uçmağ, bizim öldükten sonra varmayı umduğumuz o kutlu yerdir. uçmağa varanlar, insani dertlerinden ve bedenin kaygılarından azat edilerek özgürlüğe kavuşurlar. uçmağda hayat durmaz, yan gelip yatmak ve gönül eğlendirmek yoktur. uçmağa varanların yeni, farklı bir hayatı başlamıştır. kimileri, dünyada işledikleri telafisi olan günahlarını telafi etmek için vazife alırlar. kimileri de gönüllüce dünyadakilere yardım ederler. çünkü uçmağa varanlar artık tamamıyla özgürdür ve evrenin diledikleri yerinde bulunabilirler, dünyada da. bunlardan bir tanesi, umay anamızdır. o, yüce gönlünden dolup taşan şefkatle bizim yavrularımızın doğumlarına yardım eder, hanımlarımızı ve miniklerimizi korur kollar, yürümeyi öğrenip konuşmaya başlarken o hep bizim yanımızdadır. uçmağın katmanları ve dereceleri vardır. telafisi olmayan kötülükleri işlememiş lakin gene de ardımızda çokça kötülük bıraktıysak evvela o uluğ mertebeye erişmek için yaptıklarımızı telafi etmemiz beklenir. her halükarda uçmağa varmak, tamağa düşmekten bin kere yeğdir.
belirtmek gerek. her ne kadar uçmağ olarak yazılsa da uçmaq olarak okunur. iç anadolu ağzındaki g-k karışımı telaffuz esas alınır.
türk bayrağının kökeni bizanstan falan gelmiyor. bu, türk düşmanlarının tamamen korelasyon üzerinden uydurduğu saçma sapan bir iddiaydı ve bunun aksini ispat etmek bizim için çocuk oyuncağı olacaktır.
bakınız, aşağıda gördüğünüz resimdeki altından yapılma güneş ve ay levhaları, çinli arkeologlar tarafından bulundu ve bunlar hunlara ait. belki dikkatizi çekmiştir, hun ne demek diye sorgulamışsınızdır. hun = kun = kün = gün. yani hun, aslında güneş demek. hunlar, kendilerini yer yüzünde hakim kılan yegane gücün tanrı olduğuna inanıyorlardı. bundan dolayı gecenin ve gündüzün hakimi olduklarını ima etmek için ay - güneş sembolizmine başvurdular. güneşin aslında bir yıldız olduğu da biliniyordu, bu zamanla yıldıza evrildi.
devam edelim. hunlardan sonra göktürkler bölgenin hakimi oldu. lakin göktürk kağanı da aslında hun soyundan geliyordu. zaten bozkırda hun soyu olmadan meşruiyet ilan etmek imkansızdı. hunların soyu kutsal kabul ediliyor, damarlarında tanrısal bir kan aktığına inanılıyordu. göktürklerin bastırdığı sikkelerde de aynı ay yıldızı bu yüzden görürüz.
bizanslılar milattan önce 7. yüzyılda ay yıldızı kullanmış. peki hunlar ne zamanlarda hüküm sürüyordu ? diyebilirsiniz. eğer meb tarih kitabından başka bir tarih okur yazarlığınız yoksa mö 2. yüzyıl dersiniz, muhtemelen teoman'ı da hunların kurucusu sanıyorsunuz. lakin bu doğru değil, çin kaynaklarına göre hunlar mö 15. yüzyılda varlardı. yani biz ay yıldızı bizanstan, sasanilerden, şundan bundan en az 7 asır önce kullandık.
türk dini inanışında "tamağ" (cehennem), mahiyeti hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz bir olgudur. bu belirsizliğin temel sebebi, tamağ’ın mutlak bir tecrit mekânı olmasıdır. geleneksel inanışımıza göre, uçmağ’a (cennet) vasıl olan ruhlar, şamanlar (kamlar) aracılığıyla yeryüzüyle iletişim kurabilirken, tamağ’a mahkûm edilen ruhlar için geriye dönüş veya dünya ile irtibat kurma imkânı yoktur. tamağ, hiyerarşik zirvesinden en alt kademesindeki ruhlara kadar herkesin ebediyen kalmaya mecbur olduğu, ontolojik bir hapishane niteliğindedir. kısacası, girişi var lakin çıkışı yoktur denebilir.
tamağ’ın lokasyonu, geleneksel metinlerde "yerin altı" olarak tarif edilir; bu tasvirin dünyadaki yeryüzünü mü yoksa evrenin başka bir köşesindeki bir düzlemi mi işaret ettiği hususu tartışmalıdır. ancak kesin olan şudur ki; tamağ, erişilmesi imkânsız, tecrit edilmiş bir hapishanedir.
yeraltı dünyasının idaresi erlik han’ın uhdesindedir. erlik han, tamağ üzerinde mutlak bir dehşet ve otoriteyle hüküm sürmektedir. buradaki cezalandırma yöntemi yalnızca fiziksel değil, bireyin akıl sağlığını yitirmesine yol açacak düzeyde ağır psikolojik işkenceleri de ihtiva etmektedir.
erlik han figürü ile ibrahimî dinlerdeki "şeytan" karakteri arasında kurulan benzerlikler, fenomenolojik açıdan hatalıdır.
erlik han:
- gök tengri’ye karşı bir isyan içerisinde değildir.
- kibirden azade bir profil sergiler.
- asli görevi insanları yoldan çıkarmak değil, bilakis yanlış yola sapanları cezalandırmaktır.
bu bağlamda erlik han, ilahi iradenin bilgisi ve izni dahilinde hareket eden bir "adalet uygulayıcısı" işlevi görür. türk toplum yapısında erlik figürü, pedagojik bir unsur olarak çocukların ahlaki gelişiminde "caydırıcı bir otorite" olarak kullanılmıştır.
tamağ’a giriş, telafisi mümkün olmayan ahlaki ve hukuki ihlallerin bir neticesidir. bu ihlaller genel olarak şu başlıklar altında toplanır:
- canlı yaşamına (insan, hayvan, doğa) sebepsiz yere kastetmek.
- cinsel saldırı ve bireyin ruhsal bütünlüğünü bozacak düzeyde ağır travmalara sebebiyet vermek.
- büyük ölçekli ekonomik suçlar (nitelikli dolandırıcılık, mülkiyet gaspı).
- sosyal dokuyu bozan iftira, yalan ve sürekli gıybet eylemleri.
- aile içi şiddet ve bakım yükümlülüğü altındaki kişilere zulmetmek.
- ekolojik yıkıma sebebiyet verecek düzeyde çevre kirliliği yaratmak.
- toplumsal verimliliği düşüren tembellik ve sınırsız açgözlülük.
bu eylemlerden gıybet gibi bazı ihlaller, doğrudan tamağ sebebi olmasa da, kişiyi daha büyük cürümlere sürükleyecek "negatif enerjili ruhları" (uğursuz varlıkları) davet ettiği için dolaylı bir tehdit unsuru kabul edilir. tamağ’a sevk edilmeyi gerektirmeyecek düzeydeki, "telafisi mümkün" hatalar türk inanç sisteminde yok sayılmaz. ruhun bu hataları arındırması ve telafi etmesi için ölüm sonrası süreçte yeni imkânlar tanınmıştır. bu arınma süreci ve uçmağ tasavvuru, yüce dinimizin bir diğer temel ayağını oluşturmaktadır.
farklı türk kavimleri arasında tamağ, kızıl tamu, tamuk şeklinde farklı telaffuzlara sahip olan tamağ, oğuz türkleri tarafından "tamağ" şeklinde ifade edilir. bu tasvirin sesli okunuşunda "ğ" sesi kalınlaşarak "tamaq" gibi okunur.
her ne kadar serbest piyasa ekonomisini destekleyen birisi olsam da yerel üreticinin hiç olmadığı sektörlerde ithalat ürün fanatikliği yapmayı doğru bulmuyorum. eğer ithal ürünler için gümrük vergilerinde indirime gidilecekse, mutlaka yerel üreticinin ihtiyacı olan hammade için de vergiler düşürülmeli ki gerçek bir rekabet ortamı olsun. dışarıdan ucuz mal getirirken kendi üreticinizin ırzına geçmek, liberalizm değil daha çok ülkeyi satmak oluyor. isterseniz daha açık bir şekilde ifade edeyim. buna kapitülasyon denir. sevr anlaşmalarında bize dayattıkları mevzu tam olarak buydu. lozan görüşmelerinde kabul etmemek için masadan kalktığımız şeye kapitülasyon diyoruz biz.
örneğin 1960larda devrim arabalarının üretimini engellemek için, ülkenin en büyük iki araba ithalatçısı olan çiftçiler holding ve koç holding harekete geçti. tüm medyalara para dağıttılar, bütün gazeteler yerli arabayı aşağıladı. aslında araba sağlamdı ve çalışıyordu fakat tüm gazeteler aksini yazdı. çünkü eğer devrim üretilseydi koç, dışarıdan ford getirerek sahip olduğu piyasa hakimiyetini kaybederdi. devrim arabaları piyasaya girseydi çiftçiler, volkswagen'i kime satacaktı ? üstelik elimizdeki verilere göre, devrim arabaları avrupalı muadillerinin çok üstünde bir mühendislik harikasıydı. yakıt tüketim açısından türk halkı için bulunmaz nimetti. o otomobil sadece 2 ayda üretildi arkadaşlar. motoru, şanzımanı tamamen yerliydi. bakın biz altay tankının motorunu 30 yıl uğraştık da üretemedik. sıfır sanayi kültürüyle girdiğimiz o işten böyle bir muvaffakiyetle çıkmışız, koç'un karnı doyacak diye üretilmiyor araba.
bu mudur liberalizm ? böyle bir liberalizm yok. eğer liberalizmden anladığınız prens sabahattin ise siz ne yazık ki davutoğlu hayranı bir ergenden daha akıllı değilsiniz. bir milletin özgür olabilmesi için, ilk öncelikle egemen olması gerekir. dışarıdan bir devletin sömürgesi olmakla hürriyet elde edilemez. milli bağımsızlık, bireysel bağımsızlığın garantörüdür.
tengricilik, panteizm* esaslı bir dindir. insanlığın en eski dinlerinden biri olup bunlar arasında varlığını hala sürdürebilen tek dini inançtır. tengriciliğin bir din olmadığını söylemek, hakaret olur. bu dini hafife alamayız ve tesirini küçük göremeyiz. tengricilikte dogmalar, kutsallar vardır lakin bir kitabımız yoktur. bir inancın din olabilmesi için mutlaka kitabının olması gerekmez. eğer bu doğru olsaydı dünyada sadece dört din olurdu, oysaki yeryüzünde binlerce din vardır. bizim değerlerimiz, insan aklının kavrayabileceği ve insan vicdanının özümseyebileceği basitlikte ve netlikte hakikatlerdir. bu yüzden dini kurallarımızı kitaplaştırmamız hiç gerekmedi ve gerekmeyecek de. bir müslümanın kuran'ını ya da bir hristiyanın incil'ini açık havaya koyun. yağmur kitabın sayfalarını ıslatacak ve rüzgar onları kopartacaktır. işte bizim dini kitabımız, o yağmur ve o rüzgardır, doğanın ta kendidir. biz tanrı'nın suretini bizzat kendisine bakıp okuruz. bizzat bilgi verme maksadıyla bir kitap kaleme alacaksak da buna kutsiyet atfetmeyiz ve onu dayatmayız.
öyle ki tengricilik, göklerin tek hakimi olan tengri'ye inanmakla başlar. tengri, evrenin bizzat kendisidir. geniş uzayda bulunan canlı ve cansız her varlık, kendi düzenini kurmak için mutlak bir çaba ve mücadele içerisindedir. hidrojen atomları birbirine yaklaşarak yıldızları meydana getirir, toz bulutları yakınlaşıp birikerek asteroitleri meydana getirir, asteroitler bir araya gelir ve gezegenleri oluşturur. gezegenler yıldızların kütle çekimine kapılır ve onların etrafında döner, yıldızın ısısı gezegenin yüzeyinde yeşerecek hayat için enerji verir, hücreler koloniler kurar, koloniler çok hücreli canlılara dönüşür, çok hücreliler bitkileri ve hayvanları meydana getirir, hayvanlar bitkileri yer, büyük hayvanlar küçük hayvanları yer ve bu böyle sonsuza dek gider...
evrenin bu haline baktığımızda tam bir kaos ve bu kaostan beslenen döngüsel bir düzen görüyoruz. burada hepimiz şu soruyu sorarız: neden ? neden gezegenler, yıldızlar, hayvanlar tüm bu şeyleri yapıyor ? abiyogenez* neden yaşandı ? bütün bu cansız ve canlı varlıkların bu ilerleme çabasını açıklayabilmek için mutlaka bir dürtüye, bir itici güce, bir şuura ihtiyaç vardır. işte bu bizi tengri'ye götürür. o, her bir maddenin ve her bir atomun içerisindedir. o her yerdedir, her zamandadır, her oluştadır. tanrının içimizdeki en büyük izi, var olma arzusudur. buna tarihteki panteistlerden spinozaconatus derdi. taşın sertliği, parçalanmamak için verdiği bir mücadeledir. bebeğin annesinin memesini araması bir mücadeledir. yıldızların kütleçekimiyle çökmemeye çalışması bir mücadeledir. evrenin genişlemesi, yıldızların ve gezegenlerin kütleçekim dansı, canlılığın evrimi... bunların hiçbirinde doğaüstü bir sihirbaza ihtiyaç yok. maddenin kendi içsel yasaları (fizik kuralları) zaten bu "şuurlu" hareketi doğurur. buna dinimizde pratiğini gördüğümüz panpsikizm* denir.
tanrı, hiçbir şeyi yoktan var etmemiştir. tanrı bir büyücü değildir, bir sihirbaz değildir. binaenaleyh, büyü ve sihir diye bir şey yoktur ! doğaüstü bir güç asla yoktur. tanrı, evreni meydana getirmek için kullanacağı fizik yasalarına ihanet etmez; o her dilediğini kendi araçlarını kullanarak gerçekleştirir. bundan dolayı tengricilikte metafizik diye bir şeye de asla inanmayız. insanların metafizik sandığı şey, aslında henüz keşfedilmemiş fiziktir. örneğin "cin" adı verilen ruhsal varlıklar tamamıyla maddeseldir ve fiziksel olarak vardır, lakin insanlığın elindeki teknoloji onları tespit etmek için yeterli değildir. aynı şekilde tanrı da evrenin ta kendisi olduğu için maddeseldir. öyle ki maddenin ötesinde hiçbir şey yoktur, yaşadığımız evrenin dışında hiçbir şey yoktur. cin örneğinden devam edelim... bir cin, çoğu zaman kötücül bir ruhsal varlık olarak düşünülür. böyle bir varlığın insana çeşitli halüsinasyonlar göstermek suretiyle korku ve endişe verdiği; bu da yetmezmiş gibi o insanın akli dengesini yerinden oynattığı hepimizin malumudur. cin adı verilen bu art niyetli varlığın kişiye bu denli bir zarar verebilmesi için onun beynindeki nöronlara ve bağlantılara müdahale etmesi, serotonin üretimine engel olması, vücuttaki hormon dengesini alt üst etmesi gerekir. bunları yapmadan o kişiyi korkutması zaten olanaksızdır. o halde bu "cin" maddeden bağımsız bir metafiziğin ürünü olamaz. mutlaka ve mutlaka fiziksel bir varlık olmalıdır ki insanla böylesine temas kurabilsin. işte bundan dolayı tengricilik inancına mensup kamlar, baksılar ve şamanlar bu tür varlıklar tarafından rahatsız edilen kişilerin sıkıntılarının giderilmesi için kötü ruhları kovan ritüeller gerçekleştirirler lakin kişinin mutlaka psikiyatrik tedavi görmesini de gerekli görürler. zira o "cin" denilen ifritin kişinin ruhunda bıraktığı hasar son derece gerçektir ve kalıcı olmaması için her türlü tıbbi önlem alınmalıdır. bu yönüyle bizim inancımız hakikati kendisine rehber edinmiştir.
tengricilikte ruhun ne olduğunu, ölümden sonra bizleri nelerin beklediğini de daha önce anlattım. buradan ulaşabilirsiniz.
günümüz insanının trajedisi durağanlıktır bence. acziyet ve başarısızlık da kimliğimiz oldu. başarısızlık denince aklınıza sadece boş banka hesapları gelmesin. hayatın her alanında erkenden havlu atan, her konuda vasatlığı normalleştiren, fonksiyonel olarak felç olmuş bir toplumuz. erteleme hastalığımız falan var artık. sabah kalkıp yatağımızı toplamak bile zor bizim için.
"benim motivasyon sıkıntım var, disiplinli olamıyorum, odaklanamıyorum, ev geçindiremiyorum, ders çalışamıyorum" gibi şeyleri çok duyuyorum.
sorun motivasyon değil bak. asıl problem düşünce yapısının yanlışlığı. insanlar bir şeyi başarmak için gökten vahiy inmesi gerektiğine, başarının bir mucize olduğuna inandıkları için eyleme geçme yetilerini kaybetmiş.
hastalıklı bir "mükemmellik" virüsü var. bir kızı tavlamak istiyor; günlerce kafasında kusursuz giriş cümlesini tasarlıyor. sınava hazırlanacak; dünyanın en muazzam, en hatasız çalışma programını arıyor. kavgaya gidecek; sıfır darbe alıp tek yumrukla adamı indireceği hollywood senaryosunu kurguluyor.
bu kadar kusursuzluk derdinin olduğu yerde kimse başarılı olamaz. o ilkokulda niye 100 alamadım, niye 99 aldım diye ağlayan çocukların hangisi başarılı oldu bir düşünün isterseniz. neredeyse hiçbiri. mükemmelliyetçilik virüstür. başarısızlığı beraberinde getirir.
kafanıza şunu kazıyın: hayatta "mükemmel" diye bir şey yoktur.
beynine sürekli bu imkansız kusursuzluk baskısını dayatırsan, sistem error verir; mal gibi kalırsın ortada. ne o kıza açılabilirsin, ne o sınavı verebilirsin, ne de o kavgadan sağ çıkarsın. şu adına "overthinking" deyip kendinizi bitirdiğiniz o zevzekliği derhal bırakın.
herhangi bir işte başarıya ulaşmak istiyorsan, acilen şu vahşi mantaliteye geçmek zorundasın: "o kadar da zor değil."
bir kadının karşısına çıkmak için shakespeare olmana gerek yok. git, saçmala, ama git konuş yani. sınava her gün komando gibi, çelikten iradeyle çalışmanı bekleyen yok; bir gün planın aksadı diye karalar bağlayıp oturma, ertesi gün kalk kaldığın yerden devam et. "ben bu problemi nasıl çözeceğim?" diye mızmızlanacağına başına otur çözmeye başla. yanlış yap, batır, hata yap ama o kalem oynasın.
eğer bu hayat sizin kafanızda büyüttüğünüz kadar aşılmaz olsaydı; bu dünyada sadece büyük şairler sevişebilir, sadece einstein matematikten geçer ve sadece muhammed ali boks maçı kazanabilirdi.
zeki adamlar düşünür, eylem adamları harekete geçer ve mükemmelliği deneye yanıla inşa eder.
güzeldir, kabul olur tuttuğunuz dilekler. öyle ki merkürün bizdeki ismi dilek yıldızıdır.
merkür, güneşe en yakın gezegendir. merkürde hayat, bu yüksek sıcaklık ve yüksek enerjiye adapte olmuştur. merkürün yerlileri bundan dolayı çok hareketli ve hızlı yaratıklardır. öyle ki insanlar onları gözle bakıp da göremezler. tabii birkaç farklı rivayet var ama hikaye şöyle;
merkürden tinler kafalarını göğe kaldırıp cam gibi ışıldayan dünyamızı görmüşler. kendi sıcak iklimlerinde suya hiç dokunamamış bu tinler, heves edip merak salmışlar; "acaba şuradaki yeri sarıp sarmalayan parlak mavi nedir ?" diye söz etmişler.
gökten bir ses işitilmiş. tengri şöyle demiş; "onun adı sudur. kişioğlu onu içer, onunla yıkanır."
tinler böyle demiş; "biz hiç su görmedik, bilmedik. bizden onu (suyu) esirgiyor musun ?"
tengri şöyle demiş; "hayır, esirgemem. lakin o size lazım değildir, onlara lazımdır."
tinler böyle demiş; "biz onu (suyu) çok merak ederiz. ne olur, biz de gidip görsek ? biz de içsek !"
tengri şöyle demiş; "o halde gidiniz ! ve her gittiğinizde, suyundan içtiğiniz kişioğluna işlerinde yardım ediniz."
böylelikle, tengri tüm yaradılmışlara birbirine yardım edip kardeşçe yaşayıp gitmeyi tavsiye etti.
gece kararınca, karınca ağarınca, dilek yıldızı ışıldayınca,
kişioğlu ve kişikızı kafasını çevirdi ve bir dilek tuttu.
her tutulan dilekte öte dünyadan onlara kardeşleri misafir geldi;
sudan içtiler ve su ile oynadılar.
çok hızlı koşuşturup tozu dumana kattılar.
ali cenaplık ettiler, dilek sahibinin dileği tutsun deyü çırpınıp durdular.
ta ki o dilek gerçek olana dek yuvalarına dahi dönmediler.
türkiye şartlarında artık bir zorunluluk haline gelen reformdur. bugün bunu anlatıyorum.
türkiye, jeopolitik konumu gereği adeta "kurtlar sofrasında" yer alan bir ülke. çevresindeki istikrarsızlıklar ve küresel güç mücadeleleri nedeniyle devlet, her şeyden önce hayatta kalmayı ve bağımsız hareket edebilmeyi merkeze alıyor. devlet; savunma sanayisini, stratejik altyapıları ve dev üreticileri destekleyerek ekonomiyi büyütüp ülkeyi küresel ligde bir dev haline getirmeye odaklanıyor.
ancak bu büyük jeopolitik mücadelede, devletin kendi eliyle koyduğu ve kendi ayağına dolanan çok ciddi bir pranga var: yasal asgari ücret. türkiye, jeopolitik gücünü korumak için dışarıya mal satmak (ihracat yapmak) ve dünyaya üretim yapabilen bir merkez olmak zorunda. ancak dünyada bizimle aynı malları üreten çin, mısır, hindistan veya bangladeş gibi ülkeler var.
sorun ne? devlet, halkı memnun edebilmek uğruna asgari ücrete yüksek bir yasal sınır koyduğunda, bizim fabrikalarımızın üretim maliyeti rakiplerine göre fırlıyor. bunu bir boks maçına benzetebiliriz. devlet, bizim boksörümüzün (sanayicimizin) eline yasal asgari ücretle ağır bir dambıl bağlıyor ve sonra "hadi git, ringdeki hafif ve çevik rakiplerini yen" diyor. sanayici maliyeti kurtaramayınca ya küçülüyor ya da batıyor; bu da devletin büyüme hedeflerini baltalıyor.
asgari ücret, başlangıçta işçiyi korumak için konulmuş bir barajdır. ancak devlet kapitalizminde işler tersine döner ve bu baraj bir süre sonra herkesin içine düştüğü bir hapishaneye dönüşür. türkiye'de bugün çalışanların yarısına yakını asgari ücret alıyor. devlet taban fiyatı sürekli yukarı çektikçe, işverenler fabrikadaki mühendise, kıdemli ustaya veya teknik personele hak ettiği zammı yapamaz hale geliyor. herkes en alttaki maaşta eşitleniyor.
bir okul düşünün. sınıfın en tembel öğrencisi geçsin diye geçme notunu sürekli yükseltiyorsunuz (asgari ücreti artırıyorsunuz). bir süre sonra çok çalışan, takdir alan öğrencilerin (mühendislerin, ustaların) notu da tembel öğrenciyle aynı seviyeye geliyor. bu durumda çalışkan öğrenciler okulu terk eder (beyin göçü). nitelikli insanını kaybeden bir devlet ise jeopolitik olarak asla süper güç olamaz.
asgari ücretin bir de bölgesel realiteyle uyuşmaması durumu vardır. devlet istanbul’un finans merkezindeki bir işletme ile anadolu'nun küçük bir kasabasındaki yerel bir atölyeye aynı taban maliyeti dayatır. istanbul’da asgari ücret açlık sınırının altında kalırken, aynı miktar anadolu’nun birçok şehrinde küçük esnafın istihdam yaratmasını engelleyen ağır bir yüke dönüşür.
yasal asgari ücret kalktığında, ücretler bölgesel ekonomik gerçeklere ve sektörel verimliliğe göre serbestçe belirlenir. bu durum, anadolu’da istihdamı patlatırken, büyükşehirlerde ise şirketlerin nitelikli iş gücü çekmek için taban ücretin çok üzerinde maaşlar teklif etmesini (rekabeti) zorunlu kılar.
şu anki sistemde asgari ücrete yapılan her zam, bir ay sonra iğneden ipliğe her şeye zam (enflasyon) olarak geri dönüyor. yani nominal para artıyor ama paranın alım gücü düşüyor. halk kazandığı parayla sürekli ithal tüketime (lüks telefonlar, yabancı markalar) yöneliyor, bu da paranın dışarı kaçmasına neden oluyor.
asgari ücret kalkarsa ne olur? devlet maaş belirleme popülizmini tamamen bırakır. asgari ücret ortadan kalktığında halkın gereksiz ithal ürünleri tüketme çılgınlığı azalır; çünkü harcanabilir nakit para daha kontrollü hale gelir. buna karşılık devlet, halkın temel ihtiyaçları (gıda, barınma, eğitim) üzerindeki vergileri minimuma indirir. fiyatlar sabit kalacağı, hatta ucuzlayacağı için cebinizdeki paranın miktarı azalsa bile satın alma gücünüz (gerçek refahınız) artar.
işçiyi kim koruyacak ? dediğinizi duyar gibiyim. asgari ücretin kalkması, işçinin patronun insafına bırakılması demek değildir. dünyanın en müreffeh, zengin ve en güçlü ülkelerinde asgari ücret yoktur. orada işçiyi koruyan şey devletin kaba bir yasal sınırı değil, güçlü sektörel sendikalardır. her iş kolunun sendikası, o işin hak ettiği değeri patronlarla masaya oturup adil bir toplu sözleşmeyle belirler.
diyelim ki sendikalara güvenmedik... o halde hiç değilse devletin bütün sektörler için taban ücreti ayrı ayrı belirlemesi gerekiyor. bu rakam da elbette o sektörün getiri ve götürüsüne göre şekil alacak. bu durumda ne olacak ? işçiler, karı fazla olan dolayısıyla daha çok maaş veren sektöre akın edecek ve hem işçi rahat edecek hem de türkiye ekonomisi çok hızlı bir şekilde büyüyecek.
batı tipi liberal demokrasilerden keskin çizgilerle ayrılan, gücü popülist siyasetçilere değil, anayasal kurumlara ve elitlere teslim eden bir yapı öngörüyorum.
devlet, dış politikada ve savunma sanayisinde tam bağımsızlığı hedefleyen milli ve emperyal bir çizgidedir. anayasa evrensel dayatmalara göre değil, ülkenin kendi tarihsel ve kültürel kodlarına göre yazılmıştır. devlet gerekli gördüğü noktada dış ülkelere siyasi ve askeri müdahalede bulunabilir ve dış politika tamamen ülkenin menfaatlerine göre atılır.
rejim, geçmişle bağ kuran sembolik bir kağanlık ya da padişahlıktan beslenir. kağan yürütmede aktif değil ancak devletin sürekliliğini ve birliğini temsil eder. kağan'ın varlığı siyasi liderlerin güç zehirlenmesi yaşamaması için de önemlidir. zira siyasetçiler ne kadar yetki sahibi olurlarsa olsunlar kağan'dan daha büyük bir itibara sahip olamazlar.
anayasa mutlak üstünlüğe sahiptir. siyasetin anayasa mahkemesini ele geçirmesini engellemek adına aym üyelerini doğrudan hükümdar (kağan) seçer; böylece yüksek yargı, günlük siyasi polemiğin ve partizanlığın tamamen dışına çıkarılır. nitekim kağan'ın ülke yönetiminde herhangi bir yetkisi yoktur ve bu durumda anayasa mahkemesinin üyelerini kendi şahsi çıkarlarına göre seçmesi imkansız olan tek kişidir.
demokrasi, halkın doğrudan oyuyla seçilen ancak sıkı eğitim barajlarına takılan iki meclisli bir yapıyla işletilir.
alt meclis,"millet meclisi": milletvekili olabilmek için en az lise mezunu olma şartı vardır. ancak bu lise, bugünün sıradanlaşmış eğitimi değil; geçilmesi zor, elenenlerin zanaat ve meslek okullarına yönlendirildiği, mezuniyetin bir prestij olduğu eski sistem.
üst meclis,"kurultay": yasa yapımında son sözü söyleyen veya denetleyen bu mecliste yalnızca üniversite mezunları yer alabilir.
ülkede akademik eğitim alması zorlanmaz. pratik zekaya ve el becerisine sahip olanlar, insani temel eğitimlerini de barındıran güçlü mesleki eğitim kurumlarına yönlendirilir; böylece sanayinin ihtiyaç duyduğu kaliteli iş gücü üretilir.
sistem, bireysel özgürlükleri korurken devletin ideolojik omurgasını da muhafaza eder.
siyasi partiler cumhuriyetin temel ilkelerine muhalefet edemez. anayasanın değiştirilemez maddeleri koruma altındadır. "sistem tartışmaya açılabilir" diyen, karşı devrimci propaganda yapan vekillerin unvanı aym tarafından doğrudan düşürülür. siyasetin sınırları net çizilmiştir.
inanç özgürlüğü mutlak şekilde tesis edilmiştir. vatandaşlar din hanelerini e-devlet'ten yılda en fazla 1, toplamda ise en fazla 4 kez özgürce değiştirebilir. 5. ve 6. değişiklikler art niyet veya psikolojik istikrarsızlık şüphesiyle mahkeme kararına bağlanmıştır.
polisler, abd'dekigraham v. connor davası (kamu görevlisinin o andaki makul algısı ve orantılı güç kullanımı) standardına göre suçlulara hızlı ve kararlı müdahale yetkisine sahiptir. ancak suistimali önlemek için göğüs kamerası taşımak zorunludur. hem polis korunur hem de vatandaşın hakkı garanti edilir.
idam cezası yürürlüktedir. terörizm, tecavüz ve kasten/kesin delillerle kanıtlanmış cinayet suçlarında ölüm cezası uygulanır. hata payını sıfırlamak için temyiz ve inceleme süreci son derece titiz işletilir.
klasik asgari ücret bu ülkede yoktur. devlet, serbest piyasa kapitalizmi ile sosyal devlet dengesini korporatist bir modelle çözmüştür.
her iş kolunun (yazılım, tekstil, ağır sanayi vb.) kârlılık oranına göre, o sektörün sendikaları ve işveren sendikaları masaya oturur ve o sektöre özel bir minimum maaş belirler. bu sayede yüksek kâr eden bir sektörün işçisi asgari ücrete mahkum edilmez; gelir adaletsizliği yapısal olarak çözülür.
ülke, enerji güvenliğinde çevre kirliliği yaratan termik santralleri tamamen kapatmış ve stratejik olarak nükleer enerjiye yönelmiştir.
üretilen devasa miktardaki nükleer elektrik, sadece sanayide kullanılmaz, aynı zamanda konutların ve binaların ısıtma altyapısına aktarılır. böylece ısınmada dışa bağımlı olunan doğalgaz ithalatı azalır ve cari açık eritilir.
sonuç olarak bu ülke, meritrokrasi ve teknokrasinin anayasal monarşi ile kusursuza yakın hibrit modelidir.
üste vazife değil ama, size önemli bir hayat dersi vereceğim.
çocukluğumu tacize uğradığıma inanarak geçirdim. çocukluktan ergenliğe kadar bunun utancı, duygusal yükü ve kaygısı altında büyüdüm. kendime bunu yakıştıramıyor, bu olayın hiç yaşanmamış olmasını diliyordum. durup dururken bu konu aklıma geliyor, beni sıkboğaz ediyor, ben de duruma bir kılıf uydurup zihnimde geçiştirmeye çalışıyordum. ama kaygı çok ağırdı. bu da çok normal, çünkü ben zaten doğuştan okb hastasıyım, yani böyle duygularla başa çıkmak daha zor.
peki olay ne miydi ?
ben 6 yaşındayken, 8 yaşındaki teyzemin kızıyla evimizin balkonunda oyun oynuyorduk. şu tipik evcilik oyunlarını bilirsiniz. ben güya örümcek adamdım, o da denizde boğulan bir kadındı. oyun icabı ben onu boğulmaktan kurtardım. bana dedi ki, örümcek adam kurtardığı kızlarla öpüşür, sen de beni öp. evet şu meşhur toby maguire'nın spider man filminin ilk çıktığı zamanlar. ben tabii o yaştaki bir çocuk olarak bunu ayıp ve utanç verici bir şey olarak görüyor, bunu yaparken bizi biri görürse çok kızacaklarından korkuyordum. ayak diredim, bizi görebilirler dedim, bu ayıp dedim. ama bir şekilde kuzenim beni ikna etti, ve "oyun senaryosu icabı" olanlar oldu.
dediğim gibi, yaklaşık 12 yaşına kadar bu bende bir travma olmaya devam etti. ama ergenliğimle birlikte her şey değişmeye başladı. birden unutuverdim bu olayı. peki ne değişti ?
ben değiştim. evet, artık ergenlikteki bir erkek çocuğu olarak bazı şeylerin farkındaydım ve bunlardan en önemlisi de teyzemin kızı da dahil olmak üzere herhangi bir kızın benim üzerinde bir gücü olmadığı gerçeğiydi. bir kızın, kendi yaşıtı bir erkeği taciz etmesi neredeyse imkansızdı. ben bu olayın içinde kurban değildim. hatta olayı uzaktan birisi görse, kızı kandırıp öpüşmeye ikna edenin ben olduğumu düşünürlerdi.
peki bunun hayat dersiyle falan ne mi alakası var. arkadaşlar konu şu aslında. kafaya taktığımız şeylerin bize kaygı vermesinin sebebi, "onların bizim üzerimizde bir gücü veya etkisi olduğu" inancıdır.
kaygı sadece kafamızın içinde gerçektir. çoğunlukla hayatımızda uzun vadede hiçbir etkisi olmayacak şeyleri çok büyütür, çok endişeleniriz. oysa birkaç sene içinde onu unutacağızdır.
mete han, ya da doğru telaffuzuyla bağatur tanqu türklerin tarihte bilinen ilk büyük hükümdarıdır. kendisi bütün türklerin birincil atası ve önderi konumundadır.
isminin doğrusu mete değildir. bu, çinli kaynaklardan alınan yanlış bir telaffuzun sonucudur. çinliler türkçe kelimeleri doğru telaffuz edemedikleri için kaynaklara yanlış geçirmişler ve biz de onların yazdıklarını anlayamadığımız için daha da yanlış bir şekilde okuyarak "mete" demişizdir. oysaki orijinal çince tarih kitabında mao-tun yazar. çinliler b ve r gibi türkçe sözleri okuyamazlar. burada yazmaya çalıştıkları sözcük aslında bağatur'dur. bu sözcüğün moğolcadaki karşılığı baatar, kıpçak türkçesindeki karşılığı batur, oğuz türkçesindeki karşılığı ve türkiye'de isim olarak en çok kullanılan hali bahadır'dır. hepsi aynı ismin farklı telaffuzudur. bu isim, kahraman/önder kişi anlamına gelir. kendisinin türk tarihindeki yeri o kadar büyüktür ki bu isim türkçeden hiç ayrılmamıştır.
tam olarak ne zaman ve nerede doğduğu bilinmez. ötüken'in * yakınlarında bulunan orhun ya da selenge nehirlerinin yakınlarında ve mö 230 civarında doğduğu düşünülmektedir. rivayete göre doğduğunda yüzünün rengi gök mavisi, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri ela, saçları ve kaşları kapkaradır. görünüşünün ilahî bir güzelliği vardır. yine rivayete göre 20 günlükken konuşmaya başlamış, 40 günlükken yürümeye öğrenmiş, 3 yaşında yay çekmiş ve avlara çıkmış, 9 yaşında ise tam teşekküllü bir savaşçı olmuştur. bu anlatıların doğruluğunu teyit edemesek de şunu biliyoruz ki kendisi 20'li yaşlarında tahta çıkmış bir hükümdara göre müthiş bir olgunluğa ve kabiliyete sahiptir, bu durum onun erken olgunlaştığına dair inancı kuvvetlendirmiştir. resmi çin kaynaklarına göre daha küçücük bir çocukken koyunların sırtına binerek ata binmeyi öğrenmiş; kuş, fare, gelincik, domuz ve tilki vurmak için yay ve ok kullanmıştır.
bağatur tanqu, izini milattan önce 15. yüzyıla kadar sürebildiğimiz kadim bir hanedanın mensubu (bkz: hun hanedanı), babası tuman tanqu'nun (bkz: teoman) en büyük oğlu ve tahtın veliahtıydı. lakin ergenliğinden itibaren saray içinde işler onun aleyhine gelişmeye başladı. tuman han, yeni bir kadınla evlendi ve kuvvetle muhtemel bu yeni eşini daha çok sevdi. eski eşiyle arası belki de kötüleşmişti bilinmez... lakin şunu biliyoruz ki tuman han, yeni eşinden olan küçük oğlunu tahta geçirmeye niyetlenmişti. lakin herkesin gözdesi olan büyük oğlundan öylece kurtulması imkansızdı. bu durumu çevresine açıklayamaz ve kuvvetle muhtemel kurultay'da * töreye ihanetle suçlanırdı. o da kendince akıllıca bir yol buldu. onu hunların o dönemki en büyük rakibi olan yüeçilere "barış teminatı" olarak rehin yolladı. bir müddet sonra yüeçilere savaş ilan etti, bu durumda yüeçilerin ellerinde rehin tuttuğu oğlunu idam edeceklerini tahmin ediyordu. lakin umduğu gerçekleşmedi. çünkü genç bağatur, gece vakti esir tutulduğu kamptan kaçmayı başardı. düşmanlarıyla vuruştu ve yüeçi beyine ait olan atı çalarak kaçtı, günlerce at sürüp ötüken'e döndü. tuman han onun cesaretinden ve becerisinden hem etkilendi hem de saygı duymak zorunda kaldı. onun bu dönüşü bir nevi ergenlikten çıkıp ordu komuta etmeye hazır bir asker olduğunu işaret ediyordu. neticede tuman han, belki de aralarındaki gerginliği yatıştırmak maksadıyla, oğlunun emrine 10.000 kişiden oluşan bir tümen verdi. lakin hepinizin o meşhur hikayeden hatırlayacağı gibi bağatur, bu sus payını kabul etmeyecekti. ordusunu kendisine ölesiye bağlı bir şekilde disipline etmek için onlara kendisi nereye ok atarsa onların da derhal aynı hedefe ok atmalarını emretti. evvela yayını çekip kendi atını vurdu. bazıları bu emre uyarken, bir kısmı bunun bir yanıltmaca olduğunu düşünerek tereddüt ettiler. tereddüt edenler derhal idam edildi. sonra başka bir gün bağatur, yayını en gözde cariyesine doğrulttu ve okunu attı. büyük bir kısmı onun hemen ardından cariyeye ok yağdırırken yine bir kısım asker bunun teammüllere aykırı olduğunu düşünüp tereddüt etti. yine aynı şekilde emri uygulamayanlar idam edildi. son olarak babasının ava çıktığı gün, ordusunu yanına alıp babasının yanına vardı. yayını çekti, babası tuman hanı vurdu. bu kez hiçbir asker tereddüt etmeden tuman han'ı vurdu. mö 209 yılında tam da bu şekilde bağatur, hun tahtına oturdu.
onun tahta oturmasında, hiç şüphesiz tanrısal bir irade vardır. (bkz: türk bayrağının kökeni) başlığında, #3978274 numaralı tanımımda detaylıca anlattığım gibi hunlar kendilerine meşruiyet zemini olarak tanrıyı, tanrının çocukları olan güneş ve ay ruhlarını gösterir. bu sadece bir benzetme olmayıp, bağatur han kendisini bizzat bu kutsal ruhların soyundan gelen birisi olarak tanıtır. bügün kullandığımız bayrağımıza kadar ulaşan güneş/ay sembolizminin kökeni budur. ayrıca bağatur, kendisinin tanrıdan bizzat "qut" (kut) aldığını yani tanrı'nın dünyayı sevk ve idare etmesi için kendisini görevlendirdiğini ifade eder.
kendisini mektuplarında şu şekilde tanıtır:
ben ki gök ile yeri yaratanın doğurduğu, güneş ile ay'ın tahta oturttuğu, hunların büyük hükümdarı tengriqut bağatur tanqu.
[[alıntı]]
tahta geçtikten sonra yaptığı ilk iş tüm asya kavimlerini kılıç zoruyla itaat altına alarak tek sancak altında toplaması olmuştur.
[[alıntı]]
gök’ün yardımı, askerlerimizin üstün yeteneği ve atlarımızın gücü sayesinde yüeçiler darmadağın edildi ve tamamen boyun eğdirildi. onların halkı kılıçtan geçirildi veya teslim alındı. ayrıca lou-lan, wu-sun, hu-jie ve yakınlarındaki 26 devlet tamamen hun topraklarına katıldı. böylece bu halkların hepsi hun oldu. yay çeken tüm bu kavimler artık birleşti ve tek bir aile haline geldi.
lakin bağatur için bu yeterli değildi. babası ve dedesi zamanında kaybedilen bazı önemli topraklar, hun atlarını ve hayvanlarının ihtiyaç duyduğu çok kritik otlakları kapsıyordu. hun halkının karnının doyması için bu otlakların tekrar ele geçirilmesi şarttı. zaten hali hazırda çinliler ile hunlar arasında sık sık sınır gerilimleri ve ufak tefek çatışmalar yaşanıyordu. mö 200 yılında bağatur tanqu, birkaç sınır beyini çin'in kuzey kentlerine akına gönderdi. burada çin imparatoruna bağlı bir derebeyi olan kral xin, hunlara teslim oldu ve canını kurtarmak için hunlarla birleşip çin topraklarına saldırmayı kabul etti. bunun akabinde imparator gaozu, hunların büyük bir istila hazırlığında olduğunu sezerek tüm komutanlarını başkente çağırdı ve 300.000 kişilik bir ordu topladı. bağatur tanqu da yaklaşık 40.000 adamdan oluşan ordusunun başında sefere katılarak çin'in kalbine doğru yürüdü. güneyden gelen çin kuvetleri hunları takibe aldığında, hunlar sarp kayalıkların ve ormanlıkların olduğu bölgelere doğru ilerleyerek çin ordusunu ana ikmal hattından kopardı. üstelik bu bölgedeki hava koşulları sert ve soğuktu, bu da sibirya ayazına alışkın hunları avantajlı konumda kılıyordu. hunlar ormanlık bölgede çadır dikip beklemeye koyuldular. çinliler de yakın bir konuma yerleşip müzakere için hunlara elçi yolladılar. bağatur tanqu, çinli elçiyi şaşırtmak amacıyla kuvvetli ve heybetli askerlerinin hepsini çadırların arkasına sakladı. yanına yaşlı ve çelimsiz askerlerini alarak, düşmana "zayıf" oldukları görüntüsünü verdi. çin elçisi bu yanlış istihbaratı alıp imparatora götürdüğünde, imparator kendi sonunu hazırlayacak olan bir kibre düştü. tarihe baideng savaşı olarak geçecek olan muharebeyi başlatmak için çinliler hun ordusunun üzerine harekete geçtiler. hunlar da hızlıca geri çekilerek düşmanı tekinsiz bir vadiye doğru çektiler. çinliler hun ordusunu kıstırdıklarını düşünürken, sağ ve sol taraftaki ormanlık arazide gizlenmiş olan hun ordusu çinlileri bir kıskaca alarak o meşhur kurt kapanı stratejisiyle düşmanı çaresiz bıraktı. çin askerleri zaten soğuk yüzünden tir tir titriyordu, etraflarının sarılmış olmasının verdiği noksanlıkla aciz bir savunma gerçekleştirdi. askerleri birer birer devrilen gaozu, müthiş bir tedirginlik ve korku içerisindeydi. hunlar gaozu'nun dibine kadar girmiş, onun şahsi korumalarıyla çatışmaktaydılar. gaozu'nun her şeyi bittiğini düşündüğü anda, bağatur tanqu birden ordusuna "dur" emri verdi. hunlar çarpışmayı bırakıp, birkaç adım gerilediler. çinli askerler ne olup bittiğini anlayamadan, dehşet içerisinde hun ordusuna bakıyorlardı. bağatur tanqu kendisinden birkaç metre ilerideki aciz imparatorun korku dolu gözlerinin içerisine baktı. akabinde hun ordusu biraz daha çekilerek uzaklaştı. çinliler hala büyük bir şaşkınlık içerisindeydiler, ve en sonunda arkalarına dönüp kaçmaya başladılar. böylelikle bu harp, hun imparatorluğunun kesin zaferiyle sonuçlandı.
tarihçiler hala bağatur'un neden çin imparatorunun canını bağışladığını tartışmaktadırlar. oysaki konu tamamıyla tarihsel realite ve jeopolitiktir. çinliler müthiş kalabalık nüfusa sahip bir millettir. dolayısıyla onları fethetmek, asimile olmak anlamına gelir. onların imparatorunu öldürmek ise, yerine intikam arayan yeni bir imparatorun gelme riskini doğurur. çin, ön görülmesi zor bir ülkedir. dolayısıyla hun kağanına biat etmiş ve göz dağı verilmiş bir çin imparatorunun tahtta kalması çok daha iyidir. nitekim böyle de olmuş, savaştan sonra imzalanan heqin antlaşması* ile çinliler her yıl hunlara arabalar dolusu ipek, kumaş, tahıl, pirinç, şarap göndermek zorunda kalmış, ayrıca çin pazarı hun mallarına açılmıştır. imparatorluk düzenli olarak çin prenseslerini eş olarak bağatur'a yollamış, sadece bununla da kalmayıp çin'de yaşayan pek çok katip, bürokrat, bilgin de "beyin göçü vergisi" olarak tabir edebileceğimiz bir şekilde hun başkenti ötüken'e yollanmıştır. hatta bu yollanan çinli bürokratlardan birisi olan zhonghang yue, çin diplomasisinin zaafları hakkında hunlara önemli tavsiyeler vermiştir.
"hunların nüfusu tek bir çin eyaleti kadar bile değildir. hunları güçlü kılan şey, yiyecek ve giyecek konusunda çin'e bağımlı olmamaları, kendi geleneklerini sürdürmeleridir. çin ipeğini giymeyin; çalılar arasında koşarken ipek yırtılır, deriniz ve yününüz daha sağlamdır. çin yiyeceklerini yemeyin; süt ve et hunların gücünün kaynağıdır."
imparator gaozu'nun ölümünden sonra çin tahtının yerini imparatoriçe lü almıştır. bağatur, o dönem için bile skandal olarak kabul edilebilecek net bir üstünlük göstergesi niteliğindeki şu mektubunu kaleme alarak imparatoriçeye yollamıştır.
göklerin tahta oturttuğu hunların büyük tanqu’sundan, çin hanedanı’nın majesteleri imparatoriçeye:
ben, bataklıklar ve ovalar arasında doğmuş, sığırlar ile atların geniş otlaklarında büyümüş, kendisini yalnız hisseden bir hükümdarım. duyduğuma göre, majesteleri de yalnız başına kalmış, tahtında tek başına oturmaktadır. ikimiz de mutlu değiliz ve bizi eğlendirecek, avutacak hiçbir şeyimiz kalmamıştır. ben de olup da sizde olmayan şeyi size vermek isterim, sizin de bende olmayan fakat sizde olanı bana vermenizi dilerim. istiyorum ki iki ülke birleşsin, ben ve majesteleri birbirimize eş olalım ve karşılıklı mutluluğa erelim.
bu mektup, bir evlilik mektubu gölgesinde çin'e karşı diplomatik üstünlüğünü keskinleştirme girişimidir. nitekim başarıya da ulaşmıştır. çin sarayında okunduğu anda infial yaratmış, büyük bir kin ve nefrete sebep olmuştur. her ne kadar çinli general fan kuai bu mektuba derhal savaşla karşılık verilmesi gerektiğini savunsa da, çinli vezir ji-bu araya girip bağatur'u ve hunları mağlup etmenin imkansız olduğunu ifade etmiştir. neticede imparatoriçe, şu mektubu kaleme almıştır.
"büyük tanqu mektubuyla devletimizi onurlandırdı. ancak ben yaşlandım, gücüm kuvvetim tükendi. saçlarım ve dişlerim döküldü, yürürken adımlarımı bile düzgün atamıyorum. büyük tanqu yanlış bilgilendirilmiş olmalı, çünkü size layık bir güzellikte değilim. ülkemizin bir kusuru varsa affedilmesini dileriz. size gönderdiğim hediyeleri lütfen kabul ediniz."
bağatur tanqu aynı zamanda bozkır anayasasının temellerini atmıştır. bugün birçok kişinin "cengiz han yasaları" olarak bildiği şey, aslında sadece yazıya geçirilmiş bir uyarlamadır. bütün o kanunlar bağatur'a aittir. bugün hala moğolistan'daki cengiz han müzesinde, bağatur'a ait bir heykel bulunur ve bu heykelin ayağının altında bir anayasa kitabı vardır. bu heykel, bağatur'un kanun koyucu olduğunu ve gücünü tanrı tarafından işaret edilmiş kadim yasalardan aldığını simgeler.
söz konusu yasalardan da kısaca bahsetmek için birkaç örnek verelim.
-bütün dinlere saygı gösterilecek, hiçbir mezhep ya da inanç diğerinden üstün tutulmayacaktır.
-din adamları, hukukçular, bilginler, hekimler ve ibadetle uğraşanlar vergiden ve zorunlu kamu hizmetlerinden muaf tutulacaktır.
-bir kimsede çalınmış at bulunursa, atın sahibine aynı cinsten 9 at ödemelidir. ödeyemezse çocukları alınır, çocuğu yoksa idam edilir.
-kasten yalan söyleyenler, büyücülükle uğraşanlar ve başkalarını gizlice gözetleyen/muhbirlik yapanlar idam edilir.
-akarsulara veya su kaplarına idrar yapmak veya suya doğrudan el daldırmak yasaktır; su kapla alınmalıdır.
-bir tüccar başkalarından mal alıp üç kez üst üste iflas ederse ölümle cezalandırılır. (borç alıp ödeyememek kast ediliyor)
-hayvan kesilirken bacakları bağlanmalı, karnı yarılıp kalbi el ile sıkılarak öldürülmelidir. hayvanın kanı böylece boşa akmayacaktır.
-savaş veya geri çekilme anında önündeki atlının düşürdüğü silahı/eşyayı atından inip alarak sahibine vermeyen kişi idam edilir.
-yemeği veren önce kendisi tadacaktır. yemek yiyenlerin yanından geçen bir yolcu mutlaka yemeğe davet edilmelidir.
-içkiyi tamamen bırakmak en iyisidir; ancak bırakamayan bir kişi ayda en fazla iki veya üç kez sarhoş olabilir, bu sınırı aşmak suçtur.
-babanın ev evi ve mülkü en küçük oğula miras kalır; ancak büyük çocuklar genel mirastan daha büyük pay alır.
-iki kişi kavga ederken taraf tutarak birine yardım eden kişi ölümle cezalandırılır.
bozkırın ilk büyük hükümdarı olarak kendisinden sonra gelecek herkes için bir ilham kaynağı olmuştur. nitekim moğol imparatoru cengiz han'dan osmanlı sultanlarına kadar herkes, soyunu ona dayandırmak ve onun ardılı olmanın gururunu yaşamak istemişlerdir. osmanlı arşivlerinde soylarını oğuz kağan'a* dayandırdıkları bir şecere defteri bulunmaktadır.
o, bugün bile bizimle beraberdir. atalarımız bizi yarı yolda bırakmazlar. ebedi babamıza selam olsun, vesselam.
bazı karanlık noktalarını aydınlatmaya lüzum gördüğüm bir tarihtir.
bugün biz anadolu ve mezopotamya kültürlerinin tarihini mö 3000'li yıllara kadar takip edebiliyoruz fakat türk tarihinde mö 200 yılından daha geriye gidemiyoruz. türk tarihiyle alakalı bildiğimiz şeylerin çok sınırlı olmasının bir sebebi var. türklerin tarih yazıcılığının olmadığını ve ağırlıklı olarak çin kaynaklarından kendi tarihimizi okuduğumuzu zaten çoğunuz biliyorsunuzdur. lakin çin kaynakları da bizi yüzüstü bırakıyor. daha doğru konuşmak gerekirse... çin kaynakları, kendi tarihlerini de yüzüstü bırakıyor. neden mi ? (bkz: fenshu kengru)
qin hanedanlığının kurucusuqin shi huang’ın mö 213 yılında gerçekleştirdiği meşhur "kitap yakma ve bilginleri gömme" (fenshu kengru) olayı, dünya tarihinin gördüğü en büyük kültürel soykırımlardan biriydi. bu yıkım, sadece çin’in iç tarihini değil, komşu halkların (özellikle hunların) erken dönem kayıtlarını da sonsuzluğa gömdü. qin shi huang, çin tarihinde sürekli olarak hanedanlıkların kurulup yıkıldığını ve hiçbir hanedanın kalıcı olamadığını biliyordu. bu yüzden kendinden önceki hanedanlıklara dair bütün tarihi kalıntıları silip yok etmek ve çin tarihini sıfırdan başlatmak istedi. bu şekilde çinliler sadece onu bilecek ve onu tanıyacaktı. bu aptalca fikir tutmadı ve bu yeni rejim sadece 15 yıl yaşadı. lakin olan, binlerce yıllık tarihi birikime oldu. bugün hala biz, büyük hun imparatorluğu'nu teoman'ın kurduğunu sanıyoruz. eğer dikkatli bir okuma yaparsanız, teoman'ın tahta geçtiği tarihler ile çindeki tarih soykırımının yaşandığı tarihler birebir örtüşür.
peki asıl hakikat neydi ? çinli tarihçi sima qian'ın kaleme aldığı shiji (tarihsel kayıtlar) adlı eserde yazdıklarına göre, hunların kökeni en erken milattan önce 1600'lü yıllara dayanıyordu. çinli tarih anlatısı, hunları kuzeye göç edip barbarlaşmış çinliler olarak görüyordu. bu anlatıya göre mete han aslında efsanevi çin devleti olan xia hanedanı soyundan chunwei adındaki bir adamın torunuydu. her ne kadar bu tarihsel dayandırma antropolojik olarak doğru olmasa da çinlilere göre hunlar antik çin zamanından beri vardı ve mete han herhangi bir bozkır adamı değildi, o çok köklü bir göçebe hanedanının son varisiydi ve çinliler, kendi siyasi üstünlüklerini tesis etmek için bu hanedanın soyunu kendilerine dayandırmak istemişlerdi.
afanasyevo kültürü (mö 3300-2500), karasuk kültürü (mö 1500-800), tagar kültürü (mö 800-200), yassı gömüt kültürü (mö 1100-200) geyik taşı kültürü (mö 1400-700) gibi kültürler aslında dağınık halde yaşayan toplulukları değil, devletleşme sürecini tamamlamış nizami konfederasyonları ifade ediyordu. çinlilerin xuanyu, xiongnu, guifang, rong, di olarak farklı biçimlerde adlandırdığı savaşçı ve göçebe halkın aslında aynı milleti kast ettiği açıkça görülmektedir.
satanizm, türkçeye çevirmek gerekirse "şeytancılık", genellikle hristiyanlığın bir anti tezi olarak vuku bulmuş bir inançtır. ben de bugün satanizmi anlatıyorum.
satanistlerin şahsi görüşlerine ve inançlarına sonsuz saygı duymakla birlikte, bir tengrici olarak bu tanımda üzerime düşeni yapıp bu farklı dini inandığım ve bildiğim perspektiften eleştireceğim. lütfen bu tanımı bir hakaret ya da düşmanlık gibi anlamayınız.
satanizm, ister teistik (karanlık bir varlığa tapınan) ister ateistik (karanlığı bir sembol olarak gören) olsun, temelde büyük bir yanılgıdan beslenir. evrende tanrı’ya kafa tutan, o’nun "aksine" hareket eden müstakil bir güç veya ilke olduğunu sanmak, doğanın bütünlüğünü hiç anlamamaktır.
evrende yalnızca tek bir töz vardır. o da tanrı’dır, yani sonsuz sıfatları olan doğadır.
kötülük dediğimiz şey, mutlak bir varlık ya da şeytani bir güç değildir; kötülük sadece iyiliğin eksikliği ve çarpıtılmasıdır. bizim sınırlı zihnimizin olayları bütünsel olarak kavrayamamasından doğan bir eksikliktir. dolayısıyla, "şeytan" adında tanrı'nın karşısına dikilebilecek ikinci bir güç odağı hayal etmek, geometrik bir imkansızlıktır. olmayan bir güce tapmak veya onu yüceltmek, suya yazı yazmaktan farksızdır.
arzuların kölesi olmayı "özgürlük" sanmak da doğru değildir. satanizmin modern formları genellikle bireysel hazları, egoyu ve sınır tanımayan arzuları yüce birer değer gibi sunar. "canın ne istiyorsa onu yap" düsturu, benim felsefemde özgürlük değil, en sefil köleliktir.
"arzularının ve tutkularının esiri olan insan, kendi hukukunun efendisi değildir; kaderin elinde o yana bu yana savrulan bir oyuncaktır."
insan, evrendeki diğer her şey gibi varlığını sürdürme çabasındadır (bkz: conatus). ancak bu çaba, sadece anlık bedensel hazların ve öfke, intikam, kibir gibi pasif duyguların peşinden koşarak körleşirse, insan kendi doğasının kölesi olur. özgürlük, canının her istediğini yapmak değil, aklın rehberliğinde doğanın zorunluluklarını kavramaktır. satanistlerin "isyan" ve "bireysel tatmin" olarak adlandırdığı şey, aslında evrensel zorunluluğu anlayamamış olmanın verdiği bir içsel huzursuzluk ve reaksiyondur.
satanizm, tarih boyunca kilisenin insanlığa dayattığı o dogmatik "cennet-cehennem", "günah-sevap" ikiliğinin panzehiri olduğunu iddia eder. oysa kilisenin yarattığı hayali canavara (şeytan'a) sarılarak, kilisenin kurduğu o sahte oyun alanını terk edememiş, aksine onu onaylamış olurlar.
dinlerin insanları yönetmek için kullandığı iki temel araç vardır: korku ve umut. geleneksel dindar tanrı korkusuyla yaşarken, teistik satanist de bu korkunun ters yüz edilmiş bir versiyonunu yaşar.
bilge bir insan ne şeytan'dan korkar ne de canavarlaştırılmış bir tanrı'dan ödül bekler. tanrı’ya duyulan entelektüel sevgi (bkz: amor intellectualis dei), herhangi bir dogma veya antiteze ihtiyaç duymaz. doğayı olduğu gibi, tüm geometrik zorunluluğuyla anlamak, bizi bu karanlık sembolizmlerin boğuculuğundan kurtarır.
gerçek erdem ve mutluluk, muhayyel karanlık figürleri kutsamakta değil; zihni bulanık duygulardan arındırıp, aklın berrak ışığıyla doğanın ebedi düzenini kavramaktadır.
bu kelimelerin hepsi aynı anlama geliyor. hepsi siyah renkli demektir. zenci farsça, siyahi arapça, negro latince. sonuç değişmiyor. önemli olan o kelimenin kullanım şeklidir. biz türkler tarihin hiçbir döneminde beyaz-siyah muhabbetine girmedik. ırkçılık yaptığımız yerler olmuştur fakat oradaki polemik kandı, ten rengi değildi. dolayısıyla dangalak avrupalıların işlediği günahlardan ötürü sorumluluk almayız ve suçluluk psikolojisi tribine girmeyiz.
bizim ülkede siyahilerle ilgili çok komik şakalar da yapılır. kimse de bunu ırkçılık olarak algılamaz. lakin sizin ülkeniz bizzat zencileri katletmek ve onların mallarına çökmek ekonomisiyle kurulduysa tabii ki en ufak şakada bile duyar kasar, ortalığı insan hakları mahkemesine döndürürsünüz.
bugünkü siyasi haritalara bakarak konuşursak birkaç farklı başlık altında inceleyeceğiz. tamamen fethettiği ve direkt istanbula bağlı olarak yönettiği devletler şunlardır.
yunanistan
arnavutluk
bulgaristan
makedonya
kosova
sırbistan
bosna hersek
macaristan
kıbrıs
azerbaycan
ermenistan
suriye
ırak
lübnan
ürdün
israil
filistin
suudi arabistan
birleşik arap emirlikleri
katar
bahreyn
mısır
libya
tunus
cezayir
umman
yemen
somali
eritre
sudan
istanbul aracılığıyla yönetilmeyen ancak tamamen padişaha bağlı bir hükümdar tarafından kendi iç işlerinde serbest dış işlerinde osmanlıya bağımlı olmak üzere "özerk" bir yapıda kabul edebileceğimiz devletler şunlardı.
ukrayna
polonya
litvanya
letonya
romanya
kırım
moldova
belarus
slovakya
endonezya
fas
çad
nijer
nijerya
orta afrika cumhuriyeti
mali
moritanya
senegal
gine
burkina faso
uganda
kenya
tanzanya
mozambik
doğu türkistan
korsika adası
belli bir kısmı feth edilen ülkeler.
rusya
avusturya
iran
ispanya (balear adaları)
kalıcı fetih gerçekleştirilmeyen fakat osmanlı korsanları tarafından bazı şehirleri işgal edilen ülkeler.
hindistan
izlanda
norveç
portekiz
fransa
kanada
irlanda
osmanlı devletine "vergi vermiş" ülkeler.
amerika birleşik devletleri
almanya
hollanda
belçika
rusya
avusturya
iran
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.