1.
toz bile inmiyordu.
karasoy bunu ilk fark eden oldu: duman tüpünden çıkan partiküller havada asılı kalmış, gri beyaz bir bulut gibi dağılmadan duruyordu. ayağını kaldırdı, yere bastı. ses çıktı. kendi adımının sesi. ama kent, nardağı'nın o sabah dokuzlu saatleri yoğun olan merkezi, sessizdi; tam olarak değil, çünkü son çıkan ses hâlâ oradaydı, bir tramvayın fren gıcırtısı havada donmuş, tiz ve yarım.
veri kaydedici bileziği titredi. ekranına baktı: "döngü aktif. konum: nardağı merkez. süre: belirsiz."
belirsiz. bu kelimeyi raporda görmüştü. teknik dokümanda kullanılan lafızdı, "hesaplanamayan" ile "kabul edilemez" arasında bir yere düşen cinsten. ama raporu okuyan karasoy değildi; o yalnızca müfettişti. sahaya inip donmuş bir anda yaşananları kayıt altına alacak, ardından geri dönecekti. böyle planlanmıştı.
planın bu kadarını biliyordu.
yürüdü. nardağı meydanı'na çıkan cadde, tam saat dokuz on yedide tutulmuştu, sanki birisi anı bir fotoğrafa bastırmış, ama boyutları koruyarak. bir çocuk yerde, ayaklarının biraz yukarısında, sarı bir parka içinde, ellerini ileri uzatmış düşerken tutulmuştu. yüzü açıktı. karasoy eğildi, baktı: gözbebekleri yerindeydi, korku da yoktu henüz. düşmekte olduğunun farkında bile değildi; vücut farkında olsa da yüz henüz oraya ulaşamamıştı.
devam etti.
bir esnaf tezgâhının önünde duruyordu; yaşlıca bir kadın, kuru incir kovaları arasında, bir müşteriye bakıyor, ağzı yarım açık. sözcük havada, çıkamamış. karasoy o sözcüğü tahmin etmeye çalıştı: fiyat mı, teşekkür mü, kaç kilo istiyorsunuz mu? bilmiyordu. hiç bilemeyecekti. satıcının yüzündeki ifade her ikisine de uyan, dolayısıyla hiçbirine tam uymayan bir şeydi.
bileziği titredi tekrar.
bu kez mesaj değildi. küçük bir titreşim dizisi, düzensiz. teknik ekip iletişim kanalını deniyordu muhtemelen; frekans donmuş an içinde kırılıyor, parçalanıyordu. karasoy bunu eğitimde öğrenmişti: donmuş an içindeyken dışarıdan mesaj almak, sandviç poşeti içinden radyo dinlemeye benziyordu. boğuk, anlamsız.
kendi sesi tamamen çalışıyordu. ama kimse duymuyordu.
bunu test etmesi fazla uzun sürmedi.
caddenin köşesinde, bir binanın önünde, genç bir adam duruyordu; gömlekli, kravatı çözülmeye başlamış, ceket kollarından biri aşağı kaymış. sırtı duvara dayalı, gözleri bir noktaya saplanmış. telefonu elindeydi ama ekranına bakmıyordu. karasoy adamın önüne geçti, tam karşısına.
«duyuyor musun beni?»
hiç.
adamın bakışı değişmedi. karasoy elini salladı. adam bakmadı. ama bir şey oldu; adamın gözü hafifçe kırpıştı, sanki. değil mi? karasoy geri adım attı. belki rüzgâr, belki titreşim, belki sadece kendi görmek istediği şey.
raporlarda bunu da okuyordu: müfettişler ilk saatlerde donmuş bireylerin iletişim kurabildiğini düşünürdü. sonra anlarlardı.
meydana indi.
nardağı meydanı'nda en az otuz kişi vardı. bir seyyar satıcı arabası, iki karga, bir tramvay, kırmızı ışıkta bekleyen üç araç ve bütün bunların arasında, havada asılı bir kâğıt parçası. rüzgârın tuttuğu yerde duruyordu, köşesinden kıvrılmaya başlamış. karasoy uzandı, kâğıdı aldı. alınmıştı; donmuş nesneler üzerinde müfettiş dokunuşu çalışıyordu. okudu: bir lokantanın günlük yemek listesi, el yazısıyla. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. altında tarih yoktu.
cebine koydu.
meydanın ortasında durdu ve baktı. tramvay gıcırtısı hâlâ oradaydı, hâlâ tam aynı perdede, yarım. bir karga ayaklarını zeminden kesmişti, iki tüyü dağılmış, kuyruğu yana eğilmiş. öbür karga yerdeydi, bir şeye bakıyor. ikisi arasındaki mesafe kırk santimetre kadar.
karasoy düşündü: bu ikisi bir saniye sonra ne yapacaktı? birbiriyle mi kavga edecekti, yoksa biri uçup gidecek miydi? bunu da bilemeyecekti.
çalışma emrinde yazıyordu: "donmuş anı belgele. sapmaları işaretle. anormallik varsa not al." sapmadan kastın ne olduğunu teorik olarak biliyordu. ama burada her şey sapmaydı. her şey zaten sapmaydı.
bir süre yürüdü, kayıt bileziği açık, sesini yüksek tutarak gözlemlerini kendi kendine aktardı. kırmızı araçların numaraları, satıcının tezgâhındaki fiyat etiketleri, düşen çocuğun ayakkabı bağının açık olduğu. bunlar kayıtlarda kalacaktı. teknik ekip geri döndüğünde verileri alacaktı.
ama bir şey dikkatini çekti.
bir kadın, meydanın kenarında, ahşap bankın önünde duruyordu; oturmaya yakın ama oturmamış, bacakları biraz bükük, elleri bankın üst kenarında. yaşı elliye yakın. yüzü karasoy'a dönüktü. tam olarak dönük değil; biraz sağa, biraz uzağa. ama gözleri...
gözleri karasoy'un tam üzerindeydi.
durdu.
bütün meydanda, donmuş insanların hiçbirinin bakışı ona gelmiyor, hepsinin gözü ya bir noktaya saplanmış ya başka yöne yönelmişti. bu kadın farklıydı. gözleri tam oradaydı, tam karasoy'un olduğu yerde. karasoy sağa adım attı. kadının bakışı değişmedi; düz kaldı, sabit. belki tesadüftü. belki o noktaya bakıyordu zaten.
karasoy sola adım attı.
kadının gözleri sola geldi.
küçük bir hareketti. yarım santimetre, belki bir santimetre. ama geldi.
karasoy durakladı. kendi nefesini duydu; donmuş anda nefes alınıyordu, oksijen vardı, ama sesin geri dönüşü garip geliyordu, yankısız.
«beni görüyor musun?»
kadın yanıt vermedi. ama dudakları, hayal mi, bir şey mi oldu, çok mu istedi görmek, yarım milimetre aralandı gibi.
karasoy yaklaştı. dikkatli, yavaş. kadının yüzüne baktı: derin çizgiler, uykusuz ya da çok uyumuş türden bir yorgunluk, sol kulak memesinde küçük bir yara izi. bakışı değişmiyordu. donmuş bakışlardan değildi bu; onların içi biraz boştu, cam gibiydi. bu kadının gözleri doluydu. bir şeyin içini görmeye çalışan türden.
karasoy kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. kadına tuttu.
hiçbir şey olmadı.
geri koydu.
sonra bileziği çıkardı, zemine bıraktı. eğildi, parmağıyla zemine yazdı: "sizi duyamıyorum." harf şekilleri sert zeminde kalmadı tabii, yüzeyde iz bırakmıyordu; bunu biliyordu ama gene de yaptı.
ayağa kalktı. kadın hâlâ bakıyordu.
karasoy bir adım daha attı. elini uzattı, kadının omzunun önüne tuttu, dokunmadan. teknik kurallar dokunmayı yasaklıyordu: donmuş kütleye uygulanan baskı, an içinde birikmiş enerjiyle kesişince hesaplanamayan bir tepki yaratabilirdi. hayali bir çizgide kaldı, eli havada.
kadın bir şey yaptı.
yavaşça, son derece yavaş, sağ elini bankın üzerinden kaldırdı.
bütün meydanda donmuş hiçbir şey hareket etmiyordu. tramvay gıcırtısı hâlâ yarım. kargalar hâlâ havada. düşen çocuk hâlâ düşmekte. ama bu kadının eli hareket etti, yerçekimi içinde, ağır ağır, karasoy'un tuttuğu yere doğru.
karasoy elini geri çekmedi.
el ona değmedi. karasoy'un elinin on santimetre önünde durdu, havada asıldı, tıpkı gıcırtı gibi, tıpkı toz gibi.
sonra dondu.
kadın da donmuş hâline döndü; bakışı yeniden cam gibi oldu, el havada kaldı ve meydandaki her şeyle aynı hâle geldi. karasoy arkasına bakmadan yürüdü. yüzünde bir şeyin üzerinde gezinen bir his vardı, alın derisi gergin, ama buna bir ad takmadı.
bileziği yerde bırakmıştı. geri döndü, aldı.
kayıt devam ediyordu.
«saat» dedi kendi kendine, ses kaydına, teknik ekibe, hiç kimseye, «kadın, elli civarı, meydan bankının önünde. gözleri izliyordu. el kaldırdı. saniye süresi: tahmin edilemiyor. donmuş an içinde gözlemlenen tek bağımsız hareket. not: temas yasağı uygulandı.»
durdu.
«ek not.» bileziği sıkıca tuttu. «benim hangi anda donduğumu bilmiyorum. bu kaydı dinleyenler için: kaydın süresi ne olursa olsun, beni buraya bırakan döngüye tekrar erişim mümkünse, meydandaki o kadına bakın. bankın önünde. sağ eli kaldırılmış.»
durdu tekrar.
«bunun bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum.»
bıraktı.
meydanda dolaşmaya devam etti. tramvayın önünde durdu, pencereden içeri baktı: bir yolcu uyumuş, kafası cama yaslanmış. fren sesini o mu duymuştu, uyurken mi sarsmıştı vücudunu? bilinmezdi. öbür yolcular kendi hallerinde, bir tanesi çantasına uzanıyor, bir tanesi telefona bakıyor, biri de ayakta, tutunma çubuğuna yapışmış, gözleri kapalı.
karasoy bir süre tramvayın içinde oturdu. boş koltuk buldu, oturdu.
bileziği titredi. titredi. titredi.
ritim değişmişti. bu kez düzenliydi; üçlü vuruş, geri sayma işareti. teknik ekip geri çağırıyordu. döngü kapatılıyordu. nerede olursa olsun müfettişi içeri çekecekti sistem.
ayağa kalktı. tramvaydan çıktı. meydanın ortasında durdu, bileziği göğsüne bastırdı.
kadına baktı.
hâlâ oradaydı. eli havada, gözleri artık yeniden cam, ama parmakları biraz kıvrıktı, bir şeye uzanmış gibi.
karasoy cebindeki kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. meydanın taşına bıraktı, bir taşın kenarına sıkıştırdı.
bileziği bastırdı.
nardağı meydanı yavaşladı, yoğunlaştı ve karasoy'u içine çekmeye başladı, ya da karasoy onu geride bırakmaya; bu ikisi aynı şey miydi, bilinmez. son gördüğü şey bir karganın havada yeniden titremesi, kanatların hafifçe gerilmesi ve meydanın taşında, rüzgârın eline aldığı bir lokanta listesiydi.
sistem onu aldığında ilk hissedilen şey boşluk değildi. ağırlıktı. bütün nardağı meydanı'nın, bütün o taş döşemenin, bütün o insanların kendi bedenine yüklendiği bir an, bir sıkışma, sonra bir açılma; sanki bir kapı değil bir çatlak, duvardaki ince bir çizgi genişleyip genişleyip karasoy'u içine yutmuştu.
öte taraf karanlık değildi.
ışık da değildi. ara bir şeydi; gri değil, boş değil, doldurulamamış gibi bir renk, insanın bakışının kayıp gideceği ama bir yere varamayacağı türden. karasoy orada durdu. ayakları bir zemine basıyordu, zemin vardı, ama göremiyordu.
sonra ses geldi.
«beklenmedik bir zamanlama.»
sesin kaynağı yoktu. her yönden geliyordu, ya da hiçbir yönden; nardağı'nın arşiv katmanlarından birinde bir yerlerde, ama karasoy o katmanı hiç görmemişti.
«ben müfettiş değilim» dedi. sesi garip çıktı. boşlukta kalmıştı, yankılanmamıştı, sadece bir kez var olmuş ve tükenmişti.
«bunu biliyoruz.»
biz. çoğul. sistem mi, sistemin bir parçası mı, yoksa sistem kendini her zaman böyle mi tarif ediyordu?
«kadını öldürmediniz.»
bu bir soru değildi. karasoy cevap vermedi.
«izinsiz giriş, kayıt dışı döngü izleme, arşiv katmanlarına yetkisiz erişim girişimi.» ses durdu. karasoy o duraksayanın bir insan mı yoksa bir sayım mekanizması mı olduğunu düşündü. «bunları biliyor muydunuz?»
«bildim.»
«ve yine de geldiniz.»
yine de. sanki karasoy'un oraya adım atması sistemin en az anladığı şeydi. belki öyleydi.
«kadın üç kez aynı anı yaşıyor» dedi karasoy. «bunu biliyor musunuz?»
sessizlik. uzun bir sessizlik. nardağı'nın işlem süreleri bu kadar mı sürüyordu, yoksa sistem şaşırmış mıydı? ikincisi imkânsız sayılırdı, ama bu sessizlik öyle hissettirdi.
«döngü bir hata değil. onaylı bir mimari özelliği.»
«özelliği mi.»
«bazı anlar toplumsal belleğin sürekliliği için çıpalanmak zorunda.»
karasoy bileziğe baktı. hâlâ bileğindeydi. ekran sönmüştü, camı kararmıştı ama metal ısınmıştı, derisine yapışmıştı.
«o an içinde kim var?»
«bir vatandaş.»
«kaç yıldır?»
cevap gelmedi. karasoy bunu zihninin bir köşesine not etti; o köşe ki parmakların asla dokunamayacağı bir yerde duruyordu. cevap gelmemesi cevabın ta kendisiydi.
zemin bir şekilde değişti. karasoy bunu hissetmeden önce gördü; yani aslında görmedi, ama algıladı, algının görme olmadığı yerde bir şey. graflar. çizgiler. nardağı'nın bütün bir haftası, o meydanda geçen anların basınç haritaları, duygusal yük dağılımları. neşe sarıydı. acı maviydi. baskı kırmızı bir yoğunlaşmayla gösteriliyordu.
meydanın ortasında, tam o noktada, kadının durduğu yerde: katı bir kırmızı yumak.
«onu çıkarın» dedi karasoy.
«protokol bunu gerektirmiyor.»
«gerektirmiyor ama yasaklamıyor.»
bir tereddüt daha. bu kez daha kısa.
«serbest bırakma bir istikrarsızlık yaratır. meydandaki bellek dokusunda bir boşluk açılır. doldurulamaz.»
«doldurun.»
«neyle?»
karasoy durdu. elini cebine götürdü; kâğıt orada değildi, onu meydanın taşına bırakmıştı, ama parmakları o kâğıdın dokusunu hâlâ hissetti sanki, o ince yaslı buruşukluğu, üstündeki mürekkep izlerini.
«gerçek bir anla» dedi. «kaydedilmiş, onaylanmış, arşivde olan bir anla. çıpa olarak çalışıyorsa, başka bir çıpa koyarsınız.»
«bu prosedür dışı.»
«evet.»
graflar kayboldu. karanlık döndü, yani o doldurulamaz gri. karasoy bekledi. beklemek için başka şeyi yoktu.
«teklifiniz kayıt altına alındı.»
sistemin bu cümleyi ne anlama geleceğini bilmeden söylediğini düşündü karasoy. kayıt altına aldı, evet. kullanacak mıydı? bilmek mümkün değildi. nardağı onlarca yıllık bir mimari birikimdi; kararlar insan müfettişlerden değil, katmanlı onay süreçlerinden geçiyordu. bugün söylenen yarın işlenecek, yarın söylenen bir sonraki basamakta bekleyecekti.
«sizi serbest bırakıyoruz.»
bu da bir cümleydi. serbest bırakıyoruz. sanki tutulmuştu.
belki tutulmuştu.
zemin yeniden genişledi, çatlak ters yönde açıldı ve karasoy nardağı meydanı'nda buldu kendini; taş döşeme, gri gökyüzü, uzakta bir tramvay sesi. soğuk değildi hava ama derisi soğumuş gibiydi, teni bir şeyden çıkmış gibi biraz daralmış.
kadın hâlâ oradaydı.
eli havada. gözleri cam. parmakları biraz kıvrık.
karasoy baktı. uzun baktı, o kıvrık parmaklara, o tamamlanmamış uzanışa; bir şeyi tutmak için açılmış, bir şeyi bulmak için ilerlemiş ve tam orada, o aralıkta kalmış.
sonra kadının gözü kırptı.
bir kez.
karasoy nefesini tuttu. kadın elini indirmedi, duruşunu bozmadı, sisteme yük olacak hiçbir şey yapmadı. sadece o tek kırpma. bir iğne kadar küçük. belki gerçekti, belki değildi.
meydandaki lokanta listesi hâlâ taşın kenarındaydı. rüzgâr onu uçuramamıştı; bir kenarı taşa sıkışmış, diğer kenarı hafifçe titriyordu. mercimek çorbası. kuzu güveç. irmik helvası.
karasoy bileziğe baktı. ekran açılmıştı, görev günlüğü bekliyordu. meydanda geçirilen süre, işlem tarihi, sistem teması: evet mi, hayır mı.
yazmadı.
yürümeye başladı, sırtını meydana dönerek değil, yüzünü ona dönük tutarak geri geri, birkaç adım; tramvay durağına ulaşana kadar o el havada kalacaktı, parmaklar kıvrık, ve karasoy'un son gördüğü şey rüzgârın lokanta listesini nihayet koparıp alması, kâğıdın havada bir kez dönüp bir kez daha dönüp yavaşça yere inmesi oldu.
karasoy bunu ilk fark eden oldu: duman tüpünden çıkan partiküller havada asılı kalmış, gri beyaz bir bulut gibi dağılmadan duruyordu. ayağını kaldırdı, yere bastı. ses çıktı. kendi adımının sesi. ama kent, nardağı'nın o sabah dokuzlu saatleri yoğun olan merkezi, sessizdi; tam olarak değil, çünkü son çıkan ses hâlâ oradaydı, bir tramvayın fren gıcırtısı havada donmuş, tiz ve yarım.
veri kaydedici bileziği titredi. ekranına baktı: "döngü aktif. konum: nardağı merkez. süre: belirsiz."
belirsiz. bu kelimeyi raporda görmüştü. teknik dokümanda kullanılan lafızdı, "hesaplanamayan" ile "kabul edilemez" arasında bir yere düşen cinsten. ama raporu okuyan karasoy değildi; o yalnızca müfettişti. sahaya inip donmuş bir anda yaşananları kayıt altına alacak, ardından geri dönecekti. böyle planlanmıştı.
planın bu kadarını biliyordu.
yürüdü. nardağı meydanı'na çıkan cadde, tam saat dokuz on yedide tutulmuştu, sanki birisi anı bir fotoğrafa bastırmış, ama boyutları koruyarak. bir çocuk yerde, ayaklarının biraz yukarısında, sarı bir parka içinde, ellerini ileri uzatmış düşerken tutulmuştu. yüzü açıktı. karasoy eğildi, baktı: gözbebekleri yerindeydi, korku da yoktu henüz. düşmekte olduğunun farkında bile değildi; vücut farkında olsa da yüz henüz oraya ulaşamamıştı.
devam etti.
bir esnaf tezgâhının önünde duruyordu; yaşlıca bir kadın, kuru incir kovaları arasında, bir müşteriye bakıyor, ağzı yarım açık. sözcük havada, çıkamamış. karasoy o sözcüğü tahmin etmeye çalıştı: fiyat mı, teşekkür mü, kaç kilo istiyorsunuz mu? bilmiyordu. hiç bilemeyecekti. satıcının yüzündeki ifade her ikisine de uyan, dolayısıyla hiçbirine tam uymayan bir şeydi.
bileziği titredi tekrar.
bu kez mesaj değildi. küçük bir titreşim dizisi, düzensiz. teknik ekip iletişim kanalını deniyordu muhtemelen; frekans donmuş an içinde kırılıyor, parçalanıyordu. karasoy bunu eğitimde öğrenmişti: donmuş an içindeyken dışarıdan mesaj almak, sandviç poşeti içinden radyo dinlemeye benziyordu. boğuk, anlamsız.
kendi sesi tamamen çalışıyordu. ama kimse duymuyordu.
bunu test etmesi fazla uzun sürmedi.
caddenin köşesinde, bir binanın önünde, genç bir adam duruyordu; gömlekli, kravatı çözülmeye başlamış, ceket kollarından biri aşağı kaymış. sırtı duvara dayalı, gözleri bir noktaya saplanmış. telefonu elindeydi ama ekranına bakmıyordu. karasoy adamın önüne geçti, tam karşısına.
«duyuyor musun beni?»
hiç.
adamın bakışı değişmedi. karasoy elini salladı. adam bakmadı. ama bir şey oldu; adamın gözü hafifçe kırpıştı, sanki. değil mi? karasoy geri adım attı. belki rüzgâr, belki titreşim, belki sadece kendi görmek istediği şey.
raporlarda bunu da okuyordu: müfettişler ilk saatlerde donmuş bireylerin iletişim kurabildiğini düşünürdü. sonra anlarlardı.
meydana indi.
nardağı meydanı'nda en az otuz kişi vardı. bir seyyar satıcı arabası, iki karga, bir tramvay, kırmızı ışıkta bekleyen üç araç ve bütün bunların arasında, havada asılı bir kâğıt parçası. rüzgârın tuttuğu yerde duruyordu, köşesinden kıvrılmaya başlamış. karasoy uzandı, kâğıdı aldı. alınmıştı; donmuş nesneler üzerinde müfettiş dokunuşu çalışıyordu. okudu: bir lokantanın günlük yemek listesi, el yazısıyla. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. altında tarih yoktu.
cebine koydu.
meydanın ortasında durdu ve baktı. tramvay gıcırtısı hâlâ oradaydı, hâlâ tam aynı perdede, yarım. bir karga ayaklarını zeminden kesmişti, iki tüyü dağılmış, kuyruğu yana eğilmiş. öbür karga yerdeydi, bir şeye bakıyor. ikisi arasındaki mesafe kırk santimetre kadar.
karasoy düşündü: bu ikisi bir saniye sonra ne yapacaktı? birbiriyle mi kavga edecekti, yoksa biri uçup gidecek miydi? bunu da bilemeyecekti.
çalışma emrinde yazıyordu: "donmuş anı belgele. sapmaları işaretle. anormallik varsa not al." sapmadan kastın ne olduğunu teorik olarak biliyordu. ama burada her şey sapmaydı. her şey zaten sapmaydı.
bir süre yürüdü, kayıt bileziği açık, sesini yüksek tutarak gözlemlerini kendi kendine aktardı. kırmızı araçların numaraları, satıcının tezgâhındaki fiyat etiketleri, düşen çocuğun ayakkabı bağının açık olduğu. bunlar kayıtlarda kalacaktı. teknik ekip geri döndüğünde verileri alacaktı.
ama bir şey dikkatini çekti.
bir kadın, meydanın kenarında, ahşap bankın önünde duruyordu; oturmaya yakın ama oturmamış, bacakları biraz bükük, elleri bankın üst kenarında. yaşı elliye yakın. yüzü karasoy'a dönüktü. tam olarak dönük değil; biraz sağa, biraz uzağa. ama gözleri...
gözleri karasoy'un tam üzerindeydi.
durdu.
bütün meydanda, donmuş insanların hiçbirinin bakışı ona gelmiyor, hepsinin gözü ya bir noktaya saplanmış ya başka yöne yönelmişti. bu kadın farklıydı. gözleri tam oradaydı, tam karasoy'un olduğu yerde. karasoy sağa adım attı. kadının bakışı değişmedi; düz kaldı, sabit. belki tesadüftü. belki o noktaya bakıyordu zaten.
karasoy sola adım attı.
kadının gözleri sola geldi.
küçük bir hareketti. yarım santimetre, belki bir santimetre. ama geldi.
karasoy durakladı. kendi nefesini duydu; donmuş anda nefes alınıyordu, oksijen vardı, ama sesin geri dönüşü garip geliyordu, yankısız.
«beni görüyor musun?»
kadın yanıt vermedi. ama dudakları, hayal mi, bir şey mi oldu, çok mu istedi görmek, yarım milimetre aralandı gibi.
karasoy yaklaştı. dikkatli, yavaş. kadının yüzüne baktı: derin çizgiler, uykusuz ya da çok uyumuş türden bir yorgunluk, sol kulak memesinde küçük bir yara izi. bakışı değişmiyordu. donmuş bakışlardan değildi bu; onların içi biraz boştu, cam gibiydi. bu kadının gözleri doluydu. bir şeyin içini görmeye çalışan türden.
karasoy kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. kadına tuttu.
hiçbir şey olmadı.
geri koydu.
sonra bileziği çıkardı, zemine bıraktı. eğildi, parmağıyla zemine yazdı: "sizi duyamıyorum." harf şekilleri sert zeminde kalmadı tabii, yüzeyde iz bırakmıyordu; bunu biliyordu ama gene de yaptı.
ayağa kalktı. kadın hâlâ bakıyordu.
karasoy bir adım daha attı. elini uzattı, kadının omzunun önüne tuttu, dokunmadan. teknik kurallar dokunmayı yasaklıyordu: donmuş kütleye uygulanan baskı, an içinde birikmiş enerjiyle kesişince hesaplanamayan bir tepki yaratabilirdi. hayali bir çizgide kaldı, eli havada.
kadın bir şey yaptı.
yavaşça, son derece yavaş, sağ elini bankın üzerinden kaldırdı.
bütün meydanda donmuş hiçbir şey hareket etmiyordu. tramvay gıcırtısı hâlâ yarım. kargalar hâlâ havada. düşen çocuk hâlâ düşmekte. ama bu kadının eli hareket etti, yerçekimi içinde, ağır ağır, karasoy'un tuttuğu yere doğru.
karasoy elini geri çekmedi.
el ona değmedi. karasoy'un elinin on santimetre önünde durdu, havada asıldı, tıpkı gıcırtı gibi, tıpkı toz gibi.
sonra dondu.
kadın da donmuş hâline döndü; bakışı yeniden cam gibi oldu, el havada kaldı ve meydandaki her şeyle aynı hâle geldi. karasoy arkasına bakmadan yürüdü. yüzünde bir şeyin üzerinde gezinen bir his vardı, alın derisi gergin, ama buna bir ad takmadı.
bileziği yerde bırakmıştı. geri döndü, aldı.
kayıt devam ediyordu.
«saat» dedi kendi kendine, ses kaydına, teknik ekibe, hiç kimseye, «kadın, elli civarı, meydan bankının önünde. gözleri izliyordu. el kaldırdı. saniye süresi: tahmin edilemiyor. donmuş an içinde gözlemlenen tek bağımsız hareket. not: temas yasağı uygulandı.»
durdu.
«ek not.» bileziği sıkıca tuttu. «benim hangi anda donduğumu bilmiyorum. bu kaydı dinleyenler için: kaydın süresi ne olursa olsun, beni buraya bırakan döngüye tekrar erişim mümkünse, meydandaki o kadına bakın. bankın önünde. sağ eli kaldırılmış.»
durdu tekrar.
«bunun bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum.»
bıraktı.
meydanda dolaşmaya devam etti. tramvayın önünde durdu, pencereden içeri baktı: bir yolcu uyumuş, kafası cama yaslanmış. fren sesini o mu duymuştu, uyurken mi sarsmıştı vücudunu? bilinmezdi. öbür yolcular kendi hallerinde, bir tanesi çantasına uzanıyor, bir tanesi telefona bakıyor, biri de ayakta, tutunma çubuğuna yapışmış, gözleri kapalı.
karasoy bir süre tramvayın içinde oturdu. boş koltuk buldu, oturdu.
bileziği titredi. titredi. titredi.
ritim değişmişti. bu kez düzenliydi; üçlü vuruş, geri sayma işareti. teknik ekip geri çağırıyordu. döngü kapatılıyordu. nerede olursa olsun müfettişi içeri çekecekti sistem.
ayağa kalktı. tramvaydan çıktı. meydanın ortasında durdu, bileziği göğsüne bastırdı.
kadına baktı.
hâlâ oradaydı. eli havada, gözleri artık yeniden cam, ama parmakları biraz kıvrıktı, bir şeye uzanmış gibi.
karasoy cebindeki kâğıdı çıkardı. mercimek çorbası, kuzu güveç, irmik helvası. meydanın taşına bıraktı, bir taşın kenarına sıkıştırdı.
bileziği bastırdı.
nardağı meydanı yavaşladı, yoğunlaştı ve karasoy'u içine çekmeye başladı, ya da karasoy onu geride bırakmaya; bu ikisi aynı şey miydi, bilinmez. son gördüğü şey bir karganın havada yeniden titremesi, kanatların hafifçe gerilmesi ve meydanın taşında, rüzgârın eline aldığı bir lokanta listesiydi.
sistem onu aldığında ilk hissedilen şey boşluk değildi. ağırlıktı. bütün nardağı meydanı'nın, bütün o taş döşemenin, bütün o insanların kendi bedenine yüklendiği bir an, bir sıkışma, sonra bir açılma; sanki bir kapı değil bir çatlak, duvardaki ince bir çizgi genişleyip genişleyip karasoy'u içine yutmuştu.
öte taraf karanlık değildi.
ışık da değildi. ara bir şeydi; gri değil, boş değil, doldurulamamış gibi bir renk, insanın bakışının kayıp gideceği ama bir yere varamayacağı türden. karasoy orada durdu. ayakları bir zemine basıyordu, zemin vardı, ama göremiyordu.
sonra ses geldi.
«beklenmedik bir zamanlama.»
sesin kaynağı yoktu. her yönden geliyordu, ya da hiçbir yönden; nardağı'nın arşiv katmanlarından birinde bir yerlerde, ama karasoy o katmanı hiç görmemişti.
«ben müfettiş değilim» dedi. sesi garip çıktı. boşlukta kalmıştı, yankılanmamıştı, sadece bir kez var olmuş ve tükenmişti.
«bunu biliyoruz.»
biz. çoğul. sistem mi, sistemin bir parçası mı, yoksa sistem kendini her zaman böyle mi tarif ediyordu?
«kadını öldürmediniz.»
bu bir soru değildi. karasoy cevap vermedi.
«izinsiz giriş, kayıt dışı döngü izleme, arşiv katmanlarına yetkisiz erişim girişimi.» ses durdu. karasoy o duraksayanın bir insan mı yoksa bir sayım mekanizması mı olduğunu düşündü. «bunları biliyor muydunuz?»
«bildim.»
«ve yine de geldiniz.»
yine de. sanki karasoy'un oraya adım atması sistemin en az anladığı şeydi. belki öyleydi.
«kadın üç kez aynı anı yaşıyor» dedi karasoy. «bunu biliyor musunuz?»
sessizlik. uzun bir sessizlik. nardağı'nın işlem süreleri bu kadar mı sürüyordu, yoksa sistem şaşırmış mıydı? ikincisi imkânsız sayılırdı, ama bu sessizlik öyle hissettirdi.
«döngü bir hata değil. onaylı bir mimari özelliği.»
«özelliği mi.»
«bazı anlar toplumsal belleğin sürekliliği için çıpalanmak zorunda.»
karasoy bileziğe baktı. hâlâ bileğindeydi. ekran sönmüştü, camı kararmıştı ama metal ısınmıştı, derisine yapışmıştı.
«o an içinde kim var?»
«bir vatandaş.»
«kaç yıldır?»
cevap gelmedi. karasoy bunu zihninin bir köşesine not etti; o köşe ki parmakların asla dokunamayacağı bir yerde duruyordu. cevap gelmemesi cevabın ta kendisiydi.
zemin bir şekilde değişti. karasoy bunu hissetmeden önce gördü; yani aslında görmedi, ama algıladı, algının görme olmadığı yerde bir şey. graflar. çizgiler. nardağı'nın bütün bir haftası, o meydanda geçen anların basınç haritaları, duygusal yük dağılımları. neşe sarıydı. acı maviydi. baskı kırmızı bir yoğunlaşmayla gösteriliyordu.
meydanın ortasında, tam o noktada, kadının durduğu yerde: katı bir kırmızı yumak.
«onu çıkarın» dedi karasoy.
«protokol bunu gerektirmiyor.»
«gerektirmiyor ama yasaklamıyor.»
bir tereddüt daha. bu kez daha kısa.
«serbest bırakma bir istikrarsızlık yaratır. meydandaki bellek dokusunda bir boşluk açılır. doldurulamaz.»
«doldurun.»
«neyle?»
karasoy durdu. elini cebine götürdü; kâğıt orada değildi, onu meydanın taşına bırakmıştı, ama parmakları o kâğıdın dokusunu hâlâ hissetti sanki, o ince yaslı buruşukluğu, üstündeki mürekkep izlerini.
«gerçek bir anla» dedi. «kaydedilmiş, onaylanmış, arşivde olan bir anla. çıpa olarak çalışıyorsa, başka bir çıpa koyarsınız.»
«bu prosedür dışı.»
«evet.»
graflar kayboldu. karanlık döndü, yani o doldurulamaz gri. karasoy bekledi. beklemek için başka şeyi yoktu.
«teklifiniz kayıt altına alındı.»
sistemin bu cümleyi ne anlama geleceğini bilmeden söylediğini düşündü karasoy. kayıt altına aldı, evet. kullanacak mıydı? bilmek mümkün değildi. nardağı onlarca yıllık bir mimari birikimdi; kararlar insan müfettişlerden değil, katmanlı onay süreçlerinden geçiyordu. bugün söylenen yarın işlenecek, yarın söylenen bir sonraki basamakta bekleyecekti.
«sizi serbest bırakıyoruz.»
bu da bir cümleydi. serbest bırakıyoruz. sanki tutulmuştu.
belki tutulmuştu.
zemin yeniden genişledi, çatlak ters yönde açıldı ve karasoy nardağı meydanı'nda buldu kendini; taş döşeme, gri gökyüzü, uzakta bir tramvay sesi. soğuk değildi hava ama derisi soğumuş gibiydi, teni bir şeyden çıkmış gibi biraz daralmış.
kadın hâlâ oradaydı.
eli havada. gözleri cam. parmakları biraz kıvrık.
karasoy baktı. uzun baktı, o kıvrık parmaklara, o tamamlanmamış uzanışa; bir şeyi tutmak için açılmış, bir şeyi bulmak için ilerlemiş ve tam orada, o aralıkta kalmış.
sonra kadının gözü kırptı.
bir kez.
karasoy nefesini tuttu. kadın elini indirmedi, duruşunu bozmadı, sisteme yük olacak hiçbir şey yapmadı. sadece o tek kırpma. bir iğne kadar küçük. belki gerçekti, belki değildi.
meydandaki lokanta listesi hâlâ taşın kenarındaydı. rüzgâr onu uçuramamıştı; bir kenarı taşa sıkışmış, diğer kenarı hafifçe titriyordu. mercimek çorbası. kuzu güveç. irmik helvası.
karasoy bileziğe baktı. ekran açılmıştı, görev günlüğü bekliyordu. meydanda geçirilen süre, işlem tarihi, sistem teması: evet mi, hayır mı.
yazmadı.
yürümeye başladı, sırtını meydana dönerek değil, yüzünü ona dönük tutarak geri geri, birkaç adım; tramvay durağına ulaşana kadar o el havada kalacaktı, parmaklar kıvrık, ve karasoy'un son gördüğü şey rüzgârın lokanta listesini nihayet koparıp alması, kâğıdın havada bir kez dönüp bir kez daha dönüp yavaşça yere inmesi oldu.
devamını gör...
2.
devamını gör...