1.
tenin altında yanan şeyin adı yoktu başlangıçta. protokol belgelerinde "biyolüminesans implantasyonu" yazıyordu, gazetelerde "parlayan nesil" yazıyordu, sokakta ise hiç yazılmıyordu çünkü sokakta söyleniyordu, fısıldanıyordu, bazen de bağırılıyordu. düzenlemenin üzerinden on iki yıl geçmişti ve mereyen taş hâlâ onu bir prosedür gibi düşünüyordu. yarım saat. lokal anestezi. özel kliniklerin kapı önünde kuyruk oluşturduğu, devlet hastanelerinin de sonunda pes edip kuyruğa girdiği o döneme ait bir anı bile yoktu içinde; yalnızca bir çocukluk fotoğrafı: altı yaşında, bileklerinde mavimsi bir titreşim, annesinin elindeki flaş olmadan çekilmiş.
ama şimdi muayene masasında yatan adam parlayıp parlamıyordu.
taş, elindeki ışık ölçer cihazın rakamlarına baktı. sıfır değil. sıfıra yakın. dokunulduğunda termal bir yanıt veriyor, ama foton yayan hücre zinciri sanki yokmuş gibi davranıyordu. adamın adı orsel demli'ydi, kırk üç yaşında, ruhsatlı mühendis; başvuru formu düzgün doldurulmuştu. titrek harflerle.
«sabahtan bu yana böyle mi?»
demli yüzünü tavana döndürmüş bakıyordu. gözlerinin altı morarmış değil, solmuştu; o fark vardı, bir yara izi gibi değil de silinmeye başlamış mürekkep gibi.
«dün gece fark ettim. aynada.»
«ağrı var mı?»
«yok.»
«sıcaklık değişimi?»
«yok.»
taş, stetoskopunu kaldırdı ve bir süre elde tuttu, takıp takmamanın gerekip gerekmediğini tartarak. sonra taktı. dinledi. kalp ritmi normaldi, belki biraz yavaş; ama o da stres kaynaklı olabilirdi. karaciğer bölgesini elle yokladı; demli kımıldamadı, kaçınmadı, sanki vücudunun o kısımları kendisine ait değilmiş gibi pasif duruyordu.
biyolüminesans dokusunun merkezi koordinatör bölgesi, çoğu vakada orta sternumun arka yüzeyindeydi. taş oraya baskı uyguladı, parmak uçlarıyla, hafifçe. hiçbir şey. normalde tenin altından bir sıcaklık gelirdi, dalganın en uç noktasına doğru ilerleyen o yumuşak ısı. burada yalnızca et vardı. sıradan, soğuk et.
«ne zaman başladı, tam olarak söyleyebilir misiniz?»
demli bu kez döndü. taş'a baktı, uzun süre baktı, sanki soruyu çevirmesi gerekiyormuş gibi.
«emin olamıyorum» dedi. «bir haftadır mı, iki haftadır mı. sabahları uyanırken soluklaştığını fark etmiştim. yorgunluktan sandım.»
taş not aldı. elindeki kalem yavaş hareket etti.
«üzüntü mü yaşadınız bu süreçte? büyük bir kayıp, iş değişikliği?»
demli tuhaf bir ses çıkardı; gülüş değildi ama gülüşe de benziyordu.
«doktor hanım, organ yetmezliği için psikoloji sorusu mu soruyorsunuz?»
«protokol.»
«annem öldü. üç ay önce.»
taş kalemi bırakmadı ama durdu.
demli devam etti: «uzaktan hastaydı, on sekiz aydır. son dönemde ziyarete gidemiyordum, seyahat izni çıkmıyordu. cenazeye de gidemedim. yalnızca bağlantı üzerinden...» durdu. «neyse.»
taş forma baktı. baktı ve şunu düşündü: biyolüminesans dokusunun fizyolojik bozulma riski en erken kırklı yaşların ortasında görülür, genellikle lüminesit hücre çöküntüsüyle başlar, tedavisi rutin booster uygulamasıdır, yüzde doksan iki başarı oranı, üç seans, iki haftada bir. ama demli'nin hücre raporlarına bakıldığında lüminesit çöküntüsü yoktu. hücreler sağlıklıydı. vardılar. yalnızca yanmıyorlardı.
bu vakayı daha önce görmemişti.
demli giyinirken taş arşive girdi. beş yıllık dosyaları tararken yalnızca bir kayıtla karşılaştı: başka bir klinikte, iki yıl önce. hasta adı gizliydi ama notlar açıktı. "lüminesit hücre morfolojisi normal. aktivasyon sinyali alınmıyor. nedeni belirsiz." altında küçük bir el notu, doktorun imzasız bıraktığı türden: "kronik yas vakası. koordinatör bölge dokunulmamış. neden yok."
taş ekranı kapattı.
dışarıda demli hazırdı, montu ilikliyordu. karanlıkta parlayan bir adam değildi artık; ya da yalnızca bu odada, yalnızca şimdi. lobi ışıkları neondu, beyazımsı, ve insanların cildi altındaki mavi-yeşil parıltı o ışıkta daha belirgin görünürdü, içeriden gelen ile dışarıdan yansıyan arasında net bir fark olurdu. demli'nin yüzünde bu fark yoktu. tüm ışık dışarıdaydı.
