ağaca çıkabilen yazar
çocukluğu trabzon'un göğe varan ağaçlarının tepesinde geçen, babaannesi 70 yaşına kadar ağaca çıkan, mahlasında köylülük olan yazar.
bizim orda, en tatlı meyve ağaçta yenen meyvedir.
bizim orda, en tatlı meyve ağaçta yenen meyvedir.
devamını gör...
güne psikolojik bir tespit bırak
dünyada yalnız ve çaresiz gibi hissediyorsunuz ya ha işte o tam isabet bir tespit. isabet olmayan bir tek sizin böyle hissettiğinizi sanmanız.
devamını gör...
en müslüm gürsesçi özelliğiniz
benim de gönlümde kadehler kırılıyor.
devamını gör...
dünyayı değiştiren 17 denklem
bilim tarihinin mihenk taşı sayılan eşitlikler.
çok uzun bir tanım olacak ama mutlaka ilgisi olanlar vardır diyerek elimi korkak alıştırmıyor ve başlıyorum. bazı gbkz'lerin altı boş olabilir. doldurmak isteyen çekinmesin, önden buyursun *
1- pisagor teoremi
bir dik üçgenin kenarları arasındaki ilişkiyi açıklayan teorem. buna göre, dik üçgenin kısa iki kenarının kareleri toplamı, uzun kenarın karesine eşittir.
görsel
2- logaritma
matematikte üstel fonksiyon adını verdiğimiz fonksiyonlar var. bunlar sabit bir sayı olan bir tabanla, değişken bir bilinmeyen olan üslerden oluşur. 2 üzeri x gibi... logaritmalar, bu fonksiyonların tersidir. tabloda 2 numarada bulunan denklem, özellikle büyük sayıların çarpımını kolaylaştıran, bir logaritma çarpım formülünün, logaritma toplamasına dönüştürülmesidir.
şu şekilde gördüğünüz üstteki formül, bunun ifadesidir.
3- kalkülüs
diferansiyel denklemler, integraller olarak da isimlerini duyduğunuz denklemlerle ilgili bir formül... 3 numaradaki formül türevi tanımlıyor. çoğu kişiye anlamsız birtakım karalamalar gibi görünse de, türev matematik kadar fizikte de önemli bir kavram. örneğin ivme dediğimiz şey, hızın zamana göre türevidir. bu denklem de türevin genel ifadesidir ve türevlenebilen her konuya uygulanabilir.
4- yer çekimi kanunu
genel olarak kütle çekimi olarak bilinen fiziksel özellik, incelenen cisim dünya (yani yer) ise yer çekimi olarak adlandırılır. isaac newton tarafından tanımlanan bu kanun, 2 kütle arasındaki çekim kuvvetinin, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu ifade eder. yani aradaki uzaklık arttıkça, kütle çekim kuvveti bu uzaklığın karesi kadar azalacaktır. kozmoloji için oldukça önemli bir kanundur bu. sadece dünya için değil, evrensel kütle çekim yasası olarak da kullanılır çünkü.
formüldeki büyük g, evrensel çekim sabitidir. m1 ve m2, aralarındaki kütle çekim kuvveti hesaplanacak 2 cismin kütleleri, paydadaki r ise bu cisimler arasındaki uzaklıktır.
5- (-1) sayısının karekökü
karmaşık sayılar adını verdiğimiz bir kavram var matematikte. bu sayılar bir reel, bir de sanal kısımdan oluşurlar. reel kısımlarla yapılan işlemler, bildiğimiz matematik işlemleridir ve herkesçe malumdur. sanal kısımlarla işlem yapmak biraz daha fazlasını gerektirir.
karekök içerisinde genel olarak pozitif sayılar görmeye alışkınızdır. önceki cümlede verdiğim linkteki tabloya bakarsanız, kendisiyle çarpılmış bir sayının, karekök dışına yine kendisi olarak çıktığını göreceksiniz. örneğin karekök 4 demek, 2 demektir. zira 4 dediğimiz sayı, 2 sayısının kendisiyle çarpılmasından elde edilir.
fakat karekök içerisinde negatif bir sayı olursa ne yapacağız? çünkü bir sayıyı kendisiyle çarpmak demek, sonucun pozitif olması anlamına gelir. o halde biz hangi sayıyı kendisiyle çarpıp da negatif bir sayı elde edebiliriz ki? işte burada devreye i sayısı girer. -1 dediğimiz bu sayı, i'nin karesi olarak kabul edilir ve işlemler buna göre yapılır. neye yarıyor bu sayılar peki? sim kart kodlamalarında kullanılıyor örneğin, kullandığımız birçok alette bulunan elektronik devrelerle ilgili hesaplarda kullanılıyor vs... yani önemli bir buluş bu i'nin karesi.
6- çokyüzlüler için euler formülü
çokyüzlü nedir? işte bunlara benzer, adı üzerinde çok yüzü olan cisimlerdir.
linkte gördüğünüz gibi oldukça basit bir formül bu.
v; söz konusu çokyüzlünün köşe sayısı,
e; aynı şeklin kenar sayısı,
f; yine aynı şeklin yüz sayısı
gördüğünüz gibi şeklinizin kaç yüzü olursa olsun, sonuç daima 2'dir. topoloji adlı matematik dalında kullanılır bu bilgi.
7- normal dağılım
gauss dağılımı olarak da bilinen bu dağılım, istatistiksel bir olasılık dağılımıdır.
istatistiksel bir veri setimiz olsun. bu formül bize der ki, bu setteki değerler içerisinde, hepsinin toplamından ortaya çıkan ortalama bir değer vardır ve siz o değere ne kadar çok yaklaşırsanız, incelediğiniz olayın görülme ihtimali de o derece artar. aksine, değerden uzaklaştıkça, olayın görülme ihtimali de azalır.
istatistik, matematik, fizik, sosyal bilimler gibi çok fazla kullanım alanı bulunur bu formülün.
8- dalga denklemi
bu denklem, tıpkı türevde olduğu gibi, bir değerin zaman göre nasıl değiştiğini verir bize.
9- fourier dönüşümü
doğada mekanik dalga ve elektromanyetik dalga dediğimiz fiziksel birtakım özellikler var. bunlar etrafımızda deneyimlediğimiz günlük hayattan, göremediğimiz kuantum dünyasına kadar her yerdedir. ses dalgaları, deprem dalgaları, kuantumdaki olasılık dalgaları gibi...
bazen bu dalgaları analiz ederken bazı dağınık dalga parçalarını birleştirmemiz ve tüme varmamız gerekebilir. fourier dönüşümü tam da bu işe yarar. elektromanyetik dalgalara da uygulanabildiğinden, çok geniş kullanım alanı bulunur.
10- navier - stokes denklemi
diferansiyel denklemlerden biri olan bu denklem akışkanların davranışını inceler. okyanus dalgaları, yıldız yapıları, bir uçağın etrafındaki hava akımları gibi birçok konuyu ilgilendirir.
11- maxwell denklemleri
elektrik alanı ve manyetik alan arasındaki ilişkiyi inceleyen bu denklemler, fizikte çığır açan denklemlerdendir çünkü elektromanyetizmanın temelidir bunlar. hayatın her alanında önemli olan ışık bir elektromanyetik dalga olduğundan, bu denklemler kullandığımız birçok teknolojinin de temeli oldu.
12- termodinamiğin ikinci yasası
"kapalı bir sistem içerisinde entropi ya artar ya da sabit kalır, azalmaz" olarak özetlenebilir. daha fazla bilgi için:
(bkz: termodinamiğin ikinci yasası)
entropi
fiziksel yasaların çoğu çift yönlü çalışırken, bu yasa sadece entropinin artacağı yönde çalışır.
13- izafiyet teorisi
özel görelilik ve genel görelilik konularını hepiniz bir yerlerde duymuşsunuzdur diye düşünüyorum. her ne kadar albert einstein nobel'i bunlardan biriyle almamış olsa da, oldukça ünlü kuramlardır bunlar.
söz konusu denklemi de yine bir yerlerde görmüşsünüzdür. bu denklem bize -en azından bildiğimiz evrende- kütlesi olan hiçbir şeyin, ışık hızına ulaşıp onu geçemeyeceğini söyler basitçe. yine fizikte çığır açtığını söylemeye gerek yok sanırım.
14- schrödinger denklemi
kuantum sistemlerindeki bilgiye ulaşabilmemizi sağlayan değerli bir denklemdir. atom altı parçacıklarla ilgili konularda karşımıza çıkar ve kuantum mekaniği için son derece önemlidir.
15- bilgi teorisi
matematik ve elektrik mühendisliğinde kullanılır. bilişim kuramı adıyla da bilinir. konu hakkında fazla bilgim olmadığından alıntı ile özetleyeceğim.
--- alıntı ---
"denklem shannon bilgi entropisi içindir. yukarıda verilen termodinamik entropi ile olduğu gibi, bu bir bozukluk ölçüsüdür. bu durumda, bir mesaj, bir kitap, internette gönderilen bir jpeg resmi veya sembolik olarak temsil edilebilecek herhangi bir şeyin bilgi içeriğini ölçer. bir mesajın shannon entropisi, içeriğinin bir kısmını kaybetmeden mesajın ne kadar sıkıştırılacağına ilişkin daha düşük bir sınırı temsil eder.
...
stewart’a göre, bilgi çağını başlatan denklem bu olmuştur.”
(matematiksel.org'dan alıntıdır.)
"bilginin önemli bir ölçütü, genellikle depolama ve iletişim için gerekli olan parçaların ortalama sayısı olan entropidir. entropi, bir rastgele değişkenin değerini tahmin ederken belirsizliği nicelikselleştirir. örneğin, bir yazı tura oyunun sonuç için sağladığı bilgi, bir zar atma oyunun sonuç için sağladığı bilgiden daha azdır. yazı tura oyununda eşit olasılıklı iki sonuç vardır, zar atma oyununda ise eşit olasılıklı altı sonuç. bu nedenle yazı tura oyunu daha düşük entropiye sahiptir."
(wikipedia'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
16- kaos teorisi
ilk bakışta kaotik, yani rastgele ve düzensiz görünse de, daha küçük ölçekte bakıldığında anlam kazanan davranışlar gösteren sistemlerle ilgili, kullanım alanı geniş bir formül. karmaşık ve tahmin edilemeyen davranışlar gösteren sistemlerin açıklanmasında kullanılır da diyebiliriz.
burada yine bir alıntıya başvuracağım:
--- alıntı ---
kaos teorisi’nin ı̇lkeleri
• “kelebek etkisi” ve “başlangıç durumuna hassas bağımlılık”
karmaşık sistemlerdeki anlık değişmelerin, uzun dönemde önemli değişikliklere yol açması durumudur.
• kaos örüntüleri (chaos pattern)
düzensizlik düzenin bir parçasıdır. düzenden düzensizlik, düzensizlikten düzen oluşabilir.
• türbülans (onset on turbulance)
hareketin rastgeleliğidir ve tüm ölçeklerde aşırı dağınıklık, enerji boşalması, sürüklenmeninhâkim olmasıdır.
• çekici öğeler (strangeattractors)
sistem davranışları, farklı çekici öğelerin etkisi altına girme eğiliminde olması durumudur.
• geri bildirim (feedback)
sistemler olumsuz geri bildirimler sayesinde kendi düzenlerini sürdürürler. bir basamaktaki herhangi bir çıktı, bir sonraki basamak için geri bildirim niteliğindedir. böylece olumsuz geri bildirimler sistem sapmalarını düzenlerken, olumlu geri bildirimler sistemdeki sürdürülebilirliği sağlar.
• kendi kendine örgütlenme (self-organization)
her yaşayan organizma hayatta kalabilmek için enerji harcar. bu sistemlerde değişim rastgele değil bütüncüldür. başlangıç ve kırılma noktaları oluşunca bu süreç özgür hareketlerle doğal akışla kendiliğinden gerçekleşir.
• zaman zaman tekrarlar (ıteration)
bazı fonksiyonların basitçe tekrar etmesidir.
(dunya.com'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
17- black - scholes denklemi
fischer black ve myron scholes'a nobel ekonomi ödülü'nü kazandıran bu denklem, finans alanında kullanılan, bir çeşit fiyat belirleme tekniğidir.
son bir alıntı gelsin:
--- alıntı ---
denklemi bir örnek ile açıklamaya çalışalım. eti, kilosunu x tl’den satın alma opsiyonunun değerini 2 şey belirleyebilir; etin fiyatı ve et fiyatının hangi aralıklarda hareket ettiği. fakat opsiyon değeri ve etin fiyatı (değeri) düşünüldüğü gibi basit bir şekilde değişim göstermez. buradan hareketle eğer doğru et portföyü ve et alıp satmak için doğru opsiyonlara sahipseniz elinizde tamamen risksiz bir portföy var demektir. et fiyatı ve risk içermeyen fiyat aralığını bildiğiniz için, aradaki farka bakarak en iyi opsiyon değerini hesaplayabilirsiniz.
(bilim.org'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
çok uzun bir tanım olacak ama mutlaka ilgisi olanlar vardır diyerek elimi korkak alıştırmıyor ve başlıyorum. bazı gbkz'lerin altı boş olabilir. doldurmak isteyen çekinmesin, önden buyursun *
1- pisagor teoremi
bir dik üçgenin kenarları arasındaki ilişkiyi açıklayan teorem. buna göre, dik üçgenin kısa iki kenarının kareleri toplamı, uzun kenarın karesine eşittir.
görsel
2- logaritma
matematikte üstel fonksiyon adını verdiğimiz fonksiyonlar var. bunlar sabit bir sayı olan bir tabanla, değişken bir bilinmeyen olan üslerden oluşur. 2 üzeri x gibi... logaritmalar, bu fonksiyonların tersidir. tabloda 2 numarada bulunan denklem, özellikle büyük sayıların çarpımını kolaylaştıran, bir logaritma çarpım formülünün, logaritma toplamasına dönüştürülmesidir.
şu şekilde gördüğünüz üstteki formül, bunun ifadesidir.
3- kalkülüs
diferansiyel denklemler, integraller olarak da isimlerini duyduğunuz denklemlerle ilgili bir formül... 3 numaradaki formül türevi tanımlıyor. çoğu kişiye anlamsız birtakım karalamalar gibi görünse de, türev matematik kadar fizikte de önemli bir kavram. örneğin ivme dediğimiz şey, hızın zamana göre türevidir. bu denklem de türevin genel ifadesidir ve türevlenebilen her konuya uygulanabilir.
4- yer çekimi kanunu
genel olarak kütle çekimi olarak bilinen fiziksel özellik, incelenen cisim dünya (yani yer) ise yer çekimi olarak adlandırılır. isaac newton tarafından tanımlanan bu kanun, 2 kütle arasındaki çekim kuvvetinin, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu ifade eder. yani aradaki uzaklık arttıkça, kütle çekim kuvveti bu uzaklığın karesi kadar azalacaktır. kozmoloji için oldukça önemli bir kanundur bu. sadece dünya için değil, evrensel kütle çekim yasası olarak da kullanılır çünkü.
formüldeki büyük g, evrensel çekim sabitidir. m1 ve m2, aralarındaki kütle çekim kuvveti hesaplanacak 2 cismin kütleleri, paydadaki r ise bu cisimler arasındaki uzaklıktır.
5- (-1) sayısının karekökü
karmaşık sayılar adını verdiğimiz bir kavram var matematikte. bu sayılar bir reel, bir de sanal kısımdan oluşurlar. reel kısımlarla yapılan işlemler, bildiğimiz matematik işlemleridir ve herkesçe malumdur. sanal kısımlarla işlem yapmak biraz daha fazlasını gerektirir.
karekök içerisinde genel olarak pozitif sayılar görmeye alışkınızdır. önceki cümlede verdiğim linkteki tabloya bakarsanız, kendisiyle çarpılmış bir sayının, karekök dışına yine kendisi olarak çıktığını göreceksiniz. örneğin karekök 4 demek, 2 demektir. zira 4 dediğimiz sayı, 2 sayısının kendisiyle çarpılmasından elde edilir.
fakat karekök içerisinde negatif bir sayı olursa ne yapacağız? çünkü bir sayıyı kendisiyle çarpmak demek, sonucun pozitif olması anlamına gelir. o halde biz hangi sayıyı kendisiyle çarpıp da negatif bir sayı elde edebiliriz ki? işte burada devreye i sayısı girer. -1 dediğimiz bu sayı, i'nin karesi olarak kabul edilir ve işlemler buna göre yapılır. neye yarıyor bu sayılar peki? sim kart kodlamalarında kullanılıyor örneğin, kullandığımız birçok alette bulunan elektronik devrelerle ilgili hesaplarda kullanılıyor vs... yani önemli bir buluş bu i'nin karesi.
6- çokyüzlüler için euler formülü
çokyüzlü nedir? işte bunlara benzer, adı üzerinde çok yüzü olan cisimlerdir.
linkte gördüğünüz gibi oldukça basit bir formül bu.
v; söz konusu çokyüzlünün köşe sayısı,
e; aynı şeklin kenar sayısı,
f; yine aynı şeklin yüz sayısı
gördüğünüz gibi şeklinizin kaç yüzü olursa olsun, sonuç daima 2'dir. topoloji adlı matematik dalında kullanılır bu bilgi.
7- normal dağılım
gauss dağılımı olarak da bilinen bu dağılım, istatistiksel bir olasılık dağılımıdır.
istatistiksel bir veri setimiz olsun. bu formül bize der ki, bu setteki değerler içerisinde, hepsinin toplamından ortaya çıkan ortalama bir değer vardır ve siz o değere ne kadar çok yaklaşırsanız, incelediğiniz olayın görülme ihtimali de o derece artar. aksine, değerden uzaklaştıkça, olayın görülme ihtimali de azalır.
istatistik, matematik, fizik, sosyal bilimler gibi çok fazla kullanım alanı bulunur bu formülün.
8- dalga denklemi
bu denklem, tıpkı türevde olduğu gibi, bir değerin zaman göre nasıl değiştiğini verir bize.
9- fourier dönüşümü
doğada mekanik dalga ve elektromanyetik dalga dediğimiz fiziksel birtakım özellikler var. bunlar etrafımızda deneyimlediğimiz günlük hayattan, göremediğimiz kuantum dünyasına kadar her yerdedir. ses dalgaları, deprem dalgaları, kuantumdaki olasılık dalgaları gibi...
bazen bu dalgaları analiz ederken bazı dağınık dalga parçalarını birleştirmemiz ve tüme varmamız gerekebilir. fourier dönüşümü tam da bu işe yarar. elektromanyetik dalgalara da uygulanabildiğinden, çok geniş kullanım alanı bulunur.
10- navier - stokes denklemi
diferansiyel denklemlerden biri olan bu denklem akışkanların davranışını inceler. okyanus dalgaları, yıldız yapıları, bir uçağın etrafındaki hava akımları gibi birçok konuyu ilgilendirir.
11- maxwell denklemleri
elektrik alanı ve manyetik alan arasındaki ilişkiyi inceleyen bu denklemler, fizikte çığır açan denklemlerdendir çünkü elektromanyetizmanın temelidir bunlar. hayatın her alanında önemli olan ışık bir elektromanyetik dalga olduğundan, bu denklemler kullandığımız birçok teknolojinin de temeli oldu.
12- termodinamiğin ikinci yasası
"kapalı bir sistem içerisinde entropi ya artar ya da sabit kalır, azalmaz" olarak özetlenebilir. daha fazla bilgi için:
(bkz: termodinamiğin ikinci yasası)
entropi
fiziksel yasaların çoğu çift yönlü çalışırken, bu yasa sadece entropinin artacağı yönde çalışır.
13- izafiyet teorisi
özel görelilik ve genel görelilik konularını hepiniz bir yerlerde duymuşsunuzdur diye düşünüyorum. her ne kadar albert einstein nobel'i bunlardan biriyle almamış olsa da, oldukça ünlü kuramlardır bunlar.
söz konusu denklemi de yine bir yerlerde görmüşsünüzdür. bu denklem bize -en azından bildiğimiz evrende- kütlesi olan hiçbir şeyin, ışık hızına ulaşıp onu geçemeyeceğini söyler basitçe. yine fizikte çığır açtığını söylemeye gerek yok sanırım.
14- schrödinger denklemi
kuantum sistemlerindeki bilgiye ulaşabilmemizi sağlayan değerli bir denklemdir. atom altı parçacıklarla ilgili konularda karşımıza çıkar ve kuantum mekaniği için son derece önemlidir.
15- bilgi teorisi
matematik ve elektrik mühendisliğinde kullanılır. bilişim kuramı adıyla da bilinir. konu hakkında fazla bilgim olmadığından alıntı ile özetleyeceğim.
--- alıntı ---
"denklem shannon bilgi entropisi içindir. yukarıda verilen termodinamik entropi ile olduğu gibi, bu bir bozukluk ölçüsüdür. bu durumda, bir mesaj, bir kitap, internette gönderilen bir jpeg resmi veya sembolik olarak temsil edilebilecek herhangi bir şeyin bilgi içeriğini ölçer. bir mesajın shannon entropisi, içeriğinin bir kısmını kaybetmeden mesajın ne kadar sıkıştırılacağına ilişkin daha düşük bir sınırı temsil eder.
...
stewart’a göre, bilgi çağını başlatan denklem bu olmuştur.”
(matematiksel.org'dan alıntıdır.)
"bilginin önemli bir ölçütü, genellikle depolama ve iletişim için gerekli olan parçaların ortalama sayısı olan entropidir. entropi, bir rastgele değişkenin değerini tahmin ederken belirsizliği nicelikselleştirir. örneğin, bir yazı tura oyunun sonuç için sağladığı bilgi, bir zar atma oyunun sonuç için sağladığı bilgiden daha azdır. yazı tura oyununda eşit olasılıklı iki sonuç vardır, zar atma oyununda ise eşit olasılıklı altı sonuç. bu nedenle yazı tura oyunu daha düşük entropiye sahiptir."
(wikipedia'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
16- kaos teorisi
ilk bakışta kaotik, yani rastgele ve düzensiz görünse de, daha küçük ölçekte bakıldığında anlam kazanan davranışlar gösteren sistemlerle ilgili, kullanım alanı geniş bir formül. karmaşık ve tahmin edilemeyen davranışlar gösteren sistemlerin açıklanmasında kullanılır da diyebiliriz.
burada yine bir alıntıya başvuracağım:
--- alıntı ---
kaos teorisi’nin ı̇lkeleri
• “kelebek etkisi” ve “başlangıç durumuna hassas bağımlılık”
karmaşık sistemlerdeki anlık değişmelerin, uzun dönemde önemli değişikliklere yol açması durumudur.
• kaos örüntüleri (chaos pattern)
düzensizlik düzenin bir parçasıdır. düzenden düzensizlik, düzensizlikten düzen oluşabilir.
• türbülans (onset on turbulance)
hareketin rastgeleliğidir ve tüm ölçeklerde aşırı dağınıklık, enerji boşalması, sürüklenmeninhâkim olmasıdır.
• çekici öğeler (strangeattractors)
sistem davranışları, farklı çekici öğelerin etkisi altına girme eğiliminde olması durumudur.
• geri bildirim (feedback)
sistemler olumsuz geri bildirimler sayesinde kendi düzenlerini sürdürürler. bir basamaktaki herhangi bir çıktı, bir sonraki basamak için geri bildirim niteliğindedir. böylece olumsuz geri bildirimler sistem sapmalarını düzenlerken, olumlu geri bildirimler sistemdeki sürdürülebilirliği sağlar.
• kendi kendine örgütlenme (self-organization)
her yaşayan organizma hayatta kalabilmek için enerji harcar. bu sistemlerde değişim rastgele değil bütüncüldür. başlangıç ve kırılma noktaları oluşunca bu süreç özgür hareketlerle doğal akışla kendiliğinden gerçekleşir.
• zaman zaman tekrarlar (ıteration)
bazı fonksiyonların basitçe tekrar etmesidir.
(dunya.com'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
17- black - scholes denklemi
fischer black ve myron scholes'a nobel ekonomi ödülü'nü kazandıran bu denklem, finans alanında kullanılan, bir çeşit fiyat belirleme tekniğidir.
son bir alıntı gelsin:
--- alıntı ---
denklemi bir örnek ile açıklamaya çalışalım. eti, kilosunu x tl’den satın alma opsiyonunun değerini 2 şey belirleyebilir; etin fiyatı ve et fiyatının hangi aralıklarda hareket ettiği. fakat opsiyon değeri ve etin fiyatı (değeri) düşünüldüğü gibi basit bir şekilde değişim göstermez. buradan hareketle eğer doğru et portföyü ve et alıp satmak için doğru opsiyonlara sahipseniz elinizde tamamen risksiz bir portföy var demektir. et fiyatı ve risk içermeyen fiyat aralığını bildiğiniz için, aradaki farka bakarak en iyi opsiyon değerini hesaplayabilirsiniz.
(bilim.org'dan alıntıdır.)
--- alıntı ---
devamını gör...
rokoko
avrupa'da barok dönemden, klasik döneme geçişi hazırlayan 18. yüzyıl stilidir.
bu stilde; barok dönemdeki kalın çizgilerin yerini renk ve ifade özgürlüğü almış, duygusallık ve duyarlılık daha gösterişli ve esprili bir şekilde öne çıkmıştır.
dönemin bestecileri tarafından yalın bir homofonik şekilde geliştirilmiştir. bu sanat anlayışının temelinde; güç kaybını sürdüren aristokrasinin yanında parçalanmaya başlayan orta sınıfların beğenisini temsil etmek vardır.
bu stilde; barok dönemdeki kalın çizgilerin yerini renk ve ifade özgürlüğü almış, duygusallık ve duyarlılık daha gösterişli ve esprili bir şekilde öne çıkmıştır.
dönemin bestecileri tarafından yalın bir homofonik şekilde geliştirilmiştir. bu sanat anlayışının temelinde; güç kaybını sürdüren aristokrasinin yanında parçalanmaya başlayan orta sınıfların beğenisini temsil etmek vardır.
devamını gör...
yeşil nickli yazarları beğenmiyoruz kampanyası
resmen nankör kedi, olum seni oralet fabrikasına müdür yaptık! bütün gün beleş kivi içip yeşil dille mask gibi dolanıyorsun fabrikada, kadın beyaz yakalara da yazılıyormuşsun, bu son damlaydı. doğru muhasebeye!
devamını gör...
sözlük yazarlarının etkilendiği hikayeler
en çok etkilendiklerimden biri halil ibrahim kardeşlerin hikayesidir.
vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış. büyüğü halil. küçüğü ise ibrahim. halil; evli ve çocuk babası. ibrahim ise bekârmış. ortak tarlaları varmış iki kardeşin... ne mahsul çıkarsa, ikiye pay ederlermiş. bununla geçinip giderlermiş. bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı… ikiye ayırmışlar. iş kalmış taşımaya. halil, bir teklif yapmış :
- ibrahim! kardeşim, ben gidip çuvalları getireyim. sen buğdayı bekle.
- peki abi demiş ibrahim. ve halil gitmiş çuval getirmeye. o gidince, düşünmüş ibrahim:
- abim evli, çocuklu. daha çok buğday lazım onun evine. böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine...az sonra halil çıkagelmiş.
- haydi ibrahim, önce sen doldur da taşı ambara demiş.
- peki abi..!
ibrahim, kendi payından bir çuval doldurup düşmüş yola...
o gidince, halil düşünmüş: demiş ki:
- çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. ama kardeşim bekâr. o daha çalışıp, para biriktirecek. ev kurup evlenecek. böyle düşünerek, kendi payından atmış onunkine birkaç kürek...
velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atmış diğerine.
bu, böyle sürüp gitmiş...
ama birbirlerinden habersizlermiş. nihayet akşam olmuş. karanlık basmış. görmüşler ki, bitmiyor buğdaylar. hatta azalmıyor bile...
hak teala bu hali çok beğenmiş.
buğdaylarına bir bereket vermiş, bir bereket vermiş ki...
günlerce taşımış iki kardeş, bitirememişler.
şaşmışlar bu işe...
aksine çoğalmış buğdayları.
dolmuş taşmış ambarları.
bugün "bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir...
alıntı
allah halil ibrahim sofralarının bereketini,huzurunu,birliğini versin cümlemize.
vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış. büyüğü halil. küçüğü ise ibrahim. halil; evli ve çocuk babası. ibrahim ise bekârmış. ortak tarlaları varmış iki kardeşin... ne mahsul çıkarsa, ikiye pay ederlermiş. bununla geçinip giderlermiş. bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı… ikiye ayırmışlar. iş kalmış taşımaya. halil, bir teklif yapmış :
- ibrahim! kardeşim, ben gidip çuvalları getireyim. sen buğdayı bekle.
- peki abi demiş ibrahim. ve halil gitmiş çuval getirmeye. o gidince, düşünmüş ibrahim:
- abim evli, çocuklu. daha çok buğday lazım onun evine. böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine...az sonra halil çıkagelmiş.
- haydi ibrahim, önce sen doldur da taşı ambara demiş.
- peki abi..!
ibrahim, kendi payından bir çuval doldurup düşmüş yola...
o gidince, halil düşünmüş: demiş ki:
- çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. ama kardeşim bekâr. o daha çalışıp, para biriktirecek. ev kurup evlenecek. böyle düşünerek, kendi payından atmış onunkine birkaç kürek...
velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atmış diğerine.
bu, böyle sürüp gitmiş...
ama birbirlerinden habersizlermiş. nihayet akşam olmuş. karanlık basmış. görmüşler ki, bitmiyor buğdaylar. hatta azalmıyor bile...
hak teala bu hali çok beğenmiş.
buğdaylarına bir bereket vermiş, bir bereket vermiş ki...
günlerce taşımış iki kardeş, bitirememişler.
şaşmışlar bu işe...
aksine çoğalmış buğdayları.
dolmuş taşmış ambarları.
bugün "bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir...
alıntı
allah halil ibrahim sofralarının bereketini,huzurunu,birliğini versin cümlemize.
devamını gör...
inşaat ya resulullah
birikim dergisinin fi tarihindeki bir sayısı ve aynı sayıdaki makaleler dizisinin ismi. hatta aynı isimde ve aynı konuda kitabı da çıkmıştı diye hatırlıyorum. konusu da mozambik komünist partisi’nin semirttiği muhafazakar budist sermayenin mozambik’i devasa bir şantiyeye çevirmesi ve ülkeyi felakete sürüklemesi ile alakalı idi. bir dönem iibf’lerde siyaset sosyolojisi dersleri bu makale üzerinden yürürdü. vize ve final soruları olarak gelmişliği de vardı.
ey gidi günler ey!
ey gidi günler ey!
devamını gör...
insan ruhuna en iyi gelen şey
üretkenlik ve başarı hissi. kendini geliştirmek, bir şeyleri başardığını hissetmek ve o hissin verdiği tatminkarlık paha biçilemez.
devamını gör...
kendine pozitif oy verememek
çok üzüldüğüm durumdur. beğenmesem niye yazayım? yazıyorsam neden beğenmeyim¿
(bkz: egoist yazarlar veri tabanı)
(bkz: egoist yazarlar veri tabanı)
devamını gör...
en yakın arkadaşınızın adı
her gün değişiyor.
devamını gör...
kabak salatası
öğle yemeklerini hafif bir gıdayla taçlandırmak isteyenlere en güzel tariflerden biridir. ister hafif pişmiş, ister çiğ olarak tüketilebilir.
ihtiyacımız olan malzemeler;
* kabak
* süzme yoğurt
* belki biraz mayonez
* ceviz
* kabakları pişirerek yapacaksanız az bir miktar sıvı yağ
yapımı oldukça basit olmakla birlikte yazmak gerekirse çiğ ve pişmiş olarak iki başlık altında konuyu toparlayacağım.
1) pişmiş olarak
kabakları güzelce yıkayalım, kabuklarını soyacak yardımıyla soyalım ve rendedin iri tarafıyla kabakları rendeleyelim. suyunu sıkmamız gerekecek. burada erkek kuvveti şart. * fazla suyu arındırdıktan sonra az yağla kabaklar ölene kadar kavuralım. kavrulan kabakları soğutmamız gerekecek; çünkü kabakları soğutmadan yoğurtla karıştırırsak yoğurdumuz kesilir. bi de soğuk olan bir şeyin ılınması hoş değil . süzme yoğurdun tek başınayken kıvamı yoğun gelirse normal yoğurtla biraz seyreltebilirsiniz. en son iri kıyılmış cevizleri de kabaklara katıp afiyetle yersiniz.
2) çiğ olarak;
bu noktada çok bir şey yapmanıza gerek yoktur. yıkama, kabuk soyma, rendeleme, yoğurtlama ve ceviz katma işlemleri hep aynı şekilde gider.
üzerini biraz zeytinyağı ve bütün cevizle süsleyebiliriz.
ihtiyacımız olan malzemeler;
* kabak
* süzme yoğurt
* belki biraz mayonez
* ceviz
* kabakları pişirerek yapacaksanız az bir miktar sıvı yağ
yapımı oldukça basit olmakla birlikte yazmak gerekirse çiğ ve pişmiş olarak iki başlık altında konuyu toparlayacağım.
1) pişmiş olarak
kabakları güzelce yıkayalım, kabuklarını soyacak yardımıyla soyalım ve rendedin iri tarafıyla kabakları rendeleyelim. suyunu sıkmamız gerekecek. burada erkek kuvveti şart. * fazla suyu arındırdıktan sonra az yağla kabaklar ölene kadar kavuralım. kavrulan kabakları soğutmamız gerekecek; çünkü kabakları soğutmadan yoğurtla karıştırırsak yoğurdumuz kesilir. bi de soğuk olan bir şeyin ılınması hoş değil . süzme yoğurdun tek başınayken kıvamı yoğun gelirse normal yoğurtla biraz seyreltebilirsiniz. en son iri kıyılmış cevizleri de kabaklara katıp afiyetle yersiniz.
2) çiğ olarak;
bu noktada çok bir şey yapmanıza gerek yoktur. yıkama, kabuk soyma, rendeleme, yoğurtlama ve ceviz katma işlemleri hep aynı şekilde gider.
üzerini biraz zeytinyağı ve bütün cevizle süsleyebiliriz.
devamını gör...
allahsız yazarlar veri tabanı başlığının sol frame gelmesinin engellenmesi
şuan kontrol ettim. başlıkta herhangi bir problem yok. böyle durumlarda moderatörlerle iletişime geçiyor musunuz? hiçbir arkadaşımızla iletişim kurmadan sürekli başlık açıyorsunuz. eğer gerçekten canınızı sıkan, düzelmesi gerektiğine inandınız bir problem olursa bizimle iletişim kurun. formata uygun olduğu sürece seve seve yardımcı oluruz. dönüş alamazsanız veya cevabımız yeterli gelmezse o zaman sesinizi istediğiniz gibi duyurabilirsiniz. tekrar ediyorum kontrol ettim ve başlıkta hiçbir problem yok. herhangi bir müdahale söz konusu değil. saygılar
devamını gör...
cennette söylenecek ilk söz
tony montana'yı getirin karşılıklı koko çekmek istiyorum. hani her istediğimiz oluyor ya ondan.sjjsjsjs.
devamını gör...
9
senaryosunu ve yönetmenliğini ümit ünal'ın üstlendiği 2002 yapımı türk filmidir. oyuncu kadrosunda fikret kuşkan, serra yılmaz, cezmi baskın, ali poyrazoğlu gibi önemli isimler yer alıyor.
film, 75. akademi ödülleri'nde türkiye'nin yabancı dilde en iyi film dalında oscar aday adayı olarak seçilmiştir.
21. uluslararası istanbul film festivali'nin "ulusal yarışma bölümü"nde yarıştığı sırada ''hiçbiryerde'' filmi ile birlikte sansürlenmek istenmiş, hatta 21. uluslararası istanbul film festivali'nin ulusal yarışma jürisi başkanı yönetmen erden kıral filmlerin sansürlenmesi durumunda istifa edeceğini bildirmiş, tepkiler sonucunda sansürden vazgeçilmiştir.
film türkiyede dijital kamerayla çekilen ilk filmdir. böylelikle artık cep telefonlarıyla film çekilebileceğini öğrendik!
film tek alan filmdir. çok başarılı buldum tavsiye ederim.
bundan sonrasını spoi takıntısı olanlar bana bir iyilik yