öne çıkanlar | diğer yorumlar

derinlemesine izlenirse çok güzel mesajları olan filmdir. film demek biraz ayıp oluyor aslında. bildiğin sanat eseri çünkü. diyaloglar, çekim kareleri, karakterler, senaryo... her biri özenle oluşturulmuş, üzerine baya kafa patlatılmış şeyler. izlemeyene şiddetle tavsiye ederim. hayat üzerine düşünmeyi, insanları gözlemlemeyi filan seviyorsanız bu filme bayılacaksınız. ancak böyle şeyleriniz yoksa filmden nefret bile edebilir ve yarıda çıkabilirsiniz. işte! kim olduğunuzu öğrenmeniz için harika bir fırsat!
devamını gör...
bir nuri bilge ceylan filmidir. alt metni metaforları çekim teknikleri üst düzeydir. nuri bilge ceylan öyle bir film çekmiş ki bu filmi sabaha kadar övebilirim. filmin içinden bir kare ekran görüntüsü alın muhteşem bir fotoğrafa sahip olursunuz. ayrıca sonu neydi öyle be canım çekti gidip izliyim tekrar.
devamını gör...
filmden daha uzun süreli bir film yapım belgeseline sahiptir. bu da çok doğal. mesela kitapçı sahnesinde sinan ile ünlü yazarın konuşmasının haricinde de bir hikaye akar. hava yağmurludur. kitapçıya bir kız girer. saçını başını toparlar. sanki kitapçı uğrak bir yer değildir ve yağmur sayesinde bir müşteri/okur kitapçıya girmiş gibidir. keza ünlü yazarın da sinan'dan kaçmak için yağmurun dinmesini beklemesi önceki sahnenin perçinlenmesidir. tabii devamı daha da ilginçtir.
devamını gör...
bir zamanlar anadolu'da ve kış uykusu'ndan sonra, nbc filmografisi içinde zayıf bir film gibi görünür. ancak yönetmenin sanatını ustalıkla konuşturduğu bir başka eseridir. ama zaten diğer filmlerle çıtayı zirveye çıkardığından, beklentileri tam olarak karşılayamamış olması normal.
devamını gör...
nbc'nin kötü filmi yoktur ama en iyisi ahlat ağacı diyebiliriz,film yazar olma yolunda mücadele veren aykırı bir gencin yaşadığı metaforları üst düzey diyaloglar ile seyirciye yansıtıyor.diyalog kelimesini özellikle seçtim çünkü nbc filmlerinde bu kadar diyalog görmek pekte mümkün değildi.sorumsuz bir baba karakterindeki idris öğretmen ve oğlu sinan arasındaki çatışmadan bir öze dönüş kendini buluş hikayesi çıkarmak mümkün.özellikle imam yasak elma sahnesi ve idris öğretmenin sinan ve kendiyle yüzleştiği son sahne türk sinema tarihinin en iyi sahnesi diyebilirim.
devamını gör...
öncelikli olarak sürekli bu filmin çekilme aşamasında çektikleri videoları izliyorum ve sonra diyorum ki adam montun duruşunu dahi düşünüyor askıdaki montun duruşunu bile. boşuna nuri bilge ceylan olmamışsın be.ahlat ağacına gelirsek sinan üniversiteyi bitirdikten sonra kendisini yine ailesinin yanında buluyor çok fazla çatışmalar yaşıyor ailesiyle babasıyla hesaplaşmaları, yazdığı kitabı bastırmaya çalışması .sinan oldukça mutsuz, yenilmiş,çıkmaya çalıştığı o yerden çıkamıyor.aslında tüm karakterler gerçekten hayatımızda olan örneğin hatice okumaktansa zengin koca bulma hayaliyle yaşıyor. bunlar birebir gerçek hayatta yaşadığımız şeyler ve o kadar doğal anlatılıyor ki.örneğin imam sinanla tartışmaları sırasında sürekli kendi haklılığını iddia etmeye çalışıyor. sadece tartışma olduğunu haklı haksız aranmadığının farkında bile değil.sinan etrafında dönüyor film ve sinan kitabını bastırınca yine bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyor kitabı hiç satılmıyor sinan bu labirent gibi yoldan çıkamıyor bir türlü. depresyon ve mutsuzluğu devam ediyor.3. ve 4. izleyişimde başka başka anlamlar çıkaracağıma eminim anlamadığım birçok noktalar olduğuna da eminim.derinliklere indiriyor sizi. nuri bilge ceylan ve zeki demirkubuz izleyiniz.
devamını gör...
karşılıklı diyaloglarla hayatın gerçeklerinin değişmezliğinin, eninde sonunda bu gerçeklerin acı verse de katlanılmak zorunda bırakıldığını anlatan dramatik bir film. memleketimdeki toplum yapısı başarılı bir şekilde analiz edilerek sergilenmiş. mezun olan gençlerin hayallerine ulaşma sürecindeki gayretleri bu süreçteki karşılaştıkları eşitsizlikler ve istenmeyen sona teslimiyetleri, geçim derdindeki piyangocu, iki farklı görüşe sahip imam, kaderine teslim olan köylü kızı hatice, klasik aile yapıları, para bende havalarında ki kuyumcu ile işletmeci ilhami, çareyi polislikte bulan atanamayan arkadaşı...
babasına ve dünyanın düzenine karşı başkaldıran var olma çabasını iç dünyasındaki öfkeleri ile yenmek isteyen sinan karakterinin sonunda pes edişini anlatan güzel bir film. kuyu sahnesindeki şaşırtması ile de bu ifade edilmiş. bütün gayretleri boşa gidince kuyuya inip içindeki sinan karakterini asarak son vermesi,olmak zorunda bırakıldığı sinan karakterine teslim olup kuyudan su çıkarmaya çalışması. harika bir sondu.[[spoiler]]
devamını gör...
yalnızlık ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.başrol oyuncusunun iç sıkıntısı bana geçti.kendimi boşlukta bi ağaç gibi hissettim ve basılan ve kenara atılan kitaplar gibi yalnız.
devamını gör...
filmde yine en sevdiğim şeylerden biri anlatılıyor. rutin...
bir rutini anlatmak marvel çekmekten çok daha zor gerçekten. bir rutini anlatmaktan daha zoru, onu izletebilmek... nuri bilge ceylan farkı diyelim. bütün saygımla efendim.
2018 yapımı, dram türündeki filmimizin yazanı da yöneteni de nuri bilge ceylan bey'dir.
doğu demirkol, hazar ergüçlü, murat cemcir ve bennu yıldırımlar başrolde.
devamını gör...
filmin sonunda kuyunun dibine vurulan kazma bir "umuda" dönüşür. imamlarla yürürken başlayan ve köy kahvesinde son bulan sekans müthiştir. ağaçtan elma çalan imamları taşlayan ateist, "yazarın" köprü üstündeki tiradı, babanın arkasında ağır acılarını sakladığı yapmacık gülüşleri... say say bitmez. izlenmesi gereken bir başyapıt.
devamını gör...
nuri bilge ceylan filmi. kendi filmleri arasında sıralasam sondan ikinci falan olurdu herhalde. film iyi olmasına iyi de bir türlü beni tavlayamadı. diyaloglar bir önceki filmlerine nazaran çok daha gelişmiş olsa da benim için bir kış uykusu (film), bir iklimler (film), bir uzak (film) hiç değildir. sinematografinin köpeği olmuşuz.
devamını gör...
filmdeki karakterlerin her birinin hayatın içinden olması, dialogların akıcılığı, sahnelerin görsel ve mana itibariyle bütünleşmesi, ve sürekli surette kulağa çalınan yaprak hışırtıları, yağmur sesi, toprak yolda adeta adım adım zihne kazınan ayak sesleri ve daha bir çok şey, izleyeni ister istemez filmin içine alıyor. belki de oyuncularla rollerin de örtüşmesinden mütevellit, bir film izler gibi değilde, birebir olayın içinde gibi hissettim kendimi. ve 3 saat adeta su gibi akıp gitti.

sinan ve hatice'nin çınar ağacının altındaki sohbetleri, bakışları, sonrasında hatice'nin rüzgarda salınan saçları, uçuşan çınar yaprakları ve aradaki ışık hüzmelerine kadar her bir ayrıntıya hayran oldum mesela! dialog kullanmadan da, bir sahneyle bütün hissin izleyiciye nasıl geçirileceği öyle güzel sergilenmişti ki çoğu yerde...

ip bağlı ağacın altında duran ve yüzü karınca ile dolu saçları ağarmış bebek ile, sinan'ın kuyuda kendini asmış hali ise, filmin olduğu kadar, baba ile oğulun hayatının da kısa bir özeti gibiydi. sadece bu iki sahne için bile, oturup uzun uzadıya konuşup sohbet edesi geliyor insanın. yazıya dökülemeyecek, ama dilin ucunda bekleyen ve akıp gidecek pek çok his uyandırıyor insan zihninde bu iki sahne!

ağacın altında yüzü karıncalı bebeği görünce , shakespear'in “doğarken ölmeye başlıyoruz.” sözü belirirken zihnimde, filmin bitişiyle, nietzsche’nin “insan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna! sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.” sözü döküldü dudaklarımdan.
devamını gör...
-----------spoiler-----------------

ahlat ağacı, yalnız, ayrı bir yerde kendi başına duran, kara kuru şekilsiz bir ağaç. sinan ve babası idris ahlat ağacına benziyorlar. içinde yaşadıkları taşra toplumundan ayrı bir yerdeler. onunla uyum sağlayamıyorlar. kendilerini, o toplumun ortalamasından daha üstün, daha yetenekli, daha bilgili görüyorlar. ancak bu hor gördükleri toplum onları başarısız, işe yaramaz kişiler olarak görüyor. üstelik gerçekte de yapmak istediklerini başaramamış, hayal kırıklıkları içinde yaşayan kişiler.

idris köyde kurmak istediği örnek çiftliği, tüm o cahil köylülere hayvancılık nasıl yapılır gösterecek olan o çiftliği bir türlü kuramıyor. sinan, kitabını bir türlü bastıramıyor, kimseye bu konuda derdini anlatamıyor, ahlaksız bir şekilde bir yolunu bulup bastırsa dahi, kitabını kimse okumuyor. taşra gerçekliğinden sıyrılmak isteyen idealist ve romantik tiplerin, gerçeklik duvarına toslamasının örneklerini görüyoruz.

ceylan realizm ve idealizmi karşı karşıya getirip, romantik hayallerin, hayatın acımasız gerçekleri karşısında çaresizliğini mi vurgulamak istiyor? yaşamın sertliği ve acımasızlığı karşısında realistleşmiş, hayat okulundan mezun taşra toplumu karşısında bu gerçekliğe ayak uyduramayan, ahlat ağacı gibi ayrı bir yerde duran tipleri izliyoruz. bu realizmi aşmaya yönelik her çabaları realizmin duvarına çarpar. gerçekçi babanın tüm acı tecrübesi ile aksini iddia etmesine rağmen bahçede su olduğunu iddia edersin, kuyuyu kazdıkça kazarsın, onları cahillik ve bilmemezlik ile suçlarsın, savını bir takım bilimsel argümanlar ile desteklersin ancak haklı çıkan baban olur, bahçede su çıkmaz. kitabın çıktığında, yazdıklarının büyük bir olay olacağına, toplumda infial yaratacağına inanırsın. belki yazdıklarını kaldıramayıp seni mahkemeye vereceklerdir. ancak kitap çıktığında okuyan bir allahın kulu dahi olmaz.

bu realizm, idealizm çatışmasının sinan’ın annesi asuman ve hatice’de de cisimleştiğini görüyoruz. hatice’nin sinan’a olan meylini hissediyoruz. yanyanalarken söylediği şu sözler: “aslında arzu ettiklerimiz (sinan yani), çok yakınımızda, ancak bir o kadar da onlardan uzağız.” sonrasında ışıl ışıl caddelerden, yağmurda ıslanmaktan bahsetmesi, hatice’nin gerçekliğe boyun eğmiş bir romantik olduğunu gösteriyor. o yaşamak zorunda kaldığı kahredici taşra hayatının dışında gördüğü sinan ile o hayatın dışında olduğunu hayal ettiği şeyleri yaşamak istiyor. buna ulaştığında hayatının ne olabileceğini ise asumanda görüyoruz. asuman bu romantik hayallere bağlı benzer sebepler ile idris’i tercih etmiş ve ona kaçmıştır. ancak gerçeklik yine galip gelmiş ve kendisini bulduğu yer, mutsuz bir aile hayatı olmuştur. hatice’nin ise bu hayallerine rağmen zengin kocaya varması, gerçekliğin acımasız üstünlüğünü bir kez de kanıtlamaktadır.

bunlar göz önüne alındığında ceylan’ın hayata bakışının çok karamsar olduğu söylenebilir. gerçeklik acıdır, karanlıktır. orada yaşanan hayatlar berbat ve mutsuzdur. romantik idealler ise bu gerçekliği yıkmaya yetmez. kitabını bastıramazsın, kimse düşüncelerinle ilgilenmez. öğretmenlik sınavını kazanamaz, çevik kuvvet olmak zorunda kalırsın. bahçenden su çıkmaz. meralar hayal ettiğin gibi verimli değildir ve hayal ettiğin gibi koyunlarını beslemeye yeterli olmazlar, kışın saman almak zorunda kalırsın. kaldığın yer bakımsız, pis, soğuk ve rutubetlidir. çekilmez hayatının dışında olduğunu düşündüğün hayalindeki adam ile evlenemezsin. o seni görmez. zengin ve yaşlı kuyumcu ile evlenmek zorunda kalırsın. ıstediğin kişi ile evlendiğinde ise yine hayatın gerçekleri dönüp dolaşıp seni bulur. gerçek hayat yaşanamayacak kadar kötü, ruhsuz ve acımasızdır, romantik idealizm ise çözüm olmaktan uzaktır. bu durumda tek çözüm ya herkes gibi gerçeği kabullenmek ya da kendini bu gerçekliği kabul edemeyecek kadar önemsediğin durumda ise intihar etmek midir? sinan’ın kuyuda intihar ettiğini hayal etmesi, babasını, ahlat ağacının altında uyuyup kaldığını gördüğünde intihar ettiğini zannetmesi, böyle bir çıkış yolunu aklından geçirdiğini gösteriyor.

ancak ahlat ağacı metaforu ile özdeşleştirilen karakterlerin davranışlarına daha yakından baktığımızda başka bir nüans ile karşılaşıyoruz. aslında onların hiç de idealist olmadıklarını, sıradan gördükleri insanlardaki kusurlara pekala sahip olduklarını görüyoruz. sinan mesela, insan durumunun gerçekliğine inmek gibi bir derdi olduğunu söylemesine rağmen, yazma sebebinin bu olduğunu iddia etmesine rağmen, çevresindekiler ile gerçekten ilgilenen, onları anlamaya çalışan birisi değildir. kendisini seven kızı, hatice’yi fark etmez. parmağındaki nişan yüzüğünü fark etmez. ağlamasına anlam veremez. babası ile ilişkisi mesafelidir. onunla samimi bir diyaloğa girdiğini söyleyemeyiz. kardeşi ile ilgilendiğine hiç tanık olmayız. annesini sürekli yargılar. oluşturduğu peşin hükümler haricinde çevresindekilerden bir fikir edinme derdi yoktur. kitapçıda konuştuğu yazarı “stratejik” olarak takip eder. onunla konuşmaya başlamasının amacı kitabını bastırmaktır, aslında yazar da sinan için yayınevleri ile konuşabileceğini ima eder ancak amacını unutup yazarı eleştirmeye başlar. nezaketen sorduğu soruların cevabını dinlemez bile. kendi oluşturduğu yargıları üzerine boca etmek ile meşgüldür. atom bombası ile yok etmeyi tahayyül ettiği bir yerin yazdıklarına neden değer vereceğini düşünmez bile. kitabını bastırmak için evdeki değerli eşyaları satmayı mübah görür. hatta babasının ölümüne sevdiği av köpeğini dahi satar. babasının, köpeğini kaybettikten sonraki ruh halini ise şaşkınlıkla karşılaması, babasını dahi, kendi gibi bir ahlat ağacını dahi anlayamadığını gösterir. aslında bu yaptıkları ile kendi cehennemini kendisi yaratıyordur. bunun güzel bir örneğini satılan av köpeğinin yerine babasının aldığı çoban köpeğinin sinan’a davranışında görüyoruz. sattığı av köpeği, sinan’a yakınlık gösterdiğinde onu tekmeleyecekmiş gibi korkutuyor. babasının av köpeğinin yerine aldığı çoban köpeği ise bağlı olmasa sinan’ı parçalayacaktı.

babası için de benzer şeyler söylenebilir. oğlunun sınavı ile gerçekten ilgilenmemesi. ona sınava giderken yolda eşlik etmek bahanesi ile, asuman’ın komşundan ödünç alıp sinan’a verdiği para ile at yarışı oynamayı düşünmesi. hayalllerine ulaşmak, ya da hayatına bir anlam katmak için başvurduğu yolun at yarışı oynamak olması. bunu, karısı ve çocuklarının hayatını mahvetme pahasına yapması.

görülüyor ki idealist/romantik tipler gerçek anlamda böyle değiller. taşra gerçekliğini oluşturan cahiller olarak gördükleri kişilerin onlarda eleştirdikleri şeyleri kendileri de yapıyorlar. en önemlisi birbirlerini anlamıyorlar ancak aşağı gördükleri kişilerin kendilerini anlamamalarını kızgınlıkla karşılıyorlar.

ceylan, gerçekliğin aşılmasını hemen hemen imkansız gibi görse de, yine de elimizdeki tek çarenin mücadele olduğunu, ancak ikircikli ve içten pazarlıklı, bencil ve kendine yontan değil, tam anlamıyla idealist ve fedakar bir mücadele olduğunu söylüyor gibi.

bunu, filmin son bölümünde baba ile oğulun, yani iki ahlat ağacının birbirlerini anlamaya başlayıp, yaklaşmalarında görüyoruz. babası oğlu ile gerçekten ilgilenmeye başlayıp kitabını okuyor hatta bazı yerleri tekrar okuyor, oğlunun kitabı en iyi arkadaşı olmuş durumda. sinan da askerden dönüşünde, babasının kaldığı yere onu görmeye geliyor. babasının cüzdanında kendisi hakkında bir gazete küpürünü sakladığını gördüğünde, onunla gerçekten ilgilenen tek kişinin babası olduğunu fark ediyor. bu kez tereddütsüz ve içinden gelerek babasına yardım etmeye başlıyor. birbirlerini gerçekten dinleyerek ve anlayarak sohbet etmeye başlıyorlar. sinan bir ara babasının su bulmak umudu ile kazdığı kuyuda, kendini asarak intihar ettiğini hayal ediyor. bu kuyu acımasız gerçekliğin, hayallere galip gelmesini temsil ediyor filmde. taşra toplumunun gerçekliğini temsil eden dedenin söylediği gibi su çıkmıyor kuyudan. anca son sahnede sinan’ın büyük bir arzu ile kuyuyu kazmaya devam ettiğini görüyoruz. her şeye rağmen, tüm umutsuzluğa rağmen, mücadele devam ediyor. değişim umudu korunmuş oluyor.

hamiş: sinan’ın klasik ve reformist islamın temsilcileri olarak filmde zuhur eden imam ile köyü bir baştan başa kat ederken yaptığı uzun muhabbet var bir de. bu sahnenin uzunluğu ve dış çekim olarak, zor kareler ile kurgulanması ceylan’ın bu bölüme özel bir önem atfettiğini düşündürüyor. ancak burada sinema dilinin sınırları biraz fazla zorlanmış gibi. sinema burada yapılanı ve böyle bir anlatım tekniğini roman gibi kaldırmıyor sanki. uzun ve adeta bir metinden okurcusuna hazır diyaloglar, biraz yapmacık durmuş. bu iki imam karekteri, dinde reform, gerçekçi ve idealist din anlayışı gerilimi, inançsızlık problemi, teknolojinin din ve toplum üzerindeki etkisine de değinilecek bir ortam yaratmak için gökten zembille inmişler gibi.

-----------spoiler-----------------
devamını gör...
yoksulluğunda post-modern bir ambiyans seziyorum nevzat abi repliği hala aklımda olan 3 saatlik bir nbc filmi..filmde rolünü en iyi oynayan kişi ise bana göre hocadır.adam hoca olmak için doğmuş resmen
devamını gör...
nbc'nin diğer filmlerine rağmen bu filmi sevmedim-sevemedim.

yani şöyle anlatabilirim, oyuncular kendi başlarına çok iyi, diyaloglar kendi başlarına çok iyi ancak bunları harmanladığınızda sonuç tatmin edici değil benim için en azından.

beni rahatsız eden ve dikkatmin dağılmasına sebep olan şeylerden bazıları;

1-filmin ana karakterinin ddemirkol'un ailesinin konuşma stiliyle kendisinin konuşma stili. sanki o ailenin çocuğu değilmiş gibi.

2- b.yıldırımlar hiçbir şekilde o aile profiline uymuyor, bunda belki kamera arkası görüntülerde nbc'nin by'e getirmiş olduğu eleştirileri görmüş olmamın etkisi olabilir diye düşünsem de role giremediğini düşünüyorum, çok teatral kalmış sanki. belki de böyle olması istenmişti bilemiyorum.

m.cemcir çok iyiydi ve tam rolünü kotarmış.

görüntüler her zaman ki gibi çok iyi.
devamını gör...
nuri bilge ceylan'ın bir başyapıtı. filmin sakin ilerlemesi sizi düşünmeye ve diyalogları, tiratları sindirmeye sevk ediyor. izlediğim üç saatin başrolü ise idris'in kazdığı o kuyudur benim gözümde. sanki film kuyunun etrafında dönüyor. başından beri herkes oradan su falan çıkmayacağını, deli gibi her haftasonu orayı kazdığını, onca borcu varken parasını hiç bir zaman su çıkmayacak bir kuyuya harcadığını söyleyip yaftalıyorlar babayı. sinan en çok babasına öfkeli ve kinliydi ama en çok da ona benziyordu. babasının bir mücadelesi vardı. tıpkı onun yazar olma mücadelesi gibi. bezelye tanelerine benzettiği insanlar gibi yaftaladı çoğu zaman babasını. askerden döndükten sonra kimsenin okumadığı kitabını babasının okumasıyla da afalladı haklı olarak. ama asıl büyük afallamayı babasının artık kuyuyu kazmayı bıraktığını öğrendiğinde yaşadı. belki de babasının yıllardır uğraştığı şeyi "herkes haklıydı" diyip bırakması kanına dokundu. bezelye tanelerinin kazanmasını istemedi. böylece o kuyu artık onun da mücadelesi oldu.
devamını gör...
nbc filmlerinin neden bu kadar başarılı olduğuna dair küçük bir kamera arkası videosu bırakıyorum. kitapçıdaki kibir ve hoşgörü atışmasının çığrından çıktığı meşhur sahneye ait bir kamera arkası.

önemli olan söz değil, tavırdır. nbc'den insan psikolojisine ve tatmin duygusuna dair küçük bir anekdot.

devamını gör...
nuri bilge ceylan'ın yönetmen koltuğunda oturduğu 2018 yapımlı türk filmi.
başrolde ise doğu demirkol
hazar ergüçlü
murat cemcir ve bennu yıldırımlar var.

tek hayali kitabını bastırmak olan okumuş ama kimlik arayışında olduğunu söyleyebileceğimiz bir gencin, sinan'ın yaşadıklarını, sevdalanmasını, baba oğul ilişkisini, köyü anlatır.
görsel açıdan baktığımızda nuri bilge ceylan'ın yine döktürdüğünü görürüz, öyle ki her sahnede renk ve görüntü o kadar iyidir ki durup ekran görüntüsü alasınız gelir.

sinan aslında tipik türk gencidir, orta halli herkes gibi kafası karışık, kendini arayan, kitabı basılırsa bir şey başardım sanan... aynı zamanda hatice'den hoşlanmaktadır, hatice; başörtülü bir genç kız, sigara da içen biri. o karakterin açık saçlı olup sigara içmesi bir anlam ifade etmezken nuri bilge bilhassa başörtülü olmasını yazmıştır, görünen normalleştirilenin aksine.
sinan'ın parasının çalındığı sahne aşırı komiktir, kim aldıysa versin der ailesine. sanki onlar almış gibi.

filmde murat cemcir'in bir ağacın altında yattığı sahne vardır, ahlat ağacı'nın. kendi kaderini oğlunun yaşamasından korkan bir babadır o. öyle hissettirir.


filmin sonunda şok oldum, kuyu sahnesini beklemiyordum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kamera arkası/
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"ahlat ağacı" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim