1.

öğleden sonra başlayan yağmur akşama kadar dinmedi. ben de dinmesini beklemekten vazgeçtim, koltuğu pencerenin önüne çektim ve oturdum. elimde soğumaya yüz tutmuş bir bardak çay vardı, ama içmeyi unutmuştum. camın dışında damlalar birbirini kovalıyordu. bir tanesi yukarıda duruyor, sonra ansızın karar veriyormuş gibi aşağı doğru süzülüyor, yolda başka damlaları da yanına alıyordu. onları seyretmek insanı tuhaf bir sükûnete çekiyordu. sanki her damlanın bir acelesi, bir gideceği yer vardı da ben yalnızca kenarda durup onlara bakıyordum. sokak lambası yeni yanmıştı. ıslak asfalt bu ışığı geri veriyor, karşı binanın önü sarı bir aynaya dönüşüyordu. aşağıda bir adam şemsiyesini açmaya çalışıyor, rüzgâr izin vermeyince yarı koşarak köşeyi dönüyordu. onu izlerken gülümsedim. bir zamanlar ben de öyle koştururdum, yağmura yenilmemek için.
ayşe'yi düşündüm. böyle akşamlarda hep aklıma gelir. o yağmuru severdi, ben ise ondan kaçardım. beni zorla dışarı çıkarır, ıslanmanın da bir keyfi olduğunu söylerdi. inanmazdım, ama onunla yürürken inanmış gibi yapardım. şimdi anlıyorum ki mesele yağmur değildi, onunla olmaktı. camdaki buğuyu avucumla sildim. parmak izlerim kaldı, ardından yavaşça yeniden buğulandı. insan hafızası da böyle bir şey galiba. silersin, bir an berraklaşır, sonra sıcaklıkla üstü yeniden örtülür.
çaydan bir yudum aldım, iyice soğumuştu. ama kalkıp yenisini yapmaya üşendim. bu hâlimden hoşnuttum aslında. dışarıda hayat ıslanıyor, telaşla oradan oraya koşuyordu; ben ise burada, kuru ve sessiz bir köşede, geçmişimle baş başa oturuyordum. yağmur biraz hafifledi. damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş temizlendi. sokak yeniden berraklaşınca kalkmam gerektiğini düşündüm, ama kalkmadım. bazı akşamlar insana yalnızca bakmak yeter. bir cam, biraz yağmur ve hatırlamaya değer bir yüz. fazlasına ihtiyaç duymadan öylece oturdum, gökyüzü kararana kadar.
devamını gör...
2.
metronun içi tıklım tıklımdı. sabahın o soğuk saatinde herkes birbirine yaslanmıştı, ama kimse kimseye bakmıyordu. ben de öyleydim; elimde tutunacak bir demir bile bulamadan yabancıların omuzları arasına sıkışmıştım. tam karşımda genç bir adam telefonuna bakıyor, yanındaki kadın gözlerini yummuş, kafasını cama dayamıştı. bir çocuk annesinin eteğine yapışmış, korkuyla etrafı süzüyordu. hepimiz aynı vagonda, aynı yöne gidiyorduk; yine de her birimiz sanki kendi adasında yaşıyordu.
o sabah aklıma yıllar önce ölen babam geldi. kalabalıkta böyle sıkıştığımda hep onu düşünürdüm. bana, insanın en çok başkalarının arasındayken yalnız kaldığını söylerdi. küçükken bu sözün ne demek olduğunu anlamazdım. şimdi anlıyordum. yüzlerce insanın nefesini duyabiliyor, ama içimdeki sessizliği bölecek tek bir ses bulamıyordum. metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, birkaç kişi indi, yenileri bindi. yüzler değişiyor, ama boşluk aynı kalıyordu.
kaç yıldır aynı hatta gidip geliyordum. aynı reklam panoları, aynı yorgun bakışlar. bazen düşünürdüm; bu insanların hepsinin belki bir evi, bir sofrası, kendisini bekleyen biri vardı. peki beni bekleyen var mıydı? cebimden telefonu çıkardım, rehberi açtım. ekranda onlarca isim vardı. yine de arayıp hiçbir şey demeden sesini duymak isteyeceğim biri yoktu. insanın bu kadar çok kişi tanıyıp da nasıl bu kadar yalnız kaldığını hep merak etmişimdir.
ineceğim durak yaklaşırken kalabalığı yararak kapıya doğru ilerledim. tam o sırada yaşlı bir kadın dengesini kaybetti, koluna tutundum. bana baktı, gülümsedi. “teşekkür ederim evladım.” dedi. o kadar basit bir andı ki içimdeki o soğuk düğüm bir an gevşedi. belki de yalnızlık, kalabalığın çokluğundan değil, birbirimize bakmayı unutmamızdan geliyordu. indim; peronun ışığına doğru yürürken kararımı verdim. eve gidince annemi arayacaktım, sadece sesini duymak için.
o sabah aklıma yıllar önce ölen babam geldi. kalabalıkta böyle sıkıştığımda hep onu düşünürdüm. bana, insanın en çok başkalarının arasındayken yalnız kaldığını söylerdi. küçükken bu sözün ne demek olduğunu anlamazdım. şimdi anlıyordum. yüzlerce insanın nefesini duyabiliyor, ama içimdeki sessizliği bölecek tek bir ses bulamıyordum. metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, birkaç kişi indi, yenileri bindi. yüzler değişiyor, ama boşluk aynı kalıyordu.
kaç yıldır aynı hatta gidip geliyordum. aynı reklam panoları, aynı yorgun bakışlar. bazen düşünürdüm; bu insanların hepsinin belki bir evi, bir sofrası, kendisini bekleyen biri vardı. peki beni bekleyen var mıydı? cebimden telefonu çıkardım, rehberi açtım. ekranda onlarca isim vardı. yine de arayıp hiçbir şey demeden sesini duymak isteyeceğim biri yoktu. insanın bu kadar çok kişi tanıyıp da nasıl bu kadar yalnız kaldığını hep merak etmişimdir.
ineceğim durak yaklaşırken kalabalığı yararak kapıya doğru ilerledim. tam o sırada yaşlı bir kadın dengesini kaybetti, koluna tutundum. bana baktı, gülümsedi. “teşekkür ederim evladım.” dedi. o kadar basit bir andı ki içimdeki o soğuk düğüm bir an gevşedi. belki de yalnızlık, kalabalığın çokluğundan değil, birbirimize bakmayı unutmamızdan geliyordu. indim; peronun ışığına doğru yürürken kararımı verdim. eve gidince annemi arayacaktım, sadece sesini duymak için.
devamını gör...
3.
saat üçü geçiyordu, tavana bakıyordum. gözlerim yorgundu ama uyku bir türlü gelmiyordu. yatağın içinde kaç kez döndüğümü saymayı bıraktım. perdenin aralığından sızan sokak lambasının ışığı, duvarda solgun bir çizgi bırakıyordu. zihnim bir türlü durmuyordu. bir dakika bugün işte söylediğim o cümleyi düşünüyordum, sonra birden yıllar önce kaybettiğim bir arkadaşımın yüzü geliyordu aklıma. beynim, rayından çıkmış bir tren gibiydi. ne durabiliyordu ne de gitmek istediğim yere gidiyordu. bir düşünceyi tutmaya çalışıyordum, elimden kayıp gidiyordu.
yan odada eşim uyuyordu. ince duvarın ardından nefesinin sakin sesini duyabiliyordum. onun bu kadar rahat uyumasına hem imreniyor hem de içimde tuhaf bir yalnızlık hissediyordum. sanki gecenin bu saatinde dünyada bir tek ben uyanıktım; bir tek benim kafamın içinde bu gürültü vardı. kalktım, mutfağa gittim, bir bardak su içtim. musluğun damlaması bile o sessizlikte kulağa kocaman geliyordu. pencereden dışarı baktım, karşı apartmanın hepsi karanlıktı. yalnızca en üst katta bir pencere yanıyordu. belki orada da benim gibi biri vardı: uyuyamayan, düşünceleri dağılan biri.
geri döndüğümde yine yattım. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim ama bu bile bir düşünceydi. insan zihnini susturmaya çalıştıkça zihni sanki daha çok konuşuyordu. yarın işe yorgun gideceğimi biliyordum. toplantıda esneyecektim, kahveler beni ancak öğlene kadar ayakta tutacaktı. yavaş yavaş pencereden gri bir aydınlık girmeye başladı, kuşlar öttü.
tam o an, sabahın geldiğini kabul edip uykudan vazgeçtiğim anda gözkapaklarım ağırlaştı. zihnimdeki o kalabalık dağılmaya, sesler kısılmaya başladı. belki de uyku, onu bu kadar çok istemekten vazgeçtiğimde geliyordu. yorgun düşmüş bir çocuk gibi sonunda teslim oldum. dışarıda gün ağarırken ben en derin karanlığıma, yani uykuya çekildim.
yan odada eşim uyuyordu. ince duvarın ardından nefesinin sakin sesini duyabiliyordum. onun bu kadar rahat uyumasına hem imreniyor hem de içimde tuhaf bir yalnızlık hissediyordum. sanki gecenin bu saatinde dünyada bir tek ben uyanıktım; bir tek benim kafamın içinde bu gürültü vardı. kalktım, mutfağa gittim, bir bardak su içtim. musluğun damlaması bile o sessizlikte kulağa kocaman geliyordu. pencereden dışarı baktım, karşı apartmanın hepsi karanlıktı. yalnızca en üst katta bir pencere yanıyordu. belki orada da benim gibi biri vardı: uyuyamayan, düşünceleri dağılan biri.
geri döndüğümde yine yattım. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim ama bu bile bir düşünceydi. insan zihnini susturmaya çalıştıkça zihni sanki daha çok konuşuyordu. yarın işe yorgun gideceğimi biliyordum. toplantıda esneyecektim, kahveler beni ancak öğlene kadar ayakta tutacaktı. yavaş yavaş pencereden gri bir aydınlık girmeye başladı, kuşlar öttü.
tam o an, sabahın geldiğini kabul edip uykudan vazgeçtiğim anda gözkapaklarım ağırlaştı. zihnimdeki o kalabalık dağılmaya, sesler kısılmaya başladı. belki de uyku, onu bu kadar çok istemekten vazgeçtiğimde geliyordu. yorgun düşmüş bir çocuk gibi sonunda teslim oldum. dışarıda gün ağarırken ben en derin karanlığıma, yani uykuya çekildim.
devamını gör...
4.
camın kenarına oturmuş, dışarıya bakıyordum. yağmur bir süredir dinmeden yağıyordu. damlalar cama çarpıp aşağıya doğru ince yollar çiziyor, birbirlerine karışıp büyüyor, sonra kayıp gidiyorlardı. onları izlemek bana çocukluğumu hatırlatıyordu. küçükken de böyle günlerde annemle oturur, camdaki damlaların hangisinin daha hızlı ineceğine dair yarış tutardık. ben genellikle kaybederdim ama umurumda olmazdı. önemli olan onun yanında olmak, elinin sıcaklığını hissetmekti. şimdi o yok, ben yalnızım ve dışarıda hâlâ aynı yağmur yağıyor.
sokakta kimse görünmüyordu. yalnızca karşı apartmanın önünde bir adam, şemsiyesini açmaya çalışıyordu. rüzgâr şemsiyeyi ters çevirmiş, adam onu düzeltmek için uğraşıp duruyordu. bir an gülümsedim. insanın hayatı da böyle değil miydi, diye düşündüm. elimizdeki şemsiyeyi ne kadar sıkı tutsak da rüzgâr çoğu zaman kendi bildiğini okuyordu. çayım soğumuştu ama içmeye üşendim. bardağı iki elimle sardım, sıcaklığı kalmamış olsa da alışkanlıktan tuttum.
yağmurlu havalar insanı geçmişe götürüyordu. yapmadıklarımı, söyleyemediklerimi, gitmediğim yolları düşünüyordum. belki de yağmurun en güzel yanı buydu, bize durup düşünmek için bir bahane sunması. telefonum titredi. ekranında sevdiğim kadının adı yazıyordu. eve doğru yola çıktığını, birazdan geleceğini söylüyordu. içimde küçük bir ısınma oldu. demek ki bu ıslak ve gri günün sonunda beni bekleyen sıcak bir kucak vardı.
camdaki damlalara bir kez daha baktım. artık onlar bana hüzün değil, umut anlatıyordu. her damla, bir süre sonra dinecek olan bir yağmurun habercisiydi. perdeyi araladım, ışığı biraz daha içeri aldım. dışarısı hâlâ ıslaktı ama içerisi yavaş yavaş aydınlanıyordu. kapının açılma sesini duydum. ayağa kalktım, çayı masaya bıraktım. yağmur hâlâ yağıyordu ama artık ona bakmama gerek kalmamıştı.
sokakta kimse görünmüyordu. yalnızca karşı apartmanın önünde bir adam, şemsiyesini açmaya çalışıyordu. rüzgâr şemsiyeyi ters çevirmiş, adam onu düzeltmek için uğraşıp duruyordu. bir an gülümsedim. insanın hayatı da böyle değil miydi, diye düşündüm. elimizdeki şemsiyeyi ne kadar sıkı tutsak da rüzgâr çoğu zaman kendi bildiğini okuyordu. çayım soğumuştu ama içmeye üşendim. bardağı iki elimle sardım, sıcaklığı kalmamış olsa da alışkanlıktan tuttum.
yağmurlu havalar insanı geçmişe götürüyordu. yapmadıklarımı, söyleyemediklerimi, gitmediğim yolları düşünüyordum. belki de yağmurun en güzel yanı buydu, bize durup düşünmek için bir bahane sunması. telefonum titredi. ekranında sevdiğim kadının adı yazıyordu. eve doğru yola çıktığını, birazdan geleceğini söylüyordu. içimde küçük bir ısınma oldu. demek ki bu ıslak ve gri günün sonunda beni bekleyen sıcak bir kucak vardı.
camdaki damlalara bir kez daha baktım. artık onlar bana hüzün değil, umut anlatıyordu. her damla, bir süre sonra dinecek olan bir yağmurun habercisiydi. perdeyi araladım, ışığı biraz daha içeri aldım. dışarısı hâlâ ıslaktı ama içerisi yavaş yavaş aydınlanıyordu. kapının açılma sesini duydum. ayağa kalktım, çayı masaya bıraktım. yağmur hâlâ yağıyordu ama artık ona bakmama gerek kalmamıştı.
devamını gör...
5.
sabahları kahveyi sütsüz içmeyi ondan öğrendim. ayşe hep söylerdi, süt kahvenin tadını öldürür diye. o gittikten üç yıl sonra hâlâ aynı fincanı çıkarıyorum dolaptan, süt kutusuna elim gitmiyor. bazen bunun bir sadakat mi yoksa unutkanlık mı olduğunu düşünüyorum. ayakkabılarımı kapının sağ tarafına diziyorum, o böyle isterdi. sol taraf misafirler içindi ama artık pek misafir gelmiyor. yine de sağ tarafı boş bırakmıyorum. alışkanlık dediğin şey böyledir işte; insan gittikten sonra da odada kalan kokusu gibi kalıyor.
geçen hafta markette bir kadın tam onun gibi güldü. içim bir tuhaf oldu, elimdeki ekmeği bırakıp bir an durdum. sonra kendime geldim, o değildi elbette. ayşe şimdi başka bir şehirde, başka bir adamla, belki de kahvesine süt koyan biriyle. bunu düşününce garip bir rahatlama duydum. belki de onun izlerini taşıyan tek kişi artık bendim. radyoyu hâlâ onun sevdiği kanalda bırakıyorum. eski şarkılar çalıyor sabahları, ben de farkında olmadan mırıldanıyorum. bir gün kardeşim geldi, radyoyu değiştirmek istedi, elimle onu durdurdum. neden, dedi; cevap veremedim. çünkü o kanalı değiştirirsem, ondan geriye kalan son şeyi de silmiş olacaktım sanki.
aslında onu özlediğimi sanmıyorum artık. yüzünü hatırlamak için eski fotoğraflara bakmam gerekiyor. ama alışkanlıklar başka türlü, onlar yüzden önce yerleşiyor insana. sesini unuttum, kahvemi nasıl içeceğimi unutmadım. dün akşam markete gidince ilk kez süt aldım. kasada elim biraz titredi. bu sabah kahveme azıcık süt koydum, tadına baktım. fena değildi. belki de artık kendi tadımı bulma zamanı gelmişti. fincanı yıkarken pencereden dışarı baktım, güneş yeni doğuyordu. içimde ne bir burukluk vardı ne de zafer. sadece sıradan bir sabah, sadece benim kahvem. ayakkabılarımı bugün sol tarafa dizdim.
geçen hafta markette bir kadın tam onun gibi güldü. içim bir tuhaf oldu, elimdeki ekmeği bırakıp bir an durdum. sonra kendime geldim, o değildi elbette. ayşe şimdi başka bir şehirde, başka bir adamla, belki de kahvesine süt koyan biriyle. bunu düşününce garip bir rahatlama duydum. belki de onun izlerini taşıyan tek kişi artık bendim. radyoyu hâlâ onun sevdiği kanalda bırakıyorum. eski şarkılar çalıyor sabahları, ben de farkında olmadan mırıldanıyorum. bir gün kardeşim geldi, radyoyu değiştirmek istedi, elimle onu durdurdum. neden, dedi; cevap veremedim. çünkü o kanalı değiştirirsem, ondan geriye kalan son şeyi de silmiş olacaktım sanki.
aslında onu özlediğimi sanmıyorum artık. yüzünü hatırlamak için eski fotoğraflara bakmam gerekiyor. ama alışkanlıklar başka türlü, onlar yüzden önce yerleşiyor insana. sesini unuttum, kahvemi nasıl içeceğimi unutmadım. dün akşam markete gidince ilk kez süt aldım. kasada elim biraz titredi. bu sabah kahveme azıcık süt koydum, tadına baktım. fena değildi. belki de artık kendi tadımı bulma zamanı gelmişti. fincanı yıkarken pencereden dışarı baktım, güneş yeni doğuyordu. içimde ne bir burukluk vardı ne de zafer. sadece sıradan bir sabah, sadece benim kahvem. ayakkabılarımı bugün sol tarafa dizdim.
devamını gör...
6.
kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum. az şekerli, yanında bir bardak su. oysa ben kahvemi tanışmadan önce hep sade içerdim. iki yıl bir arada yaşadık, ayrılalı da neredeyse o kadar oldu. ama sabahları ocağın başına geçtiğimde ellerim kendiliğinden onun ritmine dönüyor. selin giderken evden pek bir şey almadı. kitaplarını, birkaç giysisini topladı, kapıyı yavaşça çekti. geriye eşya bırakmadı ama alışkanlıklarını bıraktı. onları fark etmem zaman aldı. mesela artık akşamları haberleri değil, o eski dizileri açıyorum. selin bunları çok severdi, ben başta dalga geçerdim. şimdi tek başıma oturup izliyorum, kimi zaman gülümsüyorum bile.
balkondaki çiçekleri sabah sulamak da ondan kaldı. eskiden bir saksım bile yoktu, şimdi altı tane var ve hepsini vaktinde suluyorum. bir gün eski bir arkadaşım eve geldi. masaya oturduğumuzda çatalı sol tarafa, bıçağı sağa koyduğumu görünce güldü. “sen ne zaman böyle titiz oldun?” dedi. cevap veremedim. çünkü o titizlik benim değildi, selin'indi. yıllarca onun düzenine alıştım, sonra o düzen sanki benim oldu.
bazen düşünüyorum, insan sevdiği kişiden ayrılınca ondan gerçekten kurtuluyor mu? yüzünü unutabilirsin, bir süre sonra sesini bile hatırlamakta zorlanırsın. ama parmaklarına, ağzına, gözüne yerleşen o küçük şeyler kalıyor. onlar sessizce yaşamaya devam ediyor. geçen hafta pazarda onu gördüm. yanında biri vardı, gülüyordu. beni fark etmedi, ben de seslenmedim. eve döndüğümde her zamanki gibi kahve yaptım, az şekerli, yanında su. fincanı elime alınca durdum. ilk kez sordum kendime: bu kahveyi gerçekten ben mi seviyorum, yoksa hâlâ onun yerine mi içiyorum?
ertesi sabah kahvemi sade yaptım. tadı yabancı geldi, biraz acı. ama içtim. belki insan bir şeyleri geri almaya böyle başlıyor, küçük bir fincanla, kendi tadını yeniden hatırlayarak. balkondaki çiçekleri yine suladım. onları bırakamadım, çünkü artık onlar da bana ait. kalan her şey kötü değil. bazı alışkanlıklar, gidenin bıraktığı iyi bir mirastır.
balkondaki çiçekleri sabah sulamak da ondan kaldı. eskiden bir saksım bile yoktu, şimdi altı tane var ve hepsini vaktinde suluyorum. bir gün eski bir arkadaşım eve geldi. masaya oturduğumuzda çatalı sol tarafa, bıçağı sağa koyduğumu görünce güldü. “sen ne zaman böyle titiz oldun?” dedi. cevap veremedim. çünkü o titizlik benim değildi, selin'indi. yıllarca onun düzenine alıştım, sonra o düzen sanki benim oldu.
bazen düşünüyorum, insan sevdiği kişiden ayrılınca ondan gerçekten kurtuluyor mu? yüzünü unutabilirsin, bir süre sonra sesini bile hatırlamakta zorlanırsın. ama parmaklarına, ağzına, gözüne yerleşen o küçük şeyler kalıyor. onlar sessizce yaşamaya devam ediyor. geçen hafta pazarda onu gördüm. yanında biri vardı, gülüyordu. beni fark etmedi, ben de seslenmedim. eve döndüğümde her zamanki gibi kahve yaptım, az şekerli, yanında su. fincanı elime alınca durdum. ilk kez sordum kendime: bu kahveyi gerçekten ben mi seviyorum, yoksa hâlâ onun yerine mi içiyorum?
ertesi sabah kahvemi sade yaptım. tadı yabancı geldi, biraz acı. ama içtim. belki insan bir şeyleri geri almaya böyle başlıyor, küçük bir fincanla, kendi tadını yeniden hatırlayarak. balkondaki çiçekleri yine suladım. onları bırakamadım, çünkü artık onlar da bana ait. kalan her şey kötü değil. bazı alışkanlıklar, gidenin bıraktığı iyi bir mirastır.
devamını gör...
7.
kahve makinesini hâlâ onun sevdiği ayarda çalıştırıyorum. sabahları ikimize yeter diye iki fincanlık koyardım; o gittikten sonra da bir türlü tek fincana alışamadım. fazlasını lavaboya döküyor, sonra da kendime kızıyorum. gülsüm iki yıl önce bavulunu topladı. kavga etmedik, bağırmadık. yalnızca bir akşam mutfakta karşı karşıya oturduk; o benim gözlerime bakmadan konuştu, ben de tabağımdaki yemeği durmadan karıştırdım. sonrasını çok net hatırlamıyorum. hatırladığım tek şey, kapı kapandıktan sonra evin ne kadar sessiz olduğu.
işin tuhafı, o gitti ama alışkanlıkları kaldı. marketten hâlâ onun içtiği acı bademli çayı alıyorum, oysa ben sevmem bile. rafta duruyor, açmıyorum ama almadan da edemiyorum. sanki alırsam bir gün gelip demleyecek. akşamları televizyonun sesini kısık tutuyorum. o gürültüden rahatsız olurdu, uyumadan önce sesi mutlaka indirirdim. şimdi evde beni rahatsız edecek kimse yok, yine de elim kumandaya gidiyor. bazı şeyler insanın parmaklarına yerleşiyor galiba; akıldan önce bedene siniyor.
geçen hafta annem aradı, nasıl olduğumu sordu. iyiyim dedim, alıştım artık. söyler söylemez yalan olduğunu anladım. alışmak dediğim şey, aslında onun boşluğunu her gün yeni bir alışkanlıkla doldurmaya çalışmak. ama boşluk kapanmıyor, yalnızca biçim değiştiriyor. dün gece bir karar verdim. sabah kalktığımda kahveyi tek fincanlık koydum. elim titredi ama koydum. acı bademli çayı da poşete doldurup komşunun kapısına bıraktım. belki o sever.
belki de asıl mesele gülsüm'ü unutmak değil. belki mesele, onunla geçen o yıllarda kendimi nereye bıraktığımı yeniden bulmak. çünkü o giderken yanında benim bir parçamı da götürmüş gibi hissediyorum ve o parçayı geri istiyorum. bu sabah kahvem tam kararında oldu. ilk defa tek fincan yetti bana.
işin tuhafı, o gitti ama alışkanlıkları kaldı. marketten hâlâ onun içtiği acı bademli çayı alıyorum, oysa ben sevmem bile. rafta duruyor, açmıyorum ama almadan da edemiyorum. sanki alırsam bir gün gelip demleyecek. akşamları televizyonun sesini kısık tutuyorum. o gürültüden rahatsız olurdu, uyumadan önce sesi mutlaka indirirdim. şimdi evde beni rahatsız edecek kimse yok, yine de elim kumandaya gidiyor. bazı şeyler insanın parmaklarına yerleşiyor galiba; akıldan önce bedene siniyor.
geçen hafta annem aradı, nasıl olduğumu sordu. iyiyim dedim, alıştım artık. söyler söylemez yalan olduğunu anladım. alışmak dediğim şey, aslında onun boşluğunu her gün yeni bir alışkanlıkla doldurmaya çalışmak. ama boşluk kapanmıyor, yalnızca biçim değiştiriyor. dün gece bir karar verdim. sabah kalktığımda kahveyi tek fincanlık koydum. elim titredi ama koydum. acı bademli çayı da poşete doldurup komşunun kapısına bıraktım. belki o sever.
belki de asıl mesele gülsüm'ü unutmak değil. belki mesele, onunla geçen o yıllarda kendimi nereye bıraktığımı yeniden bulmak. çünkü o giderken yanında benim bir parçamı da götürmüş gibi hissediyorum ve o parçayı geri istiyorum. bu sabah kahvem tam kararında oldu. ilk defa tek fincan yetti bana.
devamını gör...
8.
kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum: az şekerli, yanında bir bardak soğuk su. oysa ben eskiden şekersiz içerdim. fatma'yla ayrılalı iki yıl oldu, ama mutfakta o sabahların izi hâlâ duruyor. ilk zamanlar fark etmemiştim bile. bir gün annem geldi, kahveyi tattı, “ne zaman şekerlendin sen böyle?” diye sordu. durup düşündüm. doğru, ne zaman? sonra hatırladım. fatma her sabah iki fincan yapardı, ikisini de kendi damak tadına göre. ben de ses çıkarmadan içerdim. alışmışım. o gitti, alışkanlık kaldı.
sadece kahve değil. yatakta hâlâ sağ tarafta yatıyorum, oysa sol taraf pencereye yakın, ben hep pencere kenarını severdim. ama o üşürdü, ben de yer değiştirmiştim. şimdi koca yatakta tek başımayım, yine de sağ tarafta kalıyorum. sol taraf boş, soğuk, sanki hâlâ birinin gelmesini bekliyor. marketten alışveriş yaparken elim kendiliğinden onun sevdiği bisküvilere gidiyor. ben o bisküvileri sevmem, çok tatlı gelir. yine de alıyorum; dolapta duruyorlar, bayatlıyorlar, sonra çöpe atıyorum. ertesi hafta yine alıyorum. kendime kızıyorum, ama elim beni dinlemiyor.
geçen gün bir arkadaşım, “yeni birini bulmalısın, bunlar geçer,” dedi. belki haklıdır. ama mesele fatma değil sanırım. mesele, insanın bir başkasıyla yaşarken farkında olmadan onun bir parçasını içine almasıdır. sen giderken o parça seninle gitmiyor, bende kalıyor. ben artık onunla değil, ondan kalan alışkanlıklarla yaşıyorum. bu sabah kahveyi şekersiz yaptım. ilk yudumda yüzüm buruştu, tadı yabancı geldi. yıllardır ilk defa kendi damak tadımı hatırlamaya çalışıyordum, ama bulamadım. belki de onu kaybettim, tıpkı fatma'yı kaybettiğim gibi.
fincanı lavaboya bıraktım. yarın herhâlde yine az şekerli yaparım. insan sevdiği birini unutabiliyor da ondan kalan küçük şeyleri unutamıyor. en çok da onlar acıtıyor, sessizce, her sabah.
sadece kahve değil. yatakta hâlâ sağ tarafta yatıyorum, oysa sol taraf pencereye yakın, ben hep pencere kenarını severdim. ama o üşürdü, ben de yer değiştirmiştim. şimdi koca yatakta tek başımayım, yine de sağ tarafta kalıyorum. sol taraf boş, soğuk, sanki hâlâ birinin gelmesini bekliyor. marketten alışveriş yaparken elim kendiliğinden onun sevdiği bisküvilere gidiyor. ben o bisküvileri sevmem, çok tatlı gelir. yine de alıyorum; dolapta duruyorlar, bayatlıyorlar, sonra çöpe atıyorum. ertesi hafta yine alıyorum. kendime kızıyorum, ama elim beni dinlemiyor.
geçen gün bir arkadaşım, “yeni birini bulmalısın, bunlar geçer,” dedi. belki haklıdır. ama mesele fatma değil sanırım. mesele, insanın bir başkasıyla yaşarken farkında olmadan onun bir parçasını içine almasıdır. sen giderken o parça seninle gitmiyor, bende kalıyor. ben artık onunla değil, ondan kalan alışkanlıklarla yaşıyorum. bu sabah kahveyi şekersiz yaptım. ilk yudumda yüzüm buruştu, tadı yabancı geldi. yıllardır ilk defa kendi damak tadımı hatırlamaya çalışıyordum, ama bulamadım. belki de onu kaybettim, tıpkı fatma'yı kaybettiğim gibi.
fincanı lavaboya bıraktım. yarın herhâlde yine az şekerli yaparım. insan sevdiği birini unutabiliyor da ondan kalan küçük şeyleri unutamıyor. en çok da onlar acıtıyor, sessizce, her sabah.
devamını gör...
9.
herkes uyuduktan sonra kalkardı yataktan. yorganı usulca sıyırır, ayaklarını yere basarken bile ses çıkarmamaya çalışırdı. eşi arkasında derin bir uykuya dalmış, göğsü inip kalkarken o balkona doğru yürürdü. sigara paketi hep aynı yerde, saksının arkasında dururdu. gece yarısı, ona göre şehrin en dürüst olduğu saatti. gündüzün gürültüsü, korna sesleri, komşuların telaşı çekilmiş, geriye çıplak bir sessizlik kalmıştı. uzaktaki bir köpeğin havlaması, sonra yine hiçlik. karşı binanın camlarının çoğu karanlıktı; yalnızca birkaç pencerede mavimsi bir ışık titriyordu, birileri onun gibi uykuya direniyordu.
çakmağı çaktı. alevin bir anlık aydınlığında kendi elini gördü; damarları belirgin, tırnakları biraz uzamıştı. sigaranın ucu kızardı. ilk dumanı içine çektiğinde omuzları biraz gevşedi. gündüz taşıdığı her şey, ödenmemiş faturalar, işten gelen o son mesaj, annesinin sesindeki yorgunluk, hepsi bu duman gibi ağırdı içinde. ama burada, bu saatte, hiçbirini düşünmek zorunda değildi. aşağıda cadde bomboştu. sokak lambalarından biri arızalıydı, sürekli yanıp sönüyordu. bir kedi karşıdan karşıya geçti; aceleyle, sanki onun da gitmesi gereken bir yer varmış gibi. demek şehir uyurken bile bir şeyler yaşıyordu, insanın gözünden uzakta.
eşiyle akşam tartışmışlardı. büyük bir şey değildi, hep aynı küçük şeyler; kim ne dedi, kim ne unuttu. yatağa sırt sırta girmişlerdi. şimdi sigarasını içerken onun uyurken yaptığı o küçük mırıltıyı düşündü. sabah kalkınca hiçbir şey söylemeden ona sarılacaktı. bazı özürler kelimeye ihtiyaç duymazdı. sigara yarılandı. soğuk hava yüzünü yalıyor, ama içerideki sıcaklığı düşünmek iyi geliyordu. balkon demirine yaslandı. bu sessizlik ona kendisini hatırlatıyordu, gündüzleri kaybettiği o adamı.
son bir nefes çekti, izmariti söndürdü. şehir hâlâ suskundu. içeri girmeden önce bir kez daha baktı karanlığa. yarın yine gürültü başlayacaktı. ama bu gece, bu birkaç dakika, yalnızca ona aitti.
çakmağı çaktı. alevin bir anlık aydınlığında kendi elini gördü; damarları belirgin, tırnakları biraz uzamıştı. sigaranın ucu kızardı. ilk dumanı içine çektiğinde omuzları biraz gevşedi. gündüz taşıdığı her şey, ödenmemiş faturalar, işten gelen o son mesaj, annesinin sesindeki yorgunluk, hepsi bu duman gibi ağırdı içinde. ama burada, bu saatte, hiçbirini düşünmek zorunda değildi. aşağıda cadde bomboştu. sokak lambalarından biri arızalıydı, sürekli yanıp sönüyordu. bir kedi karşıdan karşıya geçti; aceleyle, sanki onun da gitmesi gereken bir yer varmış gibi. demek şehir uyurken bile bir şeyler yaşıyordu, insanın gözünden uzakta.
eşiyle akşam tartışmışlardı. büyük bir şey değildi, hep aynı küçük şeyler; kim ne dedi, kim ne unuttu. yatağa sırt sırta girmişlerdi. şimdi sigarasını içerken onun uyurken yaptığı o küçük mırıltıyı düşündü. sabah kalkınca hiçbir şey söylemeden ona sarılacaktı. bazı özürler kelimeye ihtiyaç duymazdı. sigara yarılandı. soğuk hava yüzünü yalıyor, ama içerideki sıcaklığı düşünmek iyi geliyordu. balkon demirine yaslandı. bu sessizlik ona kendisini hatırlatıyordu, gündüzleri kaybettiği o adamı.
son bir nefes çekti, izmariti söndürdü. şehir hâlâ suskundu. içeri girmeden önce bir kez daha baktı karanlığa. yarın yine gürültü başlayacaktı. ama bu gece, bu birkaç dakika, yalnızca ona aitti.
devamını gör...
10.
sabaha karşı üçte gözlerimi açtım. tavan, karanlıkta bir denize benziyordu. yatağın öte yanında selin uyuyordu; düzenli soluk alışları odayı bir saat gibi bölüyordu. ben ise saatin kaç olduğunu bilmekten korkarak yattım. uyku denen şey tuhaftır. onu ne kadar çok istersen o kadar uzaklaşır. gözlerimi yumup boşluğa bakmaya çalıştım ama zihnim izin vermedi. önce sabah ödenmesi gereken faturayı hatırladı. sonra iki yıl önce söylediğim bir cümleyi, karşımdaki adamın yüzünün nasıl değiştiğini hatırladı. utanç, insanı gecenin ortasında, en acımasız anda yakalıyor.
kalktım, mutfağa gittim. musluğu açıp bir bardak su içtim. pencereden dışarı baktığımda sokak lambası hâlâ yanıyordu, ışığı ıslak asfalta yayılmıştı. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. demek benden başka biri de uyanıktı. nedense bu beni biraz rahatlattı. belki o da faturayı, belki eski bir cümleyi düşünüyordu. zihnin gece dağılması garip bir şey. gündüz her düşünce sırasını bekler, biri gelir biri gider. ama sabaha karşı hepsi birden konuşmaya başlıyor. çocukluğumdan bir bahçe, ölmüş bir akraba, yarım kalmış bir iş, hepsi aynı anda. insan hangisini dinleyeceğini bilemiyor.
salonda kanepeye oturdum. karanlığa alıştıkça eşyalar biçim kazandı: kitaplık, koltuğun kolu, duvardaki çerçeve. bir zamanlar bu evi ne kadar istediğimizi hatırladım. selin ile ilk geldiğimizde boş odalarda yankılanan seslerimizi anımsadım. şimdi her köşe dolu ama içimdeki boşluk aynı yerde duruyordu. belki de mesele uyku değil. belki gündüz susturduğumuz şeyler, gece hesap sormaya geliyor. ben de oturup dinledim onları. kızmadan, kaçmadan. bir süre sonra sesleri hafifledi; sanki dinlenildiklerini anlamışlardı.
pencereden griye çalan bir aydınlık sızmaya başladı. karşı komşunun ışığı sönmüştü. ben de kalkıp yatağa döndüm. selin uykusunda hafifçe kımıldadı, elini benim tarafıma uzattı. elini tuttum. gözlerim ancak o zaman kendiliğinden kapandı.
kalktım, mutfağa gittim. musluğu açıp bir bardak su içtim. pencereden dışarı baktığımda sokak lambası hâlâ yanıyordu, ışığı ıslak asfalta yayılmıştı. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. demek benden başka biri de uyanıktı. nedense bu beni biraz rahatlattı. belki o da faturayı, belki eski bir cümleyi düşünüyordu. zihnin gece dağılması garip bir şey. gündüz her düşünce sırasını bekler, biri gelir biri gider. ama sabaha karşı hepsi birden konuşmaya başlıyor. çocukluğumdan bir bahçe, ölmüş bir akraba, yarım kalmış bir iş, hepsi aynı anda. insan hangisini dinleyeceğini bilemiyor.
salonda kanepeye oturdum. karanlığa alıştıkça eşyalar biçim kazandı: kitaplık, koltuğun kolu, duvardaki çerçeve. bir zamanlar bu evi ne kadar istediğimizi hatırladım. selin ile ilk geldiğimizde boş odalarda yankılanan seslerimizi anımsadım. şimdi her köşe dolu ama içimdeki boşluk aynı yerde duruyordu. belki de mesele uyku değil. belki gündüz susturduğumuz şeyler, gece hesap sormaya geliyor. ben de oturup dinledim onları. kızmadan, kaçmadan. bir süre sonra sesleri hafifledi; sanki dinlenildiklerini anlamışlardı.
pencereden griye çalan bir aydınlık sızmaya başladı. karşı komşunun ışığı sönmüştü. ben de kalkıp yatağa döndüm. selin uykusunda hafifçe kımıldadı, elini benim tarafıma uzattı. elini tuttum. gözlerim ancak o zaman kendiliğinden kapandı.
devamını gör...
11.
kahveyi hâlâ iki kaşık şekerle içiyorum. oysa ben acı severdim. bunu ona kaç kere söylediğimi hatırlamıyorum ama o hep gülüp fincanımı kendi ölçüsüne göre hazırlardı, sonunda ben de alıştım. şimdi tek başıma oturduğum mutfakta, sabahın o boş saatinde, kaşığı iki kez daldırıyorum kavanoza. tadını değiştirmeye niyetim yok. belki de değiştiremiyorum. onun gidişinin üzerinden neredeyse bir yıl geçti. insanlar ayrılıkların yara açtığını söyler, sanki bir kesik gibi, zamanla kabuk bağlar, kapanır. kimse alışkanlıkların kalabileceğini söylemez. oysa asıl kalıcı olan onlardır. bir insan gider ama bıraktığı küçük ritimler evin içinde dolaşmaya devam eder.
ayakkabılarımı kapının sağ tarafına diziyorum örneğin. eskiden ortaya fırlatırdım, o düzenli olsun isterdi. bir akşam eve geldiğimde ayakkabıları yine sağa dizdiğimi fark ettim ve bir an öylece kaldım. kimse görmüyordu, kimse beklemiyordu. yine de yaptım. sanki bedenim onun isteğini benden daha iyi hatırlıyordu. radyoyu açık bırakma huyu da ondan kaldı. sessizlikten hoşlanmazdı. ben eskiden televizyonun bile sesini kısardım, kafamın içindeki gürültü yeterdi bana. şimdi eve girer girmez radyoyu açıyorum, ne çaldığına bakmadan. bazen bir şarkı çıkıyor, ikimizin de bildiği bir şarkı, ve ben durup dinliyorum. sesi kapatmıyorum. onun sessizlikten korktuğunu bilirdim ama sanırım şimdi ben korkuyorum.
geçen hafta markette elim kendiliğinden onun sevdiği o mor ambalajlı bisküvilere gitti. sepete attım, kasaya kadar götürdüm, orada durdum. ben o bisküvileri sevmem. fazla tatlı gelir, ağzımda erimeleri bile rahatsız eder beni. yine de aldım. eve gelince bir tane açtım, bir ısırık aldım, sonra paketi dolaba kaldırdım. onun için almıştım sanki, oysa gelen giden yok. bunları düşünürken kendime kızıyorum bazen. adam ol, diyorum içimden, bir alışkanlık bu kadar mı zor bırakılır. ama iş öyle değil işte. ben onu değil, onunla geçirdiğim o sıradan günleri özlüyorum. kahvenin tatlılığı aslında sabahları yan yana oturmamızın tadı. ayakkabıların düzeni, birlikte kurduğumuz o küçük hayatın kalıntısı. radyonun sesi, evin boş olmadığı zamanların yankısı.
dün gece geç saatte telefonu elime aldım. numarası hâlâ duruyor. silmedim, silemedim. bir mesaj yazdım, sonra sildim. sadece nasılsın diyecektim, başka bir şey değil. ama gönderemedim. çünkü asıl sormak istediğim şey buydu galiba: sen de böyle küçük şeyler yapıyor musun hâlâ? benim bıraktığım bir alışkanlık kaldı mı sende?
sabah oldu yine. kahveyi koydum ocağa. kaşığı kavanoza daldırdım, bir, iki. sonra durdum. uzun uzun baktım fincana. belki bugün acı içerim, dedim kendi kendime. belki bugün başlarım her şeyi geri almaya, tek tek, kendi tadımı bulana kadar. kaşığı bıraktım. bir yudum aldım. yine tatlıydı. gülümsedim biraz, çaresizce. yarın, dedim. yarın belki. içimde bir yerde biliyordum, o yarın çabuk gelmeyecekti. bazı tatlar insanın diline değil, ömrüne siniyor
ayakkabılarımı kapının sağ tarafına diziyorum örneğin. eskiden ortaya fırlatırdım, o düzenli olsun isterdi. bir akşam eve geldiğimde ayakkabıları yine sağa dizdiğimi fark ettim ve bir an öylece kaldım. kimse görmüyordu, kimse beklemiyordu. yine de yaptım. sanki bedenim onun isteğini benden daha iyi hatırlıyordu. radyoyu açık bırakma huyu da ondan kaldı. sessizlikten hoşlanmazdı. ben eskiden televizyonun bile sesini kısardım, kafamın içindeki gürültü yeterdi bana. şimdi eve girer girmez radyoyu açıyorum, ne çaldığına bakmadan. bazen bir şarkı çıkıyor, ikimizin de bildiği bir şarkı, ve ben durup dinliyorum. sesi kapatmıyorum. onun sessizlikten korktuğunu bilirdim ama sanırım şimdi ben korkuyorum.
geçen hafta markette elim kendiliğinden onun sevdiği o mor ambalajlı bisküvilere gitti. sepete attım, kasaya kadar götürdüm, orada durdum. ben o bisküvileri sevmem. fazla tatlı gelir, ağzımda erimeleri bile rahatsız eder beni. yine de aldım. eve gelince bir tane açtım, bir ısırık aldım, sonra paketi dolaba kaldırdım. onun için almıştım sanki, oysa gelen giden yok. bunları düşünürken kendime kızıyorum bazen. adam ol, diyorum içimden, bir alışkanlık bu kadar mı zor bırakılır. ama iş öyle değil işte. ben onu değil, onunla geçirdiğim o sıradan günleri özlüyorum. kahvenin tatlılığı aslında sabahları yan yana oturmamızın tadı. ayakkabıların düzeni, birlikte kurduğumuz o küçük hayatın kalıntısı. radyonun sesi, evin boş olmadığı zamanların yankısı.
dün gece geç saatte telefonu elime aldım. numarası hâlâ duruyor. silmedim, silemedim. bir mesaj yazdım, sonra sildim. sadece nasılsın diyecektim, başka bir şey değil. ama gönderemedim. çünkü asıl sormak istediğim şey buydu galiba: sen de böyle küçük şeyler yapıyor musun hâlâ? benim bıraktığım bir alışkanlık kaldı mı sende?
sabah oldu yine. kahveyi koydum ocağa. kaşığı kavanoza daldırdım, bir, iki. sonra durdum. uzun uzun baktım fincana. belki bugün acı içerim, dedim kendi kendime. belki bugün başlarım her şeyi geri almaya, tek tek, kendi tadımı bulana kadar. kaşığı bıraktım. bir yudum aldım. yine tatlıydı. gülümsedim biraz, çaresizce. yarın, dedim. yarın belki. içimde bir yerde biliyordum, o yarın çabuk gelmeyecekti. bazı tatlar insanın diline değil, ömrüne siniyor
devamını gör...
12.
kahveyi hâlâ iki şekerli yapıyorum. oysa şeker sevmem. onun için öğrenmiştim; sabahları mutfağa geçtiğimde kaşığı çekmeceden alır, iki tepeleme koyar, karıştırırdım. şimdi tek başıma otururken bile elim aynı hareketi yapıyor, sonra ilk yudumda irkiliyorum. tatlı. fazla tatlı. ama dökmüyorum, sonuna kadar içiyorum. perdeyi de onun sevdiği gibi bırakıyorum; sağ taraftan yarım karış aralık kalacak şekilde. sabah güneşi tam yatağın ayakucuna vursun isterdi. ben karanlıkta uyumayı severdim aslında, ama hiç itiraz etmemiştim. gitti gideli iki mevsim oldu, hâlâ o aralığı bırakıyorum. ışık geliyor, gözüme vuruyor, uyanıyorum. sonra yatakta bir süre öylece tavana bakıyorum.
geçen hafta market alışverişinde farkında olmadan onun içtiği çayı almışım. poşeti kasada gördüm, elimde tuttum, geri koymadım. eve gelince demledim, içtim. tadı ona benzemiyordu tabii, çayın onunla bir alakası yoktu, ama içerken bir şeyler yerli yerine oturdu sanki. kendimi kandırdığımı biliyorum. alışkanlıklar insanın gitmesini engellemiyor, sadece gidişini yavaşlatıyor. telefonumda hâlâ onun numarası kayıtlı. silmek için birkaç kez açtım, parmağım o düğmenin üstünde bekledi, sonra vazgeçtim. aramıyorum, mesaj atmıyorum, ama orada durması nedense bana yetiyor. bazen akşamları listede aşağı kaydırırken gözüm ismine takılıyor, geçip gidiyorum, ama görmüş oluyorum. bir şeyin orada olduğunu bilmek, onu kullanmaktan farklı.
en çok da müzik konusunda zorlanıyorum. onunla dinlediğimiz şarkılar vardı; arabada, mutfakta, akşamüstleri. radyoda çalınca hemen kapatıyorum. bir defasında kapatamadım, direksiyonda kaldım, ışıklar yeşile döndü, arkadaki adam kornaya bastı, ben hâlâ oradaydım. şarkı bitene kadar bekledim, sonra yola devam ettim. ne aptalca. bir şarkı için trafikte durmak.
onun bıraktığı bir alışkanlık daha var, en tuhafı. yemek yaparken kendi kendime konuşuyorum. eskiden o yanımdayken tencerenin başında günün nasıl geçtiğini anlatırdım. şimdi kimse yok, ama ben yine anlatıyorum. boş mutfakta yüksek sesle. bugün işte şöyle oldu, otobüs geç kaldı, yağmur yağdı diyorum. sonra susuyorum, kaşığı bırakıyorum, kendimden biraz utanıyorum. ama ertesi gün yine yapıyorum. insan sevdiği birinden ayrılınca onu unutmaya çalışıyor sanırdım. meğer öyle değilmiş. kişiyi çoktan bırakmışsın, ama elin, gözün, kulağın hâlâ eski günlerin şeklini taşıyor. beden senden daha yavaş öğreniyor bir şeyin bittiğini. belki de öğrenmek istemiyor.
dün gece kahveyi şekersiz yaptım. ilk defa. kaşığı çekmeceden çıkardım, elim şekerliğe uzandı, sonra durdu. kaşığı yerine bıraktım. kahve acıydı, benim sevdiğim gibi acı. içtim. fena değildi. belki yarın perdeyi de tamamen kapatırım, kim bilir. belki de kapatmam. bir alışkanlık bir günde çözülmüyor, biliyorum. ama şekersiz kahve bir başlangıç sayılır herhâlde. küçük bir başlangıç. kendi tadıma dönmenin ilk adımı. fincanı yıkadım, ters çevirip kuruttum. mutfak sessizdi. bu sefer konuşmadım.
geçen hafta market alışverişinde farkında olmadan onun içtiği çayı almışım. poşeti kasada gördüm, elimde tuttum, geri koymadım. eve gelince demledim, içtim. tadı ona benzemiyordu tabii, çayın onunla bir alakası yoktu, ama içerken bir şeyler yerli yerine oturdu sanki. kendimi kandırdığımı biliyorum. alışkanlıklar insanın gitmesini engellemiyor, sadece gidişini yavaşlatıyor. telefonumda hâlâ onun numarası kayıtlı. silmek için birkaç kez açtım, parmağım o düğmenin üstünde bekledi, sonra vazgeçtim. aramıyorum, mesaj atmıyorum, ama orada durması nedense bana yetiyor. bazen akşamları listede aşağı kaydırırken gözüm ismine takılıyor, geçip gidiyorum, ama görmüş oluyorum. bir şeyin orada olduğunu bilmek, onu kullanmaktan farklı.
en çok da müzik konusunda zorlanıyorum. onunla dinlediğimiz şarkılar vardı; arabada, mutfakta, akşamüstleri. radyoda çalınca hemen kapatıyorum. bir defasında kapatamadım, direksiyonda kaldım, ışıklar yeşile döndü, arkadaki adam kornaya bastı, ben hâlâ oradaydım. şarkı bitene kadar bekledim, sonra yola devam ettim. ne aptalca. bir şarkı için trafikte durmak.
onun bıraktığı bir alışkanlık daha var, en tuhafı. yemek yaparken kendi kendime konuşuyorum. eskiden o yanımdayken tencerenin başında günün nasıl geçtiğini anlatırdım. şimdi kimse yok, ama ben yine anlatıyorum. boş mutfakta yüksek sesle. bugün işte şöyle oldu, otobüs geç kaldı, yağmur yağdı diyorum. sonra susuyorum, kaşığı bırakıyorum, kendimden biraz utanıyorum. ama ertesi gün yine yapıyorum. insan sevdiği birinden ayrılınca onu unutmaya çalışıyor sanırdım. meğer öyle değilmiş. kişiyi çoktan bırakmışsın, ama elin, gözün, kulağın hâlâ eski günlerin şeklini taşıyor. beden senden daha yavaş öğreniyor bir şeyin bittiğini. belki de öğrenmek istemiyor.
dün gece kahveyi şekersiz yaptım. ilk defa. kaşığı çekmeceden çıkardım, elim şekerliğe uzandı, sonra durdu. kaşığı yerine bıraktım. kahve acıydı, benim sevdiğim gibi acı. içtim. fena değildi. belki yarın perdeyi de tamamen kapatırım, kim bilir. belki de kapatmam. bir alışkanlık bir günde çözülmüyor, biliyorum. ama şekersiz kahve bir başlangıç sayılır herhâlde. küçük bir başlangıç. kendi tadıma dönmenin ilk adımı. fincanı yıkadım, ters çevirip kuruttum. mutfak sessizdi. bu sefer konuşmadım.
devamını gör...
13.
metronun camına yaslanmış, tünelin karanlığında kendi yansımamı seyrediyordum. vagon tıklım tıklımdı. omuzlar birbirine değiyor, çantalar bacaklara sürtünüyor, kimsenin bakmadığı bir yerde biri öksürüyordu. insan bu kadar bedenin arasında bir başına kalabiliyormuş demek, diye geçirdim içimden. karşımda bir adam gazetesini katlayıp cebine soktu. yanındaki genç kız telefonuna eğilmiş, kulaklıkları takılı, dudakları sessiz bir şarkıyı tekrarlıyordu. herkesin gideceği bir yer, bekleyen biri, akşam yemeğinde konuşacak bir hikâyesi vardı sanki. bense yalnızca duraklar arasında sürüklenen biriydim. eve gitsem de gitmesem de kimsenin fark etmeyeceği bir akşamdı.
bir istasyonda kapılar açıldı. içeri yeni bir dalga insan doldu, dışarı bir başkası boşaldı. o kısa anda, açılan boşlukta bir kadın gördüm. peronun kenarında duruyor, telefonunu kulağına dayamış, gülümsüyordu. kimle konuştuğunu bilmiyordum ama o gülümseme öyle içtendi ki bir an kendimi onun sesini duyacak kadar yakın hissettim. kapılar kapandı, tren hareket etti, kadın karanlıkta kaldı. yüzü zihnimde birkaç saniye asılı durdu, sonra o da diğer yüzler gibi silindi.
böyle işte, diye düşündüm. şehir sana durmadan insan gösteriyor ama hiçbirine dokunmana izin vermiyor. her yüz bir vaat gibi geliyor, arkasından çekip gidiyor. belki de kalabalığın en zalim yanı buydu; yalnızlığını unutturacak kadar dolu, onu gidermeye yetecek kadar boş. cebimden telefonumu çıkardım. rehberi açtım, isimler arasında yukarı aşağı kaydırdım. yüzlerce numara vardı, arayabileceğim tek kişi yoktu. iş arkadaşları, eski tanıdıklar, bir düğünde tanışıp bir daha görüşmediğim insanlar. hepsi orada duruyor, hiçbiri gerçekten yanımda değildi. ekranı kapattım, telefonu geri koydum.
yaşlı bir adam benim durduğum yere doğru ilerledi, tutamağa uzanmakta zorlanıyordu. kendi yerimi ona bıraktım, biraz kenara çekildim. adam oturunca başıyla teşekkür etti. o kadarcık bir bakış, o kadarcık bir minnet bile içimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. demek ki yalnızlık, insanın kimseyle bir şey paylaşmamasından değil, paylaşacak küçük anları görmezden gelmesinden büyüyordu. kendi durağım yaklaşırken kapıya doğru süzüldüm. camda yine kendi yüzümle karşılaştım. yorgun, biraz solgun ama gözlerinde eskisi kadar teslim olmuş bir ifade yoktu belki de. belki bu akşam eve gidince pencereyi açar, dışarının uğultusunu dinlerdim. belki yarın o peronda gülümseyen kadın gibi birine ben de gülümserdim, kim bilir.
tren durdu, kapılar açıldı. kalabalık beni dışarı doğru itti. peronda bir an durdum, geride kalan vagona baktım. içerideki yüzler yeniden birbirine karışmış, adsız bir yığın olmuştu. merdivenlere yöneldim. yukarıda şehir vardı, ışıkları, gürültüsü, milyonlarca yabancısıyla. ben de o yabancılardan biriydim ama artık bunu bir yenilgi gibi taşımıyordum. insan kalabalıkta yalnız kalabiliyorsa belki bir gün yine o kalabalığın içinde birini bulabilirdi. basamakları çıkarken serin bir rüzgâr yüzüme çarptı. derin bir nefes aldım. yalnızlık hâlâ oradaydı ama artık sırtıma binmiş bir yük gibi değil, yanımda yürüyordu.
bir istasyonda kapılar açıldı. içeri yeni bir dalga insan doldu, dışarı bir başkası boşaldı. o kısa anda, açılan boşlukta bir kadın gördüm. peronun kenarında duruyor, telefonunu kulağına dayamış, gülümsüyordu. kimle konuştuğunu bilmiyordum ama o gülümseme öyle içtendi ki bir an kendimi onun sesini duyacak kadar yakın hissettim. kapılar kapandı, tren hareket etti, kadın karanlıkta kaldı. yüzü zihnimde birkaç saniye asılı durdu, sonra o da diğer yüzler gibi silindi.
böyle işte, diye düşündüm. şehir sana durmadan insan gösteriyor ama hiçbirine dokunmana izin vermiyor. her yüz bir vaat gibi geliyor, arkasından çekip gidiyor. belki de kalabalığın en zalim yanı buydu; yalnızlığını unutturacak kadar dolu, onu gidermeye yetecek kadar boş. cebimden telefonumu çıkardım. rehberi açtım, isimler arasında yukarı aşağı kaydırdım. yüzlerce numara vardı, arayabileceğim tek kişi yoktu. iş arkadaşları, eski tanıdıklar, bir düğünde tanışıp bir daha görüşmediğim insanlar. hepsi orada duruyor, hiçbiri gerçekten yanımda değildi. ekranı kapattım, telefonu geri koydum.
yaşlı bir adam benim durduğum yere doğru ilerledi, tutamağa uzanmakta zorlanıyordu. kendi yerimi ona bıraktım, biraz kenara çekildim. adam oturunca başıyla teşekkür etti. o kadarcık bir bakış, o kadarcık bir minnet bile içimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. demek ki yalnızlık, insanın kimseyle bir şey paylaşmamasından değil, paylaşacak küçük anları görmezden gelmesinden büyüyordu. kendi durağım yaklaşırken kapıya doğru süzüldüm. camda yine kendi yüzümle karşılaştım. yorgun, biraz solgun ama gözlerinde eskisi kadar teslim olmuş bir ifade yoktu belki de. belki bu akşam eve gidince pencereyi açar, dışarının uğultusunu dinlerdim. belki yarın o peronda gülümseyen kadın gibi birine ben de gülümserdim, kim bilir.
tren durdu, kapılar açıldı. kalabalık beni dışarı doğru itti. peronda bir an durdum, geride kalan vagona baktım. içerideki yüzler yeniden birbirine karışmış, adsız bir yığın olmuştu. merdivenlere yöneldim. yukarıda şehir vardı, ışıkları, gürültüsü, milyonlarca yabancısıyla. ben de o yabancılardan biriydim ama artık bunu bir yenilgi gibi taşımıyordum. insan kalabalıkta yalnız kalabiliyorsa belki bir gün yine o kalabalığın içinde birini bulabilirdi. basamakları çıkarken serin bir rüzgâr yüzüme çarptı. derin bir nefes aldım. yalnızlık hâlâ oradaydı ama artık sırtıma binmiş bir yük gibi değil, yanımda yürüyordu.
devamını gör...
14.
saat üçe geliyordu ve ben yine uyanıktım. yatakta bir süre döndükten sonra pencerenin ışık sızan perdesine bakmaktan sıkıldım, battaniyeyi iterek kalktım. mutfaktan çakmağı aldım, sigara paketini de. balkon kapısını, içerideki uykular bölünmesin diye yavaşça açtım; oysa evde benden başka kimse yoktu. alışkanlık işte. dışarısı serindi. terlikle çıktığım için ayaklarım hemen üşüdü ama içeri girip çorap giyecek kadar da umursamadım. korkuluğa yaslandım, çakmağı çaktım, ilk dumanı ciğerlerime doldurdum.
şehir aşağıda uzanmış uyuyordu. gündüzleri bu manzaraya bakmaya vaktim olmuyordu ama gece yarısı her şey değişiyordu. trafik ışıkları kimseye komut vermeden kırmızıdan yeşile dönüyor, sonra tekrar kırmızıya çekiliyordu. kimse geçmiyordu o boş kavşaktan. yalnızca uzakta, bulvarın sonunda bir taksi ağır ağır ilerledi, sonra o da bir sokağa saptı ve kayboldu. geriye yalnızca ışıkların o anlamsız, sadık nöbeti kaldı. bir apartmanın üçüncü katında hâlâ bir pencere yanıyordu. merak ettim. kimdi orada uyanık olan? belki benim gibi uykusu kaçmış biri, belki bir bebeği olan genç bir baba, belki de sabaha bir sınavı olan bir öğrenci. o ışık bana tuhaf bir biçimde iyi geldi. bu koca sessizlikte yalnız olmadığımı düşündürdü. birinin daha uyanık olması, gecemi biraz daha katlanılır kılıyordu.
sigaranın közü karanlıkta parladı, sonra soldu. nefesimin buğusu dumana karıştı. bir zamanlar bu balkonda iki kişiydik. o da bazen uyuyamazdı; ben çıktığımda arkamdan gelir, üşüdüm der, koluma sokulurdu. pek konuşmazdık. yalnızca şehre bakardık, ışıklara, o üçüncü kattaki uyanık pencerelere. şimdi düşününce, en çok o sessizlikleri özlüyorum. kelimelerini değil, yanımdaki varlığını. gittiğinden beri balkon bana fazla geniş geliyor.
aşağıdan bir kedi sesi geldi, ince ve uzun. sonra bir çöp konteynerinin devrildiği tıkırtı. şehri sessiz sanıyorsun ama aslında değil. yalnızca dinlemek için durman gerekiyor. gündüzün gürültüsü öyle bir örtüyor ki her şeyi, gecenin kendine özgü seslerini duyamıyorsun. bir rüzgâr esintisi, bir kuşun kanadı, uzaktan bir motorun homurtusu. hepsi oradaydı, hep oradaydı; ben duymuyordum.
sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, izmariti korkuluğun kenarındaki küçük kavanoza bıraktım. onu da o almıştı, cam bir reçel kavanozu, kül tablası olsun diye. hâlâ duruyor işte. bazı şeyler insandan çok daha kalıcı oluyor. artık içeri girmeliydim. yarın işe gidecektim, birkaç saat de olsa uyumam gerekiyordu. ama hemen girmek istemedim. biraz daha durdum orada, ellerimi cebime sokup omuzlarımı kaldırarak. üçüncü kattaki ışık sönmüştü. belki o da sonunda yatmıştı. iyi geceler, dedim içimden, tanımadığım o insana.
şehir uyumaya devam etti, ben de sonunda kapıyı ardımdan kapattım. yatağa uzandığımda hâlâ üşüyordum ama içimde tuhaf bir dinginlik vardı. gece yarıları böyleydi işte. insanı yalnızlığıyla baş başa bırakıyor ama bir yandan da bir yerlere ait olduğunu hissettiriyordu. o boş kavşağa, o yanan pencereye, o cam kavanoza.
şehir aşağıda uzanmış uyuyordu. gündüzleri bu manzaraya bakmaya vaktim olmuyordu ama gece yarısı her şey değişiyordu. trafik ışıkları kimseye komut vermeden kırmızıdan yeşile dönüyor, sonra tekrar kırmızıya çekiliyordu. kimse geçmiyordu o boş kavşaktan. yalnızca uzakta, bulvarın sonunda bir taksi ağır ağır ilerledi, sonra o da bir sokağa saptı ve kayboldu. geriye yalnızca ışıkların o anlamsız, sadık nöbeti kaldı. bir apartmanın üçüncü katında hâlâ bir pencere yanıyordu. merak ettim. kimdi orada uyanık olan? belki benim gibi uykusu kaçmış biri, belki bir bebeği olan genç bir baba, belki de sabaha bir sınavı olan bir öğrenci. o ışık bana tuhaf bir biçimde iyi geldi. bu koca sessizlikte yalnız olmadığımı düşündürdü. birinin daha uyanık olması, gecemi biraz daha katlanılır kılıyordu.
sigaranın közü karanlıkta parladı, sonra soldu. nefesimin buğusu dumana karıştı. bir zamanlar bu balkonda iki kişiydik. o da bazen uyuyamazdı; ben çıktığımda arkamdan gelir, üşüdüm der, koluma sokulurdu. pek konuşmazdık. yalnızca şehre bakardık, ışıklara, o üçüncü kattaki uyanık pencerelere. şimdi düşününce, en çok o sessizlikleri özlüyorum. kelimelerini değil, yanımdaki varlığını. gittiğinden beri balkon bana fazla geniş geliyor.
aşağıdan bir kedi sesi geldi, ince ve uzun. sonra bir çöp konteynerinin devrildiği tıkırtı. şehri sessiz sanıyorsun ama aslında değil. yalnızca dinlemek için durman gerekiyor. gündüzün gürültüsü öyle bir örtüyor ki her şeyi, gecenin kendine özgü seslerini duyamıyorsun. bir rüzgâr esintisi, bir kuşun kanadı, uzaktan bir motorun homurtusu. hepsi oradaydı, hep oradaydı; ben duymuyordum.
sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, izmariti korkuluğun kenarındaki küçük kavanoza bıraktım. onu da o almıştı, cam bir reçel kavanozu, kül tablası olsun diye. hâlâ duruyor işte. bazı şeyler insandan çok daha kalıcı oluyor. artık içeri girmeliydim. yarın işe gidecektim, birkaç saat de olsa uyumam gerekiyordu. ama hemen girmek istemedim. biraz daha durdum orada, ellerimi cebime sokup omuzlarımı kaldırarak. üçüncü kattaki ışık sönmüştü. belki o da sonunda yatmıştı. iyi geceler, dedim içimden, tanımadığım o insana.
şehir uyumaya devam etti, ben de sonunda kapıyı ardımdan kapattım. yatağa uzandığımda hâlâ üşüyordum ama içimde tuhaf bir dinginlik vardı. gece yarıları böyleydi işte. insanı yalnızlığıyla baş başa bırakıyor ama bir yandan da bir yerlere ait olduğunu hissettiriyordu. o boş kavşağa, o yanan pencereye, o cam kavanoza.
devamını gör...
15.
kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum. az şekerli, üstüne bir tutam tarçın. oysa tarçın sevmem, hiç sevmedim. ilk zamanlar burun kıvırırdım, sonra alıştım, sonra da sevdim sandım. bugün fincanı elime aldığımda anladım ki sevdiğim tarçın değildi; onun mutfağı adımlayışı, ayağının ucuna basıp dolabın üst rafından tarçın kavanozunu alışıydı. gideli sekiz ay oldu. insan sekiz ayda bir alışkanlığı bırakır sanır. bırakamıyor. alışkanlık dediğin şey ten gibi, üstünde kalıyor.
sabahları uyanınca hâlâ yatağın sağ tarafına doğru elimi uzatıyorum. parmaklarım boşluğa, çarşafın soğuk kısmına değiyor. o boşluğu her sabah yeniden keşfediyorum. uyku sersemi zihnim onu orada arıyor, ayık zihnim ise gittiğini biliyor. aralarındaki o birkaç saniyelik boşluk, günün en zor anı. bir zamanlar telefonumun ekranını açtığımda parmağım kendiliğinden onun ismini yazmaya giderdi. şimdi orada durup öylece bakıyorum. artık yazmıyorum. ama numarayı silmedim de. silmek, sanki onu bir kere daha kaybetmek gibi. insan aynı şeyi iki kez kaybetmeye dayanamıyor.
market alışverişleri beni mahvediyor. sepete iki paket yoğurt atıyorum; o meyveli olanı severdi, ben sade. ikisini de alıyorum hâlâ. meyveli olan buzdolabında bekleyip bozuluyor, sonunda çöpe gidiyor. her hafta aynı şey. ama almaktan vazgeçemiyorum. sanki almazsam, onun bir daha dönmeyeceğini kabul etmiş olacağım. pencere kenarındaki sardunyaları sulama saatim hep akşam beş. onun kuralıydı bu. bitkiler öğle sıcağında değil, akşamüstü serinliğinde sulanır derdi; su toprağa daha çok işlermiş. doğru mu, bilmiyorum. ama saat beş olunca elim sulama kabına gidiyor. sardunyalar da onun sayesinde yaşıyor hâlâ; aptalca çiçek açıyorlar, sanki bir şey değişmemiş gibi.
en tuhafı şu: konuşurken bazı kelimeleri onun gibi söylüyorum. bir cümlenin ortasında duruyorum, sesim bir an ona benziyor. onun bir sözcüğe verdiği o hafif vurgu, cümlenin sonunu yukarı çekişi. kendimi dinliyorum, içimden gülüyorum, sonra boğazıma bir şey takılıyor. insan sevdiği birinden yalnızca anıları değil, konuşma biçimini de miras alıyormuş. dün akşam bir arkadaşım geldi. salona oturduk. ona kahve yaptım, alışkanlıkla üstüne tarçın serptim. içti, yüzünü buruşturdu, “tarçını sen mi koydun buna?” dedi. ben de “aslında sevmem.” dedim öylece. bana tuhaf tuhaf baktı. anlatamadım. bir insanın gidip de mutfağında, yatağında, dilinde kalabileceğini anlatmak zor.
bu alışkanlıkları teker teker bıraksam belki iyileşirim. tarçını çöpe atsam, yatağın ortasında yatsam, sardunyaları öğle vakti sulasam. ama korkuyorum. bu küçük şeyler gidince geriye ondan ne kalacak diye korkuyorum. sanki onu tutan tek şey, benim inatla sürdürdüğüm bu ufak ayinler. bu sabah fincanı yıkarken kararımı verdim gibi. tarçın kavanozunu dolabın en arka rafına koydum. görünmesin, elim gitmesin diye. sonra bir süre öylece durdum mutfağın ortasında. “ilk adım işte.” dedim kendi kendime. “en kötüsü ilk adım.” yarın sabah kahveyi sade içeceğim. belki tadını hiç sevmeyeceğim. ama bir sabah, bir gün, o boşluğa uzanan elim de duracak. insan sonunda alışıyor; gidenin yokluğuna da alışıyor. yeter ki başlasın.
sabahları uyanınca hâlâ yatağın sağ tarafına doğru elimi uzatıyorum. parmaklarım boşluğa, çarşafın soğuk kısmına değiyor. o boşluğu her sabah yeniden keşfediyorum. uyku sersemi zihnim onu orada arıyor, ayık zihnim ise gittiğini biliyor. aralarındaki o birkaç saniyelik boşluk, günün en zor anı. bir zamanlar telefonumun ekranını açtığımda parmağım kendiliğinden onun ismini yazmaya giderdi. şimdi orada durup öylece bakıyorum. artık yazmıyorum. ama numarayı silmedim de. silmek, sanki onu bir kere daha kaybetmek gibi. insan aynı şeyi iki kez kaybetmeye dayanamıyor.
market alışverişleri beni mahvediyor. sepete iki paket yoğurt atıyorum; o meyveli olanı severdi, ben sade. ikisini de alıyorum hâlâ. meyveli olan buzdolabında bekleyip bozuluyor, sonunda çöpe gidiyor. her hafta aynı şey. ama almaktan vazgeçemiyorum. sanki almazsam, onun bir daha dönmeyeceğini kabul etmiş olacağım. pencere kenarındaki sardunyaları sulama saatim hep akşam beş. onun kuralıydı bu. bitkiler öğle sıcağında değil, akşamüstü serinliğinde sulanır derdi; su toprağa daha çok işlermiş. doğru mu, bilmiyorum. ama saat beş olunca elim sulama kabına gidiyor. sardunyalar da onun sayesinde yaşıyor hâlâ; aptalca çiçek açıyorlar, sanki bir şey değişmemiş gibi.
en tuhafı şu: konuşurken bazı kelimeleri onun gibi söylüyorum. bir cümlenin ortasında duruyorum, sesim bir an ona benziyor. onun bir sözcüğe verdiği o hafif vurgu, cümlenin sonunu yukarı çekişi. kendimi dinliyorum, içimden gülüyorum, sonra boğazıma bir şey takılıyor. insan sevdiği birinden yalnızca anıları değil, konuşma biçimini de miras alıyormuş. dün akşam bir arkadaşım geldi. salona oturduk. ona kahve yaptım, alışkanlıkla üstüne tarçın serptim. içti, yüzünü buruşturdu, “tarçını sen mi koydun buna?” dedi. ben de “aslında sevmem.” dedim öylece. bana tuhaf tuhaf baktı. anlatamadım. bir insanın gidip de mutfağında, yatağında, dilinde kalabileceğini anlatmak zor.
bu alışkanlıkları teker teker bıraksam belki iyileşirim. tarçını çöpe atsam, yatağın ortasında yatsam, sardunyaları öğle vakti sulasam. ama korkuyorum. bu küçük şeyler gidince geriye ondan ne kalacak diye korkuyorum. sanki onu tutan tek şey, benim inatla sürdürdüğüm bu ufak ayinler. bu sabah fincanı yıkarken kararımı verdim gibi. tarçın kavanozunu dolabın en arka rafına koydum. görünmesin, elim gitmesin diye. sonra bir süre öylece durdum mutfağın ortasında. “ilk adım işte.” dedim kendi kendime. “en kötüsü ilk adım.” yarın sabah kahveyi sade içeceğim. belki tadını hiç sevmeyeceğim. ama bir sabah, bir gün, o boşluğa uzanan elim de duracak. insan sonunda alışıyor; gidenin yokluğuna da alışıyor. yeter ki başlasın.
devamını gör...
16.
metrodan çıktığımda saat altıyı geçiyordu. şehir, bütün yorgunluğunu insanların omuzlarına yığmıştı sanki; herkes bir yere yetişiyor, herkes başka bir hayata koşuyordu. ben de yürüdüm kalabalığın içinde, ama nereye gittiğimi tam olarak bilmeden. caddede binlerce insan vardı. yan yana, sırt sırta, birbirine değerek geçiyorlardı. bir kadının çantası koluma sürttü, özür bile dilemedi; dilemesi gerekmiyordu belki de. kimse kimseyi görmüyordu burada. yüzler vardı ama bakış yoktu. o an tek bir gözün üzerimde durmasını istedim; birinin bana bakıp da beni tanıdığını fark etmesini.
vitrinin önünde durdum. camda kendi yansımamı gördüm, arkamda akıp giden insan seliyle birlikte. yüzüme baktım. yorgundum. sabahtan beri konuştuğum tek kişi kahvecideki çocuktu, o da parayı uzatırken. ben teşekkür ettim, o başını salladı. bugünkü bütün insanlığım bundan ibaretti. bir zamanlar bu caddede başka türlü yürürdüm. yanımda biri olur, kolumu tutar, bir şeyler anlatır, ben gülerdim. ayşe. adını içimden söylemek bile göğsümde tuhaf bir ağırlık bıraktı. o gittiğinden beri kalabalıklar daha da kalabalık, ben daha da yalnızım. insan bir kişiyi kaybedince aslında bütün bir şehri kaybediyor; bunu kimse söylemiyor.
köşedeki simitçiden, canım istemese de bir simit aldım. ellerimin bir işle meşgul olmasını istedim sadece. parkın kenarındaki banka oturdum. karşımda çocuklar koşuşuyor, anneler onları izliyor, iki yaşlı adam bir masada tavla oynuyordu. herkesin bir yeri, bir ötekisi vardı. ben simidimi ufaladım, güvercinlere attım. bari onlar geldi yanıma. telefonuma baktım. bildirim yoktu. rehberde yüzlerce isim taş gibi, sessiz duruyordu. aramak isteyip de arayamadığım bir tanesini buldum. parmağım ekranın üstünde bekledi. ne diyecektim ki? yalnızım mı diyecektim? kimse bunu duymak istemez. herkes kendi yalnızlığıyla dolu; birbirimize taşıyacak yerimiz kalmamış.
akşam iyice çökerken lambalar yandı. şehir bir başka güzelleşti, ışıklarla süslendi, ama bu güzellik bana ait değildi. bir camekânın ardında bir aile gördüm; sofra kurmuşlar, çocuk bir şey anlatıyor, hepsi gülüyordu. onların ışığı sıcaktı. benimki sokak lambasının soğuk beyazıydı. kalktım, yine yürüdüm. bir an durdum, karşıdan gelen bir adamın gözlerine bilerek baktım. belki o da benim gibiydi, belki o da bu kalabalıkta birini arıyordu. ama adam gözlerini kaçırdı, hızlandı, gitti. herkes gözlerini kaçırıyor. sanki birbirimizin yalnızlığını görmekten korkuyoruz; çünkü görürsek kendimizinkini de kabul etmemiz gerekecek.
eve yaklaştığımda kalabalık seyreldi. sokaklar boşaldı. işin tuhafı, tenhalıkta kendimi daha az yalnız hissettim. belki de yalnızlık, insanın kalabalıkta bile bir başına kalmasıdır. boşlukta yalnızlık olağandır, ama binlerce insanın arasında kimsesiz kalmak, işte asıl o yakıyor insanı. anahtarı kilide soktum. içerisi karanlık ve sessizdi. ışığı yakmadan bir süre öylece durdum kapının önünde. sonra içimden ayşe'ye seslendim, sadece bir kez. kimse cevap vermedi elbette. ama seslenmek bile iyi geldi. bazen insan, yalnızlığını yenmek için değil, ona alışmak için konuşur kendiyle.
vitrinin önünde durdum. camda kendi yansımamı gördüm, arkamda akıp giden insan seliyle birlikte. yüzüme baktım. yorgundum. sabahtan beri konuştuğum tek kişi kahvecideki çocuktu, o da parayı uzatırken. ben teşekkür ettim, o başını salladı. bugünkü bütün insanlığım bundan ibaretti. bir zamanlar bu caddede başka türlü yürürdüm. yanımda biri olur, kolumu tutar, bir şeyler anlatır, ben gülerdim. ayşe. adını içimden söylemek bile göğsümde tuhaf bir ağırlık bıraktı. o gittiğinden beri kalabalıklar daha da kalabalık, ben daha da yalnızım. insan bir kişiyi kaybedince aslında bütün bir şehri kaybediyor; bunu kimse söylemiyor.
köşedeki simitçiden, canım istemese de bir simit aldım. ellerimin bir işle meşgul olmasını istedim sadece. parkın kenarındaki banka oturdum. karşımda çocuklar koşuşuyor, anneler onları izliyor, iki yaşlı adam bir masada tavla oynuyordu. herkesin bir yeri, bir ötekisi vardı. ben simidimi ufaladım, güvercinlere attım. bari onlar geldi yanıma. telefonuma baktım. bildirim yoktu. rehberde yüzlerce isim taş gibi, sessiz duruyordu. aramak isteyip de arayamadığım bir tanesini buldum. parmağım ekranın üstünde bekledi. ne diyecektim ki? yalnızım mı diyecektim? kimse bunu duymak istemez. herkes kendi yalnızlığıyla dolu; birbirimize taşıyacak yerimiz kalmamış.
akşam iyice çökerken lambalar yandı. şehir bir başka güzelleşti, ışıklarla süslendi, ama bu güzellik bana ait değildi. bir camekânın ardında bir aile gördüm; sofra kurmuşlar, çocuk bir şey anlatıyor, hepsi gülüyordu. onların ışığı sıcaktı. benimki sokak lambasının soğuk beyazıydı. kalktım, yine yürüdüm. bir an durdum, karşıdan gelen bir adamın gözlerine bilerek baktım. belki o da benim gibiydi, belki o da bu kalabalıkta birini arıyordu. ama adam gözlerini kaçırdı, hızlandı, gitti. herkes gözlerini kaçırıyor. sanki birbirimizin yalnızlığını görmekten korkuyoruz; çünkü görürsek kendimizinkini de kabul etmemiz gerekecek.
eve yaklaştığımda kalabalık seyreldi. sokaklar boşaldı. işin tuhafı, tenhalıkta kendimi daha az yalnız hissettim. belki de yalnızlık, insanın kalabalıkta bile bir başına kalmasıdır. boşlukta yalnızlık olağandır, ama binlerce insanın arasında kimsesiz kalmak, işte asıl o yakıyor insanı. anahtarı kilide soktum. içerisi karanlık ve sessizdi. ışığı yakmadan bir süre öylece durdum kapının önünde. sonra içimden ayşe'ye seslendim, sadece bir kez. kimse cevap vermedi elbette. ama seslenmek bile iyi geldi. bazen insan, yalnızlığını yenmek için değil, ona alışmak için konuşur kendiyle.
devamını gör...
17.
kahveyi hâlâ iki şeker atarak içiyorum, oysa eskiden acısını severdim. onunla tanıştıktan sonra bir şey oldu, damak tadım değişti sanki. ilk kez onun mutfağında, o küçük apartman dairesinde, elime tutuşturduğu fincandan içmiştim. sormadan iki şeker atmıştı. bir daha da vazgeçemedim. bu sabah da öyle yaptım. kaşığı bardağın kenarına vururken bir an durdum. sekiz ay oldu, hâlâ onun bıraktığı çizgiler üzerinde yürüyorum. insan ayrılınca her şeyin silineceğini, yeniden başlayacağını sanıyor. silinmiyor. kalıyor işte, böyle küçük şeylerde saklanıyor.
pencerenin önüne oturdum. dışarıda yağmur çiseliyordu, cam buğulanmıştı. parmağımla bir şeyler çizecek gibi oldum, sonra vazgeçtim. bunu o yapardı. buğulu camlara isimler yazar, kalpler çizerdi. ben aptalca bulurdum, hatta hafiften kızardım. şimdi elim kendiliğinden ona uzanıyor. tuhaf, insan sevmediği alışkanlıkları bile miras alıyor demek. telefonuma baktım. onunla birlikteyken sabahları önce hava durumuna bakmayı öğrenmiştim. kendi başıma yıllarca umursamadığım bir şeydi bu. ama o, dışarı çıkmadan önce mutlaka bakar, yanına şemsiye alıp almayacağına karar verirdi. şimdi ben de bakıyorum. bugün yağmurluymuş. zaten camdan görünüyordu ama yine de baktım. sanki onaylatıyorum, sanki hâlâ karşımda oturuyor gibi.
dolapta bir çay kutusu duruyor. ıhlamur. ben ıhlamur içmem, hiç sevmem. o alırdı, akşamları demlerdi, kokusu bütün eve yayılırdı. gitti ama kutu kaldı. atmadım. birkaç kez elime aldım, çöpe götürecektim, sonra yine rafın en arkasına ittim. neden sakladığımı bilmiyorum. belki koku için. kutuyu açınca hâlâ o akşamlar geliyor aklıma. kitaplığın önünden geçerken durdum. kitapların sırtları hâlâ onun dizdiği gibi, renklerine göre. ben eskiden yazara göre, alfabetik dizerdim. o geldi, hepsini karıştırdı, renklere göre yerleştirdi. itiraz etmiştim. ama sonra alışmışım. şimdi yeni bir kitap aldığımda bile refleksle rengine bakıyor, nereye koyacağımı ona göre düşünüyorum. gülünç bir şey. ama düzeltmiyorum da. düzeltsem sanki onu bir kez daha uğurlamış olacağım.
yağmur biraz hızlandı. kahvem soğumaya başlamıştı. bir yudum aldım, tatlıydı, hâlâ ona ait bir tatlılık. belki de mesele kahve değil. belki mesele, birinin hayatına girip damak tadını, alışkanlıklarını, sabahlarını değiştirmesi ve sonra çekip gitmesi. geriye kendini bırakması. insan sevdiği kişiyi unutabiliyor belki, yüzü zamanla bulanıklaşıyor, sesi siliniyor. ama bıraktığı alışkanlıklar öyle kolay gitmiyor. onlar bedene işliyor.
fincanı lavaboya götürdüm, yıkadım, süzgece koydum. o da hep hemen yıkardı, biriktirmezdi. ben eskiden bulaşığı akşama kadar bekletirdim. şimdi bekletemiyorum. elim varmıyor. kirli bir fincanı görünce içim rahat etmiyor, hemen kalkıp yıkıyorum. ceketimi aldım, kapıya yöneldim. sonra döndüm, askıdaki şemsiyeyi de aldım. bugün yağmurluydu, hava durumuna bakmıştım. kapıyı çekerken bir an düşündüm, acaba o da böyle mi, hâlâ benden kalan bir şeyler taşıyor mu? bilmiyorum. bilemem de. ama umuyorum ki bir sabah, hiç ummadığı bir anda, benim yüzümden yaptığı küçük bir şey çıksın karşısına. belki o zaman ikimiz de anlarız, bazı insanlar tam olarak gitmiyor.
pencerenin önüne oturdum. dışarıda yağmur çiseliyordu, cam buğulanmıştı. parmağımla bir şeyler çizecek gibi oldum, sonra vazgeçtim. bunu o yapardı. buğulu camlara isimler yazar, kalpler çizerdi. ben aptalca bulurdum, hatta hafiften kızardım. şimdi elim kendiliğinden ona uzanıyor. tuhaf, insan sevmediği alışkanlıkları bile miras alıyor demek. telefonuma baktım. onunla birlikteyken sabahları önce hava durumuna bakmayı öğrenmiştim. kendi başıma yıllarca umursamadığım bir şeydi bu. ama o, dışarı çıkmadan önce mutlaka bakar, yanına şemsiye alıp almayacağına karar verirdi. şimdi ben de bakıyorum. bugün yağmurluymuş. zaten camdan görünüyordu ama yine de baktım. sanki onaylatıyorum, sanki hâlâ karşımda oturuyor gibi.
dolapta bir çay kutusu duruyor. ıhlamur. ben ıhlamur içmem, hiç sevmem. o alırdı, akşamları demlerdi, kokusu bütün eve yayılırdı. gitti ama kutu kaldı. atmadım. birkaç kez elime aldım, çöpe götürecektim, sonra yine rafın en arkasına ittim. neden sakladığımı bilmiyorum. belki koku için. kutuyu açınca hâlâ o akşamlar geliyor aklıma. kitaplığın önünden geçerken durdum. kitapların sırtları hâlâ onun dizdiği gibi, renklerine göre. ben eskiden yazara göre, alfabetik dizerdim. o geldi, hepsini karıştırdı, renklere göre yerleştirdi. itiraz etmiştim. ama sonra alışmışım. şimdi yeni bir kitap aldığımda bile refleksle rengine bakıyor, nereye koyacağımı ona göre düşünüyorum. gülünç bir şey. ama düzeltmiyorum da. düzeltsem sanki onu bir kez daha uğurlamış olacağım.
yağmur biraz hızlandı. kahvem soğumaya başlamıştı. bir yudum aldım, tatlıydı, hâlâ ona ait bir tatlılık. belki de mesele kahve değil. belki mesele, birinin hayatına girip damak tadını, alışkanlıklarını, sabahlarını değiştirmesi ve sonra çekip gitmesi. geriye kendini bırakması. insan sevdiği kişiyi unutabiliyor belki, yüzü zamanla bulanıklaşıyor, sesi siliniyor. ama bıraktığı alışkanlıklar öyle kolay gitmiyor. onlar bedene işliyor.
fincanı lavaboya götürdüm, yıkadım, süzgece koydum. o da hep hemen yıkardı, biriktirmezdi. ben eskiden bulaşığı akşama kadar bekletirdim. şimdi bekletemiyorum. elim varmıyor. kirli bir fincanı görünce içim rahat etmiyor, hemen kalkıp yıkıyorum. ceketimi aldım, kapıya yöneldim. sonra döndüm, askıdaki şemsiyeyi de aldım. bugün yağmurluydu, hava durumuna bakmıştım. kapıyı çekerken bir an düşündüm, acaba o da böyle mi, hâlâ benden kalan bir şeyler taşıyor mu? bilmiyorum. bilemem de. ama umuyorum ki bir sabah, hiç ummadığı bir anda, benim yüzümden yaptığı küçük bir şey çıksın karşısına. belki o zaman ikimiz de anlarız, bazı insanlar tam olarak gitmiyor.
devamını gör...
18.
vapurun alt katı bu saatte hep aynıydı. iskeleye yanaşmadan on dakika önce herkes ayağa kalkar, kapıya doğru birikirdi. ben oturmaya devam ettim. acelem yoktu, beni bekleyen kimse de. karşımdaki sırada bir adam telefonuna gülümsüyordu, yandaki koltukta genç bir çift birbirinin omzuna yaslanmıştı. camdan denize bakarken kendi yüzümün soluk yansımasını gördüm. etrafımda yüzlerce insan vardı, satıcılar arasından geçiyor, çay bardakları tıngırdıyor, biri simit istiyordu. bütün bu ses denizinin ortasında sanki ben ayrı bir camekânın içindeydim.
yıllar önce bu vapura selin'le binerdik. o konuşur, ben dinlerdim. rüzgâr saçlarını yüzüne savurur, o gülerek toplardı. şimdi aynı koltukta tek başımaydım ve o alışkanlıkla hâlâ yanımdaki boşluğa doğru bir cümle kurmaya hazırlanıyordum. sonra susuyordum. söyleyecek kimse yoktu. bir martı camın hizasında süzülüp gitti. insanlar bir yerlere yetişiyordu, herkesin bir sıcak evi, bekleyen biri, bir sofrası vardı sanki. ben bunları düşündükçe kalabalık büyüyor, ben küçülüyordum.
tuhaftır, en yalnız hissettiğim anlar hiç yalnız olmadığım anlardı. odamda tek başımayken bu kadar ağır gelmezdi. ama böyle, herkesin ortasında, hiç kimseye ait olmadığımı fark ettiğimde içim çekilirdi. yanıma yaşlıca bir adam oturdu. paltosunun düğmelerini teker teker çözdü, oflayarak nefes aldı. bir şey söyleyecek gibi bana döndü, sonra vazgeçti. belki o da benim gibiydi, belki o da içinden bir cümle kurup sonra yutmuştu. ikimiz de öne bakıyorduk, iki yabancı, aynı sessizliği paylaşıyorduk.
vapur iskeleye çarptığında herkes bir dalga gibi kapıya aktı. ayağa kalktım, ceketimi ilikledim. rampadan inerken kalabalığın içinde omuz omuza yürüdük ama aslında kimse kimseye dokunmuyordu. bedenler birbirine değiyor, ruhlar birbirini görmüyordu. iskele çıkışında bir çiçekçi vardı. kova kova lale, karanfil. durup baktım. eskiden buradan selin'e çiçek alırdım, o kızarır, çiçekleri koklardı. şimdi ne alacağımı, kime götüreceğimi bilmiyordum. çiçekçi kadın bana baktı, alacak mısın der gibi. başımı iki yana salladım. yürüdüm.
caddede insanlar akıyordu. vitrinler aydınlık, kahveler doluydu. bir camdan içeri baktım, masalarda gülüşen gruplar, kadeh tokuşturanlar vardı. sokağın ortasında durup bir sigara yaktım. dumanı üflerken düşündüm, belki de yalnızlık böyle bir şeydi. boş bir oda değil, tam tersi, dopdolu bir sokakta kimsenin seni görmemesi. telefonumu çıkardım, rehberi kaydırdım. onlarca isim vardı. aramadan çok zaman geçen dostlar, unutulmuş numaralar. parmağım bir ismin üzerinde durdu, eski bir arkadaş. aramaya çekindim. ne diyecektim, neden arıyordum? telefonu cebime koydum.
sonra durdum. belki de bütün mesele buydu. herkes kendi camekânında, kimse ilk adımı atmıyordu. sigarayı söndürdüm, telefonu tekrar çıkardım. arkadaşımın numarasına bastım. telefon çaldı, çaldı. karşıdan tanıdık bir ses geldi, şaşkın ve sevinçli. kalabalık hâlâ akıyordu etrafımda ama artık o camekân biraz incelmişti. konuşurken gülümsedim. belki yalnızlık, kırılması gereken bir alışkanlıktı sadece.
yıllar önce bu vapura selin'le binerdik. o konuşur, ben dinlerdim. rüzgâr saçlarını yüzüne savurur, o gülerek toplardı. şimdi aynı koltukta tek başımaydım ve o alışkanlıkla hâlâ yanımdaki boşluğa doğru bir cümle kurmaya hazırlanıyordum. sonra susuyordum. söyleyecek kimse yoktu. bir martı camın hizasında süzülüp gitti. insanlar bir yerlere yetişiyordu, herkesin bir sıcak evi, bekleyen biri, bir sofrası vardı sanki. ben bunları düşündükçe kalabalık büyüyor, ben küçülüyordum.
tuhaftır, en yalnız hissettiğim anlar hiç yalnız olmadığım anlardı. odamda tek başımayken bu kadar ağır gelmezdi. ama böyle, herkesin ortasında, hiç kimseye ait olmadığımı fark ettiğimde içim çekilirdi. yanıma yaşlıca bir adam oturdu. paltosunun düğmelerini teker teker çözdü, oflayarak nefes aldı. bir şey söyleyecek gibi bana döndü, sonra vazgeçti. belki o da benim gibiydi, belki o da içinden bir cümle kurup sonra yutmuştu. ikimiz de öne bakıyorduk, iki yabancı, aynı sessizliği paylaşıyorduk.
vapur iskeleye çarptığında herkes bir dalga gibi kapıya aktı. ayağa kalktım, ceketimi ilikledim. rampadan inerken kalabalığın içinde omuz omuza yürüdük ama aslında kimse kimseye dokunmuyordu. bedenler birbirine değiyor, ruhlar birbirini görmüyordu. iskele çıkışında bir çiçekçi vardı. kova kova lale, karanfil. durup baktım. eskiden buradan selin'e çiçek alırdım, o kızarır, çiçekleri koklardı. şimdi ne alacağımı, kime götüreceğimi bilmiyordum. çiçekçi kadın bana baktı, alacak mısın der gibi. başımı iki yana salladım. yürüdüm.
caddede insanlar akıyordu. vitrinler aydınlık, kahveler doluydu. bir camdan içeri baktım, masalarda gülüşen gruplar, kadeh tokuşturanlar vardı. sokağın ortasında durup bir sigara yaktım. dumanı üflerken düşündüm, belki de yalnızlık böyle bir şeydi. boş bir oda değil, tam tersi, dopdolu bir sokakta kimsenin seni görmemesi. telefonumu çıkardım, rehberi kaydırdım. onlarca isim vardı. aramadan çok zaman geçen dostlar, unutulmuş numaralar. parmağım bir ismin üzerinde durdu, eski bir arkadaş. aramaya çekindim. ne diyecektim, neden arıyordum? telefonu cebime koydum.
sonra durdum. belki de bütün mesele buydu. herkes kendi camekânında, kimse ilk adımı atmıyordu. sigarayı söndürdüm, telefonu tekrar çıkardım. arkadaşımın numarasına bastım. telefon çaldı, çaldı. karşıdan tanıdık bir ses geldi, şaşkın ve sevinçli. kalabalık hâlâ akıyordu etrafımda ama artık o camekân biraz incelmişti. konuşurken gülümsedim. belki yalnızlık, kırılması gereken bir alışkanlıktı sadece.
devamını gör...
19.
saat üçü geçiyordu; telefonun ekranına bakmasam da biliyordum. içimde bir yerde bir saat vardı ve o saat hiç durmuyordu. yatağın sağ tarafına döndüm, sonra soluna. yastığı çevirdim ki serin yüzü yanağıma değsin, ama serinlik bir dakika bile sürmedi. tavana bakıyordum. karanlıkta bile fark ediliyordu tavan, çünkü gözüm alışmıştı. perdenin aralığından sokak lambasının sarı ışığı sızıyor, duvarda ince bir çizgi oluşturuyordu. o çizgiye baktım uzun uzun. sanki bir şey söyleyecekti bana, sanki bakarsam bir cevap verecekti. zihnim durmuyordu işte, mesele buydu.
beden yorgundu, kollarım ağırdı, ama kafamın içi bir pazar yeri gibiydi. bir düşünce geliyor, daha onu tam yakalamadan başka biri araya giriyordu. yarın vermem gereken raporu düşündüm, sonra birden on yıl önce söylediğim bir cümle geldi aklıma; utandığım, kimsenin hatırlamadığı ama benim unutamadığım bir cümle. içim büzüldü. kime ne, dedim kendime, kimse hatırlamıyor. ama fayda etmedi. su içmeye kalktım. mutfak buz gibiydi, çıplak ayaklarım karoların soğuğunu emdi. bardağı doldururken musluğun sesi evin sessizliğinde fazla yüksek geldi. camdan dışarı baktım. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. belki orada da benim gibi biri, uyuyamayan biri, kendi tavanına bakan biri. bunda tuhaf bir teselli buldum. yalnız değildim bu saatte, bu şehirde uyanık kalanlar vardı, sayılarını bilmesem de.
yatağa döndüm. bu sefer onu düşündüm. ayrılalı aylar oldu, düşünmemeye çalışıyordum ama gecenin bu saati merhametsizdi, her kapıyı açık bırakıyordu. nasıl gülerdi, çayı nasıl karıştırırdı, kaşığı fincanın kenarına vurmadan. insanda küçük şeyler kalıyordu, koca olaylar değil. onun bir sabah saçını topladığı hâli geldi gözümün önüne, ense çizgisi; o an ona bir şey söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. şimdi söyleyecek biri yoktu.
nefesimi yavaşlatmayı denedim. dörde kadar say, tut, dörde kadar bırak. bir yerde okumuştum, uykuya böyle dalınırmış. saydım. bir, iki, üç. ama sayarken bile araya laf karışıyordu, sayının arasına düşünce sızıyordu. beynim benimle inatlaşıyor gibiydi; ne kadar sakinleşmeye çalışsam o kadar diri oluyordu. bir ara saatin dördü vurduğunu hissettim, dışarıda bir kamyon geçti, çöp kamyonu belki. sonra uzakta bir köpek havladı. şehir uyanmaya hazırlanıyordu, ben ise henüz uyuyamamıştım ve bu, haksızlık gibi geldi. herkes dinlenmiş kalkacaktı, ben ise bu gecenin borcunu bütün gün ödeyecektim; ağır göz kapaklarıyla, dağınık bir kafayla.
gözlerimi yine yumdum. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim, ama karar vermek bile bir düşünceydi. kendimi bıraktım. duvardaki sarı çizgi hâlâ oradaydı, göz kapağımın arkasında bile duruyordu sanki. yavaş yavaş, farkına varmadan, düşünceler seyrekleşti. aralarındaki boşluk büyüdü. bir düşünce geldi, gitti, arkası gelmedi. belki o boşlukta uyudum, bilmiyorum. sabahın ilk grisi perdeye vurduğunda gözümü açtığımı hatırlıyorum, kısacık bir an için, sonra yine karardı her şey. zihnim sonunda pes etmişti ya da ben ona yenilmiştim; hangisi olduğunu ayırt edemedim. yorgunluk artık tatlı bir şeye dönüşmüştü, teslim olmaya benzeyen bir şeye.
beden yorgundu, kollarım ağırdı, ama kafamın içi bir pazar yeri gibiydi. bir düşünce geliyor, daha onu tam yakalamadan başka biri araya giriyordu. yarın vermem gereken raporu düşündüm, sonra birden on yıl önce söylediğim bir cümle geldi aklıma; utandığım, kimsenin hatırlamadığı ama benim unutamadığım bir cümle. içim büzüldü. kime ne, dedim kendime, kimse hatırlamıyor. ama fayda etmedi. su içmeye kalktım. mutfak buz gibiydi, çıplak ayaklarım karoların soğuğunu emdi. bardağı doldururken musluğun sesi evin sessizliğinde fazla yüksek geldi. camdan dışarı baktım. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. belki orada da benim gibi biri, uyuyamayan biri, kendi tavanına bakan biri. bunda tuhaf bir teselli buldum. yalnız değildim bu saatte, bu şehirde uyanık kalanlar vardı, sayılarını bilmesem de.
yatağa döndüm. bu sefer onu düşündüm. ayrılalı aylar oldu, düşünmemeye çalışıyordum ama gecenin bu saati merhametsizdi, her kapıyı açık bırakıyordu. nasıl gülerdi, çayı nasıl karıştırırdı, kaşığı fincanın kenarına vurmadan. insanda küçük şeyler kalıyordu, koca olaylar değil. onun bir sabah saçını topladığı hâli geldi gözümün önüne, ense çizgisi; o an ona bir şey söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. şimdi söyleyecek biri yoktu.
nefesimi yavaşlatmayı denedim. dörde kadar say, tut, dörde kadar bırak. bir yerde okumuştum, uykuya böyle dalınırmış. saydım. bir, iki, üç. ama sayarken bile araya laf karışıyordu, sayının arasına düşünce sızıyordu. beynim benimle inatlaşıyor gibiydi; ne kadar sakinleşmeye çalışsam o kadar diri oluyordu. bir ara saatin dördü vurduğunu hissettim, dışarıda bir kamyon geçti, çöp kamyonu belki. sonra uzakta bir köpek havladı. şehir uyanmaya hazırlanıyordu, ben ise henüz uyuyamamıştım ve bu, haksızlık gibi geldi. herkes dinlenmiş kalkacaktı, ben ise bu gecenin borcunu bütün gün ödeyecektim; ağır göz kapaklarıyla, dağınık bir kafayla.
gözlerimi yine yumdum. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim, ama karar vermek bile bir düşünceydi. kendimi bıraktım. duvardaki sarı çizgi hâlâ oradaydı, göz kapağımın arkasında bile duruyordu sanki. yavaş yavaş, farkına varmadan, düşünceler seyrekleşti. aralarındaki boşluk büyüdü. bir düşünce geldi, gitti, arkası gelmedi. belki o boşlukta uyudum, bilmiyorum. sabahın ilk grisi perdeye vurduğunda gözümü açtığımı hatırlıyorum, kısacık bir an için, sonra yine karardı her şey. zihnim sonunda pes etmişti ya da ben ona yenilmiştim; hangisi olduğunu ayırt edemedim. yorgunluk artık tatlı bir şeye dönüşmüştü, teslim olmaya benzeyen bir şeye.
devamını gör...
20.
ali işten döndüğünde eve girecek gücü kalmamıştı, o yüzden koridorun ucundaki pencerenin önünde durdu. aşağıda cadde ıslaktı, arabaların farları asfaltta uzayıp kısalan sarı lekeler bırakıyordu. cama yağmur damlaları vuruyor, biriktikçe ağırlaşıp aşağı kayıyordu. parmağını cama değdirdi. soğuktu. dışarıda kalan dünyayla arasında ince bir buğu vardı; nefesiyle büyüyen, biraz sonra kendiliğinden dağılan bir sis. bir çocuk gibi üstüne yazı yazmak istedi ama vazgeçti. yazacak bir şey bulamadı.
sokakta bir kadın, şemsiyesini kapatmadan bir dükkânın saçağı altına sığındı. telefonuna bakıyordu, sonra saatine, sonra caddenin başına doğru. birini bekliyor olmalıydı. ali onu izlerken kendi bekleyişlerini hatırladı. yıllar önce, tıpkı böyle bir yağmurda, bir kafenin camekânı ardında selin'i beklerdi. hep gecikirdi ama geldiğinde saçları ıslak, yanakları kızarmış, gülerek içeri dalardı. o gülüşü hatırlamak şimdi göğsünde tuhaf bir ağırlık bırakıyordu. selin gideli çok olmuştu. kavga etmemişlerdi, bağırmamışlardı; sadece bir gün konuşacak bir şeyleri kalmadığını fark etmişlerdi. belki de kalmamış değildi, söylemeye üşenmişlerdi. ali bunu hâlâ çözememişti. insan bir şeyi neden söylemezdi ki dururken.
camdaki damlalardan biri yavaşça yolunu buldu; iki üç küçük damlayı da yanına alarak aşağı süzüldü, pencerenin alt kenarında kayboldu. ali onu sonuna kadar izledi. böyle şeyleri izlemek son zamanlarda onu dinlendiriyordu. karmaşık değildi, bir sonu vardı, tahmin edilebilirdi. aşağıda kadın başını kaldırdı. caddenin başından biri geliyordu; koşar adım, ceketini başına siper etmişti. kadın gülümsedi; o gülümseyişi ali bu mesafeden bile gördü. adam yanına vardığında bir an durdular, sonra birlikte yürüdüler; aynı şemsiyenin altında, omuzları birbirine değerek. yağmur ikisini de yarı yarıya ıslatıyordu, umursamıyorlardı.
ali onların ardından, köşeyi dönüp kaybolana kadar baktı. sonra cam yine boştu; sadece damlalar, ıslak asfalt ve solup açan farlar vardı. içini çekti. bir zamanlar o da o adamdı, birinin başını kaldırıp gülümsediği kişi. şimdi camın bu tarafındaydı; kuru ve yalnızdı ama nedense dışarıda kalanları kıskanmıyordu. sadece hatırlıyordu. hatırlamak da bir şeydi, belki de tek kalan şey. cebinden telefonunu çıkardı. rehberde bir süre gezindi, parmağı selin'in isminde durdu. ne yazacağını bilmiyordu. belki sadece yağmur yağdığını, camdan baktığını, aklına geldiğini yazardı. belki bunlar ona aptalca gelirdi. belki hiç cevap vermezdi. telefonu tekrar cebine koydu. yazmadı ama silmedi de.
yağmur hafifledi, damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş berraklaştı. aşağıda bir kedi, silkinerek bir arabanın altından çıkıp karşıya geçti. ali onu da izledi; sonunda o da bir kapının aralığından içeri süzülüp gözden kayboldu. koridor artık karanlıktı, sadece caddenin ışığı camdan içeri vuruyordu. ali orada biraz daha durdu, alnını cama dayadı. soğukluk iyi geldi. bir gün, diye düşündü, belki bir gün yazarım. bugün değil ama belki bir gün. sonra doğruldu, anahtarını çıkardı, kapısını açtı. arkasında cam yine yağmura kaldı; sessiz ve sabırlı, biriktirmeye devam ederek.
sokakta bir kadın, şemsiyesini kapatmadan bir dükkânın saçağı altına sığındı. telefonuna bakıyordu, sonra saatine, sonra caddenin başına doğru. birini bekliyor olmalıydı. ali onu izlerken kendi bekleyişlerini hatırladı. yıllar önce, tıpkı böyle bir yağmurda, bir kafenin camekânı ardında selin'i beklerdi. hep gecikirdi ama geldiğinde saçları ıslak, yanakları kızarmış, gülerek içeri dalardı. o gülüşü hatırlamak şimdi göğsünde tuhaf bir ağırlık bırakıyordu. selin gideli çok olmuştu. kavga etmemişlerdi, bağırmamışlardı; sadece bir gün konuşacak bir şeyleri kalmadığını fark etmişlerdi. belki de kalmamış değildi, söylemeye üşenmişlerdi. ali bunu hâlâ çözememişti. insan bir şeyi neden söylemezdi ki dururken.
camdaki damlalardan biri yavaşça yolunu buldu; iki üç küçük damlayı da yanına alarak aşağı süzüldü, pencerenin alt kenarında kayboldu. ali onu sonuna kadar izledi. böyle şeyleri izlemek son zamanlarda onu dinlendiriyordu. karmaşık değildi, bir sonu vardı, tahmin edilebilirdi. aşağıda kadın başını kaldırdı. caddenin başından biri geliyordu; koşar adım, ceketini başına siper etmişti. kadın gülümsedi; o gülümseyişi ali bu mesafeden bile gördü. adam yanına vardığında bir an durdular, sonra birlikte yürüdüler; aynı şemsiyenin altında, omuzları birbirine değerek. yağmur ikisini de yarı yarıya ıslatıyordu, umursamıyorlardı.
ali onların ardından, köşeyi dönüp kaybolana kadar baktı. sonra cam yine boştu; sadece damlalar, ıslak asfalt ve solup açan farlar vardı. içini çekti. bir zamanlar o da o adamdı, birinin başını kaldırıp gülümsediği kişi. şimdi camın bu tarafındaydı; kuru ve yalnızdı ama nedense dışarıda kalanları kıskanmıyordu. sadece hatırlıyordu. hatırlamak da bir şeydi, belki de tek kalan şey. cebinden telefonunu çıkardı. rehberde bir süre gezindi, parmağı selin'in isminde durdu. ne yazacağını bilmiyordu. belki sadece yağmur yağdığını, camdan baktığını, aklına geldiğini yazardı. belki bunlar ona aptalca gelirdi. belki hiç cevap vermezdi. telefonu tekrar cebine koydu. yazmadı ama silmedi de.
yağmur hafifledi, damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş berraklaştı. aşağıda bir kedi, silkinerek bir arabanın altından çıkıp karşıya geçti. ali onu da izledi; sonunda o da bir kapının aralığından içeri süzülüp gözden kayboldu. koridor artık karanlıktı, sadece caddenin ışığı camdan içeri vuruyordu. ali orada biraz daha durdu, alnını cama dayadı. soğukluk iyi geldi. bir gün, diye düşündü, belki bir gün yazarım. bugün değil ama belki bir gün. sonra doğruldu, anahtarını çıkardı, kapısını açtı. arkasında cam yine yağmura kaldı; sessiz ve sabırlı, biriktirmeye devam ederek.
devamını gör...