saat üçe geliyordu, evde herkes uyumuştu. yatağın içinde döndükçe çarşaf bacaklarıma dolanıyordu, sonunda pes ettim. sessizce kalktım, ayaklarımın altında parkenin çıkardığı o hafif gıcırtıyı bildiğim yerlere basarak geçtim, balkon kapısını yavaşça araladım. dışarısı serindi. nisan sonuydu ama gecenin bir vakti hâlâ ceketsiz çıkılmıyordu. sigara paketini pijama cebimde unutmuşum, iyi ki. bir tane çıkardım, çakmağı çakarken avucumla rüzgârı kestim, ilk dumanı içime çektiğimde omuzlarımın gevşediğini hissettim.

şehir uyuyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta soluk bir ışık vardı; belki bir uykusuz daha, belki unutulmuş bir lamba. aşağıda cadde bomboştu. gündüzleri kornaların, motor seslerinin, insan uğultusunun doldurduğu o yol şimdi bir nehir yatağı gibi kupkuru ve sessizdi. sokak lambalarının turuncu ışığı asfaltta göllenmişti. bu saatleri severdim. kimse benden bir şey istemezdi. ne telefon çalardı ne bir kapı. yalnızca ben, sigaram ve bu koca şehrin nefes alışı vardı. uzaktan bir köpek havladı, sonra sustu. bir yerlerde bir kamyon geçti, sesi gitgide inceldi, kayboldu.

elimdeki sigaranın közü karanlıkta parlıyordu. her nefeste biraz daha kısalıyor, küllük niyetine kullandığım eski konserve kutusuna kül düşüyordu. aslında bırakmam gerekiyordu, doktor da söylemişti, elif de her sabah koku yüzünden surat asıyordu. ama bu geceki sigara başkaydı. bir alışkanlık değil, bir mola gibiydi. kendimle baş başa kaldığım, hiçbir rol oynamadığım o birkaç dakika. elif'i düşündüm. içeride, yorganın altında kıvrılmış yatıyordu, saçları yastığa dağılmıştı. akşam yine küçük bir tartışma yaşamıştık, yaz tatiline nereye gidileceğini konuşurken. aslında aptalca bir konuydu, ikimiz de biliyorduk. yorgunluktan, birikmişlikten çıkan cinsten. yatağa sırt sırta girmiştik. şimdi buradan bakınca hepsi ne kadar önemsiz görünüyordu. sabah kalkınca kahvesini yapacaktım, o da gülümseyecek, mesele kapanacaktı. böyleydik biz.

rüzgâr biraz sertleşti, balkonun köşesindeki saksıda unuttuğumuz kuru dallar hışırdadı. gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yıldızların çoğunu yutmuştu ama yine de birkaç tanesi, orada olduklarını hatırlatmak istercesine inatla parlıyordu. bir uçak uzakta, yanıp sönen ışıklarıyla ufka doğru sessizce süzülüyordu. içinde kimler vardı, nereye gidiyorlardı, hiç bilmeyeceğim. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes daha çektim, közü kutunun kenarına bastırarak söndürdüm. duman ağzımdan çıkıp gecenin içinde dağıldı, yok oldu.

ellerim üşümüştü, ovuşturdum. içeri girmeden önce bir an daha durdum orada, korkuluğa yaslanıp aşağıyı seyrettim. bu şehir milyonlarca insanı barındırıyordu ve şu anda hepsi susmuştu. bunda tuhaf bir huzur vardı. sanki dünya birkaç saatliğine soluğunu tutmuş, herkes birbirini rahat bıraksın diye anlaşmıştı. kapıyı yavaşça kapattım, perdeyi çektim. yatağa döndüğümde elif uykusunda dönmüş, benim tarafıma doğru uzanmıştı. battaniyeyi üstüne çektim, yanına usulca uzandım. sigara kokusu üstümdeydi, sabah yine söylenirdi belki. ama artık uykum gelmişti. gözlerimi kapattım, şehir gibi ben de sonunda sustum.
devamını gör...
saat üçe geliyordu ki uykum kaçtı. yatakta bir süre döndüm durdum, sonra vazgeçtim. battaniyeyi omzuma attım, sigara paketini ve çakmağı sehpanın üstünden aldım, ayaklarımın ucuna basarak balkona çıktım. dışarısı serindi. içeride kalorifer kokan boğuk havadan sonra bu serinlik yüzüme iyi geldi. bir sigara çıkardım, çakmağın alevi bir an karanlığı yardı, sonra söndü. ilk nefesi çekerken şehre baktım. aşağıda hiçbir şey kımıldamıyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta bir tanesi mavimsi bir ışıkla yanıp sönüyordu; biri televizyonun karşısında uyuyakalmış olmalıydı. sokak lambaları boş kaldırımları aydınlatıyor, hiç kimse geçmiyordu. uzakta, çok uzakta bir köpek havladı, sonra o da sustu.

gündüzleri bu şehir insanın üstüne yürüyordu. kornalar, bağırışlar, otobüslerin homurtusu, kaldırımda birbirine çarpan omuzlar. ama şimdi, bu saatte, her şey durmuştu. sanki koca kent bir yorgunluğun ardından sırtüstü uzanmış, derin derin soluk alıyordu. bu sessizliğin içinde kendi nefesimi duyabiliyordum. sigaranın ucu her nefeste kızarıyor, sonra sönükleşiyordu. külü demir korkuluğun üstüne silktim. aklıma nedense elif geldi. ayrılalı aylar oldu, ama böyle sessiz saatlerde hâlâ o çıkıyordu karşıma.

onunla da böyle balkonlarda otururduk bir zamanlar, ikimiz de sabaha karşı uyuyamayan tiplerdik. o çayını yudumlar, ben sigaramı içerdim. konuşmadan da rahat ederdik. işte o sessizliği özlüyordum galiba, kadını değil de o sessizliği. battaniyeyi biraz daha topladım üstüme. rüzgâr yoktu ama gecenin kendine özgü bir soğuğu vardı, tenin altına sızan türden. karşı apartmanın önündeki ağaç dalları kıpırdamadan duruyordu, sanki onlar da nefeslerini tutmuştu.

bir ara gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yüzünden yıldızlar seçilmiyordu, yalnızca birkaç soluk nokta vardı orada burada. çocukken köyde, büyükbabamın evinin damında yatardık yazları. gökyüzü öyle kalabalıktı ki insan hangi yıldıza bakacağını şaşırırdı. şimdi ise şu gri örtünün altında, o kalabalığı hayal etmeye çalışıyordum. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, dumanı yavaşça bıraktım ve havada dağılışını seyrettim. aşağıda bir taksi belirdi, sarı ışığı sokağı bir baştan bir başa geçti, sonra köşeyi dönüp kayboldu. ardından yine o derin sessizlik çöktü.

bu anları seviyordum işte. kimseye hesap vermeden, kimseyle konuşmadan, yalnızca kendimle baş başa kaldığım bu gece yarılarını. gündüz taşıdığım yükler bir an için omuzlarımdan iniyordu. ne yarınki toplantı umurumdaydı ne ödenmemiş faturalar ne de içimde bir yerde hep kımıldayan o belirsiz huzursuzluk. yalnızca ben vardım, bir de uyuyan koca şehir. sigarayı korkuluğun kenarındaki küçük tabağa bastırdım. içeri girmeden önce bir kez daha döndüm; karşı bloğun o mavi ışığı sönmüştü artık. demek o da uyumuştu sonunda. balkon kapısını usulca kapattım. battaniyeyi sürükleyerek yatağa döndüm. camdan hâlâ o soluk aydınlık sızıyordu içeri. gözlerimi kapadım. uyku bu sefer gelir gibiydi; sessizlik yatağıma kadar takip etmişti beni.
devamını gör...
metronun içi tıkış tıkıştı. omuz omuza, sırt sırta, nefes nefese duran onlarca insanın arasında sinan, tutunduğu demire yaslanmış, vagonun camına bakıyordu. camda kendi yüzü görünüyordu, arkasında da başka yüzler; hepsi solgun, hepsi bir yere yetişmeye çalışan, hepsi başka bir dünyanın kapısında bekleyen yüzlerdi. sabahtan beri en az yüz kişiyle temas etmişti. kolları değmiş, çantaları çarpmış, aynı kokuyu solumuşlardı. ama tuhaftır, o kadar insanın içinde kendini bir kuyunun dibindeymiş gibi hissediyordu. kalabalık ne kadar sıkışırsa, o kadar tek başına kalıyordu sanki. bedenler yaklaştıkça aralarındaki mesafe büyüyordu.

yandaki adam telefonuyla konuşuyor, birine akşam ne pişireceğini soruyordu. karşısındaki genç kız kulaklığını takmış, gözlerini kapatmış, kendi müziğinin içinde kaybolmuştu. herkesin bir yere ait olduğu belliydi. herkesin bekleyeni, arayanı, akşam eve döndüğünde sofrada karşılaşacağı biri vardı. sinan bunu düşününce içinde soğuk bir şey kımıldadı. aslında bir zamanlar onun da vardı. elif akşamları kapıda beklerdi onu. ayakkabılarının sesini tanır, o daha anahtarı çevirmeden mutfaktan seslenirdi. şimdi o ses yoktu. ayrılalı sekiz ay olmuştu ama sinan hâlâ eve girdiğinde bir an duraksıyor, sanki birinin seslenmesini bekliyordu. sessizlik her seferinde onu yeniden yakalıyordu.

metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, bir grup insan indi, yerlerine yenileri doldu. bu değiş tokuş hiç durmuyordu; yüzler geliyor, yüzler gidiyor, hiçbiri kalmıyordu. sinan bir ara gülümsemek istedi, karşısındaki yaşlı kadına yer vermek için kımıldadı. kadın teşekkür etti, oturdu, sonra çantasını kucağına aldı ve pencereye döndü. o kısacık temas bile bitmişti. insan bu kadar kalabalığın içinde bir başkasına ne kadar dokunabilirdi ki?

cebindeki telefonu titredi. bir bildirimdi, iş grubundan biri bir şeyler yazmıştı. sinan ekrana baktı, okumaya bile üşendi. onlarca mesaj, onlarca konuşma, ama hiçbiri ona sabah nasıl uyandığını sormuyordu. kimse gerçekten sormuyordu. herkes bir şey söylüyordu ama kimse duymuyordu. belki de en büyük yalnızlık buydu; konuşmanın çok, dinlemenin az olduğu bir yerde durmak. vagon sarsıldı, tekrar hareket etti. sinan başını cama dayadı. camın soğukluğu alnına iyi geldi. bir an gözlerini kapadı ve hayal etti; ineceği durakta biri onu bekliyor olsa nasıl olurdu diye. merdivenlerin başında, kalabalığın içinden onu seçen bir yüz. el sallayan, gülümseyen. ama böyle biri yoktu. durakta onu yalnızca akşamın griliği ve eve giden uzun yol bekliyordu.

kendi durağına yaklaştıklarında kapıya doğru ilerledi. insanların arasından sıyrıldı, birkaç omza çarptı, birkaç özür mırıldandı. kapı açıldı, dışarı adımını attı. peronda yürürken arkasına baktı; metro yeniden doldu, kapılar kapandı, o kalabalık başka insanlarla birlikte uzaklaştı. içlerinden kimse sinan'ı hatırlamayacaktı. o da onları hatırlamayacaktı. merdivenleri çıkarken belki yarın biriyle konuşurum diye düşündü. belki elif'i değil ama başka birini, eski bir arkadaşını arardı. belki bu kadar kalabalığın içinde bir tek sesi duymak yeterdi. dışarı çıktığında hava kararmıştı, sokak lambaları yeni yanıyordu. yürüdü. kalabalık geride kalmıştı ama yalnızlık hâlâ yanı başındaydı, sadık bir yoldaş gibi, adımlarına uyum sağlayarak.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"serbest öykülerim (öykü)" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim