senelerdir anlata anlata dilimizde tüy bitti. asgari ücretin düşük olması sorun değil. asgari ücretin kendisi sorun.
asgari ücret, gelişmiş bir ekonominin hedefi değil, gelişememiş bir ekonominin bastonudur. her zam yapıldığında enflasyon ve maliyetler dolayısıyla fiyatlar fırlar.
dolayısıyla asgari ücretli vatandaşın buradaki durumunun pek bir önemi yok. akp'yi devralacak yeni hükümetin yapacağı zam da hiçbir şeyi değiştirmez.
her sektör, kendi taban maaşını kazancına göre belirlemelidir. kasiyerin maaşıyla garsonun maaşı aynı olamaz çünkü iki piyasa bambaşka kazançlar sağlar. bu da bir verimsizlik ve ücret adaletsizliği doğurur.
tatile gitmek, bir orta sınıf uyuşturucusudur. sahte bir zenginlik hissini birkaç gün boyunca kiralamak için sene boyunca para biriktirmeye "rahatlamak, dinlenmek" deriz.
tatil evet rahatlatıcıdır. ama başka ne rahatlatıcıdır biliyor musun ?
bundan 300.000 yıl sonra, insanoğlunun nesli tükenmiş olacak ve dünyayı incelemeye gelen uzaylılar corolla'nın hala çalışır durumda olduğunu fark edecekler.
1970’lerin almanya’sında yaşanan ve sinema dünyasına the exorcism of emily rose olarak uyarlanan anneliese michel vakası, modern rasyonalizm ile kadim metafizik inançların en sert şekilde çarpıştığı, tarihin en sarsıcı trajedilerinden biridir.
bu dosyayı incelerken karşımıza genellikle iki uç radikal görüş çıkar: ya her şeyi tamamen beynin kimyasal bir kusuru olarak gören katı bir psikiyatrik yaklaşım ya da bilimi tamamen reddedip olayı sadece iblislerle açıklayan dogmatik bir dindarlık.
ancak anneliese’in yaşadığı dehşeti gerçekten anlamak, bu iki dünyanın birbirini dışlamadığını, aksine aynı anda vuku bulabileceğini kabul etmekten geçer. anneliese michel, hem ağır psikiyatrik rahatsızlıkların pençesinde kıvranan bir hasta hem de kelimenin tam anlamıyla bir musallatın kurbanıydı.
anneliese o ailenin ilk kızı değildi. martha adında bir ablası olmuştu. aile, evlilik dışı dünyaya gelen ilk çocukları martha’yı bir utanç lekesi olarak gördü. onu bağırlarına basmak yerine sevgiden, şefkatten mahrum bıraktılar; varlığından utandılar. kısa süre sonra küçük martha bu dünyadan göçüp uçmağa vardığında, arkasında sevgiye aç bir ruh ve lanetlenmiş bir yuva bıraktı.
işte tam bu an, kozmik dengenin kırıldığı andı. evrende hiçbir haksızlık karşılıksız kalmaz. ailenin bu katı yürekliliği, zalimliği ve kendi kanından olan o sabiyi dışlaması yüzünden, o ocağı koruyan tüm iyi ruhlar (iduklar ve ev/yer-su ieleri) aileden nefret etti ve evi tamamen terk etti.
manevi zırhı tamamen yok olan bu savunmasız aile, karanlık alemin asalakları için açık bir hedef haline geldi. şer varlıklar, geçmişin bu ağır ve karanlık enerjisinden beslenerek eve sızdılar ve faturayı ailenin masum kızı anneliese’e kestiler. bu yoğun, ağır ve habis enerjisel kuşatma, kızın fiziki bedeninde ağır bir hasara yol açtı. iblislerin saldırısı sonucu, anneliese’in beynindeki temporal lob ciddi şekilde tahrip oldu. tıp dünyası, bu manevi saldırının beyinde bıraktığı fiziksel hasarı gördü ve adına "temporal lob epilepsisi" ile "psikoz" dedi.
bu noktada hem hastalığı tedavi etmek hem de hastalığa sebep olan iblisleri kovmak gerekirdi. soyun işlediği martha günahının kefareti ödenmeli, evdeki o karanlık varlıklar kam ayinleriyle sökülüp atılmalı ve küstürülen iyi ruhların gönlü alınarak koruma kalkanı yeniden kurulmalıydı. musallatın beyinde bıraktığı tahribat ve epilepsi nöbetleri modern tıbbın ilaçlarıyla dizginlenmeli, beden fiziken güçlü tutulmalıydı.
ne yazık ki gerçekte olan bir ihmaller ve yanlışlar faciası. doktorların verdiği ilaçların dozu çok az ve yetersizdi. kilise rahipleri ise tıbbı reddedip sadece kendi dualarına sığındılar ve tengri'nin kutsal bir emaneti olan o fiziki bedeni açlıktan, susuzluktan ölüme terk ettiler.
anneliese michel, 1 temmuz 1976’da bu dünyadan göçüp gittiğinde insanlığın bağrında ortak bir yara bıraktı.
bu instagram denen şeytan icadı, bizi abuk subuk bir mükemmelliyetçilik tribine soktu. bir işe kalkışmadan önce atomu parçalayacakmış gibi plan yapan, detaylarda boğulan insanlar neden asla o işi yapamaz, merak etmişimdir. iki kilo fazlası var diye spora başlayacak, sanırsın olimpiyatlara hazırlanıyor. yürüyüş için bütün günlük rutinini değiştirir, mutfağı laboratuvara çevirip gramı gramına öğün hesaplar, en pahalı ayakkabıyı sipariş eder. detaycılık dedikleri bu meret aslında korkaklıktan başka bir şey değil. kişi, ulaşacağı hedefi zor gördüğünden onunla direkt muhatap olmak yerine ona karşı kendini hazırlamaya çalışıyor.
bu tipler her yerde. altı üstü bir youtube kanalı açacak, gider en pahalı kamerayı, stüdyo ışıklarını araştırır, aylarca algoritma üzerine makale okur. yahu bir kamerayı aç, konuş işte. ya da bir kadınla tanışacak, ne diyeceğini, ne giyeceğini, hangi mekanda buluşacağını kırk gün düşünür. kafasında kurduğu o kusursuz senaryoda yaşarken, dışarıdaki hayatı kaçırdı. düşünmekten eyleme geçemeyen, kendi zihninin hapishanesinde çürüyen acizler ordusuyuz. mükemmelliyetçilik bir erdem değil; iş yapamayan adamın arkasına saklandığı süslü bir kalkandır.
gerçek başarı, o gereksiz detayları çöpe atıp paldır küldür sahaya atlayanların hikayesidir. bir şeyi komplikeleştirmek, zekanın değil, vizyonsuzluğun kanıtı. dünyayı değiştirenler her şeyi kusursuz planlayanlar değil; yoldaki kusurlara rağmen yürümeye devam edenlerdir.
eminim telefon ekranına bakıp saatlerce mesaj beklediğin, karşı tarafın attığı bir emojiden karakter analizi yapmaya çalıştığın o trajikomik anlara denk gelmişsindir. filtrelenmiş hikayelerle, piksellerle bağ kurduğunu sanıyorsun. büyük yanılgı. sanalda harcadığın o devasa mesai, aslında karşındakinin egosunu beslemekten başka bir işe yaramıyor.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.