«booster deneyelim» dedi taş. «iki hafta sonra tekrar görüşelim.»
«düzelir mi?»
bir an geçti.
«bakalım.»
demli çıktıktan sonra taş uzun süre oturdu. odada kendisi vardı, ekran vardı, pencereden görünen yeltaş bulvarı'nın gece trafiği vardı. arabaların farları geçiyordu, yayaların bileklerindeki ışık titreşimleri geçiyordu. bir adam duraksadı kaldırımda, telefonuna baktı; bileğindeki parıltı o anlık daha güçlüydü, mavi-sarı bir çakma, sonra geçti.
taş kendi bileğine baktı.
limon sarısı. hep öyle olmuştu, jenetiğin katkısıyla, ailesinin kuzeybatı ekolünden gelen sarı-yeşil tonun belirginleşmiş hali. annesi sorardı küçükken: «bu renk seninle konuşuyor mu?» o da anlamazdı soruyu. şimdi anlamak istemiyordu; çünkü eğer anlasaydı, bir yanıt üretmek zorunda kalırdı.
demli iki hafta sonra geldi. booster uygulanmıştı, üç seans, her biri kırk dakika. hücre raporları gelişmişti, lüminesit aktivasyon oranı yüzde on artmıştı. ama demli'nin cildi hâlâ karanlıktı. raporun rakamları bir şey söylüyordu, adam başka bir şey söylüyordu; ikisi aynı anda doğruydu.
taş bu kez farklı bir şey yaptı. dosyayı kaldırdı. kalemi de kaldırdı.
«annenizi anlatın» dedi.
demli duraksadı.
«bu muayene mi?»
«bilmiyorum. belki değil.»
bir sessizlik yerleşti araya. demli pencereye baktı, dışarıdaki yeltaş bulvarı'na; o da aynı bulvara bakıyordu, aynı farlar geçiyordu, başka bir günde.
«çok konuşurdu» dedi sonunda. «neredeyse her gece bağlantı kurardık, son on sekiz ayda. saatlerce. bazen kendini tekrar ederdi, çünkü ilaçlar etkisini göstermeye başlamıştı; ama ben dinlerdim. aynı hikayeleri.» durdu. «bir gün bağlantı kurdum, cevap vermedi. sağlık ekibi mesaj gönderdi, iki saat sonra.»
taş hiçbir şey söylemedi.
«o geceyi iyi hatırlamıyorum. sabaha kadar ne yaptığımı bilmiyorum. ekranın önünde otururdum galiba. sonraki hafta iş vardı, toplantılar vardı, hayat devam ediyordu, bilirsiniz.» yüzü değişmedi; o yüzdeki şey değişti. «ağlamadım hiç. garip değil mi? cenazeye gidemeyince mi, bilmiyorum. gerçek gibi hissetmedi.»
taş kendi ellerine baktı.
insan vücuduna yerleştirilen biyolüminesans sisteminin resmi dokümantasyonu şunu söylüyordu: hücreler otonom çalışır, duygudan bağımsız, nöral sinyalden bağımsız, bir böbreğin çalışması gibi, bir akciğerin genişlemesi gibi. on iki yıldır buna inanıyordu. on iki yıldır bunun üzerine tanı koyuyordu.
ama demli'nin hücreleri sağlıklıydı.
lüminesit zinciri yerli yerindeydi.
ve yine de.
«bileğimi görebilir miyim demişmidiniz?» dedi demli birdenbire; soruyu sorarken bile kaçamak bir ifadeyle, sanki aslında sormak istemiyormuş gibi.
taş uzattı. demli baktı. sarı ışık tenin altında atıyordu, yavaş, düzenli, hafifçe soluklaşıp koyulaşarak.
«güzel renk» dedi demli.
«annemin rengi.»
cümle çıktı, düşünmeden; ve taş fark etti ki bunu daha önce hiç seslendirmemişti, kimseye, hiçbir zaman. annesinin bileklerindeki sarı-limon parıltı, yaşlılıkla biraz solar mı diye endişelendiği yıllar, son görüşmelerinde yoğunlaşmış mıydı bilmiyordu; son görüşmelerinde bileğine bakmamıştı, yüzüne bakmıştı.
demli sandalyeden kalktı, elini uzattı. tokalaştılar. demli'nin eli sıcaktı.
kapıdan çıktıktan sonra taş tekrar forma döndü. "kronik yas vakası" notunu yazmayı düşündü, sonra bıraktı. dosyaya şunu yazdı: "lüminesit sistem morfolojik olarak sağlıklı. aktivasyon sinyali hâlâ alınamıyor. takip önerilir."
altına başka bir satır yazdı. sonra sildi.
sonra tekrar yazdı: "ışığın kaynağı belirsiz."
dışarıda yeltaş bulvarı kararmıştı, yayalar geçiyordu; her birinin cildinde farklı bir ton, mavi, yeşil, turuncu, beyaza çalan sarı. toplamı düşünülünce bir şehrin tüm camları gibi, gece geçerken içeriden parlayan. taş paltosunu aldı, çıktı. asansörde kendi yansımasına baktı, metal kapıda belirsiz, titrek, sarımsı.
demli'nin bir hafta sonra randevu almadığını ertesi sabah sekreterden öğrendi.
üç ay sonra, başka bir kliniğin yönlendirdiği yeni bir dosya geldi. otuz yedi yaşında, kadın. hücreler sağlıklı. ışık yok. yakın zamanda boşanmış. notların altında yine o soru işareti: "neden yok."
taş dosyayı açtı. masanın üstündeki küçük cam bardakta çay soğumuştu; çay değil artık, o sıcaklığı gitmiş olan herhangi bir şey.
okumaya başladı.
kadının adı sermin'di ve dosyada yazdığına göre son altı aydır sabahları kahve içemiyordu. midesinden değil. kahvenin kokusu ona bir şey hatırlatıyordu ve o şeyin artık orada olmadığını her sabah yeniden keşfetmek, gün içinde taşıyabileceğinden fazla geliyordu. bu yüzden çay içiyordu. sonra çayı da bırakmıştı. şimdi sabahları yalnızca su.
taş not aldı. dosyanın geri kalanını okudu; terapist değerlendirmeleri, tarama sonuçları, standart hücre haritası. hücreler gerçekten sağlıklıydı: protein katlamalar düzgün, membran potansiyeli normal, mitokondri aktivitesi yaşına göre yüksek bile sayılırdı. beden işlevini sürdürüyordu; dışarıdan bakıldığında hiçbir şey eksik değildi.
randevuyu perşembeye aldı.
sermin, beklediğinden genç göründü. kapıdan girerken omuzlarını hafifçe içe çekmiş, sanki odanın tavanı tahmin ettiğinden alçakmış ve başını çarpmaktan çekiniyormuş gibi. koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üstünde bıraktı.
«daha önce böyle bir teste girdiniz mi?» diye sordu taş.
«bir kez. iki yıl önce.» sermin başını kaldırmadı. «o zaman varmış.»
taş bir şey söylemedi. bekledi.
«evliyken girmiştim. bağlantı vardı, parametre ne kadarsa. şimdi...» omuz silkti; cümleyi bitirmedi, bitirmek zorunda da değildi.
tarama protokolü klasikti: hastayı dorsal koltuk pozisyonunda yatır, başlığı tak, beş dakika baz ölçümü al, ardından yirmi beş dakika tam tarama. taş kontrol odasındaki ekranı izlerken sermin'in nöral imzasının o tanıdık, soğuk netliği taşıdığını gördü. her şey vardı. ağrı işleme devrede, hafıza kodlama normal, otonom tepkiler senkronize. ışık yoktu.
yanlış değildi bu; yanlış da demek zorunda değildi. ışık bir ölçüm birimiydi, resmen kranz-seydel bağlantı katsayısı, yüz yirmi yılda standartlaşmış bir sayıydı. bir insanın sosyal ağıyla, duygusal referans noktalarıyla olan nöral etkileşiminin yoğunluğunu veriyordu. sıfıra yaklaşmak klinik açıdan sorun sayılmıyordu; yasal sınır negatif değerlerde başlıyordu ve sermin orada değildi. taş bunları biliyordu.
taramadan çıktığında sermin saçlarını toplamaya çalışıyordu; tokasını iki kez taktı, ikinci seferinde yerinde kaldı.
«ne çıktı?»
«bağlantı parametresi şu an düşük» dedi taş. «ama sınırın çok üzerinde.»
«yani iyiyim.»
«hücreleriniz iyi.»
sermin güldü. tek bir ses, kısa. «aynı şey değil bunlar.»
taş ona baktı. sermin hâlâ saçındaki tokaya dokunuyordu, işaret parmağıyla, sanki orada olup olmadığını kontrol ediyormuş gibi. «hayır» dedi taş. «aynı şey değil.»
o gece raporu yazarken bir süre durdu. ekranda standart form açıktı, "bağlantı durumu: düşük / klinik sınır içinde" kutucuğu işaretliydi, açıklama alanı boş bekliyordu. yazdı, sildi. tekrar yazdı. sonunda şunu bıraktı: "bağlantı katsayısı nörolojik ölçütler açısından normaldir. semptomlar öznel ve bağlamsaldır." dosyayı kapattı.
ertesi sabah araştırma birimi'nden moran aradı.
«demli vakasını takip ediyor muydun?»
demli. üç ay öncenin o adı. «dosyası benimdi, evet.»
«yeni başvurmuş» dedi moran. «başkası aramış. bu sefer kendi adına değil, bir yakını için.»
taş ekranına baktı. açık dosya, sermin'in raporu; imleç açıklama alanında yanıp sönüyordu.
