bilge tonyukuk yazar profili

bilge tonyukuk kapak fotoğrafı
bilge tonyukuk profil fotoğrafı
rozet
karma: 2563 tanım: 615 başlık: 110 takipçi: 8

son tanımları | başucu eserleri


uçmağ

uçmağ, bizim öldükten sonra varmayı umduğumuz o kutlu yerdir. uçmağa varanlar, insani dertlerinden ve bedenin kaygılarından azat edilerek özgürlüğe kavuşurlar. uçmağda hayat durmaz, yan gelip yatmak ve gönül eğlendirmek yoktur. uçmağa varanların yeni, farklı bir hayatı başlamıştır. kimileri, dünyada işledikleri telafisi olan günahlarını telafi etmek için vazife alırlar. kimileri de gönüllüce dünyadakilere yardım ederler. çünkü uçmağa varanlar artık tamamıyla özgürdür ve evrenin diledikleri yerinde bulunabilirler, dünyada da. bunlardan bir tanesi, umay anamızdır. o, yüce gönlünden dolup taşan şefkatle bizim yavrularımızın doğumlarına yardım eder, hanımlarımızı ve miniklerimizi korur kollar, yürümeyi öğrenip konuşmaya başlarken o hep bizim yanımızdadır. uçmağın katmanları ve dereceleri vardır. telafisi olmayan kötülükleri işlememiş lakin gene de ardımızda çokça kötülük bıraktıysak evvela o uluğ mertebeye erişmek için yaptıklarımızı telafi etmemiz beklenir. her halükarda uçmağa varmak, tamağa düşmekten bin kere yeğdir.

belirtmek gerek. her ne kadar uçmağ olarak yazılsa da uçmaq olarak okunur. iç anadolu ağzındaki g-k karışımı telaffuz esas alınır.
devamını gör...

türk bayrağının kökeni

türk bayrağının kökeni bizanstan falan gelmiyor. bu, türk düşmanlarının tamamen korelasyon üzerinden uydurduğu saçma sapan bir iddiaydı ve bunun aksini ispat etmek bizim için çocuk oyuncağı olacaktır.

bakınız, aşağıda gördüğünüz resimdeki altından yapılma güneş ve ay levhaları, çinli arkeologlar tarafından bulundu ve bunlar hunlara ait. belki dikkatizi çekmiştir, hun ne demek diye sorgulamışsınızdır. hun = kun = kün = gün. yani hun, aslında güneş demek. hunlar, kendilerini yer yüzünde hakim kılan yegane gücün tanrı olduğuna inanıyorlardı. bundan dolayı gecenin ve gündüzün hakimi olduklarını ima etmek için ay - güneş sembolizmine başvurdular. güneşin aslında bir yıldız olduğu da biliniyordu, bu zamanla yıldıza evrildi.

devam edelim. hunlardan sonra göktürkler bölgenin hakimi oldu. lakin göktürk kağanı da aslında hun soyundan geliyordu. zaten bozkırda hun soyu olmadan meşruiyet ilan etmek imkansızdı. hunların soyu kutsal kabul ediliyor, damarlarında tanrısal bir kan aktığına inanılıyordu. göktürklerin bastırdığı sikkelerde de aynı ay yıldızı bu yüzden görürüz.

bizanslılar milattan önce 7. yüzyılda ay yıldızı kullanmış. peki hunlar ne zamanlarda hüküm sürüyordu ? diyebilirsiniz. eğer meb tarih kitabından başka bir tarih okur yazarlığınız yoksa mö 2. yüzyıl dersiniz, muhtemelen teoman'ı da hunların kurucusu sanıyorsunuz. lakin bu doğru değil, çin kaynaklarına göre hunlar mö 15. yüzyılda varlardı. yani biz ay yıldızı bizanstan, sasanilerden, şundan bundan en az 7 asır önce kullandık.

vesselam.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tamağ

türk dini inanışında "tamağ" (cehennem), mahiyeti hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz bir olgudur. bu belirsizliğin temel sebebi, tamağ’ın mutlak bir tecrit mekânı olmasıdır. geleneksel inanışımıza göre, uçmağ’a (cennet) vasıl olan ruhlar, şamanlar (kamlar) aracılığıyla yeryüzüyle iletişim kurabilirken, tamağ’a mahkûm edilen ruhlar için geriye dönüş veya dünya ile irtibat kurma imkânı yoktur. tamağ, hiyerarşik zirvesinden en alt kademesindeki ruhlara kadar herkesin ebediyen kalmaya mecbur olduğu, ontolojik bir hapishane niteliğindedir. kısacası, girişi var lakin çıkışı yoktur denebilir.

tamağ’ın lokasyonu, geleneksel metinlerde "yerin altı" olarak tarif edilir; bu tasvirin dünyadaki yeryüzünü mü yoksa evrenin başka bir köşesindeki bir düzlemi mi işaret ettiği hususu tartışmalıdır. ancak kesin olan şudur ki; tamağ, erişilmesi imkânsız, tecrit edilmiş bir hapishanedir.

yeraltı dünyasının idaresi erlik han’ın uhdesindedir. erlik han, tamağ üzerinde mutlak bir dehşet ve otoriteyle hüküm sürmektedir. buradaki cezalandırma yöntemi yalnızca fiziksel değil, bireyin akıl sağlığını yitirmesine yol açacak düzeyde ağır psikolojik işkenceleri de ihtiva etmektedir.

erlik han figürü ile ibrahimî dinlerdeki "şeytan" karakteri arasında kurulan benzerlikler, fenomenolojik açıdan hatalıdır.

erlik han:
- gök tengri’ye karşı bir isyan içerisinde değildir.
- kibirden azade bir profil sergiler.
- asli görevi insanları yoldan çıkarmak değil, bilakis yanlış yola sapanları cezalandırmaktır.

bu bağlamda erlik han, ilahi iradenin bilgisi ve izni dahilinde hareket eden bir "adalet uygulayıcısı" işlevi görür. türk toplum yapısında erlik figürü, pedagojik bir unsur olarak çocukların ahlaki gelişiminde "caydırıcı bir otorite" olarak kullanılmıştır.

tamağ’a giriş, telafisi mümkün olmayan ahlaki ve hukuki ihlallerin bir neticesidir. bu ihlaller genel olarak şu başlıklar altında toplanır:

- canlı yaşamına (insan, hayvan, doğa) sebepsiz yere kastetmek.
- cinsel saldırı ve bireyin ruhsal bütünlüğünü bozacak düzeyde ağır travmalara sebebiyet vermek.
- büyük ölçekli ekonomik suçlar (nitelikli dolandırıcılık, mülkiyet gaspı).
- sosyal dokuyu bozan iftira, yalan ve sürekli gıybet eylemleri.
- aile içi şiddet ve bakım yükümlülüğü altındaki kişilere zulmetmek.
- ekolojik yıkıma sebebiyet verecek düzeyde çevre kirliliği yaratmak.
- toplumsal verimliliği düşüren tembellik ve sınırsız açgözlülük.

bu eylemlerden gıybet gibi bazı ihlaller, doğrudan tamağ sebebi olmasa da, kişiyi daha büyük cürümlere sürükleyecek "negatif enerjili ruhları" (uğursuz varlıkları) davet ettiği için dolaylı bir tehdit unsuru kabul edilir. tamağ’a sevk edilmeyi gerektirmeyecek düzeydeki, "telafisi mümkün" hatalar türk inanç sisteminde yok sayılmaz. ruhun bu hataları arındırması ve telafi etmesi için ölüm sonrası süreçte yeni imkânlar tanınmıştır. bu arınma süreci ve uçmağ tasavvuru, yüce dinimizin bir diğer temel ayağını oluşturmaktadır.

farklı türk kavimleri arasında tamağ, kızıl tamu, tamuk şeklinde farklı telaffuzlara sahip olan tamağ, oğuz türkleri tarafından "tamağ" şeklinde ifade edilir. bu tasvirin sesli okunuşunda "ğ" sesi kalınlaşarak "tamaq" gibi okunur.
devamını gör...

liberalizmi yanlış anlamak

büyük hatadır.

her ne kadar serbest piyasa ekonomisini destekleyen birisi olsam da yerel üreticinin hiç olmadığı sektörlerde ithalat ürün fanatikliği yapmayı doğru bulmuyorum. eğer ithal ürünler için gümrük vergilerinde indirime gidilecekse, mutlaka yerel üreticinin ihtiyacı olan hammade için de vergiler düşürülmeli ki gerçek bir rekabet ortamı olsun. dışarıdan ucuz mal getirirken kendi üreticinizin ırzına geçmek, liberalizm değil daha çok ülkeyi satmak oluyor. isterseniz daha açık bir şekilde ifade edeyim. buna kapitülasyon denir. sevr anlaşmalarında bize dayattıkları mevzu tam olarak buydu. lozan görüşmelerinde kabul etmemek için masadan kalktığımız şeye kapitülasyon diyoruz biz.

örneğin 1960larda devrim arabalarının üretimini engellemek için, ülkenin en büyük iki araba ithalatçısı olan çiftçiler holding ve koç holding harekete geçti. tüm medyalara para dağıttılar, bütün gazeteler yerli arabayı aşağıladı. aslında araba sağlamdı ve çalışıyordu fakat tüm gazeteler aksini yazdı. çünkü eğer devrim üretilseydi koç, dışarıdan ford getirerek sahip olduğu piyasa hakimiyetini kaybederdi. devrim arabaları piyasaya girseydi çiftçiler, volkswagen'i kime satacaktı ? üstelik elimizdeki verilere göre, devrim arabaları avrupalı muadillerinin çok üstünde bir mühendislik harikasıydı. yakıt tüketim açısından türk halkı için bulunmaz nimetti. o otomobil sadece 2 ayda üretildi arkadaşlar. motoru, şanzımanı tamamen yerliydi. bakın biz altay tankının motorunu 30 yıl uğraştık da üretemedik. sıfır sanayi kültürüyle girdiğimiz o işten böyle bir muvaffakiyetle çıkmışız, koç'un karnı doyacak diye üretilmiyor araba.

bu mudur liberalizm ? böyle bir liberalizm yok. eğer liberalizmden anladığınız prens sabahattin ise siz ne yazık ki davutoğlu hayranı bir ergenden daha akıllı değilsiniz. bir milletin özgür olabilmesi için, ilk öncelikle egemen olması gerekir. dışarıdan bir devletin sömürgesi olmakla hürriyet elde edilemez. milli bağımsızlık, bireysel bağımsızlığın garantörüdür.

vesselam.
devamını gör...

tengricilik

tengricilik, panteizm* esaslı bir dindir. insanlığın en eski dinlerinden biri olup bunlar arasında varlığını hala sürdürebilen tek dini inançtır. tengriciliğin bir din olmadığını söylemek, hakaret olur. bu dini hafife alamayız ve tesirini küçük göremeyiz. tengricilikte dogmalar, kutsallar vardır lakin bir kitabımız yoktur. bir inancın din olabilmesi için mutlaka kitabının olması gerekmez. eğer bu doğru olsaydı dünyada sadece dört din olurdu, oysaki yeryüzünde binlerce din vardır. bizim değerlerimiz, insan aklının kavrayabileceği ve insan vicdanının özümseyebileceği basitlikte ve netlikte hakikatlerdir. bu yüzden dini kurallarımızı kitaplaştırmamız hiç gerekmedi ve gerekmeyecek de. bir müslümanın kuran'ını ya da bir hristiyanın incil'ini açık havaya koyun. yağmur kitabın sayfalarını ıslatacak ve rüzgar onları kopartacaktır. işte bizim dini kitabımız, o yağmur ve o rüzgardır, doğanın ta kendidir. biz tanrı'nın suretini bizzat kendisine bakıp okuruz. bizzat bilgi verme maksadıyla bir kitap kaleme alacaksak da buna kutsiyet atfetmeyiz ve onu dayatmayız.

öyle ki tengricilik, göklerin tek hakimi olan tengri'ye inanmakla başlar. tengri, evrenin bizzat kendisidir. geniş uzayda bulunan canlı ve cansız her varlık, kendi düzenini kurmak için mutlak bir çaba ve mücadele içerisindedir. hidrojen atomları birbirine yaklaşarak yıldızları meydana getirir, toz bulutları yakınlaşıp birikerek asteroitleri meydana getirir, asteroitler bir araya gelir ve gezegenleri oluşturur. gezegenler yıldızların kütle çekimine kapılır ve onların etrafında döner, yıldızın ısısı gezegenin yüzeyinde yeşerecek hayat için enerji verir, hücreler koloniler kurar, koloniler çok hücreli canlılara dönüşür, çok hücreliler bitkileri ve hayvanları meydana getirir, hayvanlar bitkileri yer, büyük hayvanlar küçük hayvanları yer ve bu böyle sonsuza dek gider...

evrenin bu haline baktığımızda tam bir kaos ve bu kaostan beslenen döngüsel bir düzen görüyoruz. burada hepimiz şu soruyu sorarız: neden ? neden gezegenler, yıldızlar, hayvanlar tüm bu şeyleri yapıyor ? abiyogenez * neden yaşandı ? bütün bu cansız ve canlı varlıkların bu ilerleme çabasını açıklayabilmek için mutlaka bir dürtüye, bir itici güce, bir şuura ihtiyaç vardır. işte bu bizi tengri'ye götürür. o, her bir maddenin ve her bir atomun içerisindedir. o her yerdedir, her zamandadır, her oluştadır. tanrının içimizdeki en büyük izi, var olma arzusudur. buna tarihteki panteistlerden spinoza conatus derdi. taşın sertliği, parçalanmamak için verdiği bir mücadeledir. bebeğin annesinin memesini araması bir mücadeledir. yıldızların kütleçekimiyle çökmemeye çalışması bir mücadeledir. evrenin genişlemesi, yıldızların ve gezegenlerin kütleçekim dansı, canlılığın evrimi... bunların hiçbirinde doğaüstü bir sihirbaza ihtiyaç yok. maddenin kendi içsel yasaları (fizik kuralları) zaten bu "şuurlu" hareketi doğurur. buna dinimizde pratiğini gördüğümüz panpsikizm * denir.

tanrı, hiçbir şeyi yoktan var etmemiştir. tanrı bir büyücü değildir, bir sihirbaz değildir. binaenaleyh, büyü ve sihir diye bir şey yoktur ! doğaüstü bir güç asla yoktur. tanrı, evreni meydana getirmek için kullanacağı fizik yasalarına ihanet etmez; o her dilediğini kendi araçlarını kullanarak gerçekleştirir. bundan dolayı tengricilikte metafizik diye bir şeye de asla inanmayız. insanların metafizik sandığı şey, aslında henüz keşfedilmemiş fiziktir. örneğin "cin" adı verilen ruhsal varlıklar tamamıyla maddeseldir ve fiziksel olarak vardır, lakin insanlığın elindeki teknoloji onları tespit etmek için yeterli değildir. aynı şekilde tanrı da evrenin ta kendisi olduğu için maddeseldir. öyle ki maddenin ötesinde hiçbir şey yoktur, yaşadığımız evrenin dışında hiçbir şey yoktur. cin örneğinden devam edelim... bir cin, çoğu zaman kötücül bir ruhsal varlık olarak düşünülür. böyle bir varlığın insana çeşitli halüsinasyonlar göstermek suretiyle korku ve endişe verdiği; bu da yetmezmiş gibi o insanın akli dengesini yerinden oynattığı hepimizin malumudur. cin adı verilen bu art niyetli varlığın kişiye bu denli bir zarar verebilmesi için onun beynindeki nöronlara ve bağlantılara müdahale etmesi, serotonin üretimine engel olması, vücuttaki hormon dengesini alt üst etmesi gerekir. bunları yapmadan o kişiyi korkutması zaten olanaksızdır. o halde bu "cin" maddeden bağımsız bir metafiziğin ürünü olamaz. mutlaka ve mutlaka fiziksel bir varlık olmalıdır ki insanla böylesine temas kurabilsin. işte bundan dolayı tengricilik inancına mensup kamlar, baksılar ve şamanlar bu tür varlıklar tarafından rahatsız edilen kişilerin sıkıntılarının giderilmesi için kötü ruhları kovan ritüeller gerçekleştirirler lakin kişinin mutlaka psikiyatrik tedavi görmesini de gerekli görürler. zira o "cin" denilen ifritin kişinin ruhunda bıraktığı hasar son derece gerçektir ve kalıcı olmaması için her türlü tıbbi önlem alınmalıdır. bu yönüyle bizim inancımız hakikati kendisine rehber edinmiştir.

tengricilikte ruhun ne olduğunu, ölümden sonra bizleri nelerin beklediğini de daha önce anlattım. buradan ulaşabilirsiniz.

#3962601
#3965174
devamını gör...

o kadar da zor değil

günümüz insanının trajedisi ne, biliyor musunuz? acizliği bir kültür, başarısızlığı ise bir kimlik haline getirmiş olması. başarısızlık denince aklınıza sadece boş banka hesapları gelmesin; hayatın her alanında erkenden havlu atan, her konuda vasatlığa tapınan, entelektüel olarak felç olmuş bir nesille karşı karşıyayız. adına "erteleme hastalığı" dedikleri fiyakalı bir kılıf uydurmuşlar; sabah kalkıp yatağını toplamaktan aciz adamlar, bu tembelliklerini psikolojik bir sendrommuş gibi pazarlıyor.

bazen karşıma bir genç çıkıyor, ağlak bir tonla sızlanmaya başlıyor: "abi benim motivasyon sıkıntım var, disiplinli olamıyorum, odaklanamıyorum, ev geçindiremiyorum, sınava da az kaldı..."

açık konuşalım. senin sorunun motivasyon falan değil kardeşim. senin sorunun, zihninin ve mentalitenin korkunç derecede gevşemiş, çürümüş olması. üstelik bu bir azınlık hastalığı da değil; nüfusun ezici bir çoğunluğu artık bu zihniyet bataklığında boğuluyor. insanlar bir şeyi başarmak için gökten vahiyle mucize inmesi gerektiğine, başarının sihirbazlık olduğuna kendilerini öyle bir inandırmışlar ki, eyleme geçme yetilerini kaybetmişler.

çünkü hastalıklı bir "mükemmellik" virüsü her yeri sarmış durumda. bir kızı etkilemek istiyor; günlerce kafasında tarihin en kusursuz giriş cümlesini tasarlıyor. sınava hazırlanacak; dünyanın en muazzam, en hatasız çalışma programını arıyor. kavgaya gidecek; sıfır darbe alıp tek yumrukla dünyayı kurtaracağı o hollywood senaryosunu kurguluyor.

sonuç? bu kadar kusursuzluk derdinin olduğu yerde tek bir mutlak son vardır: muazzam bir başarısızlık.

kafanıza şunu kazıyın: hayatta "mükemmel" diye bir şey yoktur.

beynine sürekli bu imkansız kusursuzluk baskısını dayatırsan, sistem error verir; mal gibi kalırsın ortada. ne o kıza açılmaya cesaretin kalır, ne o sınavı verebilirsin, ne de o kavgada dayak yemekten kurtulabilirsin. şu adına "overthinking" deyip kutsadığınız, kendinizi bitirdiğiniz o zihinsel gevezeliği derhal bırakın.

herhangi bir işte başarıya ulaşmak istiyorsan, acilen şu vahşi mantaliteye geçmek zorundasın: "o kadar da zor değil."

bir kadının karşısına çıkmak için shakespeare olmana gerek yok; git, saçmala, ama git ve konuş! sınava her gün bir komando gibi, çelikten bir iradeyle çalışmanı bekleyen yok; bir gün planın aksadı diye karalar bağlayıp oturma, ertesi gün kalk ve kaldığın yerden devam et. "ben bu problemi nasıl çözeceğim?" diye zihnini kemireceğine, sadece o masanın başına otur ve çözmeye başla. yanlış yap, batır, hata yap ama o kalem oynasın.

eğer bu hayat sizin kafanızda büyüttüğünüz kadar aşılmaz olsaydı; bu dünyada sadece büyük şairler sevişebilir, sadece einstein matematikten geçer ve sadece muhammed ali boks maçı kazanabilirdi.

bu lafımı sakın unutma, gerekirse duvarına kazı: hayat, sandığın kadar zor değil. sadece o konfor alanından çık ve yap.
devamını gör...

merkür'e bakıp dilek tutmak

güzeldir, kabul olur tuttuğunuz dilekler. öyle ki merkürün bizdeki ismi dilek yıldızıdır.

merkür, güneşe en yakın gezegendir. merkürde hayat, bu yüksek sıcaklık ve yüksek enerjiye adapte olmuştur. merkürün yerlileri bundan dolayı çok hareketli ve hızlı yaratıklardır. öyle ki insanlar onları gözle bakıp da göremezler. tabii birkaç farklı rivayet var ama hikaye şöyle;

merkürden tinler kafalarını göğe kaldırıp cam gibi ışıldayan dünyamızı görmüşler. kendi sıcak iklimlerinde suya hiç dokunamamış bu tinler, heves edip merak salmışlar; "acaba şuradaki yeri sarıp sarmalayan parlak mavi nedir ?" diye söz etmişler.

gökten bir ses işitilmiş. tengri şöyle demiş; "onun adı sudur. kişioğlu onu içer, onunla yıkanır."

tinler böyle demiş; "biz hiç su görmedik, bilmedik. bizden onu (suyu) esirgiyor musun ?"

tengri şöyle demiş; "hayır, esirgemem. lakin o size lazım değildir, onlara lazımdır."

tinler böyle demiş; "biz onu (suyu) çok merak ederiz. ne olur, biz de gidip görsek ? biz de içsek !"

tengri şöyle demiş; "o halde gidiniz ! ve her gittiğinizde, suyundan içtiğiniz kişioğluna işlerinde yardım ediniz."

böylelikle, tengri tüm yaradılmışlara birbirine yardım edip kardeşçe yaşayıp gitmeyi tavsiye etti.

gece kararınca, karınca ağarınca, dilek yıldızı ışıldayınca,
kişioğlu ve kişikızı kafasını çevirdi ve bir dilek tuttu.
her tutulan dilekte öte dünyadan onlara kardeşleri misafir geldi;
sudan içtiler ve su ile oynadılar.
çok hızlı koşuşturup tozu dumana kattılar.
ali cenaplık ettiler, dilek sahibinin dileği tutsun deyü çırpınıp durdular.
ta ki o dilek gerçek olana dek yuvalarına dahi dönmediler.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

geceye bir fotoğraf bırak

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

türk tarihi

bazı karanlık noktalarını aydınlatmaya lüzum gördüğüm bir tarihtir.

bugün biz anadolu ve mezopotamya kültürlerinin tarihini mö 3000'li yıllara kadar takip edebiliyoruz fakat türk tarihinde mö 200 yılından daha geriye gidemiyoruz. türk tarihiyle alakalı bildiğimiz şeylerin çok sınırlı olmasının bir sebebi var. türklerin tarih yazıcılığının olmadığını ve ağırlıklı olarak çin kaynaklarından kendi tarihimizi okuduğumuzu zaten çoğunuz biliyorsunuzdur. lakin çin kaynakları da bizi yüzüstü bırakıyor. daha doğru konuşmak gerekirse... çin kaynakları, kendi tarihlerini de yüzüstü bırakıyor. neden mi ? (bkz: fenshu kengru)

qin hanedanlığının kurucusu qin shi huang’ın mö 213 yılında gerçekleştirdiği meşhur "kitap yakma ve bilginleri gömme" (fenshu kengru) olayı, dünya tarihinin gördüğü en büyük kültürel soykırımlardan biriydi. bu yıkım, sadece çin’in iç tarihini değil, komşu halkların (özellikle hunların) erken dönem kayıtlarını da sonsuzluğa gömdü. qin shi huang, çin tarihinde sürekli olarak hanedanlıkların kurulup yıkıldığını ve hiçbir hanedanın kalıcı olamadığını biliyordu. bu yüzden kendinden önceki hanedanlıklara dair bütün tarihi kalıntıları silip yok etmek ve çin tarihini sıfırdan başlatmak istedi. bu şekilde çinliler sadece onu bilecek ve onu tanıyacaktı. bu aptalca fikir tutmadı ve bu yeni rejim sadece 15 yıl yaşadı. lakin olan, binlerce yıllık tarihi birikime oldu. bugün hala biz, büyük hun imparatorluğu'nu teoman'ın kurduğunu sanıyoruz. eğer dikkatli bir okuma yaparsanız, teoman'ın tahta geçtiği tarihler ile çindeki tarih soykırımının yaşandığı tarihler birebir örtüşür.

peki asıl hakikat neydi ? çinli tarihçi sima qian'ın kaleme aldığı shiji (tarihsel kayıtlar) adlı eserde yazdıklarına göre, hunların kökeni en erken milattan önce 1600'lü yıllara dayanıyordu. çinli tarih anlatısı, hunları kuzeye göç edip barbarlaşmış çinliler olarak görüyordu. bu anlatıya göre mete han aslında efsanevi çin devleti olan xia hanedanı soyundan chunwei adındaki bir adamın torunuydu. her ne kadar bu tarihsel dayandırma antropolojik olarak doğru olmasa da çinlilere göre hunlar antik çin zamanından beri vardı ve mete han herhangi bir bozkır adamı değildi, o çok köklü bir göçebe hanedanının son varisiydi ve çinliler, kendi siyasi üstünlüklerini tesis etmek için bu hanedanın soyunu kendilerine dayandırmak istemişlerdi.

afanasyevo kültürü (mö 3300-2500), karasuk kültürü (mö 1500-800), tagar kültürü (mö 800-200), yassı gömüt kültürü (mö 1100-200) geyik taşı kültürü (mö 1400-700) gibi kültürler aslında dağınık halde yaşayan toplulukları değil, devletleşme sürecini tamamlamış nizami konfederasyonları ifade ediyordu. çinlilerin xuanyu, xiongnu, guifang, rong, di olarak farklı biçimlerde adlandırdığı savaşçı ve göçebe halkın aslında aynı milleti kast ettiği açıkça görülmektedir.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim