mebus paltosu yazar profili

mebus paltosu kapak fotoğrafı
mebus paltosu profil fotoğrafı
rozet
karma: 5100 tanım: 254 başlık: 267 takipçi: 95

son tanımları


baba osurduğunda evdeki ortamın bir anda ciddileşmesi

küçükken neden gerçekleştiğini anlayamadığım bir olgu. büyüyünce anladım.

evde abi,abla ya da küçük kardeş osurduğunda eğer odada 'anne' kişisi varsa goygoyun dibine vuruluyor. mesela bizde bizim evde birisi osurduğunda iade-i cevap olarak başka birisi osururdu "ehuehu" diye gülerdik. ablamla karşılıklı osurarak neredeyse mors alfabesiyle konuşabiliyorduk.

annede durum böyle değil ama. eğer evde baba yoksa anne osuruyor ama "anamm gaçıverdi ehi ehi" diyerek durumu sevimli bir utangaçlık kisvesine sokuyor. bizler de gülüyoruz. benim annem babamın yanında osurmuyor mesela. yanlışlıkla kaçtığı zaman da kimseden bir ses gelmiyor annem utanmasın diye.

fakat baba öyle miii. baba öyle değil. bir keresinde hiç unutmam. bundan yıllar öncesi. peder bey yorgun argın işten eve gelmiş. böyle ayaklarını uzatmış kanepede discovery channel'da hurda yarışları'nı seyrediyor. annem de diğer koltukta oya işi örüyor. babam bir osurdu ama öyle böyle değil 90'larda saddam ırak'ın üzerine öyle gaz bombası yollamamıştır. non-stop 10 saniye falan osurdu. annem gözleriyle mel mel sincap gibi bakakaldı babama. ablam falan telefonla uğraşıyo o da idrak edemedi durumu. herkeste bir sessizlik var. evde sanki bir yakının vefat haberi gelmiş anasını satim. herkes birbirine bakıp birinin bir konu açmasını bekliyordu.

baba fıtrat gereği sessiz osurur. osurmak, toplum nezdinde otoriterlikten uzak, 'ciddiyetsiz' bir eylem olarak görülüyor. babalar da bu yüzden evin içinde osurmuyor. babalar kalenderdir, güçlü olmalıdır bu yüzden evin içinde sesli bir şekilde osurmazlar. siz gecenin bir körü eve gelip çocuğunun üstünü örtüp öpücük bırakan babaların direkt yatak odasına girip yattığını mı düşünüyorsunuz? müsait bir yere gidip osuruyorlar ve öyle yatıyorlar.

bastırılmış duygular patlıyor bir yerlerde...
devamını gör...

hoşlanılan kızı beypazarı içip geğirirken hayal etmek

kızdan gerçekten hoşlanıp hoşlanmadığınızı test etmenizi sağlayan, yıllardır uyguladığım taktik.

bilen bilir, ilişki koçuyum ve normalde insanlara danışmanlık harici tavsiyede bulunmam. az sonra söyleyeceğimi genellikle "bize bir iki taktik versene ya" diyen tanıdıklara bedavadan söylüyorum.

taktik şu. gözlerinizi kapatıyorsunuz. derin derin nefes alıp vererek kendinizi kızla hoş bir restoranda date'e çıktığınızı hayal ediyorsunuz. etraf hoş.. granada ya da ibiza fark etmez. hafif rüzgarlı bir yaz akşamı... kızın da gözleri hoş, şuh bir şekilde size bakıyor. sohbetin en romantik anlarında kızın masada duran bir beypazarı içtiğini hayal ediyorsunuz. adeta hamamdan çıkan dayılar gibi lokur lokur içiyor maden suyunu. sonra "böğüüürssttt" diye tam geğirmek ile yarım açık geğirmek arası (biz ona böğürmek diyelim) bir ses çıkarıyor. sonra bir yudum daha alarak bu sefer nispeten daha nazik bir geğirme biçimi olan "bırrıssst" yapıyor eliyle ağzını hafif kapatarak.

eğer karnınızda uçuşan kelebek popülasyonunda herhangi bir 'düşüş' olduğunu hissederseniz, bu hoşlaşma durumunun ilerlemeyeğini söyleyebilirim. diğer türlüsünde bir sıkıntı yok zaten.
devamını gör...

forrest gump'ın aslında ocağı açık unuttuğu için eve koşması

az önce filmi izlerken aklıma gelen ve detoks suyumu ekrana püskürtmeme neden olan düşünce. hiçkimse fark etmemiş lan herhalde.

bilen bilir senior yazılımcıyım fakat malumunuz enflasyon dijital ortamı da vurdu, işler pek iç açıcı gitmiyor. bu sebeple ek iş olarak haftanın iki günü geneli kadınların geldiği eğitici yoga seansları veriyorum. bugün de müjgan hanım karga pozisyonunun ne kadar zor olduğundan, biraz yavaş ilerlememiz gerektiğinden bahsetti. ulan dört haftadır aynı pozisyonu deniyoruz daha ne kadar yavaş ilerleyeceğiz anasını satim. kadın car car suratıma konuşuyor. o an kadının yüzüne odaklandığımda, suratının izzet altınmeşe'nin suratına ne kadar çok benzediğini gördükçe patlamamak için zor duruyor, adeta g*tüme g*tüme gülüyordum.

neyse bu yorucu günün akşamı salondan çıktım ve eve gittim. bir güzel kahvaltımı yaptım ve duşumu aldım. o an içimden forrest gump'ı izlemek geldi.

açtım izliyorum ama filmi baya unutmuşum. jenny diye bir kız var baya zarar veriyor bizim forrest oğlana. en son bu kafayı kırıyor ve abd'nin meşhur yolu route 66'i koşturuyor. bunu peygamber sanıyolar peşinden koşturuyorlar. hatta öyle ki eline tutuşturulan bir tişörte yüzünü silip veriyor. tişört sahibi "ohaa ananıııı bu ne lan! kanka baksana herif efsane logo yaptııı " diye aydınlanarak kendi markasını üretiyor.

ulan biri de bu saçı sakalı suavi'ye dönmüş adamcağıza demiyor ki "neden koşturuyorsun arkadaşım?"

ben söyleyeyim mi size neden koşturuyor? herif evdeki ocağı açık unutmuş. aynı alıklığı ben de yapıyom çünkü ordan biliyom. işten çıkarken ocağı açık unutuğumu anlattığımda koşa koşa geri geliyom. bu sır da burada çözülmüş oldu teşekküre gerek yok. cevval bir gözlemci olarak çok vaktimi almadığını söyleyebilirim.

bunun bir de "emrah koş..." versiyonu var. onda durum farklı ama. münasip bir vakitte anlatacağım onu da.
devamını gör...

