-iyi sürpriz-

senelerce bekledi; ama artik olacak gibi degildi, olmayacak gibi davrandi o da ama oldu, her nasılsa oldu. ona da sürpriz oldu, ne yapacagini bilemedi ve öylece birakti kendini engin derinliklerine suyun... haklıydı belki de “hayat hep sürprizlerle doluydu ama kötü sürprizlerle, hep daha kötü sürprizlerle... iyilerine alişik degildi, alışmak da istemedi artik...”
devamını gör...
işe giderken uzaktan beni seyreden bir genç fark ettim. bu sima bana yabancı gelmiyordu. biraz daha yaklaşınca panikten ne yapacağımı şaşırdım. bu genç benim 7 sene önceki halimdi. içimdeki korkuyu dışıma belli etmedim. sanırım 7 senede bir şey değişmemiş. eskiden de belli etmezdim. birden genç söze girdi:
-birkaç gündür seni izliyordum. sakallar hariç yüzüm neredeyse aynı. hatta sakalını kessen seninle aynı oluruz. öte yandan karakterini gözledim. karakter olarak çok değişmişsin. eskisi kadar konuşmuyorsun(bunları derken hâlâ susarak izlemeye devam ediyordum). her konuda ahkam kesmiyorsun artık. bakıyorum da kitap okuma alışkanlığın da olmuş. hani kitap okumaya ihtiyaç duymuyorduk? benim kadar patavatsız da değilsin artık. sahi ne oldu sana böyle? nasıl bu hale geldim ben?
-kardeşim birkaç seneye şefkat tokadı yiyeceksin. o dönem için zorlu olsa da bunun senin için gerekli olduğunu benim yaşıma gelince anlayacaksın. birkaç örnek vereyim sana: sen daldaki bir elmayı yemek istediğinde o elmayı alabilmek için hiçbir çaba sarfetmiyorsun. oysa ben ise o elmayı yiyebilmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. gerisini allah'a bırakıp tevekkül ediyorum. sen çok konuşunca insanların seni dinlediğini sanıyorsun. hatta bundan endişe duyuyorsun. insanlar seni dinlemeyecek korkusuyla çok konuşmanın yanısıra hızlı da konuşuyorsun. içinde insanların seni dinlememe ihtimalinden dolayı oluşan bir kaygı var. oysa benim yaşıma geldiğinde daha sakin konuşacaksın çünkü gerekmedikçe konuşmuyorsun. insanlar seni az konuştuğun için dinliyor ister istemez. hem allah, az konuşana hikmet veriyormuş gerçekten. sen çok ses çıkarınca dinlemiyor insanlar. çokun içinde "çok" dikkat çekmeyebilir ama çokun içinde "az" mutlaka kendini belli eder. kardeşim, ben sana şu an ne kadar nasihat etsem de sana fayda etmeyecek. sen nasihatlere kulağını ve yüreğini açmışsın ama o nasihatleri tutmak için hiçbir şey yapmayacaksın. nasihatlerim sadece aklının bir köşesinde kalacak asla eyleme dönüştürmeyeceksin biliyorum. umursamaz değilsin biliyorum ama huyun işte, bir şeyler yapmıyorsun maalesef.

dedikten sonra genç halim yavaş yavaş kaybolmaya başladı. olduğum yerde kıpırdamadan dakikalarca bekledim. şoku atlattıktan sonra işe doğru yürümeye devam ettim. "acaba 7 sene sonraki halim, bana ne söylerdi kim bilir?" diye geçirdim içimden...
devamını gör...
kaşlarıyla gözleri arasındaki boşluğa öykü yazmaya kalkan bir kadın var barda. o kadar heyecanlı. kelimeleri bir bir sıralamak istedi. kirpikleri uzun, arada engel oluyordu iğnenin ucuyla dikkatlice işlediği kelimelere. öykünün bir özelliği yoktu. kimsenin öyküsünün bir özelliği olmaz dümdüz anlatıldığında. süslü kelimeler gerekli. sırası bozuk. insanın bilinciyle oynayan. oysa kadın süs nedir bilmiyordu. ne diye kalkıştı ki kaşlarıyla gözlerinin arasındaki boşluğa öykü yazmaya. ne derdi vardı? insanın hayatına renk katması için bir çok yöntem vardı. öykü yazmak renk katmaktan fazla. kusma hali. birikmiş pıhtılaşmış kanın bir bıçakla patlatılması gibi bir seferde zihinde beliren bir görüntünün olaya dönüşmesi. olayın artık zihinde kalamama hali. bazıları var, bu kadın kesinlikle onlardan biri değildi. fazla olay dönüyor kafalarında. tutamıyorlar sonra kafalarını. ağırlaşıyor. balon oluyor. boyun mıhlıyor bedene kafayı. düdüklü tencerenin buharını çıkarması gibi ufak ufak atmak gerekiyor kelimelerle biriken olayları. bu kadının olayı yoktu. sıradan bir yaşantı. tek özelliği kaşlarıyla gözlerinin arasında gereğinden fazla mesafe olması. sabah dokuz, akşam beş bir iş. toplu taşımada ayakta giderken oturanlara atılan birkaç sevimsiz bakış. iki artı bir evin zevksiz salonu. bulaşıklar. çamaşırlar. ütünün sıcaklığı. yatağın çarşafının buruşukluğu. telefonun yanmayan ekranı. gün doğana kadar. sonra tekrar. böyle bir kadın ne olayı yaratmış olabilir ki yazmak istesin.
sahi ne yazmak istiyorsunuz kuzum.
devamını gör...
kayıptı ve odadaki herkes potansiyel hırsızdı gözümde ama bu kez çalan telefon değildi.
devamını gör...
cebinin derinliklerinden anahtarlarını çıkarmak için elini cebine attığında bir süre anahtarlarını bulmak için uğraştı. bu uğraş ona kalbinin ve düşüncelerinin derinliklerinden bulup çıkarmak istediği bazı kötü anılarını hatırlatmıştı. keşke her şey o anahtarı bulup çıkardığı gibi kolay olsaydı. öyle çok isterdi ki kalbinden ve düşüncelerinden de bir çırpıda bazı şeyleri öyle çıkarıp atabilmeyi. anahtarlarını çıkardığında dudaklarının arasındaki sigarasından son bir nefes alıp sigarasını söndürdü. apartman kapısını açtıktan sonra geriye dönüp bakmadan kapıyı hafifçe ittirip kapadı. bu hareketi ona geriye dönüp bakmadan kapattığı onu rahatsız eden bazı kapıları hatırlatmıştı. tebessüm ederek yavaş adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. merdivenleri çıkarken de bu yavaş adımlarını hayatındaki gidişata benzetmişti. son zamanlarda yaptığı her hareketi bazı metaforlarla ilintilendiriyordu. apartmanının kapısına geldiğinde kapıyı açmak için anahtarları denemeye başladı. bir türlü tek seferde kapıyı açan asıl anahtarı bulamıyordu. gerekli gereksiz bir sürü anahtarı anahtarlığında tutmasının sonucuydu bu. hayatı da bu metafora benzetiyordu işte. gerekli gereksiz bir sürü kişiyi hayatında barındırıyor ama ona kapıları açacak olan asıl anahtarları bulmakta hep zorlanıyordu. bu düşünceler arasında usulca evine girdi. günün getirmiş olduğu yorgunluk sanki eve adımını atar atmaz vücuduna tesir etmişti.

odasına girdiğinde derin bir ürperti ile birlikte korku yaşadı. karşısında kanlı canlı bir şekilde oturan kendisiyle karşılaşmıştı. rüya mı görüyordu yoksa deliriyor muydu? karşısında oturanlar yine kendisiydi ama birinin yüzü yorgun, gözaltları şiş ve sanki bir kavgadan çıkmışçasına soluktu. diğeri ise onun aksine bembeyaz ve tertemiz yüzüyle gözlerinin içi parıldar bir haldeydi. yorgun gözüken hemen konuşmaya başladı. ‘’ benden kaçmak istesen de asla kaçamayacaksın. ben senin dününde var olduğum gibi şimdi de şuanındayım ve yarınında da olacağım. beni yok saymaya çalıştıkça ben senin hep bir adım arkandan gelmeye devam edeceğim. ansızın karşına çıkan bir fotoğraf karesinde, yolculuk yaptığın esnada dinlediğin müzikte, izlerken gördüğün bir film karesinde hep ben sana kendimi hatırlatacağım. çünkü ben senin geçmişinim. ‘’ diyordu. bunu tebessümle dinleyen yanındaki ışıltılı gözleriyle konuşmaya başladı. ‘’ hayır, sen onu sadece beni inşa etmek için kullanacaksın. o, sadece dersler çıkardığın bir öğretici. onu sürekli yanımızda taşımak zorunda değiliz. gülmek istiyorsan onu bir kenara bırakıp öğrettiklerine teşekkür edip yolumuza birlikte devam edeceğiz. çünkü ben senin geleceğinim. ‘’ diyordu. yorgun ve solgun yüzüne inat konuşmaktan geri kalmamaya inat edercesine geçmişi yine söz aldı. ‘’ sadece gülüyorum, onu yani geleceğini inşa etmek için bile bana yani geçmişine ihtiyacın varken beni yok sayarak yoluna nasıl devam edebilirsin ki? ‘’ dedi. aynı zihnindeki gibi burada da geçmişi sürekli konuşuyor geleceğe söz hakkı vermiyordu. gelecek ise umut dolu bakan gözleriyle ‘’ geçmiş sadece kırılmış bir ayna, sen onların parçalarını birleştirmeye çalıştıkça sadece kendine zarar verecek ve ellerini keseceksin. bir türlü doğru görüntüyü bulamadığın gibi kendini de bulamayacaksın ve bu seni mahvedecek. ama ben yani geleceğin seni özgürleştirecek ‘’ dedi ve her ikisi de birden ortadan kayboldu.

uyandığında, saat henüz asıl uyanması gereken saat değildi. yatağında oturup bu tuhaf rüyasını düşündü. bu bir kabus muydu, yoksa…? kötü rüyalara kabus adını veren insanlar iyi ve güzel rüyalara neden sadece güzel demekle yetinmişlerdi? bu düşünceler arasında yatağından kalktığında ilk adımlarını geleceğe doğru atmaya karar vermişti. rüyasında da söylediği gibi; geleceği onu özgürleştirecekti…
devamını gör...
kilise kapısından adımını dışarı attığında kıyameti izlemekten başka bir düşünce yoktu aklında. kendi kişisel kıyametini yaşadıktan sonra evrensel bir kıyameti göğüslemek o kadar kolay geliyordu ki ona kilisenin yıkılırken çıkardığı çatırtıları bile umursamadı. geriye dönüp baktığında kilisenin yerinde birkaç dua tortusu kalmıştı sadece. kilise kalıntısı birkaç duayı arkasına alıp evrensel kıyametin törensel şamatasını izlemek için şehir merkezine doğru yürümeye başladığında kimsenin kimseyi tanımadığını fark etti ve bunun kıyamet öncesinde de farklı olmadığını düşünerek adımlarını yavaşlattı. yürüme hızı ile hatırlamak ve unutmanın organik bağının farkında olduğu için yavaşlatmıştı adımlarını ancak daha büyük bir sorun vardı kafasını kurcalayan; neyi hatırlaması gerektiğini bir türlü hatırlayamıyordu. hatırlayamadıkça yürüyüş hızını artırmaya başladı ve hızlandıkça unutmak ağır basmaya başladı. bu döngü içinde asla hatırlayamayacağını anladı. elini cebine soktu, belki hızını kesmek için. ve parmakları sivri ve soğuk bir şeylere dokundu. çıkarıp baktığında dört tane çivi gördü. neden cebinde dört çivi olsundu ki? dört çivi ile ne yapılabilirdi ki? acaba işiyle ilgili bir şey miydi? acaba ne iş yapıyordu? ya da bir işi var mıydı? kim olduğunu bile tam anımsamadığına aydığında kıyamet aydınlığı, dünya dedikleri bu zindandan hallice kutunun altını üstüne getirmekle meşguldü.
devamını gör...
kulede kapalı tutulan bir prenses varmış. bunu bir ejderha koruyormuş. prensesi kurtaran şovalyeye ülke verilecekmiş. 40 tane şovalye dünyanın her yerinden gelmiş ve denemiş. ejderha da durur mu basmış ateşi.

ejderha bu boru mu? yemiş hepsini.
devamını gör...
bir edebiyat türüdür. ben daha oturup kendime kahve hazırlayamıyorum ama yazanların öykü denemelerini elbette okumak isterim.
devamını gör...
mutfağa gittim, buzdolabını açtım. uzun zamandır duran yarısından çoğu içilmiş kola vardı. aldım içmeye yeltendim. gazı kaçmıştı geri koydum. sonra zil çaldı. kapıyı açtım. karşımda her zamanki salaş görüntüsüyle dikilmekteydi. saçlarını tepeden özensizce toplamış, yanlardan çıkan çokça tutamları toparlama zahmetine bile girmemişti. üzerinde, rengi solmuş, iyice yıpranmış sabahlığıyla adeta yılların yorgunluğunu yansıtıyordu. “saat kaç?” diye sordu. sabah sabah yine saçmalıyordu. belli ki canı sıkılmıştı. göz altlarından anlaşıldığı üzere, gece yine hiç uyumamıştı. kenara çekilip içeri girmesine izin verdim. doğruca dolaba yöneldi. kapağı açtı, gazı kaçmış kolayı çıkartıp bir dikişte içti. iç çekerek bir sigara yaktı ve anlatmaya başladı.
devamını gör...
-tebessümün ölümü-

cam kenarı şehirler arası yolculuk yaparken bir yandan dışarıyı izliyor bir yandan düşüncelere dalmıştı irfan, tebessüm ederek düşündüğü şeyi gözü dışardaki güzel bir manzaraya takılınca bir anda unutu vermisti. buna hafif bozulmuş, hafızasını zorlayarak tekrar hatırlamaya çalışmıştı ona güzel gelen düşünceyi. kısa bir zaman sonra tekrar hatırlayıp kaldığı yerden tebessüm ederek düşünmeye devam etti, intihar senaryosunu.
devamını gör...
yayınlayan arkadaşa sevgimi ve selamlarımı sunuyorum çokça! yalnız minimal değil flashfiction yahut microfiction denilir. ellerinden öpüyorum senin güzel insan! benim senelerdir yapmaya çabaladığım ter döktüğüm bir alan. mürekkebin bol olsun!
devamını gör...
hatırı sayılır bir karıncanın kendi defterini kendi dürmesi gibiydi öykü.
yorulmuştu belki de sadece.
bu kadar çalışkan bir karınca hem de tam konumuna gelmişken delirmesi pek mümkün değildi oysa.
yediği bir şey miydi?
içtiği sarı içkiler miydi?
delireni yalnız bırakmadı diğer karıncalar.
hatırı sayılır olmak böyle bir şeydi.
devamını gör...
her seferinde son derece gaza gelip yazmaya başlıyorum, tek sayfa yazdıktan sonra yazdığımı okuma gafletine düşünüyorum. sonuç depresyona bir adım daha yaklaşıp vazgeçiş...
devamını gör...

seherinde bir sabahın yine göğe serpiştirdiğim yıldızları topluyordum.

sermişken mavi halımı güneş doğsun diye semaya.kuşlar uçsun diye göğümde kanatlarını okşuyordum.

doğsun diye ardında tepelerimin çekerken güneşi göğüme doğru, hayallerimin filizlendiğini gördüm ektiğim küçük bahçemde.

karamsar otlardan temizlerken bahçemi sözlerimle çapa yapıyordum.yeşeren hayallerim büyür mü? diye tasalanırken hayal dünyamda denizimin olmadığı fark ettim.

ben küçükken hiç deniz görmemiş ama resmini çok çizmiştim.mutlu sonla biten filimlerde de denizin mavi olduğa şahitlik etmişti gözlerim.

bir deniz çizdim hayal dünyamın kıyısına. dedim ki kendi kendime "tepelerin ardından doğan güneşim denizimin ufkunda batar."

üzerlerine hayallerimi yazdığım kağıtlardan yaptığım gemileri bıraktım denizimin sularına.

harflerden yaptığım bi evim vardı etrafını cümlelerle çevirdiğim.
devamını gör...
ferit edgü'nün çok başarılı olduğu alandır.
devamını gör...
sardığı sigaradan bir fırt çekti. gözlerini kaparatarak, kafasını duvara yaslarken el yordamıyla sigarayı yanındakine uzattı. dumanı havaya üfleyip, yanındakine döndü; kısık sesle:
- hayat ne güzel ya. gözlerimdeki ışıltıyı görüyor musun? dedi
devamını gör...
bir gün arabami aldim bir çılgınlık yapip plansiz programsiz yola çıktım bir tatil değil di aklimda ki sadece yalniz kalmakti zihnen bedenen ve ruhen . şehirden epey uzaklastim ormanlık bir alandan km'lerce ilerledim.biraz karanlık çöker gibi olunca ormanin göl kısmına doğru arabamı çektim .orman okadar issiz ve yalnızdi ki içim urperdi biraz odun topladim ateş yaktim arabada taşıdığım yiyecekleri çıkartıp yemegimide yedim.artik karanlık zifiri hale büründü ormanda arabamin içine oturup biraz şekerleme yapayim diye uzandim dalmışım bir gürültü ile uyandim ses uzaktan geliyordu silah sesiydi eminim 3 el ateş edildi korktum acaba bana doğru gelirlermiydi diye düşündüm hemen dreksiyonun basina geçtim .tam arabayi çalıştırırken cama bir kadin yapıştı üstü kan içinde aglayip yardim istiyordu .beni öldürecekler yardim edin lütfen lütfen. nutkum tutuldu adeta kapıyı açtım bu arada silah sesi cok yakindan gelince gaza bastım son sürat ana yola çıkardım arabayi tam döndürdüm arabayi arkadan bir el daha ateş edildi arabanin arka cami patladı iki uc el daha ateş edildi son sürat uzaklaştım onlardan. kadin çıldırmış gibi ağlayıp bağiriyordu kocamı öldürdüler diye.aslında hiç bir şey duymaya hazir değildim tek istediğim bu lanet olayin içinden hemen uzaklaşıp polise gitmek .yolda giderken aklimdan bir an kadını indirip defolup gitmelimiyim diye düşündüm ama okadar korkmustuki bunu yapamazdim.neyseki şehre yaklaşmıştık son surat devam ettim tek istediğim yolda bir polise rastlamak ve bu olayin içinden çıkmak.
devamını gör...
haftada bir sulanan çiçekler gibiydi hayat. ev sahibi dışarıdaki her şeyle ilgileniyor ama şu pencerede duran çiçekle ilgilenmiyordu bir türlü. nasılsa çiçek evindeydi ya ondan belki, bilmiyordu çiçek. bütün gün pencereden görünenleri izledi ve nereye daha çok ait olduğunu düşündü. şu her gün baktığı sokak lambası, her gün şuralara park edilen arabalar, ara sıra dışarıdan geçerken gözüleri değen insanlar... onlarla evinde olduğu insandan daha çok göz göze geldiğini biliyordu.

kırılmamaya çalıştı usul usul ve soğuk yüzüyle gelen sonbahara rağmen. "sonuçta sen alt tarafı bir çiçeksin. insanlar seni alır, evinde besler, haftadan haftaya sular. bu kadar işte. çok beklentin var çiçek! alt tarafı sıradan bir çiçeksin." diyordu kendine; yüz çevirilen/unutulan/önemsenmeyen olmanın verdiği acının sızlamasına izin vermemek için.

"ama ben bir çiçeğim, ilgi lazım, sevgi lazım, ortamımın sıcak olması lazım..." ve daha bir sürü düşünceyi aklının ucundan geçiremiyordu bile. kendine reva görmüyordu içi, kendi gerçeğini görüp kırılmasın diye. fakat zaman öyle demiyordu. zaman, yalnızlık ve şu pencereden yansıyan aydınlık gibi içeri sokulan soğuk yapraklarına her değdiğinde bir yanı kırılmaya yüz tutuyordu.

sıkı sıkıya tuttuğu yapraklardan biri düşmek istiyor gibi solmaya başlamıştı artık. çiçek kendinden bir parçanın kopmasına izin vermemişti. bu yüzden kızgındı. hesap soruyordu soluşunun sebebi kendi olmayan yaprağa: "neden böylesin? neden soluyorsun? neden sen de diğerleri gibi yeşil kalmayı istemiyorsun ki? benim gücüm yok mu hatırım yok mu sende?" diyordu ama yaprak belli ki soğuğa da çiçeğin kendini suçlamasına da dayanamıyordu artık. ve işte, biri anlaşılmak için kendini feda etmeli dercesine nihayet düştü.

çiçek şaşkına dönmüştü. o kadar sarsmıştı ki bu ilk acı, nasıl tepki verilir bilmiyordu. aşağıdaki yaprağa baktı. o gün gözünü yapraktan ayırmadı hiç. o, kendi kendine yetebilmek isterken yetemediği gerçeği tüm kaçışlarının ardından yüzüne vuruyordu. bakmaktan yorulunca uykuya durdu çiçek. günlerce uyudu. uyurken bir bir yaprakları dökülüyordu. üşüdüğünü de biliyordu üstelik ancak uyanmaya mecali yoktu.

fakat artık anlıyordu hakikati. o çiçekti. dalıyla, yaprağıyla. insanın ona vermediği kıymetin farkındaydı. bu yüzden hüzünlü rüyalar görüyordu uykusunda. insanın ona değil kıymet, ihtiyacını bile vermeğini görüyordu.

çok daha derin bir uykuya daldı çiçek. üzerine kar yağıyordu rüyasında. yaprakları da dalları da kurumuştu. üzerindeki karı yorgan belledi, iyice daldı uykuya. artık simsiyah bir noktanın içine çekilmişti çiçek.

anne karnı gibi, düşünce ve duygudan âzâde...

#3340104
devamını gör...
#3231955

hem her şeyi vardı çiçekin hem de hiçbir şeyi yoktu. her şeyi vardı, çünkü rüyalar alemindeydi. hiçbir şeyi yoktu, çünkü ölümüne uyumuştu.

biri gördü onu. pîri gördü. bu bakışı taa rüyasında hissetti çiçek. hakikatte de gerçekte de biri görmüştü onu ama çiçek çok korkuyordu rüyada bile. rüyasında bu mahir eller onu bir yolculuğa çıkarmıştı. kuru toprağını iyice sulamış, yumuşatmıştı. toprak yumuşayınca kökünü topraktan ayırmıştı. o an iç çekip sıçramıştı çiçek ama uyanmamıştı. bu mahir eller kökünü suyla iyice arıtmıştı.

zihni, ruhu, duygusu, düşüncesi, oldukları, olabilecekleri... her şeyi o mahir ellerdeydi. apaçık. savunmasız. gassal elinde meyyit gibiydi çiçek. ölümüne uyumuştu ya zaten. o mahir eller suya bıraktı çiçeği bir süre. sonra evini, toprağını, saksısını her şeyini değiştirdi. her şeyim sandığı her şeyi...

sonra sudan aldı çiçeği ve dallarını bir bir kesti. rüyasında da aynen böyle oluyordu işte. canı çok yandı çiçekin ama çiçek bu defa isyan etmiyordu. dallarını kesen, onu küçücük bir gövdeye teslim eden mahir eller; saksıyla toprağı, toprakla çiçekin köklerini usul usul harmanladı. en son saksının altına su dolu bir kâse yerleştirdi ve çiçek kökleri ertesi güne uyanmaya durdu.

işte böyle. böyle olmuştu her şey. kökler çiçeğin zihniydi. zihnin uyanması başka, bedenin uyanması başkaydı.

bin yıllık uyumuştu sanki çiçek, sinesinde rüyalardan kalma hatıraları vardı. içinde kendisinin de bilmediği bir kalabalık da vardı sanki. farklı çiçeklerin çatırtıları, başkaca çeşmelerin suları, başka başka adreslerin toprağı vardı sanki. zihninin rüyalardan gerçeğe açılması da işte böyle olmuştu çiçekin.

görkemli dallarını, yapraklarını aradı ama hissedemedi. yoktular. bir küçücük, kısacık gövdesi vardı belli ki. ne olmuştu ona böyle? bilmiyordu. kabusları gibi. kabuslarında tam bir insanı sevecek gibi oluyordu bir de bakıyordu ki o insan dalını budağını kesmiş. tam birine ısınacak oluyordu, o insan da çiçeğini koparıyordu. kıymetini bilene, hakkını verene denk düşememişti bir türlü.

sonra kendisiyle konuşan bir ses işitti. belli ki biri ona bir kitap okuyordu. ama bu kitabın dilini bilmiyordu çiçek. yine de güzel seler, güzel şeylerdi bunlar, anlıyordu çiçek. içinde umut vardı, sevgi vardı, yaralar vardı, bazen de celâl hissediyordu ama o da şefkatten.

o da ne? yanında yöresinde başkaca çiçekler mi vardı?
çiçek yine sese döndü.
kalbi, güneşe meyleden ayçiçeği gibi bu sözlere meylediyordu...
devamını gör...
bumbum pav
bumbum çav
*
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"kısa hikaye denemeleri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim