orijinal adı: трест д. е.
yazar: ilya ehrenburg
yayım yılı: 1923
yaşadığı olumsuz bir deneyim sonucu amerika'ya göç edip para babalarıyla anlaşarak avrupa'yı yok etme planları yapan aşk kurbanı bir adam, planlarını usta yazarın sürükleyici anlatımıyla bir bir gerçekleştirir. avrupa kapitalizmi ve siyasal düzeni ciddi şekilde eleştiriye tabii tutulur.
yazar: ilya ehrenburg
yayım yılı: 1923
yaşadığı olumsuz bir deneyim sonucu amerika'ya göç edip para babalarıyla anlaşarak avrupa'yı yok etme planları yapan aşk kurbanı bir adam, planlarını usta yazarın sürükleyici anlatımıyla bir bir gerçekleştirir. avrupa kapitalizmi ve siyasal düzeni ciddi şekilde eleştiriye tabii tutulur.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "elminster the wise" tarafından 28.04.2022 18:12 tarihinde açılmıştır.
1.
sovyet şair, yazar, savaş muhabiri ve gazeteci ilya grigoryeviç ehrenburg tarafından 1923 yılında yazılmış distopik eser. orijinal dilinde tpect d.e. olarak adlandırılan bu kakotopya; yazarın 1921 yılında yazdığı ve benim biraz maskaralık ile 'kehanetler kitabı' olarak adlandırdığım, rus avangardı'nın hoş bir örneği olan pikaresk eseri the extraordinary adventures of julio jurenito and his disciples ile benzer bir misyon taşır zira tröst'ün ana karakteri olan, monako prensinin gayrimeşru oğlu jens boot; avrupa kıtasını, biricik fenikeli prensesini uçsuz bucaksız bir çöle dönüştürme isteğinin altında yatan gerçek amacını bir genelevde rastlayıp okuduğu julio jurenito karakterinden alır. ehrenburg öyle dozunda öyle tatlı bir hiciv sunuyor ki; ilk önce padeniye parija'yı okusam hiç kuşkusuz eseri bunaltıcı ve ruhsuz bulurdum oysa tröst, kelimenin tam anlamıyla basit ihtişamlar romanı.
eserin içeriğinden bahsetmeden önce aslında şunu da belirtmem gerekiyor. esasında ehrenburg edebi açıdan çok fazla kurt vonnegut ve joseph heller ile yan yana koyabileceğim bir isim olmasa da bu eserde çok fazla vonnegut ve heller -ki bana kalırsa ikisi de aynı kemikler- tadı aldım. yine de ehrenburg, tamamen kendine has acımasız alaycılığı ile bu dokuyu biraz daha kırıyor.
monako prensi ve texel adasında yaşayan yerli bir kadının arasındaki 4 dakikalık bir aşkın talihsiz bir sonucu olan yens boot, kızıl saçları ve ihtişamlı güzelliği ile boot'un tıpkı avrupa gibi fenikeli prensese benzettiği lucy flamengo'nun dans davetini reddetmesi ile beraber hüsrana uğrayarak ufak bir not karalayıp ardından bir gemi ile amerika'ya yelken açar. lucy ve avrupa'ya duyduğu aşk ve hüsran eşit derecede paralar ana karakterimizi. amerika'ya gitmesinin hemen ardından bir otel odasında not defterine sarılarak gece gündüz avrupayı yok etme planlarını not alır.
yens en sonunda amerikalı üç para babasını tarafına çekerek, avrupayı yok etme planını uygulamak için d.e. tröst'ünü kurar. 1927'den 1940'a kadar geçen bu süreçte; fransa'nın saldırısı ile çöle dönüşen almanya, vehamete kapılıp kendi biyolojik silahları ile vurulan romanya ve polonya, hastalıktan kırılan italya ve isveç; ekonominin yerlebir olmasından sonra açlıktan kırılan ve sözde kibirli lordların dahi açlıktan gerçek anlamda birbirini yiyerek yok oluşa sürüklediği ingiltere ve elbette koca avrupa kıtasını tüm açgözlülüğü ile yiyip bitirdikten sonra uçsuz bucaksız çölün ortasında tek başına kalan ve iç savaşa sürüklenen fransa'nın kaderi tamamen her cephede bizzat yer alan ve el altından yaşanan bu kargaşayı yöneten yens tarafından kurgulanmış bir felaket senaryosu.
işin en hoş kısmı ise her ne kadar bu yıkım senaryosunun altında 'd.e.' imzalı belgeler, ilaçlar, şirketler yer alsa da esas yıkıma elleriyle kapılarını açanların özünde bizzat avrupalılar olmasıdır muhtemelen. bütün bu yıkımlardan sonra amerika'nın nasıl batan geminin mallarını yağmalamaya kalkıştığı da ironik ve güzel bir detaydı. tıpkı lucy gibi avrupa da günlerini doldurmuş; o güzel kızıl saçları artık boyalı, derisi izlerle kaplı ve kilo almış bir kadına dönüşmüştür yens'in gözünde. eserin sonunda boğa ya da başka değiş ile zeus -yens boot- artık çöle dönmüş biricik fenikeli prensesine -avrupa- kavuşur ve gözlerini burada kapatır. bu meşhur tröst'ün finansmanları olan avam, görgüsüz ve kesinlikle açgözlü olan amerikan para babaları ise kitabın sonunda emellerine çoktan kavuşmuştur. olası bir geleceğin okullarda okutulan tarihidir esasında eser. yazım biçimi ve kurgusu tamamen bu şekilde tasarlanmıştır ehrenburg tarafından. ingilizce çevirisini bulamamakla birlikte -türkçe çevirisi çok iyi sayılmaz- rusça'yı derdimi anlatacak kadar bile hatırlayamadığımdan yanlış hatırlamıyor isem mehmet özgül çevirisi ile okumuş, eserin çarpıcılığı karşısında dehşete düşmüştüm. çok daha güzel bölümleri olduğunu düşünmekle birlikte not aldığım bir kaç alıntıyı da not düşeyim.
"bak, pencerede bir lamba yanıyor. korkuyorum jan. sonsuz bir zaman içinde gidiyormuşuz gibime geliyor. sanki geçtiklerimiz kilometreler değil de yüzyıllar. dilimiz bir karış dışarıda, bir koşturmacadır tutturmuşuz. bak, deminki lambayı söndürdük, her yer dümdüz oldu. zamanın geçişini bütün benliğimle duyuyorum. göğsümde çarpan yürek değil, kronometre sanki." p.83
"londra olağan günlerinden birini yaşıyordu o gün de. kral muhafızları ak pak peruklarıyla sarayın önünde tur atıyorlar , işsizler ise makineli tüfeklerle ateş ederek zaman öldürüyorlardı. aç insanlar sokak ortasında düşüp ölüyordu da kimse dönüp bakmıyordu. karşılıklı iddiaya giren birtakım tuhaf adamlara sık sık rastlanır olmuştu : sonuncu ingiliz ne zaman ölecekti ? kötümserler ocakta , iyimserler ise mayısta diyorlardı." p. 147
genç adam, ayakta dikilirken ansızın ölen kadının önünde eğileceği yerde gazeteyi hemen açtı, gördüğü ilk haber karşısında dondu kaldı. genç adam; “aman tanrım!” diye bir çığlık attıktan sonra yolun üstüne yığılıverdi. güneyin duru gökleri gibi mavi, sağ teki monoklü gözlerinden tozlu yerlere, berlin’in yarı yarıya yıkılmış, kirletilmiş kaldırımlarına yağmur gibi yaşlar akıyordu. belediye doktoru, sesi birden kesilen gazete satıcısı kadının nabzını bulmaya çalışırken öfkeli öfkeli homurdanıyordu: “aman tanrım! ne karbonhidrat, ne yağ, ne de albümin. bugün aynı türden tam yüz sekizinci olay."
bütün bunlar olağan şeylerdendi. değil yalnız berlin’de avrupa’nın hiçbir kentinde ilgi çekici bir olay geçmedi. bergen’de saat 5.18’de kristens adlı bir balıkçı, ayakkabısını çıkardıktan sonra sahile kaygan bir kalkan balığı çıkardı. bir amerikalı turist kadın gülümseyerek kodak makinesini çevirdi, balığın resmini çekti. ama kalkan balığını kimse satın almadı. paris’te 5.07’de bankalar kapanıyordu. mösyö viol “lion credit”ten çıkınca göğüs cebindeki mendilin ucunu düzeltti, bastonunu sallayarak durağa yürüdü ve otobüs beklemeye başladı. otobüse bindiğinde mendilini çalmışlardı. mösyö viol hükümete sövdü, bütün iştahı kaçtı. cenova’da 5.47’de “sezar” adlı vapur iskeleye yanaşmıştı. pireta adındaki genç kız, amerikalı denizciye eteğini, sonra kesesini gösterdi. denizci anlamıştı, onunla bir köşeye gitti. pireta sıtmadan korktuğu için boynunda sarımsaktan dizilmiş bir kolye taşıyordu. pis kokudan hoşlanmayan denizci, kızın hak ettiği parayı ödemedi. kozlov’da 7.42’de kente yeni gelen “orman tröstü” yöneticisinin bağa saplı gözlüğünü aşırdığı için, komiser vanya globov karakolda hırsızı sorguya çekiyordu. canı sıkkındı globov’un. hırsız suçunu itiraf ettikçe bir polis ona küfür savuruyor, beylik çizmesiyle arada bir kıçına tekme atıyordu. bitişik odada komiserin kızı devrim şarkıları öğrenmekteydi. vanya globov cebinden sonya zaykina’nın ve karl marx’ın resimlerini çıkardı. sonya onu bırakmışmarx ise çoktan ölmüştü. vanya globov esnedi, divana uzandı. bu uğursuz saatte köhne avrupa’nın her yerinde yaşam böyleydi işte... lizbon’da birinin onuruna tören düzenlenmiş, budapeşte’de biri kurşuna dizilmişti. söylev verilmeyen, tüfek sesleri işitilmeyen yerlerde ise horultulardan, saat tik taklarından, sarhoş hıçkırıklarından, aç mide gurultularından başka bir şey işitilmiyordu. denizler; güneyde ahtapotları, alacalı midye kabuklarıyla, batıda profesör tavırlı istakozlarıyla, kuzeyde ışıl ışıl oynaşan ringa balıklarıyla hışırdayıp duruyordu. p. 18-19-20
komintern lokalinde yılbaşı eğlencesine katılan isyancılar, hayalciler ve çileciler “enternasyonal”i hep birlikte söylediler:
"uyan ey, lanetle yaftalanmış,
açlar ve köleler dünyası uyan!" p.100
eserin içeriğinden bahsetmeden önce aslında şunu da belirtmem gerekiyor. esasında ehrenburg edebi açıdan çok fazla kurt vonnegut ve joseph heller ile yan yana koyabileceğim bir isim olmasa da bu eserde çok fazla vonnegut ve heller -ki bana kalırsa ikisi de aynı kemikler- tadı aldım. yine de ehrenburg, tamamen kendine has acımasız alaycılığı ile bu dokuyu biraz daha kırıyor.
monako prensi ve texel adasında yaşayan yerli bir kadının arasındaki 4 dakikalık bir aşkın talihsiz bir sonucu olan yens boot, kızıl saçları ve ihtişamlı güzelliği ile boot'un tıpkı avrupa gibi fenikeli prensese benzettiği lucy flamengo'nun dans davetini reddetmesi ile beraber hüsrana uğrayarak ufak bir not karalayıp ardından bir gemi ile amerika'ya yelken açar. lucy ve avrupa'ya duyduğu aşk ve hüsran eşit derecede paralar ana karakterimizi. amerika'ya gitmesinin hemen ardından bir otel odasında not defterine sarılarak gece gündüz avrupayı yok etme planlarını not alır.
yens en sonunda amerikalı üç para babasını tarafına çekerek, avrupayı yok etme planını uygulamak için d.e. tröst'ünü kurar. 1927'den 1940'a kadar geçen bu süreçte; fransa'nın saldırısı ile çöle dönüşen almanya, vehamete kapılıp kendi biyolojik silahları ile vurulan romanya ve polonya, hastalıktan kırılan italya ve isveç; ekonominin yerlebir olmasından sonra açlıktan kırılan ve sözde kibirli lordların dahi açlıktan gerçek anlamda birbirini yiyerek yok oluşa sürüklediği ingiltere ve elbette koca avrupa kıtasını tüm açgözlülüğü ile yiyip bitirdikten sonra uçsuz bucaksız çölün ortasında tek başına kalan ve iç savaşa sürüklenen fransa'nın kaderi tamamen her cephede bizzat yer alan ve el altından yaşanan bu kargaşayı yöneten yens tarafından kurgulanmış bir felaket senaryosu.
işin en hoş kısmı ise her ne kadar bu yıkım senaryosunun altında 'd.e.' imzalı belgeler, ilaçlar, şirketler yer alsa da esas yıkıma elleriyle kapılarını açanların özünde bizzat avrupalılar olmasıdır muhtemelen. bütün bu yıkımlardan sonra amerika'nın nasıl batan geminin mallarını yağmalamaya kalkıştığı da ironik ve güzel bir detaydı. tıpkı lucy gibi avrupa da günlerini doldurmuş; o güzel kızıl saçları artık boyalı, derisi izlerle kaplı ve kilo almış bir kadına dönüşmüştür yens'in gözünde. eserin sonunda boğa ya da başka değiş ile zeus -yens boot- artık çöle dönmüş biricik fenikeli prensesine -avrupa- kavuşur ve gözlerini burada kapatır. bu meşhur tröst'ün finansmanları olan avam, görgüsüz ve kesinlikle açgözlü olan amerikan para babaları ise kitabın sonunda emellerine çoktan kavuşmuştur. olası bir geleceğin okullarda okutulan tarihidir esasında eser. yazım biçimi ve kurgusu tamamen bu şekilde tasarlanmıştır ehrenburg tarafından. ingilizce çevirisini bulamamakla birlikte -türkçe çevirisi çok iyi sayılmaz- rusça'yı derdimi anlatacak kadar bile hatırlayamadığımdan yanlış hatırlamıyor isem mehmet özgül çevirisi ile okumuş, eserin çarpıcılığı karşısında dehşete düşmüştüm. çok daha güzel bölümleri olduğunu düşünmekle birlikte not aldığım bir kaç alıntıyı da not düşeyim.
"bak, pencerede bir lamba yanıyor. korkuyorum jan. sonsuz bir zaman içinde gidiyormuşuz gibime geliyor. sanki geçtiklerimiz kilometreler değil de yüzyıllar. dilimiz bir karış dışarıda, bir koşturmacadır tutturmuşuz. bak, deminki lambayı söndürdük, her yer dümdüz oldu. zamanın geçişini bütün benliğimle duyuyorum. göğsümde çarpan yürek değil, kronometre sanki." p.83
"londra olağan günlerinden birini yaşıyordu o gün de. kral muhafızları ak pak peruklarıyla sarayın önünde tur atıyorlar , işsizler ise makineli tüfeklerle ateş ederek zaman öldürüyorlardı. aç insanlar sokak ortasında düşüp ölüyordu da kimse dönüp bakmıyordu. karşılıklı iddiaya giren birtakım tuhaf adamlara sık sık rastlanır olmuştu : sonuncu ingiliz ne zaman ölecekti ? kötümserler ocakta , iyimserler ise mayısta diyorlardı." p. 147
genç adam, ayakta dikilirken ansızın ölen kadının önünde eğileceği yerde gazeteyi hemen açtı, gördüğü ilk haber karşısında dondu kaldı. genç adam; “aman tanrım!” diye bir çığlık attıktan sonra yolun üstüne yığılıverdi. güneyin duru gökleri gibi mavi, sağ teki monoklü gözlerinden tozlu yerlere, berlin’in yarı yarıya yıkılmış, kirletilmiş kaldırımlarına yağmur gibi yaşlar akıyordu. belediye doktoru, sesi birden kesilen gazete satıcısı kadının nabzını bulmaya çalışırken öfkeli öfkeli homurdanıyordu: “aman tanrım! ne karbonhidrat, ne yağ, ne de albümin. bugün aynı türden tam yüz sekizinci olay."
bütün bunlar olağan şeylerdendi. değil yalnız berlin’de avrupa’nın hiçbir kentinde ilgi çekici bir olay geçmedi. bergen’de saat 5.18’de kristens adlı bir balıkçı, ayakkabısını çıkardıktan sonra sahile kaygan bir kalkan balığı çıkardı. bir amerikalı turist kadın gülümseyerek kodak makinesini çevirdi, balığın resmini çekti. ama kalkan balığını kimse satın almadı. paris’te 5.07’de bankalar kapanıyordu. mösyö viol “lion credit”ten çıkınca göğüs cebindeki mendilin ucunu düzeltti, bastonunu sallayarak durağa yürüdü ve otobüs beklemeye başladı. otobüse bindiğinde mendilini çalmışlardı. mösyö viol hükümete sövdü, bütün iştahı kaçtı. cenova’da 5.47’de “sezar” adlı vapur iskeleye yanaşmıştı. pireta adındaki genç kız, amerikalı denizciye eteğini, sonra kesesini gösterdi. denizci anlamıştı, onunla bir köşeye gitti. pireta sıtmadan korktuğu için boynunda sarımsaktan dizilmiş bir kolye taşıyordu. pis kokudan hoşlanmayan denizci, kızın hak ettiği parayı ödemedi. kozlov’da 7.42’de kente yeni gelen “orman tröstü” yöneticisinin bağa saplı gözlüğünü aşırdığı için, komiser vanya globov karakolda hırsızı sorguya çekiyordu. canı sıkkındı globov’un. hırsız suçunu itiraf ettikçe bir polis ona küfür savuruyor, beylik çizmesiyle arada bir kıçına tekme atıyordu. bitişik odada komiserin kızı devrim şarkıları öğrenmekteydi. vanya globov cebinden sonya zaykina’nın ve karl marx’ın resimlerini çıkardı. sonya onu bırakmışmarx ise çoktan ölmüştü. vanya globov esnedi, divana uzandı. bu uğursuz saatte köhne avrupa’nın her yerinde yaşam böyleydi işte... lizbon’da birinin onuruna tören düzenlenmiş, budapeşte’de biri kurşuna dizilmişti. söylev verilmeyen, tüfek sesleri işitilmeyen yerlerde ise horultulardan, saat tik taklarından, sarhoş hıçkırıklarından, aç mide gurultularından başka bir şey işitilmiyordu. denizler; güneyde ahtapotları, alacalı midye kabuklarıyla, batıda profesör tavırlı istakozlarıyla, kuzeyde ışıl ışıl oynaşan ringa balıklarıyla hışırdayıp duruyordu. p. 18-19-20
komintern lokalinde yılbaşı eğlencesine katılan isyancılar, hayalciler ve çileciler “enternasyonal”i hep birlikte söylediler:
"uyan ey, lanetle yaftalanmış,
açlar ve köleler dünyası uyan!" p.100
devamını gör...
"tröst (kitap)" ile benzer başlıklar
tröst
1