antik yunan'da hiçkimsenin metrobüse binmemiş olduğu gerçeği

birkaç ay önce başıma gelmiş ve benim hayata bakış açımı değiştirmiş gerçek gibi gerçektir.

bilen bilir bir konfeksiyonda ortacı olarak çalışan, iş çıkışı ara sıra tekelci muharrem abiden
château bellevue bordeaux yıllanmış şarabımı (sağ olsun mahzeninde benim için saklar) alıp mezeyle tüketip, netflix'ten film açıp oracıkta sızıp kalan ıssız ve yalnız bir adamım.

mesai saatleri içerisinde makinelerin ayarlamasını yaparken bir yandan podcast'ten antik yunan mitolojisini dinliyor öbür yandan işim ve gücümle uğraşıyorum. tabii gün içinde tjk tv'de günlük hazırladığım 6'lı kuponlarımın tek ayaktan yatışını dinlemeyi de ihmal etmiyorum. konfeksiyonda kendisini kupon yapmaya alıştırdığım kenan abinin kendisini mahçup eden her yarış atı için "bu namussuza o kadar para yatırdım yine yattı, bundan sucuk yapmayan kenan'ı s..k..sinler!" deyişi geliyor ara sıra aklıma... kötü alışkanlıklarını yakınlarına bulaştıran pis insan profili ben oluyorum sanırım. kendimden nefret ediyorum ama ne yapayım? insanda bir kere 'irade' olacak irade...

yine böyle bir gün işteyim. tuvaletimi yapmak için kabine girdim. kabız olduğumu bildiğim için kafamda bir timing hesaplaması yaptım "30 dk s.çsam mola hakkım 20 dk kalır" diye düşündüm. kulaklıklarla girdim tuvalete. mitolojilerle alakalı podcastimi dinlerken konu zeus'un çapkınlık hikayesine denk geldi. herifçioğlu, falanca diyarın kralının erkeklerden korumak için yeraltında odaya kapattığı kızı görüp "challenge accepted" diyerek yağmur damlası olarak giriyor anasını satim. tanrılar aleminin don juan'ı adeta. bir sigara yaktım.

sonra birdenbire aklıma içerisinde 50 türk lirası bakiye bulunan hes kodu tanımlanmış istanbul kartımı ganyan bayiide kupon doldururken masada unuttuğum geldi. "ulan hay anasını avradını..." diyerek auguste rodin'in "düşünen adam" heykelindeki model gibi klozetin üstünde oturarak düşündüm. o anda aklıma bir detay hücum etti:

acaba antik yunan'da hiç metrobüse binen bir atinalı yaşamış mıydı?

derhal ilber ortaylı'nın roma tarihi belgesel serisini açarak hızı x2'ye alarak dinledim. ne var ki bu sonucum çabasız kalmıştı. ilber hoca boyuna "hıağhıağhıağ efeğndim hıağhıağ" diyerek gülüyordu. bahsettiği cümlelerin hiçbirinde ne antik yunanlıların ulaşım imkanlarından ne de metrobüsün atina'daki tarihçesinden bahsediyordu. yorgun bir günün gecesinde aynı kabusları farklı versiyonlarla görmeye benziyor bu his... ilber hoca sürekli farklı fakat süslü cümlelerle "hıağhıağhıağ" diye gülüyor.

kabus! kabus! tek kelimeyle kabus!

bu böyle olmayacak. bu iş tuvalette hacet gidererek çözülebilecek bir mesele değil diyerek donumu giydim ve işim başına döndüm. o gün aklımı kemiren bu takıntılı sorudan dolayı işime odaklanamadım ve ciddi motivasyon kaybı yaşadım. eve gittiğimde roma tarihi ile ilgili en kapsamlı olduğu herkesçe mütabık olunan edward gibbon'ın 8 ciltlik 4300 sayfalık baş eseri "roma imparatorluğu'nun gerileyiş ve çöküş tarihi" eserini baştan sona okudum. tamı tamına 3,5 ay kadar sürdü. ancak metrobüs ile alakalı bir ifadeye rast gelemedim. gözlerim, kahpe bizans askerleri tarafından gözlerine ateşli mil çekilmiş battal gazi gibi oldu anasını satim. komple kör oldum ama sonuç sıfırdı.

istanbul üniversitesi'nde akademisyen olan arkadaşıma akademik camiadan bir hoca ile randevu ayarlamasını söyledim. ismini vermek istemediğim ve hepinizin tanıdığı o meşhur tarihçi ile 10 dk'lık bir sohbet etme imkanı buldum. bu arayış serüvenimden bahsettim. bana şöyle bir bakıp "oğlum seni benimle t.şş.k geç diye mi gönderdiler?" dedi. o anda bozulmuş bir şekilde annemlere gittim haftasonu olduğu için. beynimin içinde bir parazit gibi yerleşmiş bu soru, yememe içmeme, iştahıma bile mani oluyordu. bendeki bu huzursuzluğu sezen annem: "ne oldu yavrım" dedi. anlattım. "guzum metrobüsün o zamanlarda ne işi olur. gafayı mı yidin sen. eki eki ehi" diyerek dalga geçti.

ne var ki önce bir kızmıştım fakat sonradan aklıma metrobüsün tarihçesini araştırmadığım geldi. antik yunanlılar bu kadar gelişmiş bir medeniyetti, bu su götürmez bir gerçek fakat metrobüs teknolojisine erişmiş olmaları ne kadar mümkündü yahu? birdenbire suyun kaldırma kuvvetini bulup hamamdan anadan üryan fırlayan rahmetli arşimet efendi gibi bilgisayarın başına geçtim.

babam bilgisayara şifre koymuştu. şifre için 3 deneme hakkım vardı. kart şifresi ve doğum tarihini denemiştim ancak sonuç vermemişti. son deneme hakkımda biraz düşünmeye karar verdim. birkaç gün önce sherlock'u bitirmiştim. 2. sezon 1. bölümde sherlock holmes kilitli kasanın tuş takımındaki en çok silinen tuşları tespit ederek en olası şifreyi tahmin ediyordu. o anda klavyeye gözlerimle derin bir zoom-in yaparak nefesimi tuttum, sonra "neden nefesimi tutuyorum alüminyum" diyerek geri verdim. sakince tuşlara baktım 1345 tuşlarında bariz parmak lekeleri vardı. sonra "eureka!" diyerek tuşladım.

şifre tabii ki de "1453'tü" bilgisayar açıldı.

hemen metrobüsü vikipedi'den araştırdım. 2007 yılında ilk kez kullanıma açılmış ve dünyada yalnızca türkiye'de faaliyet gösteriyormuş bu hizmet... o an yaşadığım hayal kırıklığı, kafamdaki sorunsalı yok etmemin verdiği rahatlama hissinden daha ağır gelmişti bana.

paulo coelho'nun simyacı romanında olduğu gibi, aradığım hazine aslında en basit detayda gizliymiş ancak ben görememişim.
devamını gör...

hoşlanılan kızı tv'de kuvvet macunu reklamı sunarken görmek

2006 yılında başıma gelen ve halen daha gece rüyalarıma giren durumdur.

bilen bilir dostlarım daha önceki yazılarımda çokça kere bahçevan emeklisi olduğumu söylemiştim. o yıllarda cihangir'in mütevazı sitelerinde çalışıyordum. oldukça keyif aldığım bir meslekti doğrusu. işten 5-6 gibi çıkar geri kalan zamanımı faydalı işler gerçekleştirmeye harcardım.

işe doğru gitmek için uykumdan kalkmıştım. o gün rahmetli yazar franz kafka beyefendinin romanında bahsettiği gregor samsa isimli böcük gibi sersefil uyansaydım diyorum keşke... inanın bu kadar kötü ve huzursuz hissetmezdim. yorucu bir iş gününün ardından gümüşsuyu'ndan bomonti'ye kadar bedava parfüm sıkmak için cadde üzerindeki kozmetik dükkanlarına girip çıktım. daha sonra babaannemim yanına, huzurevine gittim. zavallı kadının bu haline çok üzülürdüm. babaannemin kafası turgut özal zamanında takılı kalmıştı. hani bilgisayar oyunlarında görevi yaparken öldüğünüzde tekrar aynı yerden doğup, aynı yerleri tekrar tekrar geçersiniz ya? babaannemin yanına ne zaman gitsem habire bulgar mübadelesinden bahsedip dururdu zavallı. sovyetlerin çöküşüne henüz gelmemişti bile.

bu sefer yanına benimle son konuşması olduğunu bilmeden gittim. son sözlerinde bana şunları söyledi nur yüzlü ninem:


bak yavrım.. öhö öhö! ben yarın bir gün ahirete göçüp gideceğim. ama korkma. bu dünyada sadece toprağa gideceğim. sonra toprak olacak ve bir sularla bir çiçeğin bedenine yürüyeceğim. sonra o çiçeğe bir arı konacak...öhö öhöhööö"


son nefesini öksürerek verdi zavallı ninem. lafının sonunu getiremedi. kim bilir ne diyecek, nasıl bilgece bir cümle kuracaktı. vasiyetinde de belirttiği üzere köy yerindeki mezarlığa defnettik. cebindeki son parayı da bana verdi. o günün üzüntüsünden midir nedir, hiçbir zaman heves etmediğim ve aklımın ucuna bile gelmeyen bir şeyi yaptım. gördüğüm ilk ganyan bayiine gittim ve altılı kupon oynadım. bazı şeylerin neden olduğunu bilemiyorsunuz. bir eşek şakası yapmak ya da bir tren rayına atlamak da nedensiz olabilir. her şeyde bir mantık aramak da insanı hep yıpratıyor. 10 ytl'lik bir kupon yaptım. ilk ayakta karacabey birinci geldi. sonra gaza gelerek paramın 1/2'sini sütçü beygiri gibi görünen, ayaklarının çelimsizliğinden en azından 45 yaşında olduğunu anladığım "greenhoe" isimli bir ata bastım ve kaybettim. sonra silkenerek "naapıyorum lan ben" dedim. bu yas hali benim kafamı gerçekten meşgul ediyor ve yıpratıyor. ulan ben nereden anlarım iddiayı. kupon görsem kpss optik formu zannederim. neyse, kendimi toparladım. o günün akşamında kız arkadaşımı dışarı çağırdım ve bir şeyler içtik. gelen içki bardakları bir gelip bir gidiyordu. tıpkı heidegger'in dasein'ı gibi o bardakların varlığı o an havada slow motion halde hareket ediyor ve zaman ara sıra duruyordu sanki. ertesi gün işim geç başladığı için öğlene kadar kafayı devirip yattım.

ertesi gün işe gittim. epey tatsız bir gündü. neyse akşam eve geldim. evde üniversiteden yakın arkadaşım haluk vardı. bu herifi de hiç sevmezdim. eve ne zaman girsem hollywood filmindeki psikopat katiller gibi karanlıkta oturuyor, ben ışığı açtığımda tok bir sesle "merhaba" diyordu şerefsiz evladı. bu b.ku sanırım ilk ya da ikinci yapışıydı. o esnada eve doğru hızlı ve emin adımlarla gidiyordum. içeri girdim, ışığı açtım. kafasına eyes wide shut filmindeki korkunç maskelerden takmış, koltukta öylece oturuyordu p.v.nk. çığlık atarak geri kaykıldım. artık çok geçti:

"bahadır ?!?!1#" dedi.
"evet?" dedim.
"ne oldu?" dedi.

sanırım şok halinden dilimin tutulduğunu falan düşünmüştü. o da korkuyordu çünkü:

"yaklaşma!" dedim.
"n'oldu olm. iyi misin? şakaydı lan sadece."
"yaklaşma!"
"niye lan?"
"donuma s.çtım"

o günü yaşanmamış kabul ettik. lanet olsun diyerek banyoya girip bir güzel duş aldım ve kıyafetlerimi tenekeye koyup yaktım. imam efendinin 22 yıl önce kulağına üç kere "haluk!" diye fısıldamış olan bu maymunlar familyasından hayvan evladını evden def ettim ve böyle depresif günler için sakladığım öküz gözü şarabımı açarak tv'nin karşısına oturdum. uydu kanal listesinde 456. sırada olan çayeli tv'yi açtım. burada sürekli eski yeşilçam filmleri yayınlanırdı geceleri bilenler bilir... soruyu bil, para ödülünü kazan temalı dolandırıcı reklamı girmişti. boşluktan istifade midem kazındığı için mutfağa gidip aperatif bir şeyler hazırladım. tam da bu sırada tv'den gelen bir sesle irkildim. önce bir süre bana tanıdık gelen bu sesin ne olduğunu anımsamaya çalıştım:


"evet ekran başındaki beyefendiler. bu .... macunu ile iktidarsızlığa son. tıpkı bir ejderha gibi olacaksınız. taşı sıkıp suyunu çıkaracaksınız. evet!! ilk arayan 5 kişiye 2 kutusu 100 ytl evet yanlış duymadınız! bu fırsat kaçmaz beyler. hanımlar mutlu olmak istiyor 0858546... bu numaradan ulaşabilirsiniz. ilk 5 kişi!! 6. kişi değil!!"


bu sesin kime ait olduğunu anladığım an beynimden kaynar sular dökülmüştü adeta. elimdeki çerez tabağı yere düşmüş ve halıyı berbat etmişti. hemen içeri koştum. koridorda geçen 10 saniyelik an, tıpkı 100 yıl gibi geçmişti. o anda yanılmayı o kadar çok istedim ki! ama yanılmamıştım. oracıkta midem bulandı öğürür gibi oldum. neden böyle bir şeyi benden saklamıştı? neden daha düzgün işler yapmıyor ve insanları cinsellikle kandırıyor hatta dolandırıyordu. onu ertesi gün terk ettim ve bu sefer bir majör bunalıma girdim. her günüm depresif geçmeye başlamıştı.

allah düşmanıma yaşatmasın. zor günlerdi ama atlattık.
devamını gör...

whatsapp'ta sultanla yazışırken sticker gönderen laçka vezir

sultan hazretleri tarafından "bu ne cıvıklıktur paşaa! tez terbiyenü takınasun!" şeklinde bir azar işitmesi muhtemel olan vezirdir. olm biz patron emoji atmazsa iki nokta bir kapa parantezli standart gülücük koyamıyoruz. sen koskoca padişaha gülerken dans eden bebek stickerı gönderiyorsun. bu ne disiplinsizliktir vezir kardeş.??
devamını gör...

ilk buluşmada ben ergenekon'dan beş yıl yattım diyen kız

insanın içini buruk bir hale getiren olay. sanırım bundan daha kötü bir first date deneyimi olmamıştır hiçkimsenin. düşünsene traşını oluyorsun, en güzel takımlarını, aksesuarlarını giyip yakışıklı bir şekilde ilk buluşmana gidiyorsun. kız ergenekon tutuklusu emekli albay olduğunu söylüyor sana... insanın hoşlandığı kız emekli albay olabilir mi lan ! 5 yıl yatmış bir de.. insanın aklı almıyo böyle bir şeyi. hatırladıkça sinirlerim bozuluyor sözlük.....
devamını gör...

yıldızlararası yolculukta bolu dağı tesislerinde durmak

galaksinin en soğuk yerinde mola vermektir. uzay gemisinden çıkıyorsun ve "brrrrr!" diyerek torpidodan jumpsuitini giyiyorsun mecburen.

sanıyorum samanyolu galaksisi'nde pişmaniye, köfter sucuk ve saray helvası bulacağınız tek yer bolu dağı dinlenme tesisleri. düşünsene andromeda'dan buraya geliyorsun ve bolu dağı dinlenme tesislerinde durup köfter yiyorsun, büyük şans.
devamını gör...

saray mutfağının duvarını kırıp balkonla birleştiren padişah

akıllılık eden padişahtır.

saray içerisinde balkon kadar gereksiz bir bölüm yok. hünkar hazretlerinin canı konstantiniye havası almak istiyorsa alır taburesiyle çayını, çıkar saray avlusuna. zaten topkapı'nın avlusu kocaman yer gidenler illa ki görmüştür.

balkonun duvarını kırdırıp mutfağı büyütmesi tartışmasız süper olay.
devamını gör...

kariyer.net'te piramit tasarlayacak mimar arayan firavun

vefatından sonra ebedi istirahatini geçireceği piramidi kariyer.net gibi amatör mimarların cirit attığı kariyer.net'te arayan bir değişik firavundur.

bu mimarları ararlarken genelde şöyle kriter sıralar bir de bu firavun kısmısı:

- lahitim bubi tuzaklarıyla korunacak. kimse yaklaşamayacak.
-çok oda olmasın malum devir tasarruf devri 2 çivili oda - 1 hazine salonu yeter.
- adaylarımızın esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilecek olması gerekmektedir.
- kölelerle mümkün oldukça konuşmaması istenmektedir.
- prezentabıl giyime özen gösterilmelidir.
- iletişimi güçlü olmalıdır.
- maaş beklentiniz (seçiniz) 100 bira / 500 bira / 1000 fıçı bira
devamını gör...

taş gibi kızı sırf terakkiperverci olduğu için reddetmek

bir zamanlar almış olduğum radikal bir karardı. gençken epey partizandım ve siyaset mesleğiyle haşır neşirdim doğrusu.

aynı idadîde okuyorduk o sıralar. bir ahbabım vesilesiyle tanışmıştım. oldukça şuh, alımlı, bakanın bir daha baktığı bir hanımdı.
. ilk buluşma yerine geldiğinde bir şeyler içtik. ortak zevklerimizden, hobilerimizden ve vakıf olduğumuz konulardan konuştuk. hâlbuki her şey çok hoş gidiyordu. ta ki ailesinin siyasi görüşlerinden bahsedene kadar:

"bizim ailemiz full terakkiperver'cidir. babam kazım karabekir paşa'nın yaverliğini yapıyordu bir vakitler..."

o an beynime bir gavur oku yemiş gibi hissettim. binaenaleyh ne yapacağımı bilememiş bir şekilde vakur bakışlarla etrafı inceliyor, sinir ve şok olmakla karışık bir haliyeti ruhiyye ile titreyen ellerimi sabit tutmaya çalışıyordum. sonra:

"bu hususu bana daha evvel neden söylemedin mahidevran! biliyorsun terakkiperver fırkası benim kırmızı çizgim , bunun bir oluru yoktur! kazım karabekir paşayı biz de severiz ama vakit muhalefet yapmak vakti değildir. bir muhalefet yapılacaksa da, kahir ekseriyetle halk fırkası yapıyor zaten..."

cevapladı:
"karşıt görüşlere tahammülünüz yok efendim"

biraz daha muhabbeti sürdürdüm sonra onu arabaya bindirip uzaklaşmasını izledim. redingotumu ve fesimi giyip uzaklaştım oradan. eve gittiğimde validem 'yüzümden düşen bin parça'nın sebebiyetini sordu ancak bir kelime konuşmadım. gelen mektupları da niyetsiz olduğumu belirterek yanıtladım. yılla sonra öğrendim ki, mahidevran bir subay emeklisiyle evlenmiş, iki de çocuğu olmuş.

günler hızlı geçiyor. bazen diyorum eğer toy bir delikanlı olmasaydım ve onunla celb-i muhabbetimi devam ettirseydim, akıbetim ne olurdu diye...
devamını gör...

normal sözlük 1. istanbul zirvesi

görsel
devamını gör...

4 rebiülahir 1312 normal sözlük konstantiniye zirvesi

üzerinden 126 sene geçmiş olan kutlu zirvedir. yıllar sonra yine aynı günde zirve yapacak olmanın coşkusu var üzerimde... adeta topukları poposuna vura vura teneffüs yapmaya koşan bir mektepli velet gibi neşeli hissediyorum.

hatırlayan olacaktır yine böyle sabahtan bir zemheri soğuğu vardı. akşama doğru yine sıcak oldu da setremizi, fesimizi elimizde götürmek zorunda kalmıştık. güz mevsimini işte bu yüzden sevmiyorum ama yine de faytonuma atlayıp gideceğim yarınki zirveye galiba.
devamını gör...

andromeda galaksisi'nde hiç kimsenin testi kebabı yememesi

üzücü bir gerçektir.

andromeda galaksisi, dünyamıza 2.537.000 ışık yılı uzaklıkta kalıyor. yani ışık hızı ile gitseniz bile 2,5 milyon yıl sürüyor.

yani şöyle söyleyeyim. onlar bizim 2 buçuk milyon yıl sonraki halimizi görüyor. en iyi ihtimalle dünya yaşanmaz bir haldedir, şayet yok olmadıysak farklı galaksilerde ve gezegenlerde kolonileşmişizdir. dolayısıyla testi kebabı ile meşhur ilimiz yozgat da artık eski yozgat değildir.

2 buçuk milyon yıl sonra bulunduğumuz yere gitmek isterlerse, bir 2,5 milyon yıl daha bekleyecekler, sonsuz döngü gibi.

şimdi dünyadan da andromeda'ya testi kebabı gitmez. entropi diye bir durum var, hiçbir nesne o kadar zamana karşı koyamaz. dolayısıyla bizim kebap yalan olur.

tadım tuzum kaçtı sözlük. düşünsene andromeda'lısın ve cağ kebabı yiyemeyeceksin hiçbir zaman. ah ulan be.

not: arkadaşlar hesapladım benim arabayla götürmem ne kadar sürer diye. tofaş doğan slx 1.6 ie ile son sürat giderseniz, ulaşmanız 3 milyar 750 milyon yıl sürüyor.
devamını gör...

antarktika'da şimdiye kadar hiçkimsenin cağ kebabı yememesi

tuhaf bir durum. haydi ana akım medyanın böyle mühim mevzulara değinmeyip, kifayetsiz haberler hazırlamasına alıştık ancak interaktif sözlüklerde de herhangi bir kimse bu konuya değinmemiş, atıf yapmamış, bahsetmemiş bile. akıl alır gibi değil.

bilen bilir. sirkeci - harem vapurunda ikinci zabit olarak görev yapıyorum. gençliğimin hemen hemen %90'ı denizlerde açılarak; gemilerde staj kovalamakla geçmiştir. arktik denizine de gittim, hint'e de, pasifik'e de. bulunmadığım yer hemen hemen yoktur.

herman melville'in de dediği gibi: engin denizler, bilinmeyen, akıl sır erdirilemeyen gizlerle kaplıdır.

ve; bizler o gizi keşfetmek için çabalayan bir grup insanız hepsi bu.

neyse bir yandan 1. kaptan'a rota tarifi veriyorum, bir yandan da gemici çocukları azarlıyorum. iskeleden çözüldük, demiri içeri aldık derken iç kamaradan bir tane çocuk diğerlerine bağırıyor:

"beyler, yemeksepeti'nde joker çıktı ne seçelim?"

öteki bu bilgi cümlesi karşısında neşelenmiş olacak ki, diğer çocuğa dönerek:

"hangi restoran kanka" dedi.

"ya işte dönerci ama cağ kebabı da var işte... yicekseniz..."

o işte o anda dostlarım size tüm içtenliğimle yemin ederim ki gözlerimde bir şimşek çaktı. boğazımda bir düğüm oluştu böyle ama herhangi bir olumsuzluk karşısında birdenbire oturan acı ruh halinden değil. bilakis; yıllardır dümen sallamama rağmen, aklımın ucuna bile gelmemiş olan bir fikre aldığım tavır bu...

nasıl aklıma gelmez? dili lâl olmuş adamlar gibi bağırdım acı acı:

"ah!"

o sırada ellerim boşaldı ve dümeni olanca gücümle çevirdim, sert bir alabanda hareketi yaptık. içerideki tayfa dahil hemen herkes bu beklenmedik ani hareket karşısında, adeta ani fren yapmış iett aracının içindeki zavallı yolcular gibi düşeyazdılar. birinci kaptan, ikinci kaptan, başçarkçı, gemi adamı, makinist, kondüktör ve diğer mürettebat yukarı kaptan köşküne çıktılar.

"kaptan neler oluyor? iceberg'e mi çarptık?"

bu mesnetsiz şaka karşısında öfkelenerek: "geçin içeri, derhal! rıza kaptanım siz bir dakika kalır mısınız?"

rıza kaptan'a durumu ince ince izah ettim. antarktika'ya o da gitmişti. durumun ne kadar tuhaf olduğunu o da anladı haliye:

"antarktika'da bilirsin istasyonlar var. türlü türlü yemekler konserveler gidiyor. cağ kebabı nasıl oraya gitmemiş olabilir. yenmiş olsaydı bilirdik muhakkak."

bana gün içerisinde bu konuyu araştırmam için izin verdi ve eve gittim. o sırada annem akşamdan kalma ağabeyimi ayıltmak için uğraşıyordu. ağabeyimin bu savsak halini oldum olası sevmem. her akşam uyumadan önce cenab-ı rabbimden bu embesil adam için zeka ve hidayet vermesini dua ederim. size yemin dostlar, dünyada benim ağabeyim kadar ahmak bir adam göremezsiniz. maaşının neredeyse tamamını karı-kız müessesine harcamaktan imtina etmez. iddia oynamak -daha doğrusu kazanabilme ihtimalini sevmek- temel hayat motivasyonu herifin... girdiği işlerin içine s.çıp batırması detayını vermeye bile gerek yok. geçen sene "ben üniversite okuyacağım" diyerek ortaya bir laf attı. sınava girip bir yerde metalurji mühendisliği tutturmuş. "ben meteoroloji diye yazmıştım tercihe tüh." diyor. böylesine pırıl pırıl fazla kullanılmamış bir beyne sahip işte.

neyse eve gittim ve atlasları karıştırmaya başladım. antarktika'a yani güney kutbu, türkiye'ye oldukça uzakta. biz sonuç olarak kuzey yarım kürede ve orta kuşakta kalıyoruz.

erzurum'a bir nokta koyduğumuz zaman, antarktika 8.226 deniz mili uzakta kalıyor. kuş uçuşu olarak tabii bu aldığım rakam.

uçakla tek tarifede aktarım mümkün değil tabii. oraya en yakın havaalanı ta cape town'da kalıyor. istanbul havalimanından gitmek istersek, 11 saat aktarmalı olarak uçabiliyoruz. tabii şimdi burada esas nokta, cape town'dan antarktika'ya gemi yolculuğunun olup olmadığı. güney amerika'da patagonya bölgesinden özel turlar düzenleniyormuş. cape town'dan da sanırım 2 saat kadar sürüyor antarktika turları. tabii her zaman bu turlara yetişmek mümkün değil. ayda 1 ya da 2 kez düzenleniyor. cape town uçuşunu takvimden bakıp doğru güne denk getirirsek, 12 saat uçak + 10 saat de konaklama diyelim + 2 saat de antarktika yolculuğu desek 24 saatlik bir yolculuk yapmş olacağız.

şimdi esas soru da şu: cağ kebabını bu kadar yolculukta nasıl sıcak tutacak şekilde muhafaza edeceğiz?

bunu henüz bulamadık. dün akşam arkadaşım batuhan'ı çağırdım. birkaç saat eskilerden muhabbet ettik. sonra hegel'den, kant'tan ve feminist görüşün sinemadaki izdüşümünden bahsederek yıllanmış rochester şarabımızı yudumladık. sonra bu 'antarktika'ya cağ kebabı götürme' fikrimi açtım. ilk başta "instagram'ı kurcaladın mı hiç? belki oraya giden bir türk post atmıştır kebap yerken" dedi. baktım onlara bakmaz olur muyum hiç...

gelgelelim henüz hiç gerçekleşmemiş bu durum. bir türk olarak milletimizi gururlandırmak istiyorum antarktika'ya yurdumun lezzetini götürerek. bu da vatana bir hizmet, yurttaşlık ödevidir sonuçta, öyle değil mi?
devamını gör...

sözlüğe her yazar veda edişinde bir meleğin ölmesi

çoğu kimsenin bilmediği, yalnızca gönül gözüyle görebilen kişilerin vakıf olduğu bir hakikat. her kim ki, kafa sözlük'e veda başlığına bir entry girer, işte o anda semayı kuşatan ve gözlere nur, yüreklere esenlik, ruhlara bahtiyarlık veren gözleri al al bakan, kanatları billur salınan on binlerce melekten birisi, ivedilikle kurumaya başlar, kanatları uçmaz olur, gözlerindeki hareler sararır solarmış. yanındaki melekler bu işe bakarlar da, ne olduğunu idrâk edemezmiş. her kim ki işbu başlığa "sözlükten gitmek istiyorum modlar entrylerimi de silebilir mi acaba" dediğinde yüzyıllık bir kuraklık olur, irem cennet bahçesinde elli yıl elma yetişmez, yalnız acı patlıcan çıkarmış. en kötüsü de nedir bilir misiniz dostlarım. fani mebus paltosu olaraktan bunu sizlere aktarmanın bana ne kadar acı olduğunu, ne kadar elem verdiğini bilemezsiniz. ellerim titriyor. gözlerimden kırk yaş akıp, kırk çayır çimeni besliyor. aziz dostlarım, her ne zaman ki bir hanım yazar, "burada cinsiyetçilik yapılmasından sıkıldım. artık yazmayı bırakma kararı aldım" entrysi girer bu başlığa, işte o gün ölen ve düşen melek için, diğerleri günlerce gökyüzünde yas tutar, ağlamaktan bitap düşerlermiş. ne var ki kalp gözü kapalı faniler, bunu mevsim yağmurları sanırlar... kim bilir ki, ardında böyle bir mâna bıraktığını...
devamını gör...

picasso'nun hiç monami 24'lü pastel boya seti almamış olması

dün akşam saatlerinde aklımı kurcalayan ve beni derin hüzünlere gark eden durumdur.

daha önce bir entrymde bahsetmiştim. bilenler bilir, haftaiçi günde 6 saat taksiye çıkıyorum, haftasonu bir gün de, bireysel direksiyon dersi veriyorum. e haliyle arabada podcasttir, radyo tiyatrosudur dinleyecek çok fazla vaktim oluyor. akşamleyin kumkapı'da bir tane adam bindi taksiye ama nasıl içmiş. iki saat boyunca adamla ücret pazarlığı yaptık. adam elindeki parayı saymayı bile beceremiyor. neyse bunu indirdim bu sefer de başka bir herif bindi. biliyorsunuz dostlar, biz türk halkında hemşeri çıkıp faturayı indirmeye çalışma teşebbüsü bulunmaktadır. tıpkı gözlerini hayata yeni açmış bir süt buzağısının, annesini görür görmez içgüdüsel olarak memesine yapıştığı gibi, karşımızdaki hizmet verenle ahbap-akraba-kanki çıkmaya çalışır ve bir güzellik bekleriz. bereket versin bu işbu hemşericilik olgusu, oldukça işe de yarar. neyse bu herifçioğlu bana soruyor "nerelisin abi?" diye. bir elimle direksiyon sallarken adama dönüp "çorum" dedim. "neresinden?" diye sordu bu sefer. "sungurlu'dayız" dedim. "aa yapma be benim anne tarafı da sungurlu" dedi. gözlerinde zafer kazanmak üzere olan bir roma'lı general parıltısı görünüyordu. boncuk boncuk terledim ama bunu fark ettirmiyordum. çünkü aynı köylü çıkarsak -ki bu sıklıkla başıma geliyordu- ona cüzi bir indirim yapmak zorundaydım. hayatımda çorum'lu olmanın bana bu kadar maliyetli olduğunu bilseydim, gider istanbul'da doğardım anasını satim. tam da bu esnada anneannemin emekli maaşını tek maça yatırmış olup, tek golden yatmanın ezikliği ve kaybetmişliği içinde friedrich engels'in çarlık rusya proleteryası hakkındaki devrimsel düşünceleriyle, hegel'in diyalektiğinin günümüzde işlevselliğinin, geçerliliğinin ne kadar azaldığını düşünüp hayıflandım.

bütün bunlar birkaç saniye içinde olmuştu.

"abi daldın gittin??" dedi hafif sırıtarak. zeki demirkubuz filmi boş bakışı atmıştım önümdeki yola lan. neyse.

"akçındılılar köyündeniz aslanım" dedim.
"harbi mi abi? biz de oradanız. gavurgillerin necip'i tanıyon mu?" diye sordu.
bir süre sessizlik oldu. "iyi adamlı rahmetli" dedim. derin bir nefes vermiştim. adam uzun uzun necip'in köyden kente göçtüğünde yaşadığı zorluklardan bahsetti. ilgimi çekmeyen konuları dinliyormuş gibi yapma huyum vardır. bu muhabbet de ilgimi çekmediği için kulağım kendisindeymiş gibi yaptım. necip'in falanca kişiyi vurup 6 yıl içerde yattığı kısımdan sonrasını dinlemedim. karşındaki kişiye "özet geç p.ç!" de diyemiyorsunuz. ben hayatımda geçen her bir saniyeye değer veriyorum. yavaş konuşan, boş konuşan insanlardan nefret ederim. özellikle mıy mıy mıy konuşan kişilerden... bir keresinde tüyap fuarında ilber ortaylı'yı görmüştüm. adamla ayaküstü iki sohbet ettik. hayatımın en acılı 15 dakikasıydı. yıllarca hep youtube'da 1,75x hızda izlediğim için, ilber hoca'nın gerçek konuşmasını görünce bir şok yaşadım. ceketinin üzerindeki düğmelere basmak istedim belki hızlanır diye.

neyse. adama cüzi bir fiyat indirimi yaptım. yolculuğun son saniyelerinde trt radyo'da picasso'dan bahseden bir sanat konuşması oldu. yanımdaki delikanlı "abi bu picasso da büyük adam hee. biz bu monami pastel boyalarla bir b.k çizemiyoruz afedersin, adam neler neler yapmış yav." dedi gülerek. aynı şekilde "sanki onların zamanında 24'lü pastel boya vardı haha" dedim. sonra vücudum birdenbire kaskatı kesildi ve ani fren yapıp yoldan çıkmamak için e-5'te yana çektim. "abi noldu hayırdır yav?" dedi. yok bir şey dedim derin bir nefes vererek. burada inmen gerekiyor. çocuk oracıkta neye uğradığını şaşırdı. toprakları büsbütün rus çarı tarafından el konulmuş st. petersburg köylüsü gibi suratıma mel mel, hüzünle baktı. para filan istemedim ondan doğruca eve sürdüm. esra'dan bilgisayarımı, sanat tarihi kitaplarımı ve avrupa gezisi notlarımı evin mahzenindeki gizli bölmeye sakladığım yerden çıkarmasını istedim. şifre ne diye sordu whatsapp'tan. "doğru.." diye söylendim içimden. esra'ya hiç kasanın şifresini söylememiştim. sonra ekledi: "tamam buldum 1453'müş". bulmasına şaşırmıştım doğrusu. esra zeki bir kız, o'nu bu yüzden seviyorum.

neyse eve girer girmez üstümü bile çıkarmadan (arabanın anahtarını bile kontakta bırakmışım telaştan, esra almış) direkt olarak bilgisayarın başına geçtim. esra, gözleri parıl parıl bana bakıyordu. üzerindeki hal o kadar kırılgandı ki, bir müddet dönemedim. google'da picasso'nun yaşantısını forumlarda araştırdım.

monami, 1960 yılında kurulmuş bir kırtasiye ürünleri markası.
pablo picasso 1973 yılında ölmüş.
monami güney kore menşeili bir şirket. fakat ne zaman pastel boya ürettiği ile alakalı kesin bir tarih yok. tabii burada dış ticaret yaptığı süre de önemli. picasso yaşamının son yıllarında fransa'da bulunmuş. fransa'da o yıllarda monami boya reklamı ile alakalı herhangi bir veriye ulaşamadım. picasso müzesinin sanal olarak gezdim fakat son yaşlılık dönemindeki kübist çalışmaları dışında herhangi bir veri de yok açıkçası. kafamdaki soru işaretlerini bitirmek için picasso'nun yanındaki asistanı madamoiselle gertrurde'a bir telefon açtım. telefon çalarken, saat farkını hesaplayamadığım için geç bir saatte aramış olduğumu fark ettim. kadın açtı. takma dişlerini taktığını ağzından gelen "locukss" sesiyle anladım. "elloo , qui es-tu?" diye kim olduğumu sordu. "esköze moğa madmozel" diyerek kendimi tanıttım kısa bir konuşma oldu. telefonu kapatırken "mösyö ünal lütfen beni böyle saçma suallerle meşgul etmeyiniz. öyle bir durum olsaydı haberim olurdu. iyi geceler" dedi. o anda cevabını almış ve rahatlamıştım. odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde panoda tıpkı dedektiflerin suç ağını kafasına oturtmak için koyduğu birtakım şahıs fotoğrafları ve cümlecikler gibi picasso ve monami kurucusu, madamoiselle gertrude'un fotoğrafları ve birbirleri ile arasındaki ilişki çizgileri vardı. "napıyorum lan ben!!" dedim kendi kendime. bu ben olamazdım. ama kafamdaki bir soru işaretini giderdim. bu soru işareti ile değil uyuyabilmek, bir lokmayı bile rahatlıkla yiyemezdim.

nasıl olur da sanata bu kadar etki etmiş, halen daha imtinayla eserler üretilen kübizm akımının babası olan picasso, yaşamının hiçbir döneminde monami 24'lü boya seti almamış olabilir lan? bu boya hani bir dönem herkeste, bir şekilde vardı? bazı olayları kafamızda kurgulamamalıymışız demek ki, hayatta her şey olabilirmiş.
devamını gör...

bizim rütbesiz yazara verecek kızımız yok diyen adam

müstakbel kayınbabam oluyor sevgili dostlar.

biliyorsunuz esra ile yıllardır süren düzenli bir ilişkimiz var. müstakbel kayınbabam murat bey ve eşi cevahir hanım teyze oldukça pimpirikli bir çift. barış manço'nun işte hendek işte deve şarkısındaki bedbaht damat adayı gibi sürekli farklı koşulları yerine getiremediğimiz için geri dönüyoruz. sürekli hendekler var fakat atlatamıyoruz deveyi. sürekli madlen çikolata götüre götüre boyuna eti'yi ülker'i zengin ettik anasını satim.

neyse işte bugün fabrikada vardiya bitti. yorgun argın eve geldim. akşamleyin esra'mı (yani ay çöreğimi) istemeye gideceğimden içimde hoş bir umut vardı. zaten iyi kötü bir mesleğim var, evim vs. var onlarda sıkıntı yok gül gibi yaşarız. cevahir teyze vegan olduğu için %100 polyesterden yapılmış takım elbisemi giydim. çünkü daha önceden ipek takım elbiseyi gördüğünde kriz geçirmişti. sütlü çikolata getirdiğimiz gün, evine polonyalı yahudi girmiş bir nazi subayı edasıyla sonsuz bir nefret + tiksintiyle karışık bir yüz ifades takınarak bakmıştı. çikolatalar da %100 vegan. tam takım hazırız yani.

babamcağızla, müstakbel kayınpederim arap baharından, türkiye'nin suriye sınırındaki söz hakkından, ali babacan'ın partisinden bahsederken; annemceğiz ile müstakbel kayınvalidem yeni aldıkları koltuklarından bahsedip birbirlerine caka satıyorlardı. oldum olası kadınların böylesine mobilya takıntısı olmasına anlam veremem. mobilya fetişizmi mi desem ne desem... mobilya yenileyip durmak zaten başlı başına saçmalık ötesi değil midir? o esnada chuck palahniuk'un fight club'ından bir aforizma patlattım; ​

"mobilya satın alırsınız. kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe... bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur"

bir süre yüzüne özel harekat feneri tutulmuş esenyurt torbacısı gibi mel mel baktılar, sonra:

cevahir teyze: bir şey mi istedin oğlum.
annem: susadın mı guzum?
ben: eheh yok bir şey siz devam edin.

esra'mın yanına gittim sonra. ona arkadan sinsice yaklaştım, az daha kahveyi dökecekti.

ben: aklından bile geçirme seni küçük tatlı şey.
esra: ya furkan ödümü patlattın! neyi geçirmeyeyim, ne diyorsun?
ben: tükürmek ya da tuz katmak gibi köylüce bir âdete teşebbüs etmeyeceksin değil mi söz ver.
esra: tabii ki de hayır furkan! ne alakası var hihi
ben: tamam ben yine de güvenmiyorum. tarkan arkası dönükken, yüzüğündeki zehri kadehe gizlice dolduran viking prensesi gibi iş yapmayasın sonra?
esra: furkan üçe kadar sayıyorum gitmezsen kahveyi suratına atacağım hah hah!
ben: ok... ok... i know i know

murat bey: furkan oğlumuz ne iş yapar?
babam: oğlum?
ben: kafa sözlük'te yazarım efendim.
murat bey: heh daha önce söylemiştin oğlum hatırladım. nasıl durumlar.
ben: çok şükür efendim. daha iyi günlerimiz oldu buna da şükür tabii.
murat bey: olsun olsun maaşallah. hangi rütbeliydin oğlum?

babam söze karıştı:

"aman efendim ne rütbesi... bedelli yaptı geçen sene. bakaya bu"

murat bey: biliyorum efendim onu sormadım. kafa sözlük'te yazıyor oğlumuz maaşallah ne güzel... yazarlık rütbesi neydi diye soruyorum.
ben: rütbe yok bildiğim kadarıyla efendim.
murat bey: var oğlum yeni geldi. hah hah ben senden iyi biliyorum demek ki, işe bak.

"hemen bakıyorum efendim" dedim. elime telefonumu aldım. yanıma sokulmuş telefonumu dikizliyor. arama geçmişi görünüyor orada. çok utandım ve sıkıldım bu duruma... "sagopa ile ceza neden küstü. van gogh neden kulağını kesti, caillou son bölüm, saddam'ın idam edilişi" vs. gibi absürt aramaların hepsini gördü. o an yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim dedim. bunu gerçekten istedim dostlarım. allahtan daha ötesini görmedi diye kendimi teselli ediyorum.

bir de baktık ki herkes şövalye, para babası, filozof, ninja vs. diye rütbelenmişken bende bomboş bir ekran çıktı. bir iki saniye odaklanınca o ekranda nah çeken çocuk gifi çıkıyor. o bana baktı ben ona baktım. şaban oğlu şaban filminde kemal sunal ile onun kumandanı şener şen'in birbirlerine mel mel baktığı sahne gibi baktık birbirimize.

murat bey: öhöm.. efendim çocuklar birbirlerini sevmiş lakin onların biraz daha birbirlerini tanıması icap eder diye düşünüyorum. delikanlı henüz çok toy. bizim kız da fakülteyi yeni bitirdi, yeni işe girdi.. biraz bekleyelim isterim.

o anda tamamıyla yıkılmıştım. kafa sözlük yine bize giderayak yaptı yapacağını. sezercik gibi sesim ağlamaklı : "kıyak adammışsın.. helal olsun..." demek istedim o'na o an... yine avucumuzu yalayarak döndük 14. kere ...

bu iş burada bitmeyecek ama. dönüşüm fena olacak ve esra'mı bir romans şövalyesi olup kurtaracağım o derebeyinin evinden!
devamını gör...

uzun süre kesişilen kızı neyzen tevfik gibi söverken görmek

mutsuzluğun tanımı, etle kemik olduğu halidir herhalde. allah hasmıma nasip etmesin, evlerden ırak olsun..

bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.

neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.

mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.

sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.

ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.

***

akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.

neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve

"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"

o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.

"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"

içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.

"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"

o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.

"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"

öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"

bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
devamını gör...

hac kurasına katılacakken yanlışlıkla gryffindor'a seçilmek

2003 yılında karşılaştığım trajikomik olay.

o sıralar bir hac acentesinde seyahat işlerinden sorumlu olarak çalışıyordum. nasıl olduysa hüseyin isimli 80'lerinde bir amca bir şekilde bana ulaşmış. hac kuraları hakkında detaylı bilgi istedi. o zamanlar internetten kayıt yoktu. gidip diyanet işlerinden elle kayıt yaptırmanız ve kura sonuçları açıklanacağı vakitte salonunda bulunmanız gerekiyordu. neyse işte bu amcamız kaydını yaptırmış ancak kura günü salona gitmek yerine yanlışlıkla jacobite trenine atlayıp doğruca hogwarts'a yolculuk yapmış. vagonlarda gezinirken üç tane çocuğun bulunduğu bir kabine girip onlara güllü konya şekeri ikram etmiş. bana anlatırken gözleri yaşarmıştı "bu yaşta kabe aşkı... maşallah sübhanallah.. fevkalade.. " demiş. sonra hogwarts'a vardığında herkes seçmen şapka ile seçilirken kendisine slytherin çıkmış. fakat kendisi bu üç münevver çocuktan ayrılmamak için kendi gibi ak sakallı olan okul müdürüne seçimi tekrar ettirmesi gerektiği konusunda diretmiş. seçmen şapka ikincisinde gryffindor'a yerleştirmiş amcamızı. sonra bunun hac kurası olmadığını fark etmiş. amcamız orada küçük bir baygınlık geçirmiş tabii. sonra gerisingeri trene atlayıp diyanet işlerine müracaat etmiş fakat çabaları boşa çıkmış.

biz bu talihsiz olayı öğrendikten sonra firma olarak kendisini umreye götürme kararı aldık. ertesi sene ne mutludur ki, telefonla beni arayıp hac sonucunun çıktığını söyleyerek müjdeyi vermişti. onun adına çok sevinmiştim. ondan sonra hiç halini hatrını sorma fırsatım olmadı. göçüp gittiyse dünyadan rahmet olsun kendisine...
devamını gör...
devamı...

Normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
portakal radyo & dergi renk modu sözlük kütüphanesi online yazarlar kulüpler yazarak kitap kazan yardım başlıkları puan tablosu sıkça sorulan sorular istatistikler iletişim