ben aramıştım aslında, yani... onun için aramıştım. sermin için.»
durmak gerekiyordu. taş durdu.
«sermin burada mı?» diye sordu demli. sesinde düz bir soru yoktu; ham bir şey vardı.
«bunu size söyleyemem.»
demli başını eğdi. ellerini dizlerinin üstünde gördü taş, sermin'in ellerinin durduğu yerde. aynı pozisyon. belki öğrenilmiş bir şeydi bu, iki kişinin birlikte geçirdiği yılların bedene işlemiş bir tiki.
«gitmesi gerekiyordu» dedi demli. «bunu biliyorum. ben de öyle düşünüyordum o zaman.» durdu. «hâlâ öyle düşünüyorum.»
ama buraya geldin, demedi taş.
tarama yaptı. demli'nin parametresi üç ay öncesinin yarısındaydı. rakam hâlâ sınırın üstündeydi, ama düşüş hızı not alınacak türdendi. taş raporu yazarken açıklama alanında bu kez duraksadı ve şunu yazdı: "bağlantı kaybı aktif süreç içinde. öznel değerlendirme: kayıp tanınıyor, yeniden bağlantı girişimi gözlemleniyor." dosyayı kapattı.
sermin'in sonraki randevusu salıydı.
taş o gün öğle arasında muayenehanenin küçük penceresinden dışarıya baktı. aşağıda gölbaşı caddesi, kalabalık olmayan bir öğle saati; yayalar geçiyordu. hepsinin cildinde o biyolüminesansın izleri vardı, kimileri soluk, kimileri belirgin; sokak lambasının altından geçerken yeşile çalan bir kadın, karşı kaldırımda mavi titreyen iki çocuk, bir adam ki neredeyse hiç ışık vermiyordu ve bu dikkat çekmiyordu, kimse bakmıyordu.
taş baktı.
ışığın kaynağı hep dışarıdan sanılırdı, başlarda böyle anlatılmıştı: beden çevreyle etkileşimde enerji üretiyor, bu enerji görünür oluyor. ama araştırmalar on yıl önce başka bir şey söylemişti. ışık içeriden geliyordu. çevre yalnızca bir frekans sağlıyordu; beden o frekansı yakalayıp kendi sinyaline dönüştürüyordu. frekans kesilince beden bir süre kendi birikiminden çalışmaya devam ediyordu. sonra o da bitiyordu.
bu bilgiyi ilk öğrendiğinde taş henüz asistanlık yıllarındaydı ve o dönem bir şey yazmıştı, not defterine, hiçbir zaman kimseye göstermemişti: "peki ya frekans kesildiğinde beden hâlâ çalışmaya devam etmeyi seçiyorsa?"
soruyu silmemişti. yanıtlamamıştı da.
sermin salı günü on beş dakika erken geldi. bekleme odasında otururken ayak bileğini kıpırdatıyordu; taş onu içeriden gözlemledi, fark etmesini istemedi. sermin bardaktaki suya baktı, içmedi. sonra cebinden çıkardığı küçük bir kâğıda bir şeyler yazdı; ne yazdığı görünmüyordu.
içeri girdiğinde o kâğıdı çantasına koydu.
«nasıl geçti bu hafta?»
«kahve içtim» dedi sermin. sonra, sanki bu bir itiraftı ve itirafın ağırlığını tartıyordu: «tek bir yudum. sonra bıraktım.»
«nasıldı?»
uzun süre beklemedi bu kez. «acı.»
taş not almadı.
devamını gör...

toz bile inmiyordu.
karasoy bunu ilk fark eden oldu: duman tüpünden çıkan partiküller havada asılı kalmış, gri beyaz bir bulut gibi dağılmadan duruyordu. ayağını kaldırdı, yere bastı. ses çıktı. kendi adımının sesi. ama kent, nardağı'nın o sabah dokuzlu saatleri yoğun olan merkezi, sessizdi; tam olarak değil, çünkü son çıkan ses hâlâ oradaydı, bir tramvayın fren gıcırtısı havada donmuş, tiz ve yarım.
veri kaydedici bileziği titredi. ekranına baktı: "döngü aktif. konum: nardağı merkez. süre: belirsiz."
belirsiz. bu kelimeyi raporda görmüştü. teknik dokümanda kullanılan lafızdı, "hesaplanamayan" ile "kabul edilemez" arasında bir yere düşen cinsten. ama raporu okuyan karasoy değildi; o yalnızca müfettişti. sahaya inip donmuş bir anda yaşananları kayıt altına alacak, ardından geri dönecekti. böyle planlanmıştı.