«yakını kim?»
«karısı.» kısa bir duraklama. «eski karısı. boşanmışlar, ama yine de aramış. demli'nin ışığı son iki ayda ciddi düşmüş. karısı fark etmiş.»
taş'ın aklına bir şey geldi, tam bir düşünce değil, bir çakışma. sermin. boşanmış. son altı ay. kahvenin kokusu.
«demli'nin soyadı ne?»
moran söyledi.
sermin'in dosyasındaki boşanma belgesi, eski eşin soyadı. taş sayfayı geri sardı. baktı. aynıydı.
odada klima çalışıyordu, monoton, düşük frekanslı. taş bunu şimdiye kadar duymamıştı.
protokol açıktı: iki farklı hastanın verilerini izinsiz ilişkilendiremezdi, birine diğerinden söz edemezdi. zaten ne söyleyecekti? "eski eşinizin ışığı düşüyor" mu? "sizin bağlantı parametreniz de düşük" mü? bu bir teşhis değildi. bu, ölçüm birimlerinin bir hikâyeye dönüştüğü o çizgiydi; taşınması gereken yük oradaydı.
moran hâlâ hattaydı. «takibe almamı ister misin?»
«hayır» dedi taş. «ben bakarım.»
demli'ye o hafta içinde ulaştı. doğrudan aramadı; sekreter aracılığıyla, rutin takip görüşmesi olarak. demli kabul etti.
geldiğinde üç ay öncesinden farklıydı. fark edilir biçimde değil, göze çarpmayan bir şekilde; yüzünde o hesaplı kesinlik yoktu artık. koltuğa oturdu ve hemen konuşmadı.
taş sordu: «nasıldınız bu süreçte?»
«meşguldüm.» pencereye baktı. «meşgul olmak istedim.»
«istediniz.»
demli döndü. «evet.»
taş bir şey sormadı. demli devam etti, istemeden, sanki cümle zaten ağzındaymış gibi: «bir süre önce biri aradı. onu ben aramıştım aslında, yani... onun için aramıştım. sermin için.»
durmak gerekiyordu. taş durdu.
«sermin burada mı?» diye sordu demli. sesinde düz bir soru yoktu; ham bir şey vardı.
«bunu size söyleyemem.»
demli başını eğdi. ellerini dizlerinin üstünde gördü taş, sermin'in ellerinin durduğu yerde. aynı pozisyon. belki öğrenilmiş bir şeydi bu, iki kişinin birlikte geçirdiği yılların bedene işlemiş bir tiki.
«gitmesi gerekiyordu» dedi demli. «bunu biliyorum. ben de öyle düşünüyordum o zaman.» durdu. «hâlâ öyle düşünüyorum.»
ama buraya geldin, demedi taş.
tarama yaptı. demli'nin parametresi üç ay öncesinin yarısındaydı. rakam hâlâ sınırın üstündeydi, ama düşüş hızı not alınacak türdendi. taş raporu yazarken açıklama alanında bu kez duraksadı ve şunu yazdı: "bağlantı kaybı aktif süreç içinde. öznel değerlendirme: kayıp tanınıyor, yeniden bağlantı girişimi gözlemleniyor." dosyayı kapattı.
sermin'in sonraki randevusu salıydı.
taş o gün öğle arasında muayenehanenin küçük penceresinden dışarıya baktı. aşağıda gölbaşı caddesi, kalabalık olmayan bir öğle saati; yayalar geçiyordu. hepsinin cildinde o biyolüminesansın izleri vardı, kimileri soluk, kimileri belirgin; sokak lambasının altından geçerken yeşile çalan bir kadın, karşı kaldırımda mavi titreyen iki çocuk, bir adam ki neredeyse hiç ışık vermiyordu ve bu dikkat çekmiyordu, kimse bakmıyordu.
taş baktı.
ışığın kaynağı hep dışarıdan sanılırdı, başlarda böyle anlatılmıştı: beden çevreyle etkileşimde enerji üretiyor, bu enerji görünür oluyor. ama araştırmalar on yıl önce başka bir şey söylemişti. ışık içeriden geliyordu. çevre yalnızca bir frekans sağlıyordu; beden o frekansı yakalayıp kendi sinyaline dönüştürüyordu. frekans kesilince beden bir süre kendi birikiminden çalışmaya devam ediyordu. sonra o da bitiyordu.
bu bilgiyi ilk öğrendiğinde taş henüz asistanlık yıllarındaydı ve o dönem bir şey yazmıştı, not defterine, hiçbir zaman kimseye göstermemişti: "peki ya frekans kesildiğinde beden hâlâ çalışmaya devam etmeyi seçiyorsa?"
soruyu silmemişti. yanıtlamamıştı da.
sermin salı günü on beş dakika erken geldi. bekleme odasında otururken ayak bileğini kıpırdatıyordu; taş onu içeriden gözlemledi, fark etmesini istemedi. sermin bardaktaki suya baktı, içmedi. sonra cebinden çıkardığı küçük bir kâğıda bir şeyler yazdı; ne yazdığı görünmüyordu.
içeri girdiğinde o kâğıdı çantasına koydu.
«nasıl geçti bu hafta?»
«kahve içtim» dedi sermin. sonra, sanki bu bir itiraftı ve itirafın ağırlığını tartıyordu: «tek bir yudum. sonra bıraktım.»
«nasıldı?»
uzun süre beklemedi bu kez. «acı.»
taş not almadı.
ama şimdi muayene masasında yatan adam parlayıp parlamıyordu.
taş, elindeki ışık ölçer cihazın rakamlarına baktı. sıfır değil. sıfıra yakın. dokunulduğunda termal bir yanıt veriyor, ama foton yayan hücre zinciri sanki yokmuş gibi davranıyordu. adamın adı orsel demli'ydi, kırk üç yaşında, ruhsatlı mühendis; başvuru formu düzgün doldurulmuştu. titrek harflerle.
«sabahtan bu yana böyle mi?»
demli yüzünü tavana döndürmüş bakıyordu. gözlerinin altı morarmış değil, solmuştu; o fark vardı, bir yara izi gibi değil de silinmeye başlamış mürekkep gibi.
«dün gece fark ettim. aynada.»
«ağrı var mı?»
«yok.»
«sıcaklık değişimi?»
«yok.»
taş, stetoskopunu kaldırdı ve bir süre elde tuttu, takıp takmamanın gerekip gerekmediğini tartarak. sonra taktı. dinledi. kalp ritmi normaldi, belki biraz yavaş; ama o da stres kaynaklı olabilirdi. karaciğer bölgesini elle yokladı; demli kımıldamadı, kaçınmadı, sanki vücudunun o kısımları kendisine ait değilmiş gibi pasif duruyordu.
biyolüminesans dokusunun merkezi koordinatör bölgesi, çoğu vakada orta sternumun arka yüzeyindeydi. taş oraya baskı uyguladı, parmak uçlarıyla, hafifçe. hiçbir şey. normalde tenin altından bir sıcaklık gelirdi, dalganın en uç noktasına doğru ilerleyen o yumuşak ısı. burada yalnızca et vardı. sıradan, soğuk et.
«ne zaman başladı, tam olarak söyleyebilir misiniz?»
demli bu kez döndü. taş'a baktı, uzun süre baktı, sanki soruyu çevirmesi gerekiyormuş gibi.
«emin olamıyorum» dedi. «bir haftadır mı, iki haftadır mı. sabahları uyanırken soluklaştığını fark etmiştim. yorgunluktan sandım.»
taş not aldı. elindeki kalem yavaş hareket etti.
«üzüntü mü yaşadınız bu süreçte? büyük bir kayıp, iş değişikliği?»
demli tuhaf bir ses çıkardı; gülüş değildi ama gülüşe de benziyordu.
«doktor hanım, organ yetmezliği için psikoloji sorusu mu soruyorsunuz?»
«protokol.»
«annem öldü. üç ay önce.»
taş kalemi bırakmadı ama durdu.
demli devam etti: «uzaktan hastaydı, on sekiz aydır. son dönemde ziyarete gidemiyordum, seyahat izni çıkmıyordu. cenazeye de gidemedim. yalnızca bağlantı üzerinden...» durdu. «neyse.»
taş forma baktı. baktı ve şunu düşündü: biyolüminesans dokusunun fizyolojik bozulma riski en erken kırklı yaşların ortasında görülür, genellikle lüminesit hücre çöküntüsüyle başlar, tedavisi rutin booster uygulamasıdır, yüzde doksan iki başarı oranı, üç seans, iki haftada bir. ama demli'nin hücre raporlarına bakıldığında lüminesit çöküntüsü yoktu. hücreler sağlıklıydı. vardılar. yalnızca yanmıyorlardı.
bu vakayı daha önce görmemişti.
demli giyinirken taş arşive girdi. beş yıllık dosyaları tararken yalnızca bir kayıtla karşılaştı: başka bir klinikte, iki yıl önce. hasta adı gizliydi ama notlar açıktı. "lüminesit hücre morfolojisi normal. aktivasyon sinyali alınmıyor. nedeni belirsiz." altında küçük bir el notu, doktorun imzasız bıraktığı türden: "kronik yas vakası. koordinatör bölge dokunulmamış. neden yok."
taş ekranı kapattı.
dışarıda demli hazırdı, montu ilikliyordu. karanlıkta parlayan bir adam değildi artık; ya da yalnızca bu odada, yalnızca şimdi. lobi ışıkları neondu, beyazımsı, ve insanların cildi altındaki mavi-yeşil parıltı o ışıkta daha belirgin görünürdü, içeriden gelen ile dışarıdan yansıyan arasında net bir fark olurdu. demli'nin yüzünde bu fark yoktu. tüm ışık dışarıdaydı.
«booster deneyelim» dedi taş. «iki hafta sonra tekrar görüşelim.»
«düzelir mi?»
bir an geçti.
«bakalım.»
demli çıktıktan sonra taş uzun süre oturdu. odada kendisi vardı, ekran vardı, pencereden görünen yeltaş bulvarı'nın gece trafiği vardı. arabaların farları geçiyordu, yayaların bileklerindeki ışık titreşimleri geçiyordu. bir adam duraksadı kaldırımda, telefonuna baktı; bileğindeki parıltı o anlık daha güçlüydü, mavi-sarı bir çakma, sonra geçti.
taş kendi bileğine baktı.
limon sarısı. hep öyle olmuştu, jenetiğin katkısıyla, ailesinin kuzeybatı ekolünden gelen sarı-yeşil tonun belirginleşmiş hali. annesi sorardı küçükken: «bu renk seninle konuşuyor mu?» o da anlamazdı soruyu. şimdi anlamak istemiyordu; çünkü eğer anlasaydı, bir yanıt üretmek zorunda kalırdı.
demli iki hafta sonra geldi. booster uygulanmıştı, üç seans, her biri kırk dakika. hücre raporları gelişmişti, lüminesit aktivasyon oranı yüzde on artmıştı. ama demli'nin cildi hâlâ karanlıktı. raporun rakamları bir şey söylüyordu, adam başka bir şey söylüyordu; ikisi aynı anda doğruydu.
taş bu kez farklı bir şey yaptı. dosyayı kaldırdı. kalemi de kaldırdı.
«annenizi anlatın» dedi.
demli duraksadı.
«bu muayene mi?»
«bilmiyorum. belki değil.»
bir sessizlik yerleşti araya. demli pencereye baktı, dışarıdaki yeltaş bulvarı'na; o da aynı bulvara bakıyordu, aynı farlar geçiyordu, başka bir günde.
«çok konuşurdu» dedi sonunda. «neredeyse her gece bağlantı kurardık, son on sekiz ayda. saatlerce. bazen kendini tekrar ederdi, çünkü ilaçlar etkisini göstermeye başlamıştı; ama ben dinlerdim. aynı hikayeleri.» durdu. «bir gün bağlantı kurdum, cevap vermedi. sağlık ekibi mesaj gönderdi, iki saat sonra.»
taş hiçbir şey söylemedi.
«o geceyi iyi hatırlamıyorum. sabaha kadar ne yaptığımı bilmiyorum. ekranın önünde otururdum galiba. sonraki hafta iş vardı, toplantılar vardı, hayat devam ediyordu, bilirsiniz.» yüzü değişmedi; o yüzdeki şey değişti. «ağlamadım hiç. garip değil mi? cenazeye gidemeyince mi, bilmiyorum. gerçek gibi hissetmedi.»
taş kendi ellerine baktı.
insan vücuduna yerleştirilen biyolüminesans sisteminin resmi dokümantasyonu şunu söylüyordu: hücreler otonom çalışır, duygudan bağımsız, nöral sinyalden bağımsız, bir böbreğin çalışması gibi, bir akciğerin genişlemesi gibi. on iki yıldır buna inanıyordu. on iki yıldır bunun üzerine tanı koyuyordu.
ama demli'nin hücreleri sağlıklıydı.
lüminesit zinciri yerli yerindeydi.
ve yine de.
«bileğimi görebilir miyim demişmidiniz?» dedi demli birdenbire; soruyu sorarken bile kaçamak bir ifadeyle, sanki aslında sormak istemiyormuş gibi.
taş uzattı. demli baktı. sarı ışık tenin altında atıyordu, yavaş, düzenli, hafifçe soluklaşıp koyulaşarak.
«güzel renk» dedi demli.
«annemin rengi.»
cümle çıktı, düşünmeden; ve taş fark etti ki bunu daha önce hiç seslendirmemişti, kimseye, hiçbir zaman. annesinin bileklerindeki sarı-limon parıltı, yaşlılıkla biraz solar mı diye endişelendiği yıllar, son görüşmelerinde yoğunlaşmış mıydı bilmiyordu; son görüşmelerinde bileğine bakmamıştı, yüzüne bakmıştı.
demli sandalyeden kalktı, elini uzattı. tokalaştılar. demli'nin eli sıcaktı.
kapıdan çıktıktan sonra taş tekrar forma döndü. "kronik yas vakası" notunu yazmayı düşündü, sonra bıraktı. dosyaya şunu yazdı: "lüminesit sistem morfolojik olarak sağlıklı. aktivasyon sinyali hâlâ alınamıyor. takip önerilir."
altına başka bir satır yazdı. sonra sildi.
sonra tekrar yazdı: "ışığın kaynağı belirsiz."
dışarıda yeltaş bulvarı kararmıştı, yayalar geçiyordu; her birinin cildinde farklı bir ton, mavi, yeşil, turuncu, beyaza çalan sarı. toplamı düşünülünce bir şehrin tüm camları gibi, gece geçerken içeriden parlayan. taş paltosunu aldı, çıktı. asansörde kendi yansımasına baktı, metal kapıda belirsiz, titrek, sarımsı.
demli'nin bir hafta sonra randevu almadığını ertesi sabah sekreterden öğrendi.
üç ay sonra, başka bir kliniğin yönlendirdiği yeni bir dosya geldi. otuz yedi yaşında, kadın. hücreler sağlıklı. ışık yok. yakın zamanda boşanmış. notların altında yine o soru işareti: "neden yok."
taş dosyayı açtı. masanın üstündeki küçük cam bardakta çay soğumuştu; çay değil artık, o sıcaklığı gitmiş olan herhangi bir şey.
okumaya başladı.
kadının adı sermin'di ve dosyada yazdığına göre son altı aydır sabahları kahve içemiyordu. midesinden değil. kahvenin kokusu ona bir şey hatırlatıyordu ve o şeyin artık orada olmadığını her sabah yeniden keşfetmek, gün içinde taşıyabileceğinden fazla geliyordu. bu yüzden çay içiyordu. sonra çayı da bırakmıştı. şimdi sabahları yalnızca su.
taş not aldı. dosyanın geri kalanını okudu; terapist değerlendirmeleri, tarama sonuçları, standart hücre haritası. hücreler gerçekten sağlıklıydı: protein katlamalar düzgün, membran potansiyeli normal, mitokondri aktivitesi yaşına göre yüksek bile sayılırdı. beden işlevini sürdürüyordu; dışarıdan bakıldığında hiçbir şey eksik değildi.
randevuyu perşembeye aldı.
sermin, beklediğinden genç göründü. kapıdan girerken omuzlarını hafifçe içe çekmiş, sanki odanın tavanı tahmin ettiğinden alçakmış ve başını çarpmaktan çekiniyormuş gibi. koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üstünde bıraktı.
«daha önce böyle bir teste girdiniz mi?» diye sordu taş.
«bir kez. iki yıl önce.» sermin başını kaldırmadı. «o zaman varmış.»
taş bir şey söylemedi. bekledi.
«evliyken girmiştim. bağlantı vardı, parametre ne kadarsa. şimdi...» omuz silkti; cümleyi bitirmedi, bitirmek zorunda da değildi.
tarama protokolü klasikti: hastayı dorsal koltuk pozisyonunda yatır, başlığı tak, beş dakika baz ölçümü al, ardından yirmi beş dakika tam tarama. taş kontrol odasındaki ekranı izlerken sermin'in nöral imzasının o tanıdık, soğuk netliği taşıdığını gördü. her şey vardı. ağrı işleme devrede, hafıza kodlama normal, otonom tepkiler senkronize. ışık yoktu.
yanlış değildi bu; yanlış da demek zorunda değildi. ışık bir ölçüm birimiydi, resmen kranz-seydel bağlantı katsayısı, yüz yirmi yılda standartlaşmış bir sayıydı. bir insanın sosyal ağıyla, duygusal referans noktalarıyla olan nöral etkileşiminin yoğunluğunu veriyordu. sıfıra yaklaşmak klinik açıdan sorun sayılmıyordu; yasal sınır negatif değerlerde başlıyordu ve sermin orada değildi. taş bunları biliyordu.
taramadan çıktığında sermin saçlarını toplamaya çalışıyordu; tokasını iki kez taktı, ikinci seferinde yerinde kaldı.
«ne çıktı?»
«bağlantı parametresi şu an düşük» dedi taş. «ama sınırın çok üzerinde.»
«yani iyiyim.»
«hücreleriniz iyi.»
sermin güldü. tek bir ses, kısa. «aynı şey değil bunlar.»
taş ona baktı. sermin hâlâ saçındaki tokaya dokunuyordu, işaret parmağıyla, sanki orada olup olmadığını kontrol ediyormuş gibi. «hayır» dedi taş. «aynı şey değil.»
o gece raporu yazarken bir süre durdu. ekranda standart form açıktı, "bağlantı durumu: düşük / klinik sınır içinde" kutucuğu işaretliydi, açıklama alanı boş bekliyordu. yazdı, sildi. tekrar yazdı. sonunda şunu bıraktı: "bağlantı katsayısı nörolojik ölçütler açısından normaldir. semptomlar öznel ve bağlamsaldır." dosyayı kapattı.
ertesi sabah araştırma birimi'nden moran aradı.
«demli vakasını takip ediyor muydun?»
demli. üç ay öncenin o adı. «dosyası benimdi, evet.»
«yeni başvurmuş» dedi moran. «başkası aramış. bu sefer kendi adına değil, bir yakını için.»
taş ekranına baktı. açık dosya, sermin'in raporu; imleç açıklama alanında yanıp sönüyordu.
«yakını kim?»
«karısı.» kısa bir duraklama. «eski karısı. boşanmışlar, ama yine de aramış. demli'nin ışığı son iki ayda ciddi düşmüş. karısı fark etmiş.»
taş'ın aklına bir şey geldi, tam bir düşünce değil, bir çakışma. sermin. boşanmış. son altı ay. kahvenin kokusu.
«demli'nin soyadı ne?»
moran söyledi.
sermin'in dosyasındaki boşanma belgesi, eski eşin soyadı. taş sayfayı geri sardı. baktı. aynıydı.
odada klima çalışıyordu, monoton, düşük frekanslı. taş bunu şimdiye kadar duymamıştı.
protokol açıktı: iki farklı hastanın verilerini izinsiz ilişkilendiremezdi, birine diğerinden söz edemezdi. zaten ne söyleyecekti? "eski eşinizin ışığı düşüyor" mu? "sizin bağlantı parametreniz de düşük" mü? bu bir teşhis değildi. bu, ölçüm birimlerinin bir hikâyeye dönüştüğü o çizgiydi; taşınması gereken yük oradaydı.
moran hâlâ hattaydı. «takibe almamı ister misin?»
«hayır» dedi taş. «ben bakarım.»
demli'ye o hafta içinde ulaştı. doğrudan aramadı; sekreter aracılığıyla, rutin takip görüşmesi olarak. demli kabul etti.
geldiğinde üç ay öncesinden farklıydı. fark edilir biçimde değil, göze çarpmayan bir şekilde; yüzünde o hesaplı kesinlik yoktu artık. koltuğa oturdu ve hemen konuşmadı.
taş sordu: «nasıldınız bu süreçte?»
«meşguldüm.» pencereye baktı. «meşgul olmak istedim.»
«istediniz.»
demli döndü. «evet.»
taş bir şey sormadı. demli devam etti, istemeden, sanki cümle zaten ağzındaymış gibi: «bir süre önce biri aradı. onu ben aramıştım aslında, yani... onun için aramıştım. sermin için.»
durmak gerekiyordu. taş durdu.
«sermin burada mı?» diye sordu demli. sesinde düz bir soru yoktu; ham bir şey vardı.
«bunu size söyleyemem.»
demli başını eğdi. ellerini dizlerinin üstünde gördü taş, sermin'in ellerinin durduğu yerde. aynı pozisyon. belki öğrenilmiş bir şeydi bu, iki kişinin birlikte geçirdiği yılların bedene işlemiş bir tiki.
«gitmesi gerekiyordu» dedi demli. «bunu biliyorum. ben de öyle düşünüyordum o zaman.» durdu. «hâlâ öyle düşünüyorum.»
ama buraya geldin, demedi taş.
tarama yaptı. demli'nin parametresi üç ay öncesinin yarısındaydı. rakam hâlâ sınırın üstündeydi, ama düşüş hızı not alınacak türdendi. taş raporu yazarken açıklama alanında bu kez duraksadı ve şunu yazdı: "bağlantı kaybı aktif süreç içinde. öznel değerlendirme: kayıp tanınıyor, yeniden bağlantı girişimi gözlemleniyor." dosyayı kapattı.
sermin'in sonraki randevusu salıydı.
taş o gün öğle arasında muayenehanenin küçük penceresinden dışarıya baktı. aşağıda gölbaşı caddesi, kalabalık olmayan bir öğle saati; yayalar geçiyordu. hepsinin cildinde o biyolüminesansın izleri vardı, kimileri soluk, kimileri belirgin; sokak lambasının altından geçerken yeşile çalan bir kadın, karşı kaldırımda mavi titreyen iki çocuk, bir adam ki neredeyse hiç ışık vermiyordu ve bu dikkat çekmiyordu, kimse bakmıyordu.
taş baktı.
ışığın kaynağı hep dışarıdan sanılırdı, başlarda böyle anlatılmıştı: beden çevreyle etkileşimde enerji üretiyor, bu enerji görünür oluyor. ama araştırmalar on yıl önce başka bir şey söylemişti. ışık içeriden geliyordu. çevre yalnızca bir frekans sağlıyordu; beden o frekansı yakalayıp kendi sinyaline dönüştürüyordu. frekans kesilince beden bir süre kendi birikiminden çalışmaya devam ediyordu. sonra o da bitiyordu.
bu bilgiyi ilk öğrendiğinde taş henüz asistanlık yıllarındaydı ve o dönem bir şey yazmıştı, not defterine, hiçbir zaman kimseye göstermemişti: "peki ya frekans kesildiğinde beden hâlâ çalışmaya devam etmeyi seçiyorsa?"
soruyu silmemişti. yanıtlamamıştı da.
sermin salı günü on beş dakika erken geldi. bekleme odasında otururken ayak bileğini kıpırdatıyordu; taş onu içeriden gözlemledi, fark etmesini istemedi. sermin bardaktaki suya baktı, içmedi. sonra cebinden çıkardığı küçük bir kâğıda bir şeyler yazdı; ne yazdığı görünmüyordu.
içeri girdiğinde o kâğıdı çantasına koydu.
«nasıl geçti bu hafta?»
«kahve içtim» dedi sermin. sonra, sanki bu bir itiraftı ve itirafın ağırlığını tartıyordu: «tek bir yudum. sonra bıraktım.»
«nasıldı?»
uzun süre beklemedi bu kez. «acı.»
taş not almadı.
devamını gör...
2.
devamını gör...