çatalhöyük
öğrencilik hayatım boyunca çalışmak istediğim ikinci kazı alanıdır.
konuyla alakalı michael balter tarafından yazılan tanrıça ve boğa kitabını okunabilir.
konuyla alakalı michael balter tarafından yazılan tanrıça ve boğa kitabını okunabilir.
devamını gör...
insanlarla tartışmaktan bıkmak
herhangi bir konuda yobaz olan insanlarla ile tartışmak elbette saçmalıktır. ama içinize bir umut düşer,belki sizi anlayacaktır bu sefer. ve aynı döngü. o kadar argüman,o kadar zamanınız çöp olur.bence asıl bundan bıkmışız.
devamını gör...
en sevdiğiniz düetler
shakira ft. alejandro sanz - la tortura. şöyle bırakalım canlı performans görsün gözler.
devamını gör...
yazarların en ilginç kaybolma anıları
küçüktüm bayağı, doğrusu hiç hatırlamıyorum, annem babam anlatıyor. annemler serada çalışıyormuş, ben de dışarıda oynuyormuşum ne oynuyorsam artık. bir an da annem çocuğa bakayım demiş ama yokum. annem komşulara sormuş, babam etrafa bakmış saklanmış mıyım diye ama yokum. nerdeyim dersiniz? evin yakınında otlarla dolu bir kesik varmış ben orda uyuyormuşum. babamlar başta telaştan hiç fark etmemişler sonra babamın bir anda gözüne çarpmışım. tak ordayım uyuyorum. bendeki keyfe bakar mısınız? köy yanıyor umrumda değil havaları. küçükmüşüm ama. annemlere göre kayboldum bana göreyse dinlenme molası. orda neden uyudum hiçbir fikrim yok. hep gülümseyerek anımsadığımız küçüklük anılarımdan biri.
devamını gör...
kubbealtı lugatı
annem evde kitap okunmasini da istiflenmesini de sevmeyen bir kadın (esasında kitap sevmiyor) olduğu için evdeki tüm kitaplar koliler içinde garajda istiflenmiş duruyordu. ihtiyacımız oldukça almak için garaja inip yerine önceki kitabı bırakmak sureti ile eve yeni kitap sokabiliyorduk.
neyse ki geçen yaz patlayan su deposu sayesinde ıslanan koliler kendilerini koyvermiş kitaplar şu içinde yüzer hale gelmiş. bu duruma sevinen anneme gün doğmuş bunlar işe yaramaz kafasiyla çöpe attırmış. bu kadarla kalsa yine iyi... öğrendim ki canim annem evdeki üç ciltlik kubbealtı lügatini da 'kimin işine yarar bu?' deyip atmış.
bari iskenderiye hamamlarinda yaktırsaydın dedim öylece duruyor karşımda, halife ömer gibi kadin evlerden ocaklardan ırak.
neyse ki geçen yaz patlayan su deposu sayesinde ıslanan koliler kendilerini koyvermiş kitaplar şu içinde yüzer hale gelmiş. bu duruma sevinen anneme gün doğmuş bunlar işe yaramaz kafasiyla çöpe attırmış. bu kadarla kalsa yine iyi... öğrendim ki canim annem evdeki üç ciltlik kubbealtı lügatini da 'kimin işine yarar bu?' deyip atmış.
bari iskenderiye hamamlarinda yaktırsaydın dedim öylece duruyor karşımda, halife ömer gibi kadin evlerden ocaklardan ırak.
devamını gör...
akşam bana gelsene yumurta kırarım yeriz diyen erkek
alfa oğlu alfadır. sevdiceğini, elleriyle kırıp hazırladığı yumurtayla besleyecek kadar düşünceli, sevdalı bir kraldır. böyle düşünceli erkekleri üzmeyin hanımlar.
devamını gör...
renkli mahlas
birkaç aylık sar oradan abicim.
devamını gör...
15 yaşında çocukların evlenmesine insan hakkı demek
bir insanın çocuk dogurabilecek fiziki olgunluğa ulaşması 20 yaşını buluyor bizim ülkemizde 13 - 15 yaşında evlendirilip çocuk doğuran çocuklar var ve bunun doğru olduğunu düşünen beyinsiz insanlar var. pedofiliyi yasallaştırmaktır bu.
devamını gör...
iyi bir insan olmak
erdemli, adaletli, iffet sahibi, izzet sahibi, ağırbaşlı, hoşgörülü, dostluğa değer veren, güleç yüzlü, gösterişten uzak karakterde olmak.
devamını gör...
hiç büyük kadın yazar olmaması
(bkz: emily bronte) (bkz: charlotte brontë) (bkz: ursula k. le guin) (bkz: jane austen) (bkz: virginia woolf) (bkz: tezer özlü) ) (bkz: tomris uyar) (bkz: gülten dayıoğlu) (bkz: halide edip adıvar)
hepsini sayamam fakat araştırınca olduğunu görebilirsiniz hepsi de güzellik abidesi olan hanımefendiler değiller.
(bkz: google amca)
hepsini sayamam fakat araştırınca olduğunu görebilirsiniz hepsi de güzellik abidesi olan hanımefendiler değiller.
(bkz: google amca)
devamını gör...
yazmayınca unutulmak
büyük haksızlık.
devamını gör...
geceye bir sanat eseri bırak
"jeanne samary - la reverie"
pierre auguste renoir, 1877

renoir, fransız aktrist jeanne samary'nin birçok resmini yapmıştır. kesin olmamakla birlikte, birbirlerine aşık oldukları yönünde söylentiler var.
samary, 3 yıl renoir ile çalıştıktan sonra resimlerini başarılı bulmadığını söyleyerek başka bir ressamla çalışmaya başlar. ressamın daha sonra yaptığı bir resimden yola çıkarak buna çok içerlediği düşünülmektedir.

"luncheon of the boating party" eserinde solda köpeğini seven kadın, 1890'da evlendiği aline. ama resmi ilginç yapan bu değil. en sağda elini yüzüne götürmüş siyah eldivenli kadına dikkat edin, samary. her zaman resimlerinde ön planda tuttuğu samary'ye artık ne kadar uzak olduğunu anlatmak istemiştir.
pierre auguste renoir, 1877

renoir, fransız aktrist jeanne samary'nin birçok resmini yapmıştır. kesin olmamakla birlikte, birbirlerine aşık oldukları yönünde söylentiler var.
samary, 3 yıl renoir ile çalıştıktan sonra resimlerini başarılı bulmadığını söyleyerek başka bir ressamla çalışmaya başlar. ressamın daha sonra yaptığı bir resimden yola çıkarak buna çok içerlediği düşünülmektedir.

"luncheon of the boating party" eserinde solda köpeğini seven kadın, 1890'da evlendiği aline. ama resmi ilginç yapan bu değil. en sağda elini yüzüne götürmüş siyah eldivenli kadına dikkat edin, samary. her zaman resimlerinde ön planda tuttuğu samary'ye artık ne kadar uzak olduğunu anlatmak istemiştir.
devamını gör...
diyafram solunumu
nefes kontrolünün diyafram kası ile sağlanmasıdır. diyafram solunumunda nefes alırken karın şişer, verirken normal haline döner.
doğumdan itibaren aslında içgüdüsel olarak diyafram solunumu yaparız ancak türkiye'de çocuklara verilen yetersiz eğitim ve insanların bu konuda bilinçli olmamasından dolayı bir süre sonra solunum şekli göğüs solunumuna evriliyor. bu da nefes kontrolünün yetersiz sağlanmasına yol açabiliyor.
batılı toplumlarda kiliselerde şarkı/ilahi okutmayla başlayan süreçte çocuklara diyafram solunumu öğretiliyor.* bu yüzden birçoğu seslerinin kontrolünü etkili bir şekilde sağlayabiliyor büyüdüklerinde. bizim de bu konuda çocukları ve hatta şimdi yetişkinleri de bilinçlendirmemiz gerekiyor. bu konu ile alakalı olarak #345399 no'lu tanımda da olayın öneminin anatomik ve fizyolojik alt yapısından anlaşılacak düzeyde bahsetmeye çalıştım.
bol diyaframlı günler.*
doğumdan itibaren aslında içgüdüsel olarak diyafram solunumu yaparız ancak türkiye'de çocuklara verilen yetersiz eğitim ve insanların bu konuda bilinçli olmamasından dolayı bir süre sonra solunum şekli göğüs solunumuna evriliyor. bu da nefes kontrolünün yetersiz sağlanmasına yol açabiliyor.
batılı toplumlarda kiliselerde şarkı/ilahi okutmayla başlayan süreçte çocuklara diyafram solunumu öğretiliyor.* bu yüzden birçoğu seslerinin kontrolünü etkili bir şekilde sağlayabiliyor büyüdüklerinde. bizim de bu konuda çocukları ve hatta şimdi yetişkinleri de bilinçlendirmemiz gerekiyor. bu konu ile alakalı olarak #345399 no'lu tanımda da olayın öneminin anatomik ve fizyolojik alt yapısından anlaşılacak düzeyde bahsetmeye çalıştım.
bol diyaframlı günler.*
devamını gör...
fanustaki balık
ölür. japon balıklarının balık başına 20 lt suya ihtiyacı olurmuş. basit bir balık gibi görünse de ciddi bakım gerektiriyor.
devamını gör...
pazarlık yapabilen insan
yaşamını devam ettirebilmek için gerekli forma ulaşmış insan kişisi. hayranım kendilerine.
üniversitedeyken 'abi biz öğrenciyiz' deyip bir iki kez becerebildiğim durum. hoş öğrenciyiz dediğimiz zaman bazen fiyat arttıranlarda çıkıyordu. gözler bir an çipil çipil oluyor ve ağızlarından salyamsı bir şeyler akıyordu.
bir iki kez pazarlık yapacağım derken 'aa durun bunun fiyatı aslında şuymuş' cevabı alıp daha pahalıya aldığım oldu.
afganistan'da alış verişe çıktığımız zaman bizi gören afgan esnafı 'para miyaya para miyaya' * diye bağırıyordu. hah para ne gezer bizde yav. dükkana girip fahiş fiyatlara yok almıyorum diye çıkarken kapıya yaklaştığımız an 'bite bite' derlerdi. hah işte bir üniversite bir de afganistan'da gördüğümü uygulama yöntemiyle bir iki kez başardım. sonrası hep hüsran pek hüsran. *
üniversitedeyken 'abi biz öğrenciyiz' deyip bir iki kez becerebildiğim durum. hoş öğrenciyiz dediğimiz zaman bazen fiyat arttıranlarda çıkıyordu. gözler bir an çipil çipil oluyor ve ağızlarından salyamsı bir şeyler akıyordu.
bir iki kez pazarlık yapacağım derken 'aa durun bunun fiyatı aslında şuymuş' cevabı alıp daha pahalıya aldığım oldu.
afganistan'da alış verişe çıktığımız zaman bizi gören afgan esnafı 'para miyaya para miyaya' * diye bağırıyordu. hah para ne gezer bizde yav. dükkana girip fahiş fiyatlara yok almıyorum diye çıkarken kapıya yaklaştığımız an 'bite bite' derlerdi. hah işte bir üniversite bir de afganistan'da gördüğümü uygulama yöntemiyle bir iki kez başardım. sonrası hep hüsran pek hüsran. *
devamını gör...
eastern promises
david cronenberg imzası taşıyan, 2007 yapımı, başrollerinde naomi watts ve viggo mortensen'in arzı endam ettiği bir güzel film. hassas bünyelere tavsiye edilmez. son derece çarpıcı sahnelere sahiptir. ciddi dram içerir bunun da çok ötesinde bir netlikte işlenmiştir konusu. oyuncuyu iyi yönetmeyi bilen bir yönetmen cronenberg. yine de şu an bile, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen vincent cassel'lı sahnelerin saf yetenek olduğunu hatırlıyorum, düşünüyorum.
bebeğini henüz kaybetmiş, rus bir baba ve ingiliz bir anneye sahip sıradan bir kadın. filmin başından itibaren naif, yufka yürekli olarak lanse edilmiş, seyirciye bu adamda bir olaylar var dedirtmiş bir mafya şoförü, kötülük yapan adamlar, çökertilmesi gereken bir örgüt. david cronenberg'i tanımayan biri pekala bu sıradan kadının gözünü karartıp, kendisinin ve tüm sevdiklerinin hayatını riske atmak pahasına mafyaya savaş açacağını, aslında iyi olan abinin de yardımıyla koca örgütü 150 küsür dakikalık bol koşmalı, bol aksiyon sahneli bir film ile çökerteceğini düşünebilir. ama gerçek hayatta işler böyle olmuyor. gerçek hayatta sıradan insanlar boylarını aşan tehlikeli işlere kalkışmıyor, iyi adamlarla kötü adamlar dövüşürken iyi adamlar da yara alıyor, hatta bazen sadece şans yanlarında olduğu için kavgadan galip çıkıyor. cronenberg sinemada insanlara görmek istediklerini değil, gerçekliği tüm çıplaklığı ile anlatmayı düstur edinmiş bir yönetmen. bu filmi ile de bunu ne kadar başarılı bir şekilde yaptığını bir kez daha göstermiş.
bebeğini henüz kaybetmiş, rus bir baba ve ingiliz bir anneye sahip sıradan bir kadın. filmin başından itibaren naif, yufka yürekli olarak lanse edilmiş, seyirciye bu adamda bir olaylar var dedirtmiş bir mafya şoförü, kötülük yapan adamlar, çökertilmesi gereken bir örgüt. david cronenberg'i tanımayan biri pekala bu sıradan kadının gözünü karartıp, kendisinin ve tüm sevdiklerinin hayatını riske atmak pahasına mafyaya savaş açacağını, aslında iyi olan abinin de yardımıyla koca örgütü 150 küsür dakikalık bol koşmalı, bol aksiyon sahneli bir film ile çökerteceğini düşünebilir. ama gerçek hayatta işler böyle olmuyor. gerçek hayatta sıradan insanlar boylarını aşan tehlikeli işlere kalkışmıyor, iyi adamlarla kötü adamlar dövüşürken iyi adamlar da yara alıyor, hatta bazen sadece şans yanlarında olduğu için kavgadan galip çıkıyor. cronenberg sinemada insanlara görmek istediklerini değil, gerçekliği tüm çıplaklığı ile anlatmayı düstur edinmiş bir yönetmen. bu filmi ile de bunu ne kadar başarılı bir şekilde yaptığını bir kez daha göstermiş.
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
umarım tercih ettiğin hayat biraktiğin hayata değmistir.
devamını gör...
yoldaş'tan normal sözlük yazarlarına açık mektup
kafa sözlüğün bal porsuğu nick'li kaliteli bir yazarı var hemen ün'ü duyulmuş mu vay be..
devamını gör...

