bir çağrı sinci ve indigo şarkısıdır.
severek dinlerim, sözleri sinir bozucu derecede anlamlıdır. hangimiz hesapladık sence yarını?
hayatta kalmak artık günün kârıdır..
hiçkimse kimseyi gerçek anlamda tanıyamaz düşüncesi. bu konuda birazcık fazla mesai yapmaya kalktığınızda korkunç bir farkındalık yaşayacaksınız.
evet, bilinilebilen bir durum.
ama benim bahsettiğim cidden, gerçekten kimsenin kimseyi tanımıyor oluşu.
kendimden pay biçiyorum mesela; çevremdeki insanların tanıdığı, benim yansıttığım, ailemin bildiği ve kendi içimdeki ben bambaşka.
kimsenin bir şey bildiği yok.
kimse kendini tam anlamıyla dökmez, anlatmaz. kimse kimseyi tanıyamaz.
korkunç, değil mi?
bu bilinmezlik biraz ürkütüyor ama olması da gereken bir şey, garip.
komik mi trajikomik mi bilmiyorum ama bir anda aklıma geldi kendi kendime güldüm..
lisenin ilk günü kendime opsiyonladığım bir arkadaşım vardı sürekli görüşüyorduk* ama öyle böyle bir görüşme değil.
okula beraber gidip geliyoruz, okuldan sonra görüşüyoruz yetmiyor bir de wpden fıtı fıtı yazışıyoruz. aramızdan su sızmıyor yani.
onun annesi biraz pimpirikli ve temizlik hastasıydı evlerine hiç misafir almazlardı o yüzden kızım kendisi bile kendi evinde rahat olmadığı için hep bizde görüşürdük.
çok nadir de olsa ben de onlara giderdim. ama şöyle, tek koltukta otururduk çünkü diğer koltukların örtüsü kaymasın ve göçmesin diye.
mutfakta yemek yapmazdık mutfak kirlenmesin diye.
arkadaşımın yatağında oturmazdık örtü kaymasın diye.
yatağının örtüsünü iğneyle tuttururdu hatta..
neyse bu ayrıntılar gereksiz ama yeterli.
yine bir gün okuldan çıkışta bir şeyler yapalım dedik. bacım, “bu sefer bize gidelim” dedi, geçenlerde annesi izin vermiş ve salçalı yumurta yapmış bize de ondan yapacakmış.
zaten kurt gibi açız, salçalı yumurta bize iskender pideli köfte falan.
dedim ama “bak annen sonra bizi şişlemesin yok orası pis burası şöyle diye” “yok kız kendi izin verdi hatta elzemle de yapar yersiniz sonra dedi” dedi. besmele çektik ve şaşkınlıkla gittik eve.
mutfakta da yumurta, salça, tava ve yağ dışında hiçbir şeye elimizi dâhi sürmeden yemeğimizi yiyip ortalığı topladık pakladık sonra da dağıldık.
akşam yine wp konuşmalar devam tabi.
şimdi düşünüyorum da bu kadar sohbet edecek konuyu nerden buluyorduk bilmiyorum..
muhabbetin arasında arkadaşım şöyle bir mesaj attı,
“elzem sen bizim buzdolabını öpmüş olabilir misin?”
pardon?
hayatımda aldığım en garip soru ve en garip mesajdı.
“hayır, ne alaka?” dedim.
bu sefer aradı.
“ya elzem bizim buzdolabında bi öpücük izi var da annem fark etti şimdi, bulamadık kimin yaptığını o yüzden sordum.”
“tek şüpheli ben miyim?”
“suçlamak için sormadım sadece bizim eve senden başka kimse girmiyor ya bir de dolabın alt kısımlarında, biri oturup dolabı öpmüş. sen de hep yerde bağdaş kuruyorsun diye annem sor dedi”
“bir baksana allah aşkına bildiğin öpücük izi, kim öpmüş olabilir bu dolabı?”
diyip fotoğraf attı. harbiden biri dolabı öpmüş.
baya muah diye öpülmüş hatta. ve dedikleri gibi birinin yere oturup öpmesi lazım.
babası uzun boylu otursa bile o kısma gelmez, annesi böyle bir şey yapmaz,
arkadaşım da yapmaz derken cidden tek şüpheli ben kalıyorum.
zihnimi o kadar zorladım ki acaba ben mi öptüm diye, size anlatamam..
bir ara dedim belki de öpmüşümdür ya, benden beklenir çünkü. zaten beklenir diye sordular.
ama yok ben öpmedim dolabı, hatırlarım. bir de buzdolabı yani, öpsem kesin hatırlarım.
neyse bu olay böyle kaldı. kimin öptüğünü bulamadık. yakın zamanda çocuklu birini ağırladılar mı onu da hatırlayamadılar, bir çocuğun öpmüş olması çok mantıklı bir seçenekti çünkü. ama yok faili meçhul olarak kaldı.
bacım hâlâ arada beni yoklar,
“elzem bak kaç sene geçti doğru söyle sen mi öpmüştün bizim buzdolabını?”
hani yöndeyiz, hangi tarafa yolculuk bu
bir savaş mı yoksa eski dosta vefa borcu mu
benim balkonumda sigara şaraba komşudur
ve paket bitene kadar beklerim güneşin doğuşunu
susmalıyız, konuşmasak daha şık olur omuzlarım hayal denilen ceninlerin naaşı dolu
bir adam adını bildiklerini tek kalemde silebilirken
nasıl adını dahi bilmediği bi' kadına aşık olur
uykulardan ibaret bi' okul sırası geçmişim
galiba unutmak için biraz fazla içmişim
işte şimdi beş şişeyle tüm sorular diş dişe
düşünmek ne çare her şeyin sonunda hiçbi' şey
kan kusucaz güneş geceyi döndüğünde
emeklerim yorgun bi' işçinin kirli önlüğünde
mumum söndüğünde gerçek acıyı gördüğümde
son kez ağlıycam bir gün annem öldüğünde
hangi yöndeyiz?
hangi göldeyiz?
hangi çöldeyiz?
hangi dündeyiz?
aynı yöndeyiz
aynı dündeyiz
göz kapaklarımda 20 yılın soğuk gölgesi
en çocuksu hallerim tenimde savaş bölgesi
parmaklarımı kırmak istiyorum bu neyin öfkesi
bu acı sanki bi katilin tırnaklarımı sökmesi
eski mahalleler mutlu çocuk parkları
gazoz kapakları tasolar ve futbolcu kartları
toprak sahada bitmeyen mahalle maçları
utanmaktan ibaret garip çocukluk aşkları
artık hepsi bitti zamanında kutsaldı
ölümü düşünmekten olsa gerek bozuk ruh sağlığım
korku yoktu çocukken çünkü beni koruyan annemin duaları
ve boynumdaki muskamdı
en sonunda yok olmayı başardım
bildiğim bütün aşklar bu kaldırımda yaşandı
hayat her kadının gözünden bi' damla yaş aldı şimdi düşün ölüme söven birisi fazla yaşar mı
hangi yöndeyiz?
hangi göldeyiz?
hangi çöldeyiz?
hangi dündeyiz?
aynı yöndeyiz
aynı dündeyiz
uçtu tenimden bu liman gemi ve kahpe deniz
sahte gülüşlerimiz olur biz genelde kaybederiz
zengin olma hayallerini 12 yaşındayken aldım askıya
bu yüzden, biz huzura kahve deriz
kanıma topladım bu savaştan kalanları
bu boktan kurtulmam için bana biraz zaman tanı
en zararlı madde bence insanın yalanları
o yüzden um'rumda değil sigaranın zararları
karanlık gösteriyor gündüzlerin aynası
bu içimde gelen bi' şarkının üçüncü sayfası her şeyin bi' vakti var diyorsunuz ya çok komik
ölüm vakitsiz gelir konuşma boşuna faydasız
benden önce içmeliydi son biramı sabahlar
dudaklarımda değeri binde 10 liralık şaraplar
bu gri metropolde benim sesim eski apartman bu apartmanda ölüm gelmedikçe ışığı kapatmam
yine nerden baksan 2 hafta olmuş kız sözlüüük, ben günaydın demeden ayamıyosun di mi??
elzem bacınız zabanan uyandığında uykusunu alamadığı için etrafa nemrut ve her an birini ça ça diye öldürebilecek vibelarda bakışlar attığından günaydın demek aklına dâhi gelmiyor maalesef.
bu ara en çok güzel dileklere, huzurlu bir hayatın umuduna ve her şeyin rayında tatlı sevimli bir biçimde gideceğine dair inanca ihtiyacım var. umarım tüm bunlar tohumlar fidana, fidanlar ağaca misali büyüyüp serpilir içimde.
bazen gerçekten hayatın ne kadar boş olduğunu düşünüyorum. dertlerimiz ve sıkıntılarımız bir toz tanesinden farksız gibi. bugün beni üzen bir şeyin etkisi yarın da aynı olmayabiliyor. bundan mütevellittir ki hayatı çok da ciddiye almamak gerekir.
günleriniz aydın, içiniz ferah, kalbiniz çiçek gibi olsun. günaydınlar sözlük.
nasıl hâlâ ölmemişsin dönmemişsin
üzülmemişsin hala
sen hiç yara görmemişsin
tükenmemişsin küçülmemişsin
biterken görmemişim sevilmemişim
elimde değilmiş galiba
ne doğru ne yanlış sever benim gibi
gider miyim dener miyim bigün
belki seni düşssem kaldıramam
zaten hiç beni kederliyim
hiç halim yok hiç kimse çare değil
geçmişe saplanıp kalmak muhteşem bir hata,
tadı vardır her hatanın, insanoğlu tadar.
kimi gece yaşar ve öğle vakti yatar,
sen öylesinden korkacaksın hayat ona batar.
ben fazlaca “evet, tamam.” diyorum. fark etmeden sürekli bunu yaparak geçiştiriyorum insanları. hatta biri bir şey anlatırken tamam diyip kesebiliyorum. çok sinir bozucu olabiliyor ama cidden bilerek yapmıyorum..
mümkün olduğunu düşünmediğim durumdur.
zaman zaman belki bastırabiliyorumdur ama devamlılığı hiçbir zaman olmuyor.
zihnim hafta sonu iznini alamadan çalışmaya devam ediyor.
aynı anda o kadar fazla şeyi kafamın içinde halletmeye, çözmeye, anlamaya ve unutmaya çalışıyorum ki hiçbirine yetişemiyorum.
bu aralar benim için günler çok çabuk geçiyor. artık erkenden kalkıyorum ve günü yoğun bir şekilde geçiriyorum. geceleri de erkenden uyuma ihtiyacından mütevellit fazla düşünme mesaisi askıda kalabiliyor en çok da bundan memnunum.
bugün hepimiz için güzel ve sorunsuz geçer umarım. pek tabii de çabucak biter. ama günlerimiz hep aydın olsun.
günaydın sözlük.
son zamanlarda sözlükteki garip havanın herkes kadar ben de farkındayım. mevzu açıklığa kavuştu mu sonuç ne oldu bilmiyorum ama severek tanımlarını okuduğum çoğu yazarın ya dondurmuş ya da sessizliğe gömülmüş olduğunu görmek beni üzdü.
burayı bir sosyalleşme platformu olarak görmüyorum. sohbet ettiğim ya da tanım üzerinden istişarede bulunduğum yazarlar var elbette ama her şey sınırında güzel.
herhangi bir protestoda ya da taraflı bir yorumda bulunmayacağım. yazmaya devam edeceğim ama sanırım seyrekleşecek.
burası benim için sanal günlüğüm görevi görüyor o yüzden ara ara buralarda olacağım yani.
yine de bu tatsız hava hiç hoşuma gitmiyor. keşke bazı şeyler olmasaydı diyorum. sanki samimi bir yerden görümce ve elitlerle dolu bir yere dönüşmüş gibi hissettiriyor.
neyse, geçmiş olsun sözlük.
bu ara hayatım oldukça yoğun, biraz dinleneyim.
sonrası sonra.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.