10 gram protein eksikliği yüzünden yıkılan evlilik
başlık "echoes of the past" tarafından 22.08.2025 17:31 tarihinde açılmıştır.
1.
bir mayıs günüydü, kulağımda kulaklık, kiss grubundan 'love gun' şarkısını dinleyip heel elevated goblet squat yapıyordum. set arasında dinlenirken, arkadan yumuşacık bir elin omzuma dokunduğunu hissettim. arkama dönüp baktığımda 170 cm boylarında, beyaz tenli, yeşil gözlü bir kızın gülümseyerek bir şeyler söylemeye çalıştığını pembe dolgun dudaklarının hareketlerinden anlamıştım. kulaklığımı kulağımdan çıkardım ve aramızda şöyle bir diyalog gelişti:
ben: "kusura bakmayın, müzik dinliyordum. nasıl yardımcı olabilirim"
o: "kaç setiniz kaldı acaba?"
ben: "iki setim daha var."
o: "birlikte girsek sizin için bir sakıncası var mı acaba?"
heyecanlanmıştım karşısında, kalbim sanki ayarı bozulmuş eski çin malı bir metronom gibi düzensiz aralıklarla atmaya başlamıştı. ben o meşhur cümleyi -"sizin gibi güzel bir hanımefendiyle bırakın seti dünyaevine bile girerim düşünmeden."- patlattıktan sonra kız bir an duraksadı, sonra gülümsemesi büyüyerek kahkaha gibi parlayan bir ışığa dönüştü.
"tamam," dedi. "o zaman önce şu sete girelim, dünyaevine sonra bakarız."
birlikte squat yaptığımız o gün, aslında hayatımızın ilk ortak setiydi. sonrası çorap söküğü gibi geldi. kahve buluşmaları, akşam koşuları, haftasonu trekking planları, bisiklet turları, birlikte çiftler tenis turnuvalarında kazandığımız başarılar…yeşil gözleriyle bana o bakışı her attığında, sanki o an tüm dünyadaki oksijen bana yetmiyordu. üçüncü ayda, toskana’da bir rooftop barda, elimde dalış yaparken 44 metre derinlikten çıkardığım istridye kabuğunun içine sakladığım yüzükle ona evlenme teklif ettim. cevabı, kısacık bir "evet"ti, ama sesindeki heyecan binlerce sayfalık bir roman gibiydi.
sekiz yıl boyunca, evimiz bir spor salonu ve mutfak karışımı gibiydi. sabahları birlikte hiit koşuları yapıyor, akşamları mutfakta makro dostu tarifler deniyorduk. tatillerimiz ise hep hareketliydi; santorini’de bisiklet turları, toskana'da bağbozumu festivalleri, norveç fiyortlarında trekking, bodrum, saros, filipinler, sharm gibi birçok yerde dalış kampları… yeşil gözleriyle suyun altında bana gülümseyen o kadını unutmam mümkün değildi.
sekizinci yılın baharında, bir akşam mutfakta başlayan masum bir tartışma felakete dönüştü.
ben, tavada pişen 150 gram tavuk göğsünü 180 gram sanmış, makroları yanlış hesaplamıştım. o ise, diyet disiplinine sadakat konusunda neredeyse olimpik bir seviyeye ulaşmıştı.
"sen hep böyle yapıyorsun" dedi. "makroları önemsemiyorsun!"
"abartıyorsun,” dedim. “10 gram protein eksik olsa ne olur?"
"işte bu yüzden birlikte hedefe ulaşamıyoruz!"
tartışma büyüdü. ilk başta sadece tavuk gramajıydı konu, sonra iş geçmişteki unutulan yıldönümlerine, yıkanmayan shaker şişelerine, ortalıkta bırakılan ağırlık plakalarına kadar geldi. ikimiz de farkında olmadan, sekiz yıl boyunca bastırdığımız tüm mikro kırgınlıkları tek bir tartışmaya yükledik.
sonunda, soğukkanlı bir anlaşmayla yollarımızı ayırdık. eşyaları paylaşırken en çok tartıştığımız şey, birlikte aldığımız olimpik plaka seti oldu. ben ısrarla "bu benimle gelecek" dedim; oysa onun da haklı bir savı vardı: "ilk squat’ı o plakalarla ben yapmıştım." sonunda seti yarı yarıya böldük.
aradan yıllar geçti. ben hâlâ aynı salonda antrenman yapıyorum. bazen love gun çalarken gözlerim istemsizce kapıya kayıyor, o ilk günkü gibi yeşil gözlü birinin gelip omzuma dokunmasını bekliyorum. ama artık biliyorum; bazı setler tekrarlansa da, bazıları bir kere yapılır ve biter.
yine de, ne zaman makro hesabı yapsam, aklımdan o cümle geçiyor:
"150 gram mıydı, 180 mi?"
ve istemsizce gülümsüyorum.
ben: "kusura bakmayın, müzik dinliyordum. nasıl yardımcı olabilirim"
o: "kaç setiniz kaldı acaba?"
ben: "iki setim daha var."
o: "birlikte girsek sizin için bir sakıncası var mı acaba?"
heyecanlanmıştım karşısında, kalbim sanki ayarı bozulmuş eski çin malı bir metronom gibi düzensiz aralıklarla atmaya başlamıştı. ben o meşhur cümleyi -"sizin gibi güzel bir hanımefendiyle bırakın seti dünyaevine bile girerim düşünmeden."- patlattıktan sonra kız bir an duraksadı, sonra gülümsemesi büyüyerek kahkaha gibi parlayan bir ışığa dönüştü.
"tamam," dedi. "o zaman önce şu sete girelim, dünyaevine sonra bakarız."
birlikte squat yaptığımız o gün, aslında hayatımızın ilk ortak setiydi. sonrası çorap söküğü gibi geldi. kahve buluşmaları, akşam koşuları, haftasonu trekking planları, bisiklet turları, birlikte çiftler tenis turnuvalarında kazandığımız başarılar…yeşil gözleriyle bana o bakışı her attığında, sanki o an tüm dünyadaki oksijen bana yetmiyordu. üçüncü ayda, toskana’da bir rooftop barda, elimde dalış yaparken 44 metre derinlikten çıkardığım istridye kabuğunun içine sakladığım yüzükle ona evlenme teklif ettim. cevabı, kısacık bir "evet"ti, ama sesindeki heyecan binlerce sayfalık bir roman gibiydi.
sekiz yıl boyunca, evimiz bir spor salonu ve mutfak karışımı gibiydi. sabahları birlikte hiit koşuları yapıyor, akşamları mutfakta makro dostu tarifler deniyorduk. tatillerimiz ise hep hareketliydi; santorini’de bisiklet turları, toskana'da bağbozumu festivalleri, norveç fiyortlarında trekking, bodrum, saros, filipinler, sharm gibi birçok yerde dalış kampları… yeşil gözleriyle suyun altında bana gülümseyen o kadını unutmam mümkün değildi.
sekizinci yılın baharında, bir akşam mutfakta başlayan masum bir tartışma felakete dönüştü.
ben, tavada pişen 150 gram tavuk göğsünü 180 gram sanmış, makroları yanlış hesaplamıştım. o ise, diyet disiplinine sadakat konusunda neredeyse olimpik bir seviyeye ulaşmıştı.
"sen hep böyle yapıyorsun" dedi. "makroları önemsemiyorsun!"
"abartıyorsun,” dedim. “10 gram protein eksik olsa ne olur?"
"işte bu yüzden birlikte hedefe ulaşamıyoruz!"
tartışma büyüdü. ilk başta sadece tavuk gramajıydı konu, sonra iş geçmişteki unutulan yıldönümlerine, yıkanmayan shaker şişelerine, ortalıkta bırakılan ağırlık plakalarına kadar geldi. ikimiz de farkında olmadan, sekiz yıl boyunca bastırdığımız tüm mikro kırgınlıkları tek bir tartışmaya yükledik.
sonunda, soğukkanlı bir anlaşmayla yollarımızı ayırdık. eşyaları paylaşırken en çok tartıştığımız şey, birlikte aldığımız olimpik plaka seti oldu. ben ısrarla "bu benimle gelecek" dedim; oysa onun da haklı bir savı vardı: "ilk squat’ı o plakalarla ben yapmıştım." sonunda seti yarı yarıya böldük.
aradan yıllar geçti. ben hâlâ aynı salonda antrenman yapıyorum. bazen love gun çalarken gözlerim istemsizce kapıya kayıyor, o ilk günkü gibi yeşil gözlü birinin gelip omzuma dokunmasını bekliyorum. ama artık biliyorum; bazı setler tekrarlansa da, bazıları bir kere yapılır ve biter.
yine de, ne zaman makro hesabı yapsam, aklımdan o cümle geçiyor:
"150 gram mıydı, 180 mi?"
ve istemsizce gülümsüyorum.
devamını gör...
2.
"işte bu yüzden birlikte hedefe ulaşamıyoruz!"
birlikte orgazm olsanız yeter ya, bence kız bahane yaratmış.
birlikte orgazm olsanız yeter ya, bence kız bahane yaratmış.
devamını gör...
3.
aşırı üzücü bir ayrılık hikayesi.
kwashiorkor olmaya ramak kala durumun üstesinden gelinmiş ama,
aminoasidiniz bol olsun.
kwashiorkor olmaya ramak kala durumun üstesinden gelinmiş ama,
aminoasidiniz bol olsun.
devamını gör...
4.
ben bu yazıyı okudum.
itiraf ediyorum.
hey gidi koca dünyanın dertleri be. ne fena ne şey hep gözlerim çok doldu be..
itiraf ediyorum.
hey gidi koca dünyanın dertleri be. ne fena ne şey hep gözlerim çok doldu be..
devamını gör...
5.
öykü güzel işlenmiş, trajedinin tanımı yapılmış: kaderin zorunlu kıldığı durumu hazmedemeyen kahramanın acısı.
hiç bir dert küçük olamaz. pansumanı ise döner dolaşır bir yerden çıkar. yaa sabır...
hiç bir dert küçük olamaz. pansumanı ise döner dolaşır bir yerden çıkar. yaa sabır...
devamını gör...