metro yolculuğunda ufak tefek cinayetler
başlık "coup de grace" tarafından 16.03.2026 10:50 tarihinde açılmıştır.
1.
bir yolculukta kimse kimseyi gerçekten öldürmez. ama herkes birbirini azar azar yok eder. metro bunun için ideal bir laboratuvardır. burada insanlar silah kullanmaz; daha incelikli yöntemler tercih eder.
-kapı açılmadan kapıya yığılmak,
-inecek kişinin önüne duvar örmek,
-sırt çantasını çıkarmayı reddetmek,
ve tabii ki metro belgeselinin en zarif ve benim son zamanlarda en çok dikkatimi çeken ve hoşlaştığım saldırılarından biri, boşalan cam levha kenarı koltuğa doğru yapılan küçük popo kaydırması.*
bu eylem, şehir insanının fırsat bulduğu anda yaşam alanını genişletme refleksinin en saf ve en dürüst tezahürlerinden biridir.
metroda boyuna dizilmiş koltuklarda otururken en dipteki cam levhanın yanındaki kişi iner. teknik olarak hiçbir şey değişmemiştir; aynı koltukta, aynı yerde oturuyorsunuzdur. ama insan zihni teknik detaylarla çalışmaz. insan zihni alanla çalışır ve o alan artık boştur.
tam o anda metro dinamiklerinin en küçük ama en evrensel ritüellerinden biri gerçekleşir:
epoksi koltuğun verdiği yetki ile popo kaydırması.*
kalkılmaz. yer değiştirilmez. dramatik hareketler yapılmaz. sadece kalça milimetrik bir açıyla yana doğru süzülür. sanki biri görünmez bir joystick ile insanı cam tarafına doğru kaydırıyordur.
ve bir anda artık cam kenarında oturuyorsunuzdur. metroda sınıf atlamanın karşılığı budur.
işin ilginç tarafı, bunun kolektif bir davranış olmasıdır. kimse bunu konuşmaz ama herkes bilir. bu, şehir insanının yazılı olmayan anayasal haklarından biridir. boşluk gördün mü kayılabilir ve oturmak üzere hamle yapan ayaktaki yolcu şaşırtılabilir.
metroda özgürlük yarım santim cam levha, kaygan bir zemin ve kıvrak bir popo ile elde edilir. ve herkes bunu yapar. yapan da bilir, izleyen de bilir,oturmak üzere ilerlerken dumur olan da.
ama kimse kimseye bakıp
“kardeşim az önce koltuk upgrade ettin”
demez.
çünkü herkes aynı suçu işlemiştir. herkesin ellerinde aynı kan vardır.
-kapı açılmadan kapıya yığılmak,
-inecek kişinin önüne duvar örmek,
-sırt çantasını çıkarmayı reddetmek,
ve tabii ki metro belgeselinin en zarif ve benim son zamanlarda en çok dikkatimi çeken ve hoşlaştığım saldırılarından biri, boşalan cam levha kenarı koltuğa doğru yapılan küçük popo kaydırması.*
bu eylem, şehir insanının fırsat bulduğu anda yaşam alanını genişletme refleksinin en saf ve en dürüst tezahürlerinden biridir.
metroda boyuna dizilmiş koltuklarda otururken en dipteki cam levhanın yanındaki kişi iner. teknik olarak hiçbir şey değişmemiştir; aynı koltukta, aynı yerde oturuyorsunuzdur. ama insan zihni teknik detaylarla çalışmaz. insan zihni alanla çalışır ve o alan artık boştur.
tam o anda metro dinamiklerinin en küçük ama en evrensel ritüellerinden biri gerçekleşir:
epoksi koltuğun verdiği yetki ile popo kaydırması.*
kalkılmaz. yer değiştirilmez. dramatik hareketler yapılmaz. sadece kalça milimetrik bir açıyla yana doğru süzülür. sanki biri görünmez bir joystick ile insanı cam tarafına doğru kaydırıyordur.
ve bir anda artık cam kenarında oturuyorsunuzdur. metroda sınıf atlamanın karşılığı budur.
işin ilginç tarafı, bunun kolektif bir davranış olmasıdır. kimse bunu konuşmaz ama herkes bilir. bu, şehir insanının yazılı olmayan anayasal haklarından biridir. boşluk gördün mü kayılabilir ve oturmak üzere hamle yapan ayaktaki yolcu şaşırtılabilir.
metroda özgürlük yarım santim cam levha, kaygan bir zemin ve kıvrak bir popo ile elde edilir. ve herkes bunu yapar. yapan da bilir, izleyen de bilir,oturmak üzere ilerlerken dumur olan da.
ama kimse kimseye bakıp
“kardeşim az önce koltuk upgrade ettin”
demez.
çünkü herkes aynı suçu işlemiştir. herkesin ellerinde aynı kan vardır.
devamını gör...
2.
metro yolculuğunda işlenen o hayali ufak tefek cinayetlerin en büyük sebebi muhtemelen manzarasızlık... yerin altında gidiyorsun, sağın solun kapı duvar. pencereye bakınca dışarıyı değil kendi yansımanı görüyorsun. biraz karanlık, biraz sıkılmış, biraz da umutsuz bir yüz...
dışarıya bakayım, biraz aklım dağılsın seçeneği yok. mecburen içeriye bakıyorsun. içeriye bakınca da ya boşluğa bakan insanlar ya da seni baştan ayağa ölçüp biçen birkaç çift gözle karşılaşma ihtimali yüksek. metroda göz teması bazen iki saniyelik bir psikolojik düello gibi. kim önce kaçıracak, kim ben aslında sana bakmıyordum rolüne girecek.
arada bir vagona canlı müzik girerse ortamın havası bir anda değişiyor. kasvet kısa süreliğine dağılıyor, insanlar yüz kaslarını hatırlıyor. onun dışında metro çoğu zaman gözlerle oynanan sessiz bir “adam asmaca” oyunu gibi.. kelime yok, ipucu yok, sadece bakışlar var..
dışarıya bakayım, biraz aklım dağılsın seçeneği yok. mecburen içeriye bakıyorsun. içeriye bakınca da ya boşluğa bakan insanlar ya da seni baştan ayağa ölçüp biçen birkaç çift gözle karşılaşma ihtimali yüksek. metroda göz teması bazen iki saniyelik bir psikolojik düello gibi. kim önce kaçıracak, kim ben aslında sana bakmıyordum rolüne girecek.
arada bir vagona canlı müzik girerse ortamın havası bir anda değişiyor. kasvet kısa süreliğine dağılıyor, insanlar yüz kaslarını hatırlıyor. onun dışında metro çoğu zaman gözlerle oynanan sessiz bir “adam asmaca” oyunu gibi.. kelime yok, ipucu yok, sadece bakışlar var..
devamını gör...
3.
buram buram agatha christie kokuyor.
devamını gör...
4.
bugün metroda, akordiyon çalarak para toplamaya çalışan bir çocuk gördüm. aslında yeni bir şey değildi; daha önce de defalarca görmüştüm bu şekilde onlarca çocuk. fazlasıyla "normal" bir şeydi ama bu defa, sebebini tam koyamadığım bir şekilde gözlerim doldu, hatta taştı. hergün bakıp geçtiğim ayrıntılar üzerine düşünmeye takatim kalmıştı belki de.
"bu çocuk bunu eğlencesine mi yapıyor?" diye oldukça sürreal bir sebebe de tutunulabilir ama bu
pek mümkün değil. istanbul gibi bir yerde hiçbir “normal” aile çocuğunu bu kadar kontrolsüz bir kalabalığın içine bırakmaz, bırakmamalı zira.
"belki zorla yaptırıyorlardır"
işte insanı en çok yoran ihtimal de bu zaten.
bu ihtimalle birlikte gelen diğer ihtimallere ek, çocuğun görmezden gelindiğinde ve görülüp para verildiğindeki mahcubiyeti mi dokunur, çaresizliği mi, yoksa bütün bunları görüp yoluna devam eden insanların bu durumu artık kanıksamış olması mı, ayırd edip seçemiyordum gözlerimi yakan tuzun sebebini. belki sadece ağlamaya ihtiyacım vardı ve bahane arıyordum.
metrodan indim. mecidiyeköy’ün o meşhur keşmekeşine karıştım. ve şehir kendisinden bekleneni yaptı; dikkatimi elimden aldı. birileri çarpmasın diye yönümü ayarladım, gözlerim atm aradı, “faturayı şimdi mi ödesem?” diye düşündüm, eve gidip dinlenme fikrine tutundum.
ve o çocuk, sadece birkaç dakika içinde, daha yürüyen merdivenleri bitirmeden zihnimden çıktı, gözyaşım çoktan soğudu.
aslında mesele o çocuğun varlığı değil, yokluğu da değil. mesele, insanın bir şeye gerçekten üzülüp, çok kısa bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilme kapasitesi. belki aksi de mümkün değildir zaten. zaman mı hızlı akıyor, yoksa biz mi duygularımızı geride bırakacak kadar hızlandık, emin değilim. günlük rutinlerle öyle yarışıyoruz ki; gün içinde yaşadığımız duyguların yabancısı olarak devriliyoruz yataklarımıza. kim bilir belki kaç defa kalbimizin üzerine basıp ezdi hayat, görmezden gelip inadına yaşıyoruz gibi.
eve gelince çocuğu tekrar hatırladım. ve bu, onu hiç unutmamış olmaktan daha rahatsız edici. insanın, yaşadığı duyguları anında askıya almasının reflekse dönüşmesi ürkütücü.
"bu çocuk bunu eğlencesine mi yapıyor?" diye oldukça sürreal bir sebebe de tutunulabilir ama bu
pek mümkün değil. istanbul gibi bir yerde hiçbir “normal” aile çocuğunu bu kadar kontrolsüz bir kalabalığın içine bırakmaz, bırakmamalı zira.
"belki zorla yaptırıyorlardır"
işte insanı en çok yoran ihtimal de bu zaten.
bu ihtimalle birlikte gelen diğer ihtimallere ek, çocuğun görmezden gelindiğinde ve görülüp para verildiğindeki mahcubiyeti mi dokunur, çaresizliği mi, yoksa bütün bunları görüp yoluna devam eden insanların bu durumu artık kanıksamış olması mı, ayırd edip seçemiyordum gözlerimi yakan tuzun sebebini. belki sadece ağlamaya ihtiyacım vardı ve bahane arıyordum.
metrodan indim. mecidiyeköy’ün o meşhur keşmekeşine karıştım. ve şehir kendisinden bekleneni yaptı; dikkatimi elimden aldı. birileri çarpmasın diye yönümü ayarladım, gözlerim atm aradı, “faturayı şimdi mi ödesem?” diye düşündüm, eve gidip dinlenme fikrine tutundum.
ve o çocuk, sadece birkaç dakika içinde, daha yürüyen merdivenleri bitirmeden zihnimden çıktı, gözyaşım çoktan soğudu.
aslında mesele o çocuğun varlığı değil, yokluğu da değil. mesele, insanın bir şeye gerçekten üzülüp, çok kısa bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilme kapasitesi. belki aksi de mümkün değildir zaten. zaman mı hızlı akıyor, yoksa biz mi duygularımızı geride bırakacak kadar hızlandık, emin değilim. günlük rutinlerle öyle yarışıyoruz ki; gün içinde yaşadığımız duyguların yabancısı olarak devriliyoruz yataklarımıza. kim bilir belki kaç defa kalbimizin üzerine basıp ezdi hayat, görmezden gelip inadına yaşıyoruz gibi.
eve gelince çocuğu tekrar hatırladım. ve bu, onu hiç unutmamış olmaktan daha rahatsız edici. insanın, yaşadığı duyguları anında askıya almasının reflekse dönüşmesi ürkütücü.
devamını gör...
5.
bu defa faili olduğumdur.
arkadaşımı görmeye gittim bugün. mesaisi bitince de birlikte eve dönmek üzere metroya doğru yürüdük. metronun o izbe çukurunda insanı sarhoş eden rutubet kokusunu alana kadar da her şey normaldi. normal muhabbet ettik işten güçten. işletme eleştirdik, işletme sahiplerinin asla haberi olmayacak önerilerimizi dile getirdik falan... sıradan sohbetler.
akbilimizden "dürülürüp" sesi geldikten sonra ikimize de bir şeyler oldu. inanılmaz saçmalamaya başladık. o bana teyze demeye başladı ben ona gel çocuğum demeye başladım. derken metroya bindik. iki tane yanyana koltuk boştu, otururken arkadaş "otur bakalım çocuk adam" deyince beim aklıma ne geldi dersiniz? emine hanım'ın çocuk zannedip sevdiği cüce. ben başladım gülmeye. bir yandan da videoyu açtık sessiz modda. -özümüzde çok saygılıyız aslinda- emine hanım'ın sıfatına bakıp bakıp gülmeye başladık. benim ne kadar gülesim vardıysa artık, kahkaha atmaya başladım. ağzımı da kapatsam nafile. gözümden yaş gele gele gülüyorum. zira videonun her detayı,her pikseli ayrı bir başlık konusu.
onu izleyince durur mu youtube, yapıştırdı ard arda coşkuyu. bakan nebati'in kadraja girmeye çalışırkenki rotasına ayrı, kadraja girdikten sonra reis-i cumhur'a kal gelmesi ve uzun uzun bakismalari derken yürüyen merdivenlerde iyice zivanadan çıktım. oradan geçtik reis-i cumhur'un kaşla göz arası çocukları zorbalaması videoları derken iyice sinirim bozuldu... metrodan çıkana kadar desibeli yuksek kahkahalar attim yer yer. metro'dan çıkınca anında konu değişti ve çok ciddi olduk. tekrar işletme önerileri konuştuk kendi aramızda... çok ilginç.
metro rutubetine ne karıştırıyorlarsa bende acayip kafa yapıyor.
bugün akşam saat 21:00 sularında taksim- mecidiyeköy istikametinde metroda olan kişiler kusuruma bakmasın. gülmeye ihtiyacım varmış demek ki gülmüsüm... adeta gençleştim ya. edepsizlik ne güzel bir şeymiş.
arkadaşımı görmeye gittim bugün. mesaisi bitince de birlikte eve dönmek üzere metroya doğru yürüdük. metronun o izbe çukurunda insanı sarhoş eden rutubet kokusunu alana kadar da her şey normaldi. normal muhabbet ettik işten güçten. işletme eleştirdik, işletme sahiplerinin asla haberi olmayacak önerilerimizi dile getirdik falan... sıradan sohbetler.
akbilimizden "dürülürüp" sesi geldikten sonra ikimize de bir şeyler oldu. inanılmaz saçmalamaya başladık. o bana teyze demeye başladı ben ona gel çocuğum demeye başladım. derken metroya bindik. iki tane yanyana koltuk boştu, otururken arkadaş "otur bakalım çocuk adam" deyince beim aklıma ne geldi dersiniz? emine hanım'ın çocuk zannedip sevdiği cüce. ben başladım gülmeye. bir yandan da videoyu açtık sessiz modda. -özümüzde çok saygılıyız aslinda- emine hanım'ın sıfatına bakıp bakıp gülmeye başladık. benim ne kadar gülesim vardıysa artık, kahkaha atmaya başladım. ağzımı da kapatsam nafile. gözümden yaş gele gele gülüyorum. zira videonun her detayı,her pikseli ayrı bir başlık konusu.
onu izleyince durur mu youtube, yapıştırdı ard arda coşkuyu. bakan nebati'in kadraja girmeye çalışırkenki rotasına ayrı, kadraja girdikten sonra reis-i cumhur'a kal gelmesi ve uzun uzun bakismalari derken yürüyen merdivenlerde iyice zivanadan çıktım. oradan geçtik reis-i cumhur'un kaşla göz arası çocukları zorbalaması videoları derken iyice sinirim bozuldu... metrodan çıkana kadar desibeli yuksek kahkahalar attim yer yer. metro'dan çıkınca anında konu değişti ve çok ciddi olduk. tekrar işletme önerileri konuştuk kendi aramızda... çok ilginç.
metro rutubetine ne karıştırıyorlarsa bende acayip kafa yapıyor.
bugün akşam saat 21:00 sularında taksim- mecidiyeköy istikametinde metroda olan kişiler kusuruma bakmasın. gülmeye ihtiyacım varmış demek ki gülmüsüm... adeta gençleştim ya. edepsizlik ne güzel bir şeymiş.
devamını gör...
6.
sinek, böcek öldürmek ufak tefek cinayet sayılır.
devamını gör...
7.
ne alaka ise serbest çağrışım, doma doma domates tatlı domates. *
devamını gör...