birkaç saat önce sinemadan çıkıp geldim.
hıçkırarak ağlatacak cinsten bir film değil ama bittiğinde yüreğinizde bir şeyin düğümlendiğini hissettiğiniz tam olarak anlamlandıramadığınız bir hüzünle bırakıyor sizi. etkileyici bir film olduğunu düşünüyorum. küçük hamnet’in çipil çipil mavi gözleriyle oyunculuğu yüreğinizi ısıtıyor. evladını kaybeden anne ve babanın yas süreçlerine tanık oluyorsunuz. bence oyunculuklar şahane. fısıltıyla, sessizlikle, jest ve mimiklerle o yoğun duyguların hissine kapılıp gidiyorsunuz. shakespeare’in edebiyat diline aşinaysanız filmde geçen anlatılar daha da anlamlı geliyor.
buruk bi özlem..
o saf, küçücük dünyamdaki mutluğu da neşeyi de o kadar özlüyorum ki. gökyüzüne bakınca mutlu olan kızı, masmavi denizi görünce heyecanlanan yanını, bi çam kokusuna bi papatya sarısına hayran olan tarafını, bi kedi sırnaşmasına tav olan yanını.. yara bere içinde büyümek, kanamak, filtresiz görmek yaşamı ne çok şey götürüyor insandan. o pembe hayallerle süslü kabuğundan çıkınca, en büyük hayal kırıklığım dediğin, uğrunda her şeyi göze aldığın, alçaldığın şeyin değmez olduğunu görünce karanlık da var diyorsun. neden var diyorsun, yeri geldiğinde nasıl bu kadar kötü olabilir ki canına can katan şeyler diyorsun. buna da büyümek diyorsun işte. gözünü açmak, gerçeği görmek, zarar’ında var olduğunu bilmek..
yaşadıkça kendinden uzaklaştığını hissediyorsun, uzaklaştıkça var olan o eski ben’i özlüyorsun. kendini, özünü o kadar özlüyorsun ki artık kahkahanın altındaki buruk tadı bile fark ediyorsun.
kendimi yıprattım, çürüttüm, kaybettim.. en çok da özledim.
tek başıma bir yolda duruyorum. etrafımda her şey hareket halinde; koşuşturanlar, gülüşenler, kriz geçirenler… ben durmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum.
alışınca tıngır mıngır giyiliyor vallah. topuklu giyen kadın özgüveni diye bir şey var. ayakkabıyı ayağına geçirdiğin an yükleniyor otomatik.
topuklu ayakkabı bir kültürdür, sen giyersin giymezsin beni ilgilendirmez bshshshs
ben neyi aradığımı bilmiyorum, onu ürke ürke isimlendiriyorum, o değil diyorum, odur diyorum, ileri varıyorum, geriliyorum.
ama zorluyorlar beni, bulduklarının adını ver, adını ver kestir at diyorlar bana. şahlanıyorum o zaman. bir şey adı konduğu anda kaybedilmiş değil midir? işte hiç olmazsa bunu söyleyebiliyorum..
denemeler- a. camus
cildi güzelleştiriyor diye her gün bi tane kivi yeme rutinine başladım. iki haftadır devam ediyom. az önce bok gibi bi halde ağlayarak bi kivi yedim. rutine bağlılık deyince de ben hahshwhsh
sen benim kaç defa uykumu böldün,
kaç gece uykusuz bıraktın beni,
kaç şafak karşıladım seninle sensiz, hesap ver!
hesap ver...
ayrılığın hesabını bileyim.
çareyi kadehlerde arasam,
alıp başımı dağlara çıksam,
bir daha hiç görmesem seni,
gözlerine bir daha hiç bakmasam
unutmaya yetecek mi?
~metin vural
ille de ben’cilerin en çok yaptığı şey. düştüm dizim kanadı dersiniz, aaa ben de geçen elimi çarpıp kanatmıştım der, şu kadar borcum var dersiniz, ay ben de geçen sene borçtan ne sıkıntı çekmiştim der..
tamam anlat, en çok sen anlat diye ağzına kürekle vurulası tipler
yakın bi arkadaşımın “oyuna invite lazım tıkla çabuk” demesiyle girdiğim telegram camiasında, her gün airdrop oyunları kasarken buldum kendimi. yok hamster yok blum yok catizen.. yüzlerce oyun var sürekli bir şey atıyorlar, tıklamayınca da aklım kalıyor. yıldım beaaa
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.