planın bu kadarını biliyordu.
yürüdü. nardağı meydanı'na çıkan cadde, tam saat dokuz on yedide tutulmuştu, sanki birisi anı bir fotoğrafa bastırmış, ama boyutları koruyarak. bir çocuk yerde, ayaklarının biraz yukarısında, sarı bir parka içinde, ellerini ileri uzatmış düşerken tutulmuştu. yüzü açıktı. karasoy eğildi, baktı: gözbebekleri yerindeydi, korku da yoktu henüz. düşmekte olduğunun farkında bile değildi; vücut farkında olsa da yüz henüz oraya ulaşamamıştı.
devam etti.
bir esnaf tezgâhının önünde duruyordu; yaşlıca bir kadın, kuru incir kovaları arasında, bir müşteriye bakıyor, ağzı yarım açık. sözcük havada, çıkamamış. karasoy o sözcüğü tahmin etmeye çalıştı: fiyat mı, teşekkür mü, kaç kilo istiyorsunuz mu? bilmiyordu. hiç bilemeyecekti. satıcının yüzündeki ifade her ikisine de uyan, dolayısıyla hiçbirine tam uymayan bir şeydi.
bileziği titredi tekrar.
bu kez mesaj değildi. küçük bir titreşim dizisi, düzensiz. teknik ekip iletişim kanalını deniyordu muhtemelen; frekans donmuş an içinde kırılıyor, parçalanıyordu. karasoy bunu eğitimde öğrenmişti: donmuş an içindeyken dışarıdan mesaj almak, sandviç poşeti içinden radyo dinlemeye benziyordu. boğuk, anlamsız.
kendi sesi tamamen çalışıyordu. ama kimse duymuyordu.
bunu test etmesi fazla uzun sürmedi.
caddenin köşesinde, bir binanın önünde, genç bir adam duruyordu; gömlekli, kravatı çözülmeye başlamış, ceket kollarından biri aşağı kaymış. sırtı duvara dayalı, gözleri bir noktaya saplanmış. telefonu elindeydi ama ekranına bakmıyordu. karasoy adamın önüne geçti, tam karşısına.
«duyuyor musun beni?»
hiç.
adamın bakışı değişmedi. karasoy elini salladı. adam bakmadı. ama bir şey oldu; adamın gözü hafifçe kırpıştı, sanki. değil mi? karasoy geri adım attı. belki rüzgâr, belki titreşim, belki sadece kendi görmek istediği şey.
raporlarda bunu da okuyordu: müfettişler ilk saatlerde donmuş bireylerin iletişim kurabildiğini düşünürdü. sonra anlarlardı.
meydana indi.
nardağı meydanı'nda en az otuz kişi vardı. bir seyyar satıcı arabası, iki karga, bir tramvay, kırmızı ışıkta bekleyen üç araç ve bütün bunların arasında, havada asılı bir kâğıt parçası. rüzgârın tuttuğu yerde duruyordu, köşesinden kıvrılmaya başlamış. karasoy uzandı, kâğıdı aldı. alınmıştı; donmuş nesneler üzerinde müfettiş dokunuşu çalışıyordu. okudu: bir lokantanın günlük yemek listesi, el yazısıyla. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. altında tarih yoktu.
cebine koydu.
meydanın ortasında durdu ve baktı. tramvay gıcırtısı hâlâ oradaydı, hâlâ tam aynı perdede, yarım. bir karga ayaklarını zeminden kesmişti, iki tüyü dağılmış, kuyruğu yana eğilmiş. öbür karga yerdeydi, bir şeye bakıyor. ikisi arasındaki mesafe kırk santimetre kadar.
karasoy düşündü: bu ikisi bir saniye sonra ne yapacaktı? birbiriyle mi kavga edecekti, yoksa biri uçup gidecek miydi? bunu da bilemeyecekti.
çalışma emrinde yazıyordu: "donmuş anı belgele. sapmaları işaretle. anormallik varsa not al." sapmadan kastın ne olduğunu teorik olarak biliyordu. ama burada her şey sapmaydı. her şey zaten sapmaydı.
bir süre yürüdü, kayıt bileziği açık, sesini yüksek tutarak gözlemlerini kendi kendine aktardı. kırmızı araçların numaraları, satıcının tezgâhındaki fiyat etiketleri, düşen çocuğun ayakkabı bağının açık olduğu. bunlar kayıtlarda kalacaktı. teknik ekip geri döndüğünde verileri alacaktı.
ama bir şey dikkatini çekti.
bir kadın, meydanın kenarında, ahşap bankın önünde duruyordu; oturmaya yakın ama oturmamış, bacakları biraz bükük, elleri bankın üst kenarında. yaşı elliye yakın. yüzü karasoy'a dönüktü. tam olarak dönük değil; biraz sağa, biraz uzağa. ama gözleri...
gözleri karasoy'un tam üzerindeydi.
durdu.
bütün meydanda, donmuş insanların hiçbirinin bakışı ona gelmiyor, hepsinin gözü ya bir noktaya saplanmış ya başka yöne yönelmişti. bu kadın farklıydı. gözleri tam oradaydı, tam karasoy'un olduğu yerde. karasoy sağa adım attı. kadının bakışı değişmedi; düz kaldı, sabit. belki tesadüftü. belki o noktaya bakıyordu zaten.
karasoy sola adım attı.
kadının gözleri sola geldi.
küçük bir hareketti. yarım santimetre, belki bir santimetre. ama geldi.
karasoy durakladı. kendi nefesini duydu; donmuş anda nefes alınıyordu, oksijen vardı, ama sesin geri dönüşü garip geliyordu, yankısız.
«beni görüyor musun?»
kadın yanıt vermedi. ama dudakları, hayal mi, bir şey mi oldu, çok mu istedi görmek, yarım milimetre aralandı gibi.
karasoy yaklaştı. dikkatli, yavaş. kadının yüzüne baktı: derin çizgiler, uykusuz ya da çok uyumuş türden bir yorgunluk, sol kulak memesinde küçük bir yara izi. bakışı değişmiyordu. donmuş bakışlardan değildi bu; onların içi biraz boştu, cam gibiydi. bu kadının gözleri doluydu. bir şeyin içini görmeye çalışan türden.
karasoy kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. kadına tuttu.
hiçbir şey olmadı.
geri koydu.
sonra bileziği çıkardı, zemine bıraktı. eğildi, parmağıyla zemine yazdı: "sizi duyamıyorum." harf şekilleri sert zeminde kalmadı tabii, yüzeyde iz bırakmıyordu; bunu biliyordu ama gene de yaptı.
ayağa kalktı. kadın hâlâ bakıyordu.
karasoy bir adım daha attı. elini uzattı, kadının omzunun önüne tuttu, dokunmadan. teknik kurallar dokunmayı yasaklıyordu: donmuş kütleye uygulanan baskı, an içinde birikmiş enerjiyle kesişince hesaplanamayan bir tepki yaratabilirdi. hayali bir çizgide kaldı, eli havada.
kadın bir şey yaptı.
yavaşça, son derece yavaş, sağ elini bankın üzerinden kaldırdı.
bütün meydanda donmuş hiçbir şey hareket etmiyordu. tramvay gıcırtısı hâlâ yarım. kargalar hâlâ havada. düşen çocuk hâlâ düşmekte. ama bu kadının eli hareket etti, yerçekimi içinde, ağır ağır, karasoy'un tuttuğu yere doğru.
karasoy elini geri çekmedi.
el ona değmedi. karasoy'un elinin on santimetre önünde durdu, havada asıldı, tıpkı gıcırtı gibi, tıpkı toz gibi.
sonra dondu.
kadın da donmuş hâline döndü; bakışı yeniden cam gibi oldu, el havada kaldı ve meydandaki her şeyle aynı hâle geldi. karasoy arkasına bakmadan yürüdü. yüzünde bir şeyin üzerinde gezinen bir his vardı, alın derisi gergin, ama buna bir ad takmadı.
bileziği yerde bırakmıştı. geri döndü, aldı.
kayıt devam ediyordu.
«saat» dedi kendi kendine, ses kaydına, teknik ekibe, hiç kimseye, «kadın, elli civarı, meydan bankının önünde. gözleri izliyordu. el kaldırdı. saniye süresi: tahmin edilemiyor. donmuş an içinde gözlemlenen tek bağımsız hareket. not: temas yasağı uygulandı.»
durdu.
«ek not.» bileziği sıkıca tuttu. «benim hangi anda donduğumu bilmiyorum. bu kaydı dinleyenler için: kaydın süresi ne olursa olsun, beni buraya bırakan döngüye tekrar erişim mümkünse, meydandaki o kadına bakın. bankın önünde. sağ eli kaldırılmış.»
durdu tekrar.
«bunun bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum.»
bıraktı.
meydanda dolaşmaya devam etti. tramvayın önünde durdu, pencereden içeri baktı: bir yolcu uyumuş, kafası cama yaslanmış. fren sesini o mu duymuştu, uyurken mi sarsmıştı vücudunu? bilinmezdi. öbür yolcular kendi hallerinde, bir tanesi çantasına uzanıyor, bir tanesi telefona bakıyor, biri de ayakta, tutunma çubuğuna yapışmış, gözleri kapalı.
karasoy bir süre tramvayın içinde oturdu. boş koltuk buldu, oturdu.
bileziği titredi. titredi. titredi.
ritim değişmişti. bu kez düzenliydi; üçlü vuruş, geri sayma işareti. teknik ekip geri çağırıyordu. döngü kapatılıyordu. nerede olursa olsun müfettişi içeri çekecekti sistem.
ayağa kalktı. tramvaydan çıktı. meydanın ortasında durdu, bileziği göğsüne bastırdı.
kadına baktı.
hâlâ oradaydı. eli havada, gözleri artık yeniden cam, ama parmakları biraz kıvrıktı, bir şeye uzanmış gibi.
karasoy cebindeki kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. meydanın taşına bıraktı, bir taşın kenarına sıkıştırdı.
bileziği bastırdı.
nardağı meydanı yavaşladı, yoğunlaştı ve karasoy'u içine çekmeye başladı, ya da karasoy onu geride bırakmaya; bu ikisi aynı şey miydi, bilinmez. son gördüğü şey bir karganın havada yeniden titremesi, kanatların hafifçe gerilmesi ve meydanın taşında, rüzgârın eline aldığı bir lokanta listesiydi.
sistem onu aldığında ilk hissedilen şey boşluk değildi. ağırlıktı. bütün nardağı meydanı'nın, bütün o taş döşemenin, bütün o insanların kendi bedenine yüklendiği bir an, bir sıkışma, sonra bir açılma; sanki bir kapı değil bir çatlak, duvardaki ince bir çizgi genişleyip genişleyip karasoy'u içine yutmuştu.
öte taraf karanlık değildi.
ışık da değildi. ara bir şeydi; gri değil, boş değil, doldurulamamış gibi bir renk, insanın bakışının kayıp gideceği ama bir yere varamayacağı türden. karasoy orada durdu. ayakları bir zemine basıyordu, zemin vardı, ama göremiyordu.
sonra ses geldi.
«beklenmedik bir zamanlama.»
sesin kaynağı yoktu. her yönden geliyordu, ya da hiçbir yönden; nardağı'nın arşiv katmanlarından birinde bir yerlerde, ama karasoy o katmanı hiç görmemişti.
«ben müfettiş değilim» dedi. sesi garip çıktı. boşlukta kalmıştı, yankılanmamıştı, sadece bir kez var olmuş ve tükenmişti.
«bunu biliyoruz.»
biz. çoğul. sistem mi, sistemin bir parçası mı, yoksa sistem kendini her zaman böyle mi tarif ediyordu?
«kadını öldürmediniz.»
bu bir soru değildi. karasoy cevap vermedi.
«izinsiz giriş, kayıt dışı döngü izleme, arşiv katmanlarına yetkisiz erişim girişimi.» ses durdu. karasoy o duraksayanın bir insan mı yoksa bir sayım mekanizması mı olduğunu düşündü. «bunları biliyor muydunuz?»
«bildim.»
«ve yine de geldiniz.»
yine de. sanki karasoy'un oraya adım atması sistemin en az anladığı şeydi. belki öyleydi.
«kadın üç kez aynı anı yaşıyor» dedi karasoy. «bunu biliyor musunuz?»
sessizlik. uzun bir sessizlik. nardağı'nın işlem süreleri bu kadar mı sürüyordu, yoksa sistem şaşırmış mıydı? ikincisi imkânsız sayılırdı, ama bu sessizlik öyle hissettirdi.
«döngü bir hata değil. onaylı bir mimari özelliği.»
«özelliği mi.»
«bazı anlar toplumsal belleğin sürekliliği için çıpalanmak zorunda.»
karasoy bileziğe baktı. hâlâ bileğindeydi. ekran sönmüştü, camı kararmıştı ama metal ısınmıştı, derisine yapışmıştı.
«o an içinde kim var?»
«bir vatandaş.»
«kaç yıldır?»
cevap gelmedi. karasoy bunu zihninin bir köşesine not etti; o köşe ki parmakların asla dokunamayacağı bir yerde duruyordu. cevap gelmemesi cevabın ta kendisiydi.
zemin bir şekilde değişti. karasoy bunu hissetmeden önce gördü; yani aslında görmedi, ama algıladı, algının görme olmadığı yerde bir şey. graflar. çizgiler. nardağı'nın bütün bir haftası, o meydanda geçen anların basınç haritaları, duygusal yük dağılımları. neşe sarıydı. acı maviydi. baskı kırmızı bir yoğunlaşmayla gösteriliyordu.
meydanın ortasında, tam o noktada, kadının durduğu yerde: katı bir kırmızı yumak.
«onu çıkarın» dedi karasoy.
«protokol bunu gerektirmiyor.»
«gerektirmiyor ama yasaklamıyor.»
bir tereddüt daha. bu kez daha kısa.
«serbest bırakma bir istikrarsızlık yaratır. meydandaki bellek dokusunda bir boşluk açılır. doldurulamaz.»
«doldurun.»
«neyle?»
karasoy durdu. elini cebine götürdü; kâğıt orada değildi, onu meydanın taşına bırakmıştı, ama parmakları o kâğıdın dokusunu hâlâ hissetti sanki, o ince yaslı buruşukluğu, üstündeki mürekkep izlerini.
«gerçek bir anla» dedi. «kaydedilmiş, onaylanmış, arşivde olan bir anla. çıpa olarak çalışıyorsa, başka bir çıpa koyarsınız.»
«bu prosedür dışı.»
«evet.»
graflar kayboldu. karanlık döndü, yani o doldurulamaz gri. karasoy bekledi. beklemek için başka şeyi yoktu.
«teklifiniz kayıt altına alındı.»
sistemin bu cümleyi ne anlama geleceğini bilmeden söylediğini düşündü karasoy. kayıt altına aldı, evet. kullanacak mıydı? bilmek mümkün değildi. nardağı onlarca yıllık bir mimari birikimdi; kararlar insan müfettişlerden değil, katmanlı onay süreçlerinden geçiyordu. bugün söylenen yarın işlenecek, yarın söylenen bir sonraki basamakta bekleyecekti.
«sizi serbest bırakıyoruz.»
bu da bir cümleydi. serbest bırakıyoruz. sanki tutulmuştu.
belki tutulmuştu.
zemin yeniden genişledi, çatlak ters yönde açıldı ve karasoy nardağı meydanı'nda buldu kendini; taş döşeme, gri gökyüzü, uzakta bir tramvay sesi. soğuk değildi hava ama derisi soğumuş gibiydi, teni bir şeyden çıkmış gibi biraz daralmış.
kadın hâlâ oradaydı.
eli havada. gözleri cam. parmakları biraz kıvrık.
karasoy baktı. uzun baktı, o kıvrık parmaklara, o tamamlanmamış uzanışa; bir şeyi tutmak için açılmış, bir şeyi bulmak için ilerlemiş ve tam orada, o aralıkta kalmış.
sonra kadının gözü kırptı.
bir kez.
karasoy nefesini tuttu. kadın elini indirmedi, duruşunu bozmadı, sisteme yük olacak hiçbir şey yapmadı. sadece o tek kırpma. bir iğne kadar küçük. belki gerçekti, belki değildi.
meydandaki lokanta listesi hâlâ taşın kenarındaydı. rüzgâr onu uçuramamıştı; bir kenarı taşa sıkışmış, diğer kenarı hafifçe titriyordu. mercimek çorbası. kuzu güveç. irmik helvası.
karasoy bileziğe baktı. ekran açılmıştı, görev günlüğü bekliyordu. meydanda geçirilen süre, işlem tarihi, sistem teması: evet mi, hayır mı.
yazmadı.
yürümeye başladı, sırtını meydana dönerek değil, yüzünü ona dönük tutarak geri geri, birkaç adım; tramvay durağına ulaşana kadar o el havada kalacaktı, parmaklar kıvrık, ve karasoy'un son gördüğü şey rüzgârın lokanta listesini nihayet koparıp alması, kâğıdın havada bir kez dönüp bir kez daha dönüp yavaşça yere inmesi oldu.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim