zaman tüneli

kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum: az şekerli, yanında bir bardak soğuk su. oysa ben eskiden şekersiz içerdim. fatma'yla ayrılalı iki yıl oldu, ama mutfakta o sabahların izi hâlâ duruyor. ilk zamanlar fark etmemiştim bile. bir gün annem geldi, kahveyi tattı, “ne zaman şekerlendin sen böyle?” diye sordu. durup düşündüm. doğru, ne zaman? sonra hatırladım. fatma her sabah iki fincan yapardı, ikisini de kendi damak tadına göre. ben de ses çıkarmadan içerdim. alışmışım. o gitti, alışkanlık kaldı.

sadece kahve değil. yatakta hâlâ sağ tarafta yatıyorum, oysa sol taraf pencereye yakın, ben hep pencere kenarını severdim. ama o üşürdü, ben de yer değiştirmiştim. şimdi koca yatakta tek başımayım, yine de sağ tarafta kalıyorum. sol taraf boş, soğuk, sanki hâlâ birinin gelmesini bekliyor. marketten alışveriş yaparken elim kendiliğinden onun sevdiği bisküvilere gidiyor. ben o bisküvileri sevmem, çok tatlı gelir. yine de alıyorum; dolapta duruyorlar, bayatlıyorlar, sonra çöpe atıyorum. ertesi hafta yine alıyorum. kendime kızıyorum, ama elim beni dinlemiyor.

geçen gün bir arkadaşım, “yeni birini bulmalısın, bunlar geçer,” dedi. belki haklıdır. ama mesele fatma değil sanırım. mesele, insanın bir başkasıyla yaşarken farkında olmadan onun bir parçasını içine almasıdır. sen giderken o parça seninle gitmiyor, bende kalıyor. ben artık onunla değil, ondan kalan alışkanlıklarla yaşıyorum. bu sabah kahveyi şekersiz yaptım. ilk yudumda yüzüm buruştu, tadı yabancı geldi. yıllardır ilk defa kendi damak tadımı hatırlamaya çalışıyordum, ama bulamadım. belki de onu kaybettim, tıpkı fatma'yı kaybettiğim gibi.

fincanı lavaboya bıraktım. yarın herhâlde yine az şekerli yaparım. insan sevdiği birini unutabiliyor da ondan kalan küçük şeyleri unutamıyor. en çok da onlar acıtıyor, sessizce, her sabah.
devamını gör...

kahve makinesini hâlâ onun sevdiği ayarda çalıştırıyorum. sabahları ikimize yeter diye iki fincanlık koyardım; o gittikten sonra da bir türlü tek fincana alışamadım. fazlasını lavaboya döküyor, sonra da kendime kızıyorum. gülsüm iki yıl önce bavulunu topladı. kavga etmedik, bağırmadık. yalnızca bir akşam mutfakta karşı karşıya oturduk; o benim gözlerime bakmadan konuştu, ben de tabağımdaki yemeği durmadan karıştırdım. sonrasını çok net hatırlamıyorum. hatırladığım tek şey, kapı kapandıktan sonra evin ne kadar sessiz olduğu.

işin tuhafı, o gitti ama alışkanlıkları kaldı. marketten hâlâ onun içtiği acı bademli çayı alıyorum, oysa ben sevmem bile. rafta duruyor, açmıyorum ama almadan da edemiyorum. sanki alırsam bir gün gelip demleyecek. akşamları televizyonun sesini kısık tutuyorum. o gürültüden rahatsız olurdu, uyumadan önce sesi mutlaka indirirdim. şimdi evde beni rahatsız edecek kimse yok, yine de elim kumandaya gidiyor. bazı şeyler insanın parmaklarına yerleşiyor galiba; akıldan önce bedene siniyor.

geçen hafta annem aradı, nasıl olduğumu sordu. iyiyim dedim, alıştım artık. söyler söylemez yalan olduğunu anladım. alışmak dediğim şey, aslında onun boşluğunu her gün yeni bir alışkanlıkla doldurmaya çalışmak. ama boşluk kapanmıyor, yalnızca biçim değiştiriyor. dün gece bir karar verdim. sabah kalktığımda kahveyi tek fincanlık koydum. elim titredi ama koydum. acı bademli çayı da poşete doldurup komşunun kapısına bıraktım. belki o sever.

belki de asıl mesele gülsüm'ü unutmak değil. belki mesele, onunla geçen o yıllarda kendimi nereye bıraktığımı yeniden bulmak. çünkü o giderken yanında benim bir parçamı da götürmüş gibi hissediyorum ve o parçayı geri istiyorum. bu sabah kahvem tam kararında oldu. ilk defa tek fincan yetti bana.
devamını gör...

kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum. az şekerli, yanında bir bardak su. oysa ben kahvemi tanışmadan önce hep sade içerdim. iki yıl bir arada yaşadık, ayrılalı da neredeyse o kadar oldu. ama sabahları ocağın başına geçtiğimde ellerim kendiliğinden onun ritmine dönüyor. selin giderken evden pek bir şey almadı. kitaplarını, birkaç giysisini topladı, kapıyı yavaşça çekti. geriye eşya bırakmadı ama alışkanlıklarını bıraktı. onları fark etmem zaman aldı. mesela artık akşamları haberleri değil, o eski dizileri açıyorum. selin bunları çok severdi, ben başta dalga geçerdim. şimdi tek başıma oturup izliyorum, kimi zaman gülümsüyorum bile.

balkondaki çiçekleri sabah sulamak da ondan kaldı. eskiden bir saksım bile yoktu, şimdi altı tane var ve hepsini vaktinde suluyorum. bir gün eski bir arkadaşım eve geldi. masaya oturduğumuzda çatalı sol tarafa, bıçağı sağa koyduğumu görünce güldü. “sen ne zaman böyle titiz oldun?” dedi. cevap veremedim. çünkü o titizlik benim değildi, selin'indi. yıllarca onun düzenine alıştım, sonra o düzen sanki benim oldu.

bazen düşünüyorum, insan sevdiği kişiden ayrılınca ondan gerçekten kurtuluyor mu? yüzünü unutabilirsin, bir süre sonra sesini bile hatırlamakta zorlanırsın. ama parmaklarına, ağzına, gözüne yerleşen o küçük şeyler kalıyor. onlar sessizce yaşamaya devam ediyor. geçen hafta pazarda onu gördüm. yanında biri vardı, gülüyordu. beni fark etmedi, ben de seslenmedim. eve döndüğümde her zamanki gibi kahve yaptım, az şekerli, yanında su. fincanı elime alınca durdum. ilk kez sordum kendime: bu kahveyi gerçekten ben mi seviyorum, yoksa hâlâ onun yerine mi içiyorum?

ertesi sabah kahvemi sade yaptım. tadı yabancı geldi, biraz acı. ama içtim. belki insan bir şeyleri geri almaya böyle başlıyor, küçük bir fincanla, kendi tadını yeniden hatırlayarak. balkondaki çiçekleri yine suladım. onları bırakamadım, çünkü artık onlar da bana ait. kalan her şey kötü değil. bazı alışkanlıklar, gidenin bıraktığı iyi bir mirastır.
devamını gör...

#4091624
çok teşekkür ederim.
devamını gör...

sabahları kahveyi sütsüz içmeyi ondan öğrendim. ayşe hep söylerdi, süt kahvenin tadını öldürür diye. o gittikten üç yıl sonra hâlâ aynı fincanı çıkarıyorum dolaptan, süt kutusuna elim gitmiyor. bazen bunun bir sadakat mi yoksa unutkanlık mı olduğunu düşünüyorum. ayakkabılarımı kapının sağ tarafına diziyorum, o böyle isterdi. sol taraf misafirler içindi ama artık pek misafir gelmiyor. yine de sağ tarafı boş bırakmıyorum. alışkanlık dediğin şey böyledir işte; insan gittikten sonra da odada kalan kokusu gibi kalıyor.

geçen hafta markette bir kadın tam onun gibi güldü. içim bir tuhaf oldu, elimdeki ekmeği bırakıp bir an durdum. sonra kendime geldim, o değildi elbette. ayşe şimdi başka bir şehirde, başka bir adamla, belki de kahvesine süt koyan biriyle. bunu düşününce garip bir rahatlama duydum. belki de onun izlerini taşıyan tek kişi artık bendim. radyoyu hâlâ onun sevdiği kanalda bırakıyorum. eski şarkılar çalıyor sabahları, ben de farkında olmadan mırıldanıyorum. bir gün kardeşim geldi, radyoyu değiştirmek istedi, elimle onu durdurdum. neden, dedi; cevap veremedim. çünkü o kanalı değiştirirsem, ondan geriye kalan son şeyi de silmiş olacaktım sanki.

aslında onu özlediğimi sanmıyorum artık. yüzünü hatırlamak için eski fotoğraflara bakmam gerekiyor. ama alışkanlıklar başka türlü, onlar yüzden önce yerleşiyor insana. sesini unuttum, kahvemi nasıl içeceğimi unutmadım. dün akşam markete gidince ilk kez süt aldım. kasada elim biraz titredi. bu sabah kahveme azıcık süt koydum, tadına baktım. fena değildi. belki de artık kendi tadımı bulma zamanı gelmişti. fincanı yıkarken pencereden dışarı baktım, güneş yeni doğuyordu. içimde ne bir burukluk vardı ne de zafer. sadece sıradan bir sabah, sadece benim kahvem. ayakkabılarımı bugün sol tarafa dizdim.
devamını gör...

camın kenarına oturmuş, dışarıya bakıyordum. yağmur bir süredir dinmeden yağıyordu. damlalar cama çarpıp aşağıya doğru ince yollar çiziyor, birbirlerine karışıp büyüyor, sonra kayıp gidiyorlardı. onları izlemek bana çocukluğumu hatırlatıyordu. küçükken de böyle günlerde annemle oturur, camdaki damlaların hangisinin daha hızlı ineceğine dair yarış tutardık. ben genellikle kaybederdim ama umurumda olmazdı. önemli olan onun yanında olmak, elinin sıcaklığını hissetmekti. şimdi o yok, ben yalnızım ve dışarıda hâlâ aynı yağmur yağıyor.

sokakta kimse görünmüyordu. yalnızca karşı apartmanın önünde bir adam, şemsiyesini açmaya çalışıyordu. rüzgâr şemsiyeyi ters çevirmiş, adam onu düzeltmek için uğraşıp duruyordu. bir an gülümsedim. insanın hayatı da böyle değil miydi, diye düşündüm. elimizdeki şemsiyeyi ne kadar sıkı tutsak da rüzgâr çoğu zaman kendi bildiğini okuyordu. çayım soğumuştu ama içmeye üşendim. bardağı iki elimle sardım, sıcaklığı kalmamış olsa da alışkanlıktan tuttum.

yağmurlu havalar insanı geçmişe götürüyordu. yapmadıklarımı, söyleyemediklerimi, gitmediğim yolları düşünüyordum. belki de yağmurun en güzel yanı buydu, bize durup düşünmek için bir bahane sunması. telefonum titredi. ekranında sevdiğim kadının adı yazıyordu. eve doğru yola çıktığını, birazdan geleceğini söylüyordu. içimde küçük bir ısınma oldu. demek ki bu ıslak ve gri günün sonunda beni bekleyen sıcak bir kucak vardı.

camdaki damlalara bir kez daha baktım. artık onlar bana hüzün değil, umut anlatıyordu. her damla, bir süre sonra dinecek olan bir yağmurun habercisiydi. perdeyi araladım, ışığı biraz daha içeri aldım. dışarısı hâlâ ıslaktı ama içerisi yavaş yavaş aydınlanıyordu. kapının açılma sesini duydum. ayağa kalktım, çayı masaya bıraktım. yağmur hâlâ yağıyordu ama artık ona bakmama gerek kalmamıştı.
devamını gör...

saat üçü geçiyordu, tavana bakıyordum. gözlerim yorgundu ama uyku bir türlü gelmiyordu. yatağın içinde kaç kez döndüğümü saymayı bıraktım. perdenin aralığından sızan sokak lambasının ışığı, duvarda solgun bir çizgi bırakıyordu. zihnim bir türlü durmuyordu. bir dakika bugün işte söylediğim o cümleyi düşünüyordum, sonra birden yıllar önce kaybettiğim bir arkadaşımın yüzü geliyordu aklıma. beynim, rayından çıkmış bir tren gibiydi. ne durabiliyordu ne de gitmek istediğim yere gidiyordu. bir düşünceyi tutmaya çalışıyordum, elimden kayıp gidiyordu.

yan odada eşim uyuyordu. ince duvarın ardından nefesinin sakin sesini duyabiliyordum. onun bu kadar rahat uyumasına hem imreniyor hem de içimde tuhaf bir yalnızlık hissediyordum. sanki gecenin bu saatinde dünyada bir tek ben uyanıktım; bir tek benim kafamın içinde bu gürültü vardı. kalktım, mutfağa gittim, bir bardak su içtim. musluğun damlaması bile o sessizlikte kulağa kocaman geliyordu. pencereden dışarı baktım, karşı apartmanın hepsi karanlıktı. yalnızca en üst katta bir pencere yanıyordu. belki orada da benim gibi biri vardı: uyuyamayan, düşünceleri dağılan biri.

geri döndüğümde yine yattım. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim ama bu bile bir düşünceydi. insan zihnini susturmaya çalıştıkça zihni sanki daha çok konuşuyordu. yarın işe yorgun gideceğimi biliyordum. toplantıda esneyecektim, kahveler beni ancak öğlene kadar ayakta tutacaktı. yavaş yavaş pencereden gri bir aydınlık girmeye başladı, kuşlar öttü.

tam o an, sabahın geldiğini kabul edip uykudan vazgeçtiğim anda gözkapaklarım ağırlaştı. zihnimdeki o kalabalık dağılmaya, sesler kısılmaya başladı. belki de uyku, onu bu kadar çok istemekten vazgeçtiğimde geliyordu. yorgun düşmüş bir çocuk gibi sonunda teslim oldum. dışarıda gün ağarırken ben en derin karanlığıma, yani uykuya çekildim.
devamını gör...

ben sana üzülüyom. bunca badire atlatmışsın, hayatın sillesini yemişsin. bir de karaciğerden olma diye. benim ciğerim yanmıyor sonuçta. yoksa kadehini al, keyfine bak gardaş. iyi sözlükler.
devamını gör...

metronun içi tıklım tıklımdı. sabahın o soğuk saatinde herkes birbirine yaslanmıştı, ama kimse kimseye bakmıyordu. ben de öyleydim; elimde tutunacak bir demir bile bulamadan yabancıların omuzları arasına sıkışmıştım. tam karşımda genç bir adam telefonuna bakıyor, yanındaki kadın gözlerini yummuş, kafasını cama dayamıştı. bir çocuk annesinin eteğine yapışmış, korkuyla etrafı süzüyordu. hepimiz aynı vagonda, aynı yöne gidiyorduk; yine de her birimiz sanki kendi adasında yaşıyordu.

o sabah aklıma yıllar önce ölen babam geldi. kalabalıkta böyle sıkıştığımda hep onu düşünürdüm. bana, insanın en çok başkalarının arasındayken yalnız kaldığını söylerdi. küçükken bu sözün ne demek olduğunu anlamazdım. şimdi anlıyordum. yüzlerce insanın nefesini duyabiliyor, ama içimdeki sessizliği bölecek tek bir ses bulamıyordum. metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, birkaç kişi indi, yenileri bindi. yüzler değişiyor, ama boşluk aynı kalıyordu.

kaç yıldır aynı hatta gidip geliyordum. aynı reklam panoları, aynı yorgun bakışlar. bazen düşünürdüm; bu insanların hepsinin belki bir evi, bir sofrası, kendisini bekleyen biri vardı. peki beni bekleyen var mıydı? cebimden telefonu çıkardım, rehberi açtım. ekranda onlarca isim vardı. yine de arayıp hiçbir şey demeden sesini duymak isteyeceğim biri yoktu. insanın bu kadar çok kişi tanıyıp da nasıl bu kadar yalnız kaldığını hep merak etmişimdir.

ineceğim durak yaklaşırken kalabalığı yararak kapıya doğru ilerledim. tam o sırada yaşlı bir kadın dengesini kaybetti, koluna tutundum. bana baktı, gülümsedi. “teşekkür ederim evladım.” dedi. o kadar basit bir andı ki içimdeki o soğuk düğüm bir an gevşedi. belki de yalnızlık, kalabalığın çokluğundan değil, birbirimize bakmayı unutmamızdan geliyordu. indim; peronun ışığına doğru yürürken kararımı verdim. eve gidince annemi arayacaktım, sadece sesini duymak için.
devamını gör...

#4091529
hayır ama ben de bilmiyorum. yazarken oldu sanırım moderasyona yazdım . umarım kaldırırlar. uyardığınız için teşekkürler.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

öğleden sonra başlayan yağmur akşama kadar dinmedi. ben de dinmesini beklemekten vazgeçtim, koltuğu pencerenin önüne çektim ve oturdum. elimde soğumaya yüz tutmuş bir bardak çay vardı, ama içmeyi unutmuştum. camın dışında damlalar birbirini kovalıyordu. bir tanesi yukarıda duruyor, sonra ansızın karar veriyormuş gibi aşağı doğru süzülüyor, yolda başka damlaları da yanına alıyordu. onları seyretmek insanı tuhaf bir sükûnete çekiyordu. sanki her damlanın bir acelesi, bir gideceği yer vardı da ben yalnızca kenarda durup onlara bakıyordum. sokak lambası yeni yanmıştı. ıslak asfalt bu ışığı geri veriyor, karşı binanın önü sarı bir aynaya dönüşüyordu. aşağıda bir adam şemsiyesini açmaya çalışıyor, rüzgâr izin vermeyince yarı koşarak köşeyi dönüyordu. onu izlerken gülümsedim. bir zamanlar ben de öyle koştururdum, yağmura yenilmemek için.

ayşe'yi düşündüm. böyle akşamlarda hep aklıma gelir. o yağmuru severdi, ben ise ondan kaçardım. beni zorla dışarı çıkarır, ıslanmanın da bir keyfi olduğunu söylerdi. inanmazdım, ama onunla yürürken inanmış gibi yapardım. şimdi anlıyorum ki mesele yağmur değildi, onunla olmaktı. camdaki buğuyu avucumla sildim. parmak izlerim kaldı, ardından yavaşça yeniden buğulandı. insan hafızası da böyle bir şey galiba. silersin, bir an berraklaşır, sonra sıcaklıkla üstü yeniden örtülür.

çaydan bir yudum aldım, iyice soğumuştu. ama kalkıp yenisini yapmaya üşendim. bu hâlimden hoşnuttum aslında. dışarıda hayat ıslanıyor, telaşla oradan oraya koşuyordu; ben ise burada, kuru ve sessiz bir köşede, geçmişimle baş başa oturuyordum. yağmur biraz hafifledi. damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş temizlendi. sokak yeniden berraklaşınca kalkmam gerektiğini düşündüm, ama kalkmadım. bazı akşamlar insana yalnızca bakmak yeter. bir cam, biraz yağmur ve hatırlamaya değer bir yüz. fazlasına ihtiyaç duymadan öylece oturdum, gökyüzü kararana kadar.
devamını gör...

insana aşkın hissettiren bir muhammed rıza şeceryan şarkısı. doğunun beter özellikleri saymakla bitmez lakin teslim edilmesi gereken bir hak var: doğunun ruhu var. uhreviyat doğudan doğar. dinlerin ekserisinin bu topraklardan çıkmış olması tesadüf değil.

youtube
devamını gör...

2018 yılında evil angel tarafından angela white için hazırlanan ve evil chris yönetmenliğinde çekilen, toplam süresi 4,5 saat olan dört bölümlük erotik belgesel serisi

* i am angela, ep. 1: the journey
angela white & markus dupree, mick blue, steve holmes

* i am angela, ep. 2: hello ladies
angela white, dana vespoli, joanna angel

* i am angela, ep. 3: superstars
angela white – chanel santini

* i am angela, ep. 4: ciao bella!
angela white & rocco siffredi
devamını gör...

2017 yılında evil angel tarafından katrina jade için hazırlanan ve evil chris yönetmenliğinde çekilen, toplam süresi yaklaşık 4 saat olan dört bölümlük erotik belgesel serisi

* i am katrina, ep. 1: anal threesome
katrina jade & john strong, markus dupree

* i am katrina, ep. 2: the hotwife
francesca le, katrina jade & mark wood

* i am katrina, ep. 3: my ts crush
katrina jade – venus lux

* i am katrina, ep. 4: not your buttdad!
katrina jade, kissa sins
devamını gör...

"saçmalama müjgan ordan çocuk olmaz"
devamını gör...

insan bazen doğru bildiği şeyden, çevresindeki herkes aksini düşündüğü için şüphe etmeye başlayabiliyor. aynı şeyi söyleyen yüzlerce insanın karşısında tek başına kalmak kolay değil. hele bir de dışlanıyor, alaya alınıyor ya da söylediklerin duymazdan geliniyorsa insanın kendi sesini koruması daha da zorlaşıyor.

mesela distopyalar bu meselenin uç örnekleri bence. en bilindik örnekten yola çıkarsak mesela orwell'in 1984 romanında gerçek , iktidarın kontrol hatta yok etmeye çalıştığı bir şeye dönüşüyor. herkesin aynı yalana inanmasının beklendiği bir yerde gerçeği hatırlamak bile bir direniş sayılıyor.

belki de insanın özgürlüğü, yalnızca istediğini söyleyebilmesinde değil, herkes aksini söylerken kendi gördüğünü inkar etmeye başlamamasında yatıyor.
devamını gör...

kendini bi bok sanmak.
devamını gör...

hayat şifası ölüm olan bir hastalıktır. herkes hayatın hastasıdır, hayat herkesin hastalığıdır.
devamını gör...

#4091641

kıyas olmadan ne bakabilir ne de görebiliriz.
devamını gör...

hırslanın haydi dostlar.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim