bi niyan vardı yazar profili

bi niyan vardı kapak fotoğrafı
bi niyan vardı profil fotoğrafı
rozet
karma: 249 tanım: 13 başlık: 0 takipçi: 1

son tanımları


platon

platon’un sanat ile ilgili düşünceleri -beni zaman zaman sinirlendirse de- aslında varlığa bakışı ve aynı zamanda bilgi anlayışı ile paralel anlatılabilmesi bakımından çok güzel kurulmuş bir sistem. ben bu yazıda, bu konuyu incelemek istiyorum.
platon’da “sanat” kavramına “aşk” ve “güzel” kavramları ile ulaşmayı doğru buluyorum. kendisinin şölen (symposion) adlı yapıtının son konuşmasına, yani sokrates’in söylediklerine şöyle bir bakalım: sokrates konuşmasında mantineialı diotima adında bir “yabancı” (1) kadının aşk hakkında söylediklerini anlatır. aşkın ne kötü ne çirkin, ne bilge ne cahil, ölümlü ile ölümsüz arası bir şey olduğunu ileri sürer. eros bir tanrı değil bir “daimon”dur.(2)diotima eros’un görevinin insanların yaptıklarını, dua ve adaklarını tanrı katına ulaştırma ve bunların karşılıklarını da insanlara aktarmak olduğunu söylemiştir. uyurken de uyanıkken de insanların tanrılar ile konuşması onun aracılığı ile olur.
ona göre aşk; kişinin her zaman iyiye sahip olmaya duyduğu aşktır, güzel sayesinde doğurmanın ve üremenin aşkıdır. beden yolu ile güzel olana kavuşmak, onda doğurmaya, yaratmaya varabilmek kadına yönelir. çocuklar halinde ereğine ulaşmış olur.(3) ruh bakımından gebe olanlar ise gebe kalması ve doğurması ruh için uygun olan şeylere gebe kalırlar, bunlar sağduyu ve genel olarak erdemdir. bütün yaratıcı şairler ve mucit oldukları söylenen bütün zanaatkârlar bunlardandır.
eros’un yöneldiği ilk güzel, bedendir. bütün güzel bedenleri sever. artık bu olgunluğa ulaşmış olan kişi beden güzelliğinin de üzerine çıkarak, ruh (can) güzelliğini sevecektir. eros’un böyle yücelttiği kimse artık tek tek güzellerle yetinemez ve güzelin kendisini arar. eros’un ereği olan mutlak güzellik, aynı zamanda hayatın da ereğidir. çünkü bu salt güzelliğe erişmiş olan kişi ölümsüzlüğe ve mutluluğa da erişmiş olur.(4)
sokrates’in konuşmasından anlaşılacağı üzere platon eros’u iki şekilde açıklamıştır. birincisi, türün devamı ilkesidir. cinsel birleşme arzusu olarak açıklanır. bunu kişinin ölümsüzlük isteğinin bir belirteci sayar. ikincisinde ise bilginin devamı için doğurma – doğurtma işlevi, ruhun düşünce doğurması –doğurtması, işlevine dönüşür.
afşar timuçin’e göre insan ölümlü olduğunu bilen, ölümsüzlüğü özleyen ama hiçbir zaman ölümsüz olamayacağının farkında olan bir varlıktır. bununla birlikte kalıcı olmanın yollarını arayarak başka bir çeşit ölümsüzlüğü gerçekleştirmeye çalışır. ve sanat da bu yollardan biridir.(5) yani sanat, insanın ölümsüzlüğü ve bunun için de saf iyiyi ve güzeli arayışından yani aşktan ortaya çıkar.
güzellik anlayışında platon, cinsel aşka ve dönüştürülmüş cinsel enerjiye felsefesinde merkezi bir yer verir. platon’un eros’u en sıradan insani arzuyu en yüce ahlaklılığa ve evrendeki tanrısal yaratıcılık modellerine bağlayan bir ilkedir.(6)
estetiğin başlangıç koşullarını daha geriye götürebilsek de platon estetiği, estetiğin tarihsel kökeninde yer alır. ancak onu günümüze uygulamak afşar timuçin için pek mümkün değildir.(7)
grek felsefesinde güzel üzerine ilk ciddi düşünme xenophanes ile karşımıza çıkıyor. böyle bir kavram olarak güzeli ele alıp onu temellendirmek isteyen, henüz yavan ve basit olsa da, ilk kişi xenophones olmuştur. güzelin ne olduğu sorusunu sokrates’ten anılar adlı eserinde irdeler. xenophanes’in sözlerinden çıkarılacak sonuç ilkin güzelin bir kavram olduğu ve anlamını belli bir tanımda elde ettiği, ikinci olarak güzel ve iyinin birbirine bağlı oldukları hatta aynı şey olduklarıdır. (9)ancak platon öncesi felsefe için “ti esti to kalon?” (güzel nedir?) sorusu ile karşılaşmayı ummak bir hayal olacaktır. çünkü platon öncesinde bu sorunun sorulabileceği metafizik ortam oluşmamış bulunuyordu. platon ise yaşadığı her düşünme döneminde bu soruyu yeni baştan ele almıştır. güzel kavramı platon’un büyük hippias diyaloğunda ilk kez irdelenmiştir. fakat büyük hippias diyaloğu sokratik diyalogların ortak özelliği olarak sonuçsuz bir şekilde sonlanmıştır. yine de bize kendiliğinden güzel ile tek tek güzel olan şeylerin ayrımını verebilir.(10) “iyi”, devlet’te her türlü varlık ve bilginin nihai kaynağı ve aynı zamanda dünyanın son ereği olarak güneşe benzetilir.(11)
yaşlılık döneminde pythagorasçılığın etkisine giren platon güzeli matematiksel olarak tasvir etmeye yönelir.
aslında platon’un sanat ile ilgili görüşleri devlet’in ııı. ve x. kitaplarında daha ayrıntılı olarak yer almaktadır ancak şölen diyaloğu da sanata dokunur. şölen’de platon’un sanat ve sanatçıya tavrı olumludur. sanatçı değerli ve toplum için yararlı bir kişidir. yaptığı etkinlik de hafife alınmaz. sanatçılar eros’un kılavuzluğu altında adım adım yükselerek halis güzelliğe erişerek onda doğururlar. sanat, bu bakımdan poietik yani yaratma ile ilgili bir etkinliktir. (12)
ancak devlet’in x. kitabında karşılaştığımız sanat belirlemesi böyle derin bir anlamdan çok uzaktır. ve platon’un çizgi analojisi adını verdiğimiz bilgi çeşitlilik sistemi de bu tabanda hazırlanmıştır. en alt bilgi türünün nesnesi olarak sanat ürünleri gösterilir.
devlette sanat “sanı”, “aldatma”, “taklit” anlamlarının yüklendiği mimesis olarak anlaşılır. ancak mimesis’i “temsil” olarak çevirmek belki de daha doğru olacaktır. sanat bize görüntüyü gösterir, gerçeği değil. üstelik ideaların kopyası olan fenomenlerin de kopyası olduğu için, bilgi açısından, en değersizdir. benzetmecilik, taklitçilik akla dayanmadığına göre sanat bizim taşkın yanımızdır, sanatı yönlendiren yeti duygu ve sanılarımızdır. (13) sanat’ın insanın taşkın yanı ile ilgilenmesi durumunu en genel anlamda duyguculuk ile benzeştirebiliriz.
“duyguculuk evrensel gerçeklik diye tanımlayabileceğimiz klasikliğin tükendiği yerde ortaya çıkmış olan ve aşırı bireyci tutumuyla tanınan sanat anlayışıdır. duyguculuk bir akım olmaktan çok bir kavrayış biçimidir. alman aydınlanmasının getirdiği kuralcı ve usçu bakış açısını yıkmaya yönelen aydınlar bir tür zincirleri kırma devinimi başlattılar. bu insanlar özellikle jean-jacques rousseau’nun etkisinde usun yerine gönül’ün, nesnelliğin yerine öznelliğin geçerli olmasını istediler.”(14)
platon, sanatı mimesis algılamakla, sanatı bir bilgi meselesi olarak ele alır. sanat, yetkinlikten uzak, doğruluktan yoksundur. devlet, akla dayanan bir düzen içermelidir. oysa sanatın temelinde duygu ve heyecan bulunur. bu nedenle devlet düzeninde sanat yer almamalıdır.
khaos ve düzen zıtlığı, sanatın devlet ile ilgili alın yazısını belirlemiş olur: sanatın devletten kovulması gerekliliği. (15) ancak platon duygu ve heyecana dayanan sanata karşıdır, mutlak sanata değil… sanatı top yekün kötülediği ve kovduğu söylenemez. gerçek sanat, toplumsal sanattır. bir akıl ve erdem devletinde ancak toplumsal sanat ve şiir yer alabilir. gerçek şiir, toplumsal bağı ve dayanışmayı güçlendirmelidir. mitoslarda tanrıları insan biçimci, birbiriyle boğuşan kavga eden figürler olarak göstermek tanrılara olan saygıyı azaltacaktır. yasaklama ve sansür müziğe de konulur. müzik akla dayanmalı ve ahlaki bir etkinlik olmalıdır. bu nedenle platon, müziğin makamlarını sınırlar. iki çeşit makama izin verir; biri cesareti ve savaş ruhunu canlı tutan dor müziği, diğeri ağırbaşlı ve ölçülü phrygia müziği.(16)
(bu düşüncenin evrilmiş, abartılmış, yanlış anlaşılmış halini, günümüzde de sanata karşı yapılan saldırıda görebiliriz. özellikle resim ve heykel gibi plastik sanatların yaradana karşı gelmek olduğunu savunan ve bu sanat dallarını değersizleştirmeye çalışan bir kesim ne yazık ki “inandıkları” dini yanlış anlamış olmaktan dolayı bu yanılgı içindelerdir...)
ancak martin heidegger, mimesis olarak düşünülen sanata bir karşı çıkış yapar ve der ki:
“eğer biz, eserleri kendi dokunulmamış gerçeklikleri açısından görür ve bunu kafamızdaki bazı hazır düşüncelere uydurmazsak, görürüz ki, eserler de tıpkı nesneler gibi vardırlar.”… “bütün sanat eserlerinin nesnesel bir yönü vardır.” (17)
örnek olarak van gogh’un köylü pabuçları adlı resmini ele alır. bu resimde bir çift ayakkabıdan başka bir şey olmadığını mekansal olarak bir şey öğrenemediğimizi söyler ve ekler: “bu araç yardımıyla ekmeğin güveni, sıkıntıyı atmanın verdiği dile getirilemez sevinci, doğumun verdiği çalkantı ve ölüm tehdidindeki titremenin şikâyetsiz korkusunu hissederiz. … bütün bunları biz, belki yalnızca resimdeki ayakkabıdan çıkarıyoruz.”
yani o ayakkabılarda bir yaşanmışlık vardır. bu yaşanmışlık sanat eserini gerçek yapan şeydir.
“van gogh’un resmi hakikatte aracın yani bir çift çiftçi ayakkabısının açılımıdır.” (18)
sanatın gerçekliği ya da bir kopya oluşu tartışması ile ilgili, sanatçının bir mesajı, bir derdi, anlatmak istediği bir düşüncesi olması gerektiği çıkarımını yaparak da vinci’den bir alıntı ile konuyu sonlandırmak istiyorum: “mantığını kullanmaksızın sadece pratiğine ve gözüne dayanarak resim yapan ressam, o nesnelerin varlığının bilincine varmaksızın önüne konan her şeyi kopya eden bir ayna gibidir.”(19)

1 antik çağ’da yabancı fenomenolojisi” isimli yazıda incelenecektir.
2 murdoch,ıris, ateş ve güneş-platon sanatçıları niçin dışladı?, ayrıntı yay, s 48
3 tunalı, ismail, grek estetiği, remzi kitabevi, s:33
4 tunalı, ismail, grek estetiği, remzi kitabevi, s:35
5 timuçin, afşar, a.g.e, s:56
6 murdoch, ıris, ateş ve güneş-platon sanatçıları niçin dışladı? ayrıntı yay, s 47
7, timuçin, afşar, sorularla estetik kitabı, bulut yay. s:11–12
8 peters; e. francis, antik yunan felsefesi terimleri sözlüğü, çev: hakkı hünler, paradigma yay, s:176
9 tunalı, ismail, grek estetiği, remzi kitabevi, s: 23
10 tunalı, ismail, a.g.e s:31
11 zeller, eduard, grek felsefesi tarihi, çev: ahmet aydoğan, say yayınları, istanbul, 2008, s:205
12 tunalı, ismail, a.g.e s:71
13 tunalı, ismail a.g.e s:83
14 timuçin, afşar, sorularla estetik kitabı, bulut yay. s:29
15 tunalı, ismail a.g.e s:88
16 tunalı, ismail a.g.e s:94
17 heıdegger, martin, sanat eserinin kökeni, de ki yayınevi, s:11
18 heıdegger, martin, a.g.e. , :s 26–29
19 editör:h. anna suh, leonardo’nun defterleri, arkadaş yayınevi, s:18
devamını gör...

saç dökülmesini önlemek için tavsiyeler

biyotin ve shn kullanımı. ancak tabii bir kan tahlili yapılsa çok daha kontrollü olur.
ayrıca market şampuanları kullanılmamalı. temiz içeriğe dikkat edilmeli.
devamını gör...

michelangelo

resmi daha az yetenek isteyen ve daha basit bir iş olarak gördüğü, bu nedenle heykele yöneldiği söylenmektedir.

leonardo da vinci ile aralarındaki anlaşmazlık da şöööyle:

leonardo da vinci, floransa meclisi'nin saygıdeğer üyelerinden biriymiş ve bu meclis, michelangelo'nun heykeli davut'un nereye konulacağını kararlaştırmak için toplanır. michelangelo'ya göre yüce davut'u için tek bir yer vardır, o da floransa'nın en önemli kamu binasının önü ve en büyük meydanıdır. michelangelo'nun leonardo'ya karşı düşmanlığı, leonardo'nun bu heykeli daha sakin bir şehir meydanına konulmasını önerdiği için olabilir.

( ancak leonardo da vinci'nin önerisi kabul edilmemiş, davut heykeli tam da michelangelo'nun istediği gibi 400 yıl boyunca piazza signoria meydanında sergilenmiştir.)
devamını gör...

vitruvius adamı

kare, maddesel varlığı ; yuvarlak ise ruhsal varlığı sembolize etmektedir. vitruvius adamı bu nedenle aynı zamanda felsefedeki düalist anlayışı da çağrıştırmaktadır.
devamını gör...

satranç (kitap)


avusturyalı yazar stefan zweig, 1942 yılında intiharından kısa süre önce kaleme aldığı bu eserinde new york'tan buenos aires'e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu mirko czentovic ile avusturyalı bir göçmen olan ve 25 yıldır satranç taşına dokunmamış dr. b.nin kıran kırana mücadelesini anlattığı eserinde, aynı zamanda ii. dünya savaşı'nın yıkıcılığını da gözler önüne seriyor. stefan zweig'ın büyük bir ustalıkla kaleme aldığı kısa, ama yoğun romanı satranç, gerilimli kurgusu, kahramanının ruhsal gelgitlerinin incelikle işlendiği dokusuyla bir solukta okunuyor.





"kitap çok küçük puntolarla yazılmıştı. çok çok fazla harf vardı, çok çok ince sayfaları vardı. böylece onu uzunca bir süre okuyabilirdim. sonra onun zihnimi zorlayacak bir eser olmasını istedim. yüzeysel, kolay bir kitap değil, aksine öğrenilebilen, ezberlenebilen bir şeyler içermesini istedim, mesela şiirler olabilirdi, hatta en iyisi goethe ya da homeros -ne kadar cüretkar bir hayal!-..."
devamını gör...

akraba

zorunlu olarak ilişkili olduğumuz ve zorunlu olarak saygı gösterdiğimiz bir grup insan. hep söylerim insanın en büyük rakibi kardeşidir. arkadaş, akrabadan daha evla ve güvenilirdir.
devamını gör...

öğretmen olmak

ne gariptir ki, bu kitabı, öğretmenliğimin ilk senesinde çalıştığım kurum hediye etmişti, öğretmenler günü'nde… garip olan yan şu, bu kurum biraz tutucu, öğretmenlerine özgürlük alanı tanımayan, öğretmenlerinin "kendi" olmasına izin vermeyen, üstü kapalı şekilde "müfredatı anlat çık, başka bir şeye burnunu sokma! tübitak için icat çıkar, ama biza iş-icat çıkarma!" öğüdü veren bir kurumdu. bu kalıba girmekte çok zorlandım ve en sonunda da o kalıba sığamadım. kitap ise tam tersini anlatıyor, bir öğretmenin kendi olması gerektiğini, varoluşu ile bu mesleği icra etmesi gerektiğini anlatıyor. neyse ki, ben doğru öğüdü dinleyeceğim. ve sanırım felsefeci olmak bunu gerektiriyor.

şimdi size, kitap üzerine aldığım bazı notları derleyeyim. böylece kitabın ana fikri ortaya çıkar. hem öğrenciler hem öğretmenler için özeleştiri vakti:

- öğrenci, yalnız pasif alımlayıcı olmamalı, aldığını uygulamalı. bilgi birikimi eğitim için yeterli değildir. davranış değişikliği gözlenmelidir. felsefe de salt teorik bir alan değildir. öğrencide fark yaratabilen bir alandır. iyi bir felsefe öğrencisi yalnızca felsefe tarihi ezberlemez. araştırır, tartışır, yorumlar, dener ve yazar.
- her öğretmen, eğitime dair çerçeveleri (diğer bir deyişle paradigmaları) öğrenmeli ve kendini konumlandırmalıdır. bunun için de eğitim felsefesi hakkında okumalı ve çalışmalıdır.
- iyi bir öğretmen, hayatını planlamalı, sınıf düzeyine göre konu anlatımını planlamalı ve gerekiyorsa güncellemeli, kendini geliştirme isteği ve özsaygısını muhafaza etmelidir.
- öğrenciye güven! öğrenci eksik, çömez, bilmeyen, senin bilgine muhtaç, zayıf kişi ya da karakter olarak değil; deneyim kazanması gereken ama potansiyele sahip kişi olarak görülmeli. her branş, öğrencinin aklına güvenmeli ve derslerinde sokratik yöntem'i kullanmalıdır.
- öğretmen, rölatif alanlar da olduğunu kabul etmeli, sınıfta özgür düşünce ortamı yaratmalıdır.
- öğretmen, sürekli kendini sorgulamalı, varoluşsal, bilgisel, eylemsel ve sanatsal açılardan tutarlı bir bütünlük yaratıp bunu korumaya çalışmalıdır.
- öğretmen kendi branşındaki gelişmeleri takip etmeli, sınıf yönetimi ve öğrenciye yaklaşımında da sezgisel – duygusal değil bilimsel bir bakış ile davranışlarını belirlemelidir.
- işinizi severek yaparsanız, öğretmenlik yapmaz, öğretmen olursunuz! pek çok meslek sevmeden de yapılır. maksat geçimi sağlamaktır, maddi kazançtır. ama öğretmenlik sevmeden sürdürülebilecek bir meslek değildir.
- okulda, sınıfta zeminde bir eşitlik sağlayıp, bunun üzerine adaleti inşa etmek gerekir.
- özne ile nesne arasında ilgi olmazsa bilgi doğmaz. bunun gibi sen-ben arasında ilgi doğmazsa öğretmen – öğrenci ilişkisi ve "biz" kavramı doğmaz.
- yaptığımız iş sadece malumat aktarmak değildir. "iyi yetişmiş birkaç öğrenci ile gelecek nesil değişmez." diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz! bir kişinin, çevresinde, ailesinde, arkadaşlarında, kendi öğrencilerinde ne kadar büyük bir kitleye hitap edebileceğini bilemeyiz.
- felsefi düşüncenin özelliklerini anlatmak yetmez. her konu ile ve mesleğimiz ile bu özellikleri kesiştirmenin bir yolunu bulmak gereklidir.
devamını gör...

özgürlük

deneme bir 'ki...

en genel tanımı ile bağlı ve bağımlı olmama, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini ifade etmektedir. fakat insanın özgürlüğü kullanabilmesi, ortaya koyabilmesi için başka bir güce bağlı olmadan düşüncelerini ve eylemlerini oluşturabilmesi gerekir.

özgürlük, kendisini taşıyamayacak olan insanın zihnine "ne yapacağım şimdi?" sorusunu pek güzel yerleştirir. bu durum ve iç çatışma hali, "özgürüm" diyen bireyin ya dikte edilmiş fikirleri uygulaması ya da düşünmeden, özgürlük kisvesi altında mantıklı olmayan davranışları sergilemesi ya da kararları alması ile sonuçlanabilir. konu hakkında bilgisi, bilinci olmayan bir grup insana herhangi bir konuda seçim yapma şansı verin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. ve aslında nietzsche de bu nedenle demokrasi karşıtı görünür. çünkü özgürlüğü vaadeden bir yönetim şeklidir, demokrasi. insanların bu hakkı her zaman doğru kullanamadıklarını düşünür: "halk neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. ve daima yalan söyler."

aslında, özgürlüğün ne olduğu ve demokrasilerdeki uygulanışı ile ilgili tartışma antik yunan'a dayanıyor. kölelik kültürü bulunan bir toplum, bir yandan demokrasiyi oluştururken, bir yandan da eleştiriyor. platon'un ağzından sokrates'e göre devlet yönetimi uzmanlık işidir ve bilenlere bırakılmalıdır. platon, devlet adlı eserinde demokrasinin düzensizlik ve abartılmış bir özgürlük getirdiğini şu sözlerle vurgular:

" hayvanlar bile bu devlette başka her yerden daha hürdür... o kadar ki, insan gözleri ile görmese inanmaz, demokrasilerde atlar, eşekler öyle serbest, öyle mağrur yürürler ki, yollarından kaçmayana çarpıp geçerler. yurtaşlar o hale gelir ki, bir yerde baskıya benzer en ufak bir şey gördüler mi, kızar ayaklanırlar; yazılmış yazılmamış bütün kanunları hiçe sayar, kelimenin tam anlamıyla başına buyruk kalmak isterler."

jean bodin de, nietzsche ile aynı sebepten demokrasiyi eleştirir ve der ki:
"demokratik düzenlerde el üstünde tutulanlar, erdemli ve onurlu olmayan kimselerdir. erdemli ve onurlu kişiler ayaklar altında sürünür giderler. toplumun büyük çoğunluğu erdemden yoksundur ve kötü olanı severler. halk çoğunluğunun yönetimi demek olan demokrasi bu nedenle kötü olanı yüceltecek, erdem yok olacaktır. demokrasilerde rüşvet, adam öldürme, ahlaksızlık ortak özelliklerdir."

ancak şahsi fikrimi de eklemek isterim, demokrasi ile birlikte yapılan bu özgürlük eleştirileri bireysel hak ve özgürlükler aleyhinedir. özgürlüğü bu açıdan yeniden ele alacak olursak erich fromm'u konuşmalıyız. "özgürlük korkusu" adlı yapıtında söylediği, ona aynı anda hem güvenlik veren hem de onu sınırlayan bireysellik öncesi toplumun bağlamından kurtulan çağdaş insanın, kendi bireysel özünün gerçekleşmesi gibi olumlu bir anlamda; yani kendi zihinseli coşkusal ve duygusal potansiyellerinin dile gelmesi anlamında bir özgürlük kazanmış olmadığıdır. ona bağımsızlık ve ussallık kazandırmış olmasına karşın özgürlük, onu yalıtmış, böylece kaygılı ve güçsüz kılmıştır. bu yalıtım kaçınılmaz bir şeydir ve bireyin bu durumda karşı karşıya kaldığı tek seçenek ya kendi özgürlüğünün yükünden kaçıp yeni yeni bağımlılıklara ve boyun eğmelere sığınmak ya da insanın eşitsizliğine ve bireyselliğine dayanan olumlu özgürlüğün gerçekleşmesi doğrultusunda yol almaktır.

özgürlük insanı kaygıya sürükler, korkutur. düşünmeye ve kararların sorumluluğunu almaya sevkeder - ki bu, düşünmeyi sevmeyen bir topluma mutsuzluk getirir, çünkü yorucudur hem kararı hem sonuçları düşünmek. bu sebeple insanlar aksini söyleseler de özgürlüğe fazla dayanamazlar ve biri onların yerine karar versin, doğru olanı göstersin isterler. hedef gösterildiğinde irdeleyen insan da pek azdır. erich fromm, özgürlükten kaçış'ında da bu konuyu işler.

" bir şeylerden özgürlüğün yüküne katlanmayı sürdüremezler, olumsuz özgürlükten olumlu özgürlüğe geçemedikleri sürece, özgürlükten hepten kaçmaları gerekir. çağımızda ana toplumsal kaçış yolları, faşizmle yönetilen ülkelerde görüldüğü gibi, bir öndere boyun eğme ve demokrasimizde yaygın olan zorlanımlı düzene uymadır."

kanun koyucunun kim olduğunu tartışmak ise bu konuda çözüme ulaşma denemesi için olası bir diğer yoldur.

"özgürlüğü kısıtlayan toplum kurallarıdır." dersek buna bir nebze katılabilirim. bu, bireyin ne istediği ile alakalıdır. çoğunluğun düşüncesinin normal karşılandığı bir toplumda birey olarak ortaya çıkmanın zor olduğunu söyleyebilirim. ancak bu, insanın karakterinin ne kadar sağlam olduğu ya da bir şeyi ne kadar istediği ile ilgili.

farkındalık demişken, spinoza'dan da bahsetmeden olmaz. spinoza'nın özgürlük kavramı bence oldukça ilginç. özgürlüğün "zorunluluklarımızın bilincinde olmamız" olduğunu söylüyor. insanın seçimleri ise sadece güç ve hak ilişkisi içinde gerçekleşiyor. spinoza'nın bu düşüncesine bir açıdan katılıyorum ancak zorunluluk olarak nitelendirdiğimiz şeylerin ilahi olmadıklarını, bizim seçimlerimiz olduğunu da düşünüyorum.

insanın neye hakkı vardır? hangi sebepten, hangi konuda doğal bir özgürlüğü olabilir? dünyaya gelmek bile bizim seçimimiz değildi. ancak bu yaşamı devam ettirmek bizim bireysel seçimimiz değil mi? peki ya ilahi bir karar mercisi olduğunu düşünmek, özgürlükten kaçış mıdır?
devamını gör...

alexander graham bell

alexander graham bell, 3 mart 1847'de iskoçya'da doğmuş. annesi doğuştan işitme engelli olan graham bell'in dedesi ve babası yıllarını işitme engellilere adamış. graham bell, konuşmayı öğrenmeden evvel işaret dilini öğrenmiş.

londra üniversitesi'nde dilbilim eğitimi görmüş ve tezini köpek dili üzerine yapmış.
oxford üniversitesi'ne konuk öğretmen olarak bulunduğu dönemde, sesin bir tel ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmış. ilk telefon görüşmesini ise, tesadüfen yapmış olduğu söylenir.

telefonun icadından sonra fransa hükümeti'nin verdiği ödül ile volta enstitüsü'nü kurmuş.
bell telefon şirketini, şirretlikleri yönünden zaten benzettiğimiz arkadaşı edison ile kurmuş. buradan kazandığı parayla da alexander graham bell sağırlar kurumu'nu kurmuş.

telefon şirketini kurduktan sonra metali pres makinesinde ezerek bir uçurtma tasarladı ve diğer uçurtmaların kağıttan olduğu bir yarışmaya katılmış, geleceğin uzay taşıtlarının malzemesini bu şekilde ortaya çıkarmış.

ayrıca hava araçları için beş, hidro uçaklar için dört ve selenyum piller için de iki patenti bulunuyormuş.
devamını gör...

steve jobs

- apple büyümeye devam ederken şirketin genişlemesini sağlayacak bir pazarlama yöneticisi aranıyordu. steve jobs, o zamanlar pepsi kola'nın ceo'su olan john sculley'i şirketin bünyesine dahil etti ve apple'ın yeni ceo'su haline getirdi. bu iş için sculley'i ikna ederken " ömrünün sonuna kadar şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa benimle dünyayı mı değiştireceksin?" dediği söylenir.

- apple'dan kovulduktan sonra birkaç ay ne yapacağını bilemeyen jobs, next adlı yeni bir yazılım şirketi kurarak çalışmalarına devam etti. daha sonra, bu sıkıntılı dönemi anlatırken " dayanmamı sağlayan şeyin işimi sevmem olduğunu düşünüyorum. neyi sevdiğinizi bulmanız gerekiyor. mutlu olmanın yolu harika olduğunu düşündüğünüz bir işte çalışmaktır. " diyecekti.

-tarihteki bu vurucu etkisinin artında pek çok fonksiyonu bir arada toplayan ilk telefonu yapması vardı. ( aslında ilk akıllı telefonu değil.) ve steve jobs'dan öğrenmemiz gereken bir diğer beceri, belki de etkili sunum teknikleridir.

- apple ürünlerinin başındaki "i" nereden geliyor? jobs, apple'a döndüğünde önce 'yönetim kurulu danışmanı' olmuş, ardından ceo'luk teklif edildiğinde 'ceo değil, geçici ceo olurum.' diyerek naz yapmıştı. geçici ceo olarak bir kartviziti olması gerekiyordu ancak interim ceo çok uzun duruyor ve çirkin bir görüntü oluşturuyordu. bu yüzden jobs, "kartıma iceo yazdırın!" diyerek bu soruna bir çözüm bulmuştu…

zaman geçti, yeni ürünlere isim arayışı sırasında, i harfini, geçmişteki macintosh'a dayanarak önce imac ismini, ardından ipod, iphone, ipad isimlerini çıkardılar. aynı zamanda "i phone" okunuşu türkçeye çevrildiğinde de "ben telefon" demek. zaten telefonu yeniden keşfettik demişti.

yaratıcılık karmaşık sistemleri basit şekilde ifade edebilmektir ve steve jobs işte bu evrensel, akılda kalıcı ve basit bir isimlendirmelerle bunu başarmıştı. apple jobs'un bu "basitlik" ilkesini hiç bırakmadığı için bu kadar sevildi.
devamını gör...

kedilere özgü gariplikler

kardeşimin kucağına gitmiş kendisini sevdiriyordu. bu deli karının bu kadar deli bir karı olduğundan habersiz olan kardeşim tv'deki bir habere dalmıştı ve kediyi sevmeyi bıraktı. gittikçe tizleşen bir 'niyyyyaaaaa!' sesi duyduk, ardından maske zıpladı ve kardeşime 2 okkalı tokat attı. sonra da hiçbir şey olmamış gibi halıya uzanıp tüylerini yaladı.
devamını gör...

akrabalarla ilişkiyi kesmek

insan insanın kurdudur. hobbes çok doğru söylemiş. akrabalarımızı maalesef kendimiz seçemiyoruz ama samimiyet düzeyimizi belirleme ve koruma özgürlüğümüz olmalı. akrabalarla ilişkiyi kesmek bu nedenle zaman zaman gerekli bir durum olabiliyor.
devamını gör...

dolap

insanların ilginç pazarlık yöntemleri denedikleri ikinci el eşya ve giyim satış sitesi. bir arkadaş ürünüme ısrarla 161 tl teklif veriyor, ne o bir kuruş çıktı ne ben 1 kuruş düştüm. aksine, inadına aynı fiyat teklifini gönderdikçe fiyatı artırıyorum.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim