zaman tüneli

gaza ve saza çabuk gelen bir milletiz.
asıl mesele, gaza geldiğimizde arabayı kim sürüyor...
saza geldiğimizde türküyü kim söylüyor...
ona çok dikkat etmek lazım.
devamını gör...

duştan çıkınca kurulanıp don giyen tek miyim??

yalnız olamam bu konuda.*
devamını gör...

kulak temizliği.
saç taraması.
arkasından mocha'mı içiyorum.

maalesef bu konuya romantik bir cevap veremeyeceğim. duştan sonra vücuduma herhangi bir ürün sürmeyi sevmiyorum çünkü cilde sürülen her ürün, cilt yüzeyinde bir katman oluşturur. zaten deriyi temizlemek adına duşa giriyorum. gözeneklerimi geriye neden tıkayayım? bu yüzden kremler- tonikler- jeller bana göre değil.

kulak temizleme olayı benim için bir gereklilik çünkü kulaklarımdan su aldığımda, anında orta kulak enfeksiyonuna döndürüyor. yaşayan bilir, inanılmaz bir gırtlak acısı yaratıyor. günlerce sürünüyoruz. konuşamamanız cabası. bu yüzden her duştan sonra hassas biçimde, kulağıma biriken tüm suyu temizliyorum.


saçları ıslakken taramak önemli. kuruyan saç tararken acayip kırılıyor. bu yüzden öncelik sıralamamda ikinci sıradadır.

en son aşama tamamen keyif. çikolatalı mocham'la dünyanın tadına bakıyorum.
devamını gör...

metronun içi tıkış tıkıştı. omuz omuza, sırt sırta, nefes nefese duran onlarca insanın arasında sinan, tutunduğu demire yaslanmış, vagonun camına bakıyordu. camda kendi yüzü görünüyordu, arkasında da başka yüzler; hepsi solgun, hepsi bir yere yetişmeye çalışan, hepsi başka bir dünyanın kapısında bekleyen yüzlerdi. sabahtan beri en az yüz kişiyle temas etmişti. kolları değmiş, çantaları çarpmış, aynı kokuyu solumuşlardı. ama tuhaftır, o kadar insanın içinde kendini bir kuyunun dibindeymiş gibi hissediyordu. kalabalık ne kadar sıkışırsa, o kadar tek başına kalıyordu sanki. bedenler yaklaştıkça aralarındaki mesafe büyüyordu.

yandaki adam telefonuyla konuşuyor, birine akşam ne pişireceğini soruyordu. karşısındaki genç kız kulaklığını takmış, gözlerini kapatmış, kendi müziğinin içinde kaybolmuştu. herkesin bir yere ait olduğu belliydi. herkesin bekleyeni, arayanı, akşam eve döndüğünde sofrada karşılaşacağı biri vardı. sinan bunu düşününce içinde soğuk bir şey kımıldadı. aslında bir zamanlar onun da vardı. elif akşamları kapıda beklerdi onu. ayakkabılarının sesini tanır, o daha anahtarı çevirmeden mutfaktan seslenirdi. şimdi o ses yoktu. ayrılalı sekiz ay olmuştu ama sinan hâlâ eve girdiğinde bir an duraksıyor, sanki birinin seslenmesini bekliyordu. sessizlik her seferinde onu yeniden yakalıyordu.

metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, bir grup insan indi, yerlerine yenileri doldu. bu değiş tokuş hiç durmuyordu; yüzler geliyor, yüzler gidiyor, hiçbiri kalmıyordu. sinan bir ara gülümsemek istedi, karşısındaki yaşlı kadına yer vermek için kımıldadı. kadın teşekkür etti, oturdu, sonra çantasını kucağına aldı ve pencereye döndü. o kısacık temas bile bitmişti. insan bu kadar kalabalığın içinde bir başkasına ne kadar dokunabilirdi ki?

cebindeki telefonu titredi. bir bildirimdi, iş grubundan biri bir şeyler yazmıştı. sinan ekrana baktı, okumaya bile üşendi. onlarca mesaj, onlarca konuşma, ama hiçbiri ona sabah nasıl uyandığını sormuyordu. kimse gerçekten sormuyordu. herkes bir şey söylüyordu ama kimse duymuyordu. belki de en büyük yalnızlık buydu; konuşmanın çok, dinlemenin az olduğu bir yerde durmak. vagon sarsıldı, tekrar hareket etti. sinan başını cama dayadı. camın soğukluğu alnına iyi geldi. bir an gözlerini kapadı ve hayal etti; ineceği durakta biri onu bekliyor olsa nasıl olurdu diye. merdivenlerin başında, kalabalığın içinden onu seçen bir yüz. el sallayan, gülümseyen. ama böyle biri yoktu. durakta onu yalnızca akşamın griliği ve eve giden uzun yol bekliyordu.

kendi durağına yaklaştıklarında kapıya doğru ilerledi. insanların arasından sıyrıldı, birkaç omza çarptı, birkaç özür mırıldandı. kapı açıldı, dışarı adımını attı. peronda yürürken arkasına baktı; metro yeniden doldu, kapılar kapandı, o kalabalık başka insanlarla birlikte uzaklaştı. içlerinden kimse sinan'ı hatırlamayacaktı. o da onları hatırlamayacaktı. merdivenleri çıkarken belki yarın biriyle konuşurum diye düşündü. belki elif'i değil ama başka birini, eski bir arkadaşını arardı. belki bu kadar kalabalığın içinde bir tek sesi duymak yeterdi. dışarı çıktığında hava kararmıştı, sokak lambaları yeni yanıyordu. yürüdü. kalabalık geride kalmıştı ama yalnızlık hâlâ yanı başındaydı, sadık bir yoldaş gibi, adımlarına uyum sağlayarak.
devamını gör...

saat üçe geliyordu ki uykum kaçtı. yatakta bir süre döndüm durdum, sonra vazgeçtim. battaniyeyi omzuma attım, sigara paketini ve çakmağı sehpanın üstünden aldım, ayaklarımın ucuna basarak balkona çıktım. dışarısı serindi. içeride kalorifer kokan boğuk havadan sonra bu serinlik yüzüme iyi geldi. bir sigara çıkardım, çakmağın alevi bir an karanlığı yardı, sonra söndü. ilk nefesi çekerken şehre baktım. aşağıda hiçbir şey kımıldamıyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta bir tanesi mavimsi bir ışıkla yanıp sönüyordu; biri televizyonun karşısında uyuyakalmış olmalıydı. sokak lambaları boş kaldırımları aydınlatıyor, hiç kimse geçmiyordu. uzakta, çok uzakta bir köpek havladı, sonra o da sustu.

gündüzleri bu şehir insanın üstüne yürüyordu. kornalar, bağırışlar, otobüslerin homurtusu, kaldırımda birbirine çarpan omuzlar. ama şimdi, bu saatte, her şey durmuştu. sanki koca kent bir yorgunluğun ardından sırtüstü uzanmış, derin derin soluk alıyordu. bu sessizliğin içinde kendi nefesimi duyabiliyordum. sigaranın ucu her nefeste kızarıyor, sonra sönükleşiyordu. külü demir korkuluğun üstüne silktim. aklıma nedense elif geldi. ayrılalı aylar oldu, ama böyle sessiz saatlerde hâlâ o çıkıyordu karşıma.

onunla da böyle balkonlarda otururduk bir zamanlar, ikimiz de sabaha karşı uyuyamayan tiplerdik. o çayını yudumlar, ben sigaramı içerdim. konuşmadan da rahat ederdik. işte o sessizliği özlüyordum galiba, kadını değil de o sessizliği. battaniyeyi biraz daha topladım üstüme. rüzgâr yoktu ama gecenin kendine özgü bir soğuğu vardı, tenin altına sızan türden. karşı apartmanın önündeki ağaç dalları kıpırdamadan duruyordu, sanki onlar da nefeslerini tutmuştu.

bir ara gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yüzünden yıldızlar seçilmiyordu, yalnızca birkaç soluk nokta vardı orada burada. çocukken köyde, büyükbabamın evinin damında yatardık yazları. gökyüzü öyle kalabalıktı ki insan hangi yıldıza bakacağını şaşırırdı. şimdi ise şu gri örtünün altında, o kalabalığı hayal etmeye çalışıyordum. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, dumanı yavaşça bıraktım ve havada dağılışını seyrettim. aşağıda bir taksi belirdi, sarı ışığı sokağı bir baştan bir başa geçti, sonra köşeyi dönüp kayboldu. ardından yine o derin sessizlik çöktü.

bu anları seviyordum işte. kimseye hesap vermeden, kimseyle konuşmadan, yalnızca kendimle baş başa kaldığım bu gece yarılarını. gündüz taşıdığım yükler bir an için omuzlarımdan iniyordu. ne yarınki toplantı umurumdaydı ne ödenmemiş faturalar ne de içimde bir yerde hep kımıldayan o belirsiz huzursuzluk. yalnızca ben vardım, bir de uyuyan koca şehir. sigarayı korkuluğun kenarındaki küçük tabağa bastırdım. içeri girmeden önce bir kez daha döndüm; karşı bloğun o mavi ışığı sönmüştü artık. demek o da uyumuştu sonunda. balkon kapısını usulca kapattım. battaniyeyi sürükleyerek yatağa döndüm. camdan hâlâ o soluk aydınlık sızıyordu içeri. gözlerimi kapadım. uyku bu sefer gelir gibiydi; sessizlik yatağıma kadar takip etmişti beni.
devamını gör...

saat üçe geliyordu, evde herkes uyumuştu. yatağın içinde döndükçe çarşaf bacaklarıma dolanıyordu, sonunda pes ettim. sessizce kalktım, ayaklarımın altında parkenin çıkardığı o hafif gıcırtıyı bildiğim yerlere basarak geçtim, balkon kapısını yavaşça araladım. dışarısı serindi. nisan sonuydu ama gecenin bir vakti hâlâ ceketsiz çıkılmıyordu. sigara paketini pijama cebimde unutmuşum, iyi ki. bir tane çıkardım, çakmağı çakarken avucumla rüzgârı kestim, ilk dumanı içime çektiğimde omuzlarımın gevşediğini hissettim.

şehir uyuyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta soluk bir ışık vardı; belki bir uykusuz daha, belki unutulmuş bir lamba. aşağıda cadde bomboştu. gündüzleri kornaların, motor seslerinin, insan uğultusunun doldurduğu o yol şimdi bir nehir yatağı gibi kupkuru ve sessizdi. sokak lambalarının turuncu ışığı asfaltta göllenmişti. bu saatleri severdim. kimse benden bir şey istemezdi. ne telefon çalardı ne bir kapı. yalnızca ben, sigaram ve bu koca şehrin nefes alışı vardı. uzaktan bir köpek havladı, sonra sustu. bir yerlerde bir kamyon geçti, sesi gitgide inceldi, kayboldu.

elimdeki sigaranın közü karanlıkta parlıyordu. her nefeste biraz daha kısalıyor, küllük niyetine kullandığım eski konserve kutusuna kül düşüyordu. aslında bırakmam gerekiyordu, doktor da söylemişti, elif de her sabah koku yüzünden surat asıyordu. ama bu geceki sigara başkaydı. bir alışkanlık değil, bir mola gibiydi. kendimle baş başa kaldığım, hiçbir rol oynamadığım o birkaç dakika. elif'i düşündüm. içeride, yorganın altında kıvrılmış yatıyordu, saçları yastığa dağılmıştı. akşam yine küçük bir tartışma yaşamıştık, yaz tatiline nereye gidileceğini konuşurken. aslında aptalca bir konuydu, ikimiz de biliyorduk. yorgunluktan, birikmişlikten çıkan cinsten. yatağa sırt sırta girmiştik. şimdi buradan bakınca hepsi ne kadar önemsiz görünüyordu. sabah kalkınca kahvesini yapacaktım, o da gülümseyecek, mesele kapanacaktı. böyleydik biz.

rüzgâr biraz sertleşti, balkonun köşesindeki saksıda unuttuğumuz kuru dallar hışırdadı. gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yıldızların çoğunu yutmuştu ama yine de birkaç tanesi, orada olduklarını hatırlatmak istercesine inatla parlıyordu. bir uçak uzakta, yanıp sönen ışıklarıyla ufka doğru sessizce süzülüyordu. içinde kimler vardı, nereye gidiyorlardı, hiç bilmeyeceğim. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes daha çektim, közü kutunun kenarına bastırarak söndürdüm. duman ağzımdan çıkıp gecenin içinde dağıldı, yok oldu.

ellerim üşümüştü, ovuşturdum. içeri girmeden önce bir an daha durdum orada, korkuluğa yaslanıp aşağıyı seyrettim. bu şehir milyonlarca insanı barındırıyordu ve şu anda hepsi susmuştu. bunda tuhaf bir huzur vardı. sanki dünya birkaç saatliğine soluğunu tutmuş, herkes birbirini rahat bıraksın diye anlaşmıştı. kapıyı yavaşça kapattım, perdeyi çektim. yatağa döndüğümde elif uykusunda dönmüş, benim tarafıma doğru uzanmıştı. battaniyeyi üstüne çektim, yanına usulca uzandım. sigara kokusu üstümdeydi, sabah yine söylenirdi belki. ama artık uykum gelmişti. gözlerimi kapattım, şehir gibi ben de sonunda sustum.
devamını gör...

ali işten döndüğünde eve girecek gücü kalmamıştı, o yüzden koridorun ucundaki pencerenin önünde durdu. aşağıda cadde ıslaktı, arabaların farları asfaltta uzayıp kısalan sarı lekeler bırakıyordu. cama yağmur damlaları vuruyor, biriktikçe ağırlaşıp aşağı kayıyordu. parmağını cama değdirdi. soğuktu. dışarıda kalan dünyayla arasında ince bir buğu vardı; nefesiyle büyüyen, biraz sonra kendiliğinden dağılan bir sis. bir çocuk gibi üstüne yazı yazmak istedi ama vazgeçti. yazacak bir şey bulamadı.

sokakta bir kadın, şemsiyesini kapatmadan bir dükkânın saçağı altına sığındı. telefonuna bakıyordu, sonra saatine, sonra caddenin başına doğru. birini bekliyor olmalıydı. ali onu izlerken kendi bekleyişlerini hatırladı. yıllar önce, tıpkı böyle bir yağmurda, bir kafenin camekânı ardında selin'i beklerdi. hep gecikirdi ama geldiğinde saçları ıslak, yanakları kızarmış, gülerek içeri dalardı. o gülüşü hatırlamak şimdi göğsünde tuhaf bir ağırlık bırakıyordu. selin gideli çok olmuştu. kavga etmemişlerdi, bağırmamışlardı; sadece bir gün konuşacak bir şeyleri kalmadığını fark etmişlerdi. belki de kalmamış değildi, söylemeye üşenmişlerdi. ali bunu hâlâ çözememişti. insan bir şeyi neden söylemezdi ki dururken.

camdaki damlalardan biri yavaşça yolunu buldu; iki üç küçük damlayı da yanına alarak aşağı süzüldü, pencerenin alt kenarında kayboldu. ali onu sonuna kadar izledi. böyle şeyleri izlemek son zamanlarda onu dinlendiriyordu. karmaşık değildi, bir sonu vardı, tahmin edilebilirdi. aşağıda kadın başını kaldırdı. caddenin başından biri geliyordu; koşar adım, ceketini başına siper etmişti. kadın gülümsedi; o gülümseyişi ali bu mesafeden bile gördü. adam yanına vardığında bir an durdular, sonra birlikte yürüdüler; aynı şemsiyenin altında, omuzları birbirine değerek. yağmur ikisini de yarı yarıya ıslatıyordu, umursamıyorlardı.

ali onların ardından, köşeyi dönüp kaybolana kadar baktı. sonra cam yine boştu; sadece damlalar, ıslak asfalt ve solup açan farlar vardı. içini çekti. bir zamanlar o da o adamdı, birinin başını kaldırıp gülümsediği kişi. şimdi camın bu tarafındaydı; kuru ve yalnızdı ama nedense dışarıda kalanları kıskanmıyordu. sadece hatırlıyordu. hatırlamak da bir şeydi, belki de tek kalan şey. cebinden telefonunu çıkardı. rehberde bir süre gezindi, parmağı selin'in isminde durdu. ne yazacağını bilmiyordu. belki sadece yağmur yağdığını, camdan baktığını, aklına geldiğini yazardı. belki bunlar ona aptalca gelirdi. belki hiç cevap vermezdi. telefonu tekrar cebine koydu. yazmadı ama silmedi de.

yağmur hafifledi, damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş berraklaştı. aşağıda bir kedi, silkinerek bir arabanın altından çıkıp karşıya geçti. ali onu da izledi; sonunda o da bir kapının aralığından içeri süzülüp gözden kayboldu. koridor artık karanlıktı, sadece caddenin ışığı camdan içeri vuruyordu. ali orada biraz daha durdu, alnını cama dayadı. soğukluk iyi geldi. bir gün, diye düşündü, belki bir gün yazarım. bugün değil ama belki bir gün. sonra doğruldu, anahtarını çıkardı, kapısını açtı. arkasında cam yine yağmura kaldı; sessiz ve sabırlı, biriktirmeye devam ederek.
devamını gör...

saat üçü geçiyordu; telefonun ekranına bakmasam da biliyordum. içimde bir yerde bir saat vardı ve o saat hiç durmuyordu. yatağın sağ tarafına döndüm, sonra soluna. yastığı çevirdim ki serin yüzü yanağıma değsin, ama serinlik bir dakika bile sürmedi. tavana bakıyordum. karanlıkta bile fark ediliyordu tavan, çünkü gözüm alışmıştı. perdenin aralığından sokak lambasının sarı ışığı sızıyor, duvarda ince bir çizgi oluşturuyordu. o çizgiye baktım uzun uzun. sanki bir şey söyleyecekti bana, sanki bakarsam bir cevap verecekti. zihnim durmuyordu işte, mesele buydu.

beden yorgundu, kollarım ağırdı, ama kafamın içi bir pazar yeri gibiydi. bir düşünce geliyor, daha onu tam yakalamadan başka biri araya giriyordu. yarın vermem gereken raporu düşündüm, sonra birden on yıl önce söylediğim bir cümle geldi aklıma; utandığım, kimsenin hatırlamadığı ama benim unutamadığım bir cümle. içim büzüldü. kime ne, dedim kendime, kimse hatırlamıyor. ama fayda etmedi. su içmeye kalktım. mutfak buz gibiydi, çıplak ayaklarım karoların soğuğunu emdi. bardağı doldururken musluğun sesi evin sessizliğinde fazla yüksek geldi. camdan dışarı baktım. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. belki orada da benim gibi biri, uyuyamayan biri, kendi tavanına bakan biri. bunda tuhaf bir teselli buldum. yalnız değildim bu saatte, bu şehirde uyanık kalanlar vardı, sayılarını bilmesem de.

yatağa döndüm. bu sefer onu düşündüm. ayrılalı aylar oldu, düşünmemeye çalışıyordum ama gecenin bu saati merhametsizdi, her kapıyı açık bırakıyordu. nasıl gülerdi, çayı nasıl karıştırırdı, kaşığı fincanın kenarına vurmadan. insanda küçük şeyler kalıyordu, koca olaylar değil. onun bir sabah saçını topladığı hâli geldi gözümün önüne, ense çizgisi; o an ona bir şey söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. şimdi söyleyecek biri yoktu.

nefesimi yavaşlatmayı denedim. dörde kadar say, tut, dörde kadar bırak. bir yerde okumuştum, uykuya böyle dalınırmış. saydım. bir, iki, üç. ama sayarken bile araya laf karışıyordu, sayının arasına düşünce sızıyordu. beynim benimle inatlaşıyor gibiydi; ne kadar sakinleşmeye çalışsam o kadar diri oluyordu. bir ara saatin dördü vurduğunu hissettim, dışarıda bir kamyon geçti, çöp kamyonu belki. sonra uzakta bir köpek havladı. şehir uyanmaya hazırlanıyordu, ben ise henüz uyuyamamıştım ve bu, haksızlık gibi geldi. herkes dinlenmiş kalkacaktı, ben ise bu gecenin borcunu bütün gün ödeyecektim; ağır göz kapaklarıyla, dağınık bir kafayla.

gözlerimi yine yumdum. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim, ama karar vermek bile bir düşünceydi. kendimi bıraktım. duvardaki sarı çizgi hâlâ oradaydı, göz kapağımın arkasında bile duruyordu sanki. yavaş yavaş, farkına varmadan, düşünceler seyrekleşti. aralarındaki boşluk büyüdü. bir düşünce geldi, gitti, arkası gelmedi. belki o boşlukta uyudum, bilmiyorum. sabahın ilk grisi perdeye vurduğunda gözümü açtığımı hatırlıyorum, kısacık bir an için, sonra yine karardı her şey. zihnim sonunda pes etmişti ya da ben ona yenilmiştim; hangisi olduğunu ayırt edemedim. yorgunluk artık tatlı bir şeye dönüşmüştü, teslim olmaya benzeyen bir şeye.
devamını gör...

vapurun alt katı bu saatte hep aynıydı. iskeleye yanaşmadan on dakika önce herkes ayağa kalkar, kapıya doğru birikirdi. ben oturmaya devam ettim. acelem yoktu, beni bekleyen kimse de. karşımdaki sırada bir adam telefonuna gülümsüyordu, yandaki koltukta genç bir çift birbirinin omzuna yaslanmıştı. camdan denize bakarken kendi yüzümün soluk yansımasını gördüm. etrafımda yüzlerce insan vardı, satıcılar arasından geçiyor, çay bardakları tıngırdıyor, biri simit istiyordu. bütün bu ses denizinin ortasında sanki ben ayrı bir camekânın içindeydim.

yıllar önce bu vapura selin'le binerdik. o konuşur, ben dinlerdim. rüzgâr saçlarını yüzüne savurur, o gülerek toplardı. şimdi aynı koltukta tek başımaydım ve o alışkanlıkla hâlâ yanımdaki boşluğa doğru bir cümle kurmaya hazırlanıyordum. sonra susuyordum. söyleyecek kimse yoktu. bir martı camın hizasında süzülüp gitti. insanlar bir yerlere yetişiyordu, herkesin bir sıcak evi, bekleyen biri, bir sofrası vardı sanki. ben bunları düşündükçe kalabalık büyüyor, ben küçülüyordum.

tuhaftır, en yalnız hissettiğim anlar hiç yalnız olmadığım anlardı. odamda tek başımayken bu kadar ağır gelmezdi. ama böyle, herkesin ortasında, hiç kimseye ait olmadığımı fark ettiğimde içim çekilirdi. yanıma yaşlıca bir adam oturdu. paltosunun düğmelerini teker teker çözdü, oflayarak nefes aldı. bir şey söyleyecek gibi bana döndü, sonra vazgeçti. belki o da benim gibiydi, belki o da içinden bir cümle kurup sonra yutmuştu. ikimiz de öne bakıyorduk, iki yabancı, aynı sessizliği paylaşıyorduk.

vapur iskeleye çarptığında herkes bir dalga gibi kapıya aktı. ayağa kalktım, ceketimi ilikledim. rampadan inerken kalabalığın içinde omuz omuza yürüdük ama aslında kimse kimseye dokunmuyordu. bedenler birbirine değiyor, ruhlar birbirini görmüyordu. iskele çıkışında bir çiçekçi vardı. kova kova lale, karanfil. durup baktım. eskiden buradan selin'e çiçek alırdım, o kızarır, çiçekleri koklardı. şimdi ne alacağımı, kime götüreceğimi bilmiyordum. çiçekçi kadın bana baktı, alacak mısın der gibi. başımı iki yana salladım. yürüdüm.

caddede insanlar akıyordu. vitrinler aydınlık, kahveler doluydu. bir camdan içeri baktım, masalarda gülüşen gruplar, kadeh tokuşturanlar vardı. sokağın ortasında durup bir sigara yaktım. dumanı üflerken düşündüm, belki de yalnızlık böyle bir şeydi. boş bir oda değil, tam tersi, dopdolu bir sokakta kimsenin seni görmemesi. telefonumu çıkardım, rehberi kaydırdım. onlarca isim vardı. aramadan çok zaman geçen dostlar, unutulmuş numaralar. parmağım bir ismin üzerinde durdu, eski bir arkadaş. aramaya çekindim. ne diyecektim, neden arıyordum? telefonu cebime koydum.

sonra durdum. belki de bütün mesele buydu. herkes kendi camekânında, kimse ilk adımı atmıyordu. sigarayı söndürdüm, telefonu tekrar çıkardım. arkadaşımın numarasına bastım. telefon çaldı, çaldı. karşıdan tanıdık bir ses geldi, şaşkın ve sevinçli. kalabalık hâlâ akıyordu etrafımda ama artık o camekân biraz incelmişti. konuşurken gülümsedim. belki yalnızlık, kırılması gereken bir alışkanlıktı sadece.
devamını gör...

kahveyi hâlâ iki şeker atarak içiyorum, oysa eskiden acısını severdim. onunla tanıştıktan sonra bir şey oldu, damak tadım değişti sanki. ilk kez onun mutfağında, o küçük apartman dairesinde, elime tutuşturduğu fincandan içmiştim. sormadan iki şeker atmıştı. bir daha da vazgeçemedim. bu sabah da öyle yaptım. kaşığı bardağın kenarına vururken bir an durdum. sekiz ay oldu, hâlâ onun bıraktığı çizgiler üzerinde yürüyorum. insan ayrılınca her şeyin silineceğini, yeniden başlayacağını sanıyor. silinmiyor. kalıyor işte, böyle küçük şeylerde saklanıyor.

pencerenin önüne oturdum. dışarıda yağmur çiseliyordu, cam buğulanmıştı. parmağımla bir şeyler çizecek gibi oldum, sonra vazgeçtim. bunu o yapardı. buğulu camlara isimler yazar, kalpler çizerdi. ben aptalca bulurdum, hatta hafiften kızardım. şimdi elim kendiliğinden ona uzanıyor. tuhaf, insan sevmediği alışkanlıkları bile miras alıyor demek. telefonuma baktım. onunla birlikteyken sabahları önce hava durumuna bakmayı öğrenmiştim. kendi başıma yıllarca umursamadığım bir şeydi bu. ama o, dışarı çıkmadan önce mutlaka bakar, yanına şemsiye alıp almayacağına karar verirdi. şimdi ben de bakıyorum. bugün yağmurluymuş. zaten camdan görünüyordu ama yine de baktım. sanki onaylatıyorum, sanki hâlâ karşımda oturuyor gibi.

dolapta bir çay kutusu duruyor. ıhlamur. ben ıhlamur içmem, hiç sevmem. o alırdı, akşamları demlerdi, kokusu bütün eve yayılırdı. gitti ama kutu kaldı. atmadım. birkaç kez elime aldım, çöpe götürecektim, sonra yine rafın en arkasına ittim. neden sakladığımı bilmiyorum. belki koku için. kutuyu açınca hâlâ o akşamlar geliyor aklıma. kitaplığın önünden geçerken durdum. kitapların sırtları hâlâ onun dizdiği gibi, renklerine göre. ben eskiden yazara göre, alfabetik dizerdim. o geldi, hepsini karıştırdı, renklere göre yerleştirdi. itiraz etmiştim. ama sonra alışmışım. şimdi yeni bir kitap aldığımda bile refleksle rengine bakıyor, nereye koyacağımı ona göre düşünüyorum. gülünç bir şey. ama düzeltmiyorum da. düzeltsem sanki onu bir kez daha uğurlamış olacağım.

yağmur biraz hızlandı. kahvem soğumaya başlamıştı. bir yudum aldım, tatlıydı, hâlâ ona ait bir tatlılık. belki de mesele kahve değil. belki mesele, birinin hayatına girip damak tadını, alışkanlıklarını, sabahlarını değiştirmesi ve sonra çekip gitmesi. geriye kendini bırakması. insan sevdiği kişiyi unutabiliyor belki, yüzü zamanla bulanıklaşıyor, sesi siliniyor. ama bıraktığı alışkanlıklar öyle kolay gitmiyor. onlar bedene işliyor.

fincanı lavaboya götürdüm, yıkadım, süzgece koydum. o da hep hemen yıkardı, biriktirmezdi. ben eskiden bulaşığı akşama kadar bekletirdim. şimdi bekletemiyorum. elim varmıyor. kirli bir fincanı görünce içim rahat etmiyor, hemen kalkıp yıkıyorum. ceketimi aldım, kapıya yöneldim. sonra döndüm, askıdaki şemsiyeyi de aldım. bugün yağmurluydu, hava durumuna bakmıştım. kapıyı çekerken bir an düşündüm, acaba o da böyle mi, hâlâ benden kalan bir şeyler taşıyor mu? bilmiyorum. bilemem de. ama umuyorum ki bir sabah, hiç ummadığı bir anda, benim yüzümden yaptığı küçük bir şey çıksın karşısına. belki o zaman ikimiz de anlarız, bazı insanlar tam olarak gitmiyor.
devamını gör...

metrodan çıktığımda saat altıyı geçiyordu. şehir, bütün yorgunluğunu insanların omuzlarına yığmıştı sanki; herkes bir yere yetişiyor, herkes başka bir hayata koşuyordu. ben de yürüdüm kalabalığın içinde, ama nereye gittiğimi tam olarak bilmeden. caddede binlerce insan vardı. yan yana, sırt sırta, birbirine değerek geçiyorlardı. bir kadının çantası koluma sürttü, özür bile dilemedi; dilemesi gerekmiyordu belki de. kimse kimseyi görmüyordu burada. yüzler vardı ama bakış yoktu. o an tek bir gözün üzerimde durmasını istedim; birinin bana bakıp da beni tanıdığını fark etmesini.

vitrinin önünde durdum. camda kendi yansımamı gördüm, arkamda akıp giden insan seliyle birlikte. yüzüme baktım. yorgundum. sabahtan beri konuştuğum tek kişi kahvecideki çocuktu, o da parayı uzatırken. ben teşekkür ettim, o başını salladı. bugünkü bütün insanlığım bundan ibaretti. bir zamanlar bu caddede başka türlü yürürdüm. yanımda biri olur, kolumu tutar, bir şeyler anlatır, ben gülerdim. ayşe. adını içimden söylemek bile göğsümde tuhaf bir ağırlık bıraktı. o gittiğinden beri kalabalıklar daha da kalabalık, ben daha da yalnızım. insan bir kişiyi kaybedince aslında bütün bir şehri kaybediyor; bunu kimse söylemiyor.

köşedeki simitçiden, canım istemese de bir simit aldım. ellerimin bir işle meşgul olmasını istedim sadece. parkın kenarındaki banka oturdum. karşımda çocuklar koşuşuyor, anneler onları izliyor, iki yaşlı adam bir masada tavla oynuyordu. herkesin bir yeri, bir ötekisi vardı. ben simidimi ufaladım, güvercinlere attım. bari onlar geldi yanıma. telefonuma baktım. bildirim yoktu. rehberde yüzlerce isim taş gibi, sessiz duruyordu. aramak isteyip de arayamadığım bir tanesini buldum. parmağım ekranın üstünde bekledi. ne diyecektim ki? yalnızım mı diyecektim? kimse bunu duymak istemez. herkes kendi yalnızlığıyla dolu; birbirimize taşıyacak yerimiz kalmamış.

akşam iyice çökerken lambalar yandı. şehir bir başka güzelleşti, ışıklarla süslendi, ama bu güzellik bana ait değildi. bir camekânın ardında bir aile gördüm; sofra kurmuşlar, çocuk bir şey anlatıyor, hepsi gülüyordu. onların ışığı sıcaktı. benimki sokak lambasının soğuk beyazıydı. kalktım, yine yürüdüm. bir an durdum, karşıdan gelen bir adamın gözlerine bilerek baktım. belki o da benim gibiydi, belki o da bu kalabalıkta birini arıyordu. ama adam gözlerini kaçırdı, hızlandı, gitti. herkes gözlerini kaçırıyor. sanki birbirimizin yalnızlığını görmekten korkuyoruz; çünkü görürsek kendimizinkini de kabul etmemiz gerekecek.

eve yaklaştığımda kalabalık seyreldi. sokaklar boşaldı. işin tuhafı, tenhalıkta kendimi daha az yalnız hissettim. belki de yalnızlık, insanın kalabalıkta bile bir başına kalmasıdır. boşlukta yalnızlık olağandır, ama binlerce insanın arasında kimsesiz kalmak, işte asıl o yakıyor insanı. anahtarı kilide soktum. içerisi karanlık ve sessizdi. ışığı yakmadan bir süre öylece durdum kapının önünde. sonra içimden ayşe'ye seslendim, sadece bir kez. kimse cevap vermedi elbette. ama seslenmek bile iyi geldi. bazen insan, yalnızlığını yenmek için değil, ona alışmak için konuşur kendiyle.
devamını gör...

türk toplumu bazında bakacak olursak : cehalet.

inanılmaz manipülasyona açık, dolduruşa hızlıca gelen, düşünmeden hemen hareket eden, fazlasıyla agresif bir toplumuz.

geçmişte her hareketi stratejik olan, savaşları kazanmak için planlar kuran, herkesin parmaklarında yüzüklerini taşıdığı boyların- beyliklerin liderlerine hiç benzemiyoruz. nereden nereye gelmişiz diyorum bazen.

türk mitolojisi ve türk tarihi kan ağlıyor.
devamını gör...

kahveyi hâlâ onun sevdiği gibi yapıyorum. az şekerli, üstüne bir tutam tarçın. oysa tarçın sevmem, hiç sevmedim. ilk zamanlar burun kıvırırdım, sonra alıştım, sonra da sevdim sandım. bugün fincanı elime aldığımda anladım ki sevdiğim tarçın değildi; onun mutfağı adımlayışı, ayağının ucuna basıp dolabın üst rafından tarçın kavanozunu alışıydı. gideli sekiz ay oldu. insan sekiz ayda bir alışkanlığı bırakır sanır. bırakamıyor. alışkanlık dediğin şey ten gibi, üstünde kalıyor.

sabahları uyanınca hâlâ yatağın sağ tarafına doğru elimi uzatıyorum. parmaklarım boşluğa, çarşafın soğuk kısmına değiyor. o boşluğu her sabah yeniden keşfediyorum. uyku sersemi zihnim onu orada arıyor, ayık zihnim ise gittiğini biliyor. aralarındaki o birkaç saniyelik boşluk, günün en zor anı. bir zamanlar telefonumun ekranını açtığımda parmağım kendiliğinden onun ismini yazmaya giderdi. şimdi orada durup öylece bakıyorum. artık yazmıyorum. ama numarayı silmedim de. silmek, sanki onu bir kere daha kaybetmek gibi. insan aynı şeyi iki kez kaybetmeye dayanamıyor.

market alışverişleri beni mahvediyor. sepete iki paket yoğurt atıyorum; o meyveli olanı severdi, ben sade. ikisini de alıyorum hâlâ. meyveli olan buzdolabında bekleyip bozuluyor, sonunda çöpe gidiyor. her hafta aynı şey. ama almaktan vazgeçemiyorum. sanki almazsam, onun bir daha dönmeyeceğini kabul etmiş olacağım. pencere kenarındaki sardunyaları sulama saatim hep akşam beş. onun kuralıydı bu. bitkiler öğle sıcağında değil, akşamüstü serinliğinde sulanır derdi; su toprağa daha çok işlermiş. doğru mu, bilmiyorum. ama saat beş olunca elim sulama kabına gidiyor. sardunyalar da onun sayesinde yaşıyor hâlâ; aptalca çiçek açıyorlar, sanki bir şey değişmemiş gibi.

en tuhafı şu: konuşurken bazı kelimeleri onun gibi söylüyorum. bir cümlenin ortasında duruyorum, sesim bir an ona benziyor. onun bir sözcüğe verdiği o hafif vurgu, cümlenin sonunu yukarı çekişi. kendimi dinliyorum, içimden gülüyorum, sonra boğazıma bir şey takılıyor. insan sevdiği birinden yalnızca anıları değil, konuşma biçimini de miras alıyormuş. dün akşam bir arkadaşım geldi. salona oturduk. ona kahve yaptım, alışkanlıkla üstüne tarçın serptim. içti, yüzünü buruşturdu, “tarçını sen mi koydun buna?” dedi. ben de “aslında sevmem.” dedim öylece. bana tuhaf tuhaf baktı. anlatamadım. bir insanın gidip de mutfağında, yatağında, dilinde kalabileceğini anlatmak zor.

bu alışkanlıkları teker teker bıraksam belki iyileşirim. tarçını çöpe atsam, yatağın ortasında yatsam, sardunyaları öğle vakti sulasam. ama korkuyorum. bu küçük şeyler gidince geriye ondan ne kalacak diye korkuyorum. sanki onu tutan tek şey, benim inatla sürdürdüğüm bu ufak ayinler. bu sabah fincanı yıkarken kararımı verdim gibi. tarçın kavanozunu dolabın en arka rafına koydum. görünmesin, elim gitmesin diye. sonra bir süre öylece durdum mutfağın ortasında. “ilk adım işte.” dedim kendi kendime. “en kötüsü ilk adım.” yarın sabah kahveyi sade içeceğim. belki tadını hiç sevmeyeceğim. ama bir sabah, bir gün, o boşluğa uzanan elim de duracak. insan sonunda alışıyor; gidenin yokluğuna da alışıyor. yeter ki başlasın.
devamını gör...

saat üçe geliyordu ve ben yine uyanıktım. yatakta bir süre döndükten sonra pencerenin ışık sızan perdesine bakmaktan sıkıldım, battaniyeyi iterek kalktım. mutfaktan çakmağı aldım, sigara paketini de. balkon kapısını, içerideki uykular bölünmesin diye yavaşça açtım; oysa evde benden başka kimse yoktu. alışkanlık işte. dışarısı serindi. terlikle çıktığım için ayaklarım hemen üşüdü ama içeri girip çorap giyecek kadar da umursamadım. korkuluğa yaslandım, çakmağı çaktım, ilk dumanı ciğerlerime doldurdum.

şehir aşağıda uzanmış uyuyordu. gündüzleri bu manzaraya bakmaya vaktim olmuyordu ama gece yarısı her şey değişiyordu. trafik ışıkları kimseye komut vermeden kırmızıdan yeşile dönüyor, sonra tekrar kırmızıya çekiliyordu. kimse geçmiyordu o boş kavşaktan. yalnızca uzakta, bulvarın sonunda bir taksi ağır ağır ilerledi, sonra o da bir sokağa saptı ve kayboldu. geriye yalnızca ışıkların o anlamsız, sadık nöbeti kaldı. bir apartmanın üçüncü katında hâlâ bir pencere yanıyordu. merak ettim. kimdi orada uyanık olan? belki benim gibi uykusu kaçmış biri, belki bir bebeği olan genç bir baba, belki de sabaha bir sınavı olan bir öğrenci. o ışık bana tuhaf bir biçimde iyi geldi. bu koca sessizlikte yalnız olmadığımı düşündürdü. birinin daha uyanık olması, gecemi biraz daha katlanılır kılıyordu.

sigaranın közü karanlıkta parladı, sonra soldu. nefesimin buğusu dumana karıştı. bir zamanlar bu balkonda iki kişiydik. o da bazen uyuyamazdı; ben çıktığımda arkamdan gelir, üşüdüm der, koluma sokulurdu. pek konuşmazdık. yalnızca şehre bakardık, ışıklara, o üçüncü kattaki uyanık pencerelere. şimdi düşününce, en çok o sessizlikleri özlüyorum. kelimelerini değil, yanımdaki varlığını. gittiğinden beri balkon bana fazla geniş geliyor.

aşağıdan bir kedi sesi geldi, ince ve uzun. sonra bir çöp konteynerinin devrildiği tıkırtı. şehri sessiz sanıyorsun ama aslında değil. yalnızca dinlemek için durman gerekiyor. gündüzün gürültüsü öyle bir örtüyor ki her şeyi, gecenin kendine özgü seslerini duyamıyorsun. bir rüzgâr esintisi, bir kuşun kanadı, uzaktan bir motorun homurtusu. hepsi oradaydı, hep oradaydı; ben duymuyordum.

sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, izmariti korkuluğun kenarındaki küçük kavanoza bıraktım. onu da o almıştı, cam bir reçel kavanozu, kül tablası olsun diye. hâlâ duruyor işte. bazı şeyler insandan çok daha kalıcı oluyor. artık içeri girmeliydim. yarın işe gidecektim, birkaç saat de olsa uyumam gerekiyordu. ama hemen girmek istemedim. biraz daha durdum orada, ellerimi cebime sokup omuzlarımı kaldırarak. üçüncü kattaki ışık sönmüştü. belki o da sonunda yatmıştı. iyi geceler, dedim içimden, tanımadığım o insana.

şehir uyumaya devam etti, ben de sonunda kapıyı ardımdan kapattım. yatağa uzandığımda hâlâ üşüyordum ama içimde tuhaf bir dinginlik vardı. gece yarıları böyleydi işte. insanı yalnızlığıyla baş başa bırakıyor ama bir yandan da bir yerlere ait olduğunu hissettiriyordu. o boş kavşağa, o yanan pencereye, o cam kavanoza.
devamını gör...

metronun camına yaslanmış, tünelin karanlığında kendi yansımamı seyrediyordum. vagon tıklım tıklımdı. omuzlar birbirine değiyor, çantalar bacaklara sürtünüyor, kimsenin bakmadığı bir yerde biri öksürüyordu. insan bu kadar bedenin arasında bir başına kalabiliyormuş demek, diye geçirdim içimden. karşımda bir adam gazetesini katlayıp cebine soktu. yanındaki genç kız telefonuna eğilmiş, kulaklıkları takılı, dudakları sessiz bir şarkıyı tekrarlıyordu. herkesin gideceği bir yer, bekleyen biri, akşam yemeğinde konuşacak bir hikâyesi vardı sanki. bense yalnızca duraklar arasında sürüklenen biriydim. eve gitsem de gitmesem de kimsenin fark etmeyeceği bir akşamdı.

bir istasyonda kapılar açıldı. içeri yeni bir dalga insan doldu, dışarı bir başkası boşaldı. o kısa anda, açılan boşlukta bir kadın gördüm. peronun kenarında duruyor, telefonunu kulağına dayamış, gülümsüyordu. kimle konuştuğunu bilmiyordum ama o gülümseme öyle içtendi ki bir an kendimi onun sesini duyacak kadar yakın hissettim. kapılar kapandı, tren hareket etti, kadın karanlıkta kaldı. yüzü zihnimde birkaç saniye asılı durdu, sonra o da diğer yüzler gibi silindi.

böyle işte, diye düşündüm. şehir sana durmadan insan gösteriyor ama hiçbirine dokunmana izin vermiyor. her yüz bir vaat gibi geliyor, arkasından çekip gidiyor. belki de kalabalığın en zalim yanı buydu; yalnızlığını unutturacak kadar dolu, onu gidermeye yetecek kadar boş. cebimden telefonumu çıkardım. rehberi açtım, isimler arasında yukarı aşağı kaydırdım. yüzlerce numara vardı, arayabileceğim tek kişi yoktu. iş arkadaşları, eski tanıdıklar, bir düğünde tanışıp bir daha görüşmediğim insanlar. hepsi orada duruyor, hiçbiri gerçekten yanımda değildi. ekranı kapattım, telefonu geri koydum.

yaşlı bir adam benim durduğum yere doğru ilerledi, tutamağa uzanmakta zorlanıyordu. kendi yerimi ona bıraktım, biraz kenara çekildim. adam oturunca başıyla teşekkür etti. o kadarcık bir bakış, o kadarcık bir minnet bile içimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. demek ki yalnızlık, insanın kimseyle bir şey paylaşmamasından değil, paylaşacak küçük anları görmezden gelmesinden büyüyordu. kendi durağım yaklaşırken kapıya doğru süzüldüm. camda yine kendi yüzümle karşılaştım. yorgun, biraz solgun ama gözlerinde eskisi kadar teslim olmuş bir ifade yoktu belki de. belki bu akşam eve gidince pencereyi açar, dışarının uğultusunu dinlerdim. belki yarın o peronda gülümseyen kadın gibi birine ben de gülümserdim, kim bilir.

tren durdu, kapılar açıldı. kalabalık beni dışarı doğru itti. peronda bir an durdum, geride kalan vagona baktım. içerideki yüzler yeniden birbirine karışmış, adsız bir yığın olmuştu. merdivenlere yöneldim. yukarıda şehir vardı, ışıkları, gürültüsü, milyonlarca yabancısıyla. ben de o yabancılardan biriydim ama artık bunu bir yenilgi gibi taşımıyordum. insan kalabalıkta yalnız kalabiliyorsa belki bir gün yine o kalabalığın içinde birini bulabilirdi. basamakları çıkarken serin bir rüzgâr yüzüme çarptı. derin bir nefes aldım. yalnızlık hâlâ oradaydı ama artık sırtıma binmiş bir yük gibi değil, yanımda yürüyordu.
devamını gör...

kahveyi hâlâ iki şekerli yapıyorum. oysa şeker sevmem. onun için öğrenmiştim; sabahları mutfağa geçtiğimde kaşığı çekmeceden alır, iki tepeleme koyar, karıştırırdım. şimdi tek başıma otururken bile elim aynı hareketi yapıyor, sonra ilk yudumda irkiliyorum. tatlı. fazla tatlı. ama dökmüyorum, sonuna kadar içiyorum. perdeyi de onun sevdiği gibi bırakıyorum; sağ taraftan yarım karış aralık kalacak şekilde. sabah güneşi tam yatağın ayakucuna vursun isterdi. ben karanlıkta uyumayı severdim aslında, ama hiç itiraz etmemiştim. gitti gideli iki mevsim oldu, hâlâ o aralığı bırakıyorum. ışık geliyor, gözüme vuruyor, uyanıyorum. sonra yatakta bir süre öylece tavana bakıyorum.

geçen hafta market alışverişinde farkında olmadan onun içtiği çayı almışım. poşeti kasada gördüm, elimde tuttum, geri koymadım. eve gelince demledim, içtim. tadı ona benzemiyordu tabii, çayın onunla bir alakası yoktu, ama içerken bir şeyler yerli yerine oturdu sanki. kendimi kandırdığımı biliyorum. alışkanlıklar insanın gitmesini engellemiyor, sadece gidişini yavaşlatıyor. telefonumda hâlâ onun numarası kayıtlı. silmek için birkaç kez açtım, parmağım o düğmenin üstünde bekledi, sonra vazgeçtim. aramıyorum, mesaj atmıyorum, ama orada durması nedense bana yetiyor. bazen akşamları listede aşağı kaydırırken gözüm ismine takılıyor, geçip gidiyorum, ama görmüş oluyorum. bir şeyin orada olduğunu bilmek, onu kullanmaktan farklı.

en çok da müzik konusunda zorlanıyorum. onunla dinlediğimiz şarkılar vardı; arabada, mutfakta, akşamüstleri. radyoda çalınca hemen kapatıyorum. bir defasında kapatamadım, direksiyonda kaldım, ışıklar yeşile döndü, arkadaki adam kornaya bastı, ben hâlâ oradaydım. şarkı bitene kadar bekledim, sonra yola devam ettim. ne aptalca. bir şarkı için trafikte durmak.

onun bıraktığı bir alışkanlık daha var, en tuhafı. yemek yaparken kendi kendime konuşuyorum. eskiden o yanımdayken tencerenin başında günün nasıl geçtiğini anlatırdım. şimdi kimse yok, ama ben yine anlatıyorum. boş mutfakta yüksek sesle. bugün işte şöyle oldu, otobüs geç kaldı, yağmur yağdı diyorum. sonra susuyorum, kaşığı bırakıyorum, kendimden biraz utanıyorum. ama ertesi gün yine yapıyorum. insan sevdiği birinden ayrılınca onu unutmaya çalışıyor sanırdım. meğer öyle değilmiş. kişiyi çoktan bırakmışsın, ama elin, gözün, kulağın hâlâ eski günlerin şeklini taşıyor. beden senden daha yavaş öğreniyor bir şeyin bittiğini. belki de öğrenmek istemiyor.

dün gece kahveyi şekersiz yaptım. ilk defa. kaşığı çekmeceden çıkardım, elim şekerliğe uzandı, sonra durdu. kaşığı yerine bıraktım. kahve acıydı, benim sevdiğim gibi acı. içtim. fena değildi. belki yarın perdeyi de tamamen kapatırım, kim bilir. belki de kapatmam. bir alışkanlık bir günde çözülmüyor, biliyorum. ama şekersiz kahve bir başlangıç sayılır herhâlde. küçük bir başlangıç. kendi tadıma dönmenin ilk adımı. fincanı yıkadım, ters çevirip kuruttum. mutfak sessizdi. bu sefer konuşmadım.
devamını gör...

ortalama yaşam uzarken ölen sayısına yaklaşan doğan sayısının düşündürdükleridir.

insanlık tarihinin bir dönüm noktası olarak insan soyunun 200 bin yıl sonra azalma trendine gireceğini gösteren istatistiklere eşzamanlı olarak, robotik işgücü kullanan "otonom fabrika/tarla" ile birliktelik göstermesi...

bu rastlantı mıdır? değilse nedir?
devamını gör...

kahveyi hâlâ iki kaşık şekerle içiyorum. oysa ben acı severdim. bunu ona kaç kere söylediğimi hatırlamıyorum ama o hep gülüp fincanımı kendi ölçüsüne göre hazırlardı, sonunda ben de alıştım. şimdi tek başıma oturduğum mutfakta, sabahın o boş saatinde, kaşığı iki kez daldırıyorum kavanoza. tadını değiştirmeye niyetim yok. belki de değiştiremiyorum. onun gidişinin üzerinden neredeyse bir yıl geçti. insanlar ayrılıkların yara açtığını söyler, sanki bir kesik gibi, zamanla kabuk bağlar, kapanır. kimse alışkanlıkların kalabileceğini söylemez. oysa asıl kalıcı olan onlardır. bir insan gider ama bıraktığı küçük ritimler evin içinde dolaşmaya devam eder.

ayakkabılarımı kapının sağ tarafına diziyorum örneğin. eskiden ortaya fırlatırdım, o düzenli olsun isterdi. bir akşam eve geldiğimde ayakkabıları yine sağa dizdiğimi fark ettim ve bir an öylece kaldım. kimse görmüyordu, kimse beklemiyordu. yine de yaptım. sanki bedenim onun isteğini benden daha iyi hatırlıyordu. radyoyu açık bırakma huyu da ondan kaldı. sessizlikten hoşlanmazdı. ben eskiden televizyonun bile sesini kısardım, kafamın içindeki gürültü yeterdi bana. şimdi eve girer girmez radyoyu açıyorum, ne çaldığına bakmadan. bazen bir şarkı çıkıyor, ikimizin de bildiği bir şarkı, ve ben durup dinliyorum. sesi kapatmıyorum. onun sessizlikten korktuğunu bilirdim ama sanırım şimdi ben korkuyorum.

geçen hafta markette elim kendiliğinden onun sevdiği o mor ambalajlı bisküvilere gitti. sepete attım, kasaya kadar götürdüm, orada durdum. ben o bisküvileri sevmem. fazla tatlı gelir, ağzımda erimeleri bile rahatsız eder beni. yine de aldım. eve gelince bir tane açtım, bir ısırık aldım, sonra paketi dolaba kaldırdım. onun için almıştım sanki, oysa gelen giden yok. bunları düşünürken kendime kızıyorum bazen. adam ol, diyorum içimden, bir alışkanlık bu kadar mı zor bırakılır. ama iş öyle değil işte. ben onu değil, onunla geçirdiğim o sıradan günleri özlüyorum. kahvenin tatlılığı aslında sabahları yan yana oturmamızın tadı. ayakkabıların düzeni, birlikte kurduğumuz o küçük hayatın kalıntısı. radyonun sesi, evin boş olmadığı zamanların yankısı.

dün gece geç saatte telefonu elime aldım. numarası hâlâ duruyor. silmedim, silemedim. bir mesaj yazdım, sonra sildim. sadece nasılsın diyecektim, başka bir şey değil. ama gönderemedim. çünkü asıl sormak istediğim şey buydu galiba: sen de böyle küçük şeyler yapıyor musun hâlâ? benim bıraktığım bir alışkanlık kaldı mı sende?

sabah oldu yine. kahveyi koydum ocağa. kaşığı kavanoza daldırdım, bir, iki. sonra durdum. uzun uzun baktım fincana. belki bugün acı içerim, dedim kendi kendime. belki bugün başlarım her şeyi geri almaya, tek tek, kendi tadımı bulana kadar. kaşığı bıraktım. bir yudum aldım. yine tatlıydı. gülümsedim biraz, çaresizce. yarın, dedim. yarın belki. içimde bir yerde biliyordum, o yarın çabuk gelmeyecekti. bazı tatlar insanın diline değil, ömrüne siniyor
devamını gör...

sabaha karşı üçte gözlerimi açtım. tavan, karanlıkta bir denize benziyordu. yatağın öte yanında selin uyuyordu; düzenli soluk alışları odayı bir saat gibi bölüyordu. ben ise saatin kaç olduğunu bilmekten korkarak yattım. uyku denen şey tuhaftır. onu ne kadar çok istersen o kadar uzaklaşır. gözlerimi yumup boşluğa bakmaya çalıştım ama zihnim izin vermedi. önce sabah ödenmesi gereken faturayı hatırladı. sonra iki yıl önce söylediğim bir cümleyi, karşımdaki adamın yüzünün nasıl değiştiğini hatırladı. utanç, insanı gecenin ortasında, en acımasız anda yakalıyor.

kalktım, mutfağa gittim. musluğu açıp bir bardak su içtim. pencereden dışarı baktığımda sokak lambası hâlâ yanıyordu, ışığı ıslak asfalta yayılmıştı. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. demek benden başka biri de uyanıktı. nedense bu beni biraz rahatlattı. belki o da faturayı, belki eski bir cümleyi düşünüyordu. zihnin gece dağılması garip bir şey. gündüz her düşünce sırasını bekler, biri gelir biri gider. ama sabaha karşı hepsi birden konuşmaya başlıyor. çocukluğumdan bir bahçe, ölmüş bir akraba, yarım kalmış bir iş, hepsi aynı anda. insan hangisini dinleyeceğini bilemiyor.

salonda kanepeye oturdum. karanlığa alıştıkça eşyalar biçim kazandı: kitaplık, koltuğun kolu, duvardaki çerçeve. bir zamanlar bu evi ne kadar istediğimizi hatırladım. selin ile ilk geldiğimizde boş odalarda yankılanan seslerimizi anımsadım. şimdi her köşe dolu ama içimdeki boşluk aynı yerde duruyordu. belki de mesele uyku değil. belki gündüz susturduğumuz şeyler, gece hesap sormaya geliyor. ben de oturup dinledim onları. kızmadan, kaçmadan. bir süre sonra sesleri hafifledi; sanki dinlenildiklerini anlamışlardı.

pencereden griye çalan bir aydınlık sızmaya başladı. karşı komşunun ışığı sönmüştü. ben de kalkıp yatağa döndüm. selin uykusunda hafifçe kımıldadı, elini benim tarafıma uzattı. elini tuttum. gözlerim ancak o zaman kendiliğinden kapandı.
devamını gör...

herkes uyuduktan sonra kalkardı yataktan. yorganı usulca sıyırır, ayaklarını yere basarken bile ses çıkarmamaya çalışırdı. eşi arkasında derin bir uykuya dalmış, göğsü inip kalkarken o balkona doğru yürürdü. sigara paketi hep aynı yerde, saksının arkasında dururdu. gece yarısı, ona göre şehrin en dürüst olduğu saatti. gündüzün gürültüsü, korna sesleri, komşuların telaşı çekilmiş, geriye çıplak bir sessizlik kalmıştı. uzaktaki bir köpeğin havlaması, sonra yine hiçlik. karşı binanın camlarının çoğu karanlıktı; yalnızca birkaç pencerede mavimsi bir ışık titriyordu, birileri onun gibi uykuya direniyordu.

çakmağı çaktı. alevin bir anlık aydınlığında kendi elini gördü; damarları belirgin, tırnakları biraz uzamıştı. sigaranın ucu kızardı. ilk dumanı içine çektiğinde omuzları biraz gevşedi. gündüz taşıdığı her şey, ödenmemiş faturalar, işten gelen o son mesaj, annesinin sesindeki yorgunluk, hepsi bu duman gibi ağırdı içinde. ama burada, bu saatte, hiçbirini düşünmek zorunda değildi. aşağıda cadde bomboştu. sokak lambalarından biri arızalıydı, sürekli yanıp sönüyordu. bir kedi karşıdan karşıya geçti; aceleyle, sanki onun da gitmesi gereken bir yer varmış gibi. demek şehir uyurken bile bir şeyler yaşıyordu, insanın gözünden uzakta.

eşiyle akşam tartışmışlardı. büyük bir şey değildi, hep aynı küçük şeyler; kim ne dedi, kim ne unuttu. yatağa sırt sırta girmişlerdi. şimdi sigarasını içerken onun uyurken yaptığı o küçük mırıltıyı düşündü. sabah kalkınca hiçbir şey söylemeden ona sarılacaktı. bazı özürler kelimeye ihtiyaç duymazdı. sigara yarılandı. soğuk hava yüzünü yalıyor, ama içerideki sıcaklığı düşünmek iyi geliyordu. balkon demirine yaslandı. bu sessizlik ona kendisini hatırlatıyordu, gündüzleri kaybettiği o adamı.

son bir nefes çekti, izmariti söndürdü. şehir hâlâ suskundu. içeri girmeden önce bir kez daha baktı karanlığa. yarın yine gürültü başlayacaktı. ama bu gece, bu birkaç dakika, yalnızca ona aitti.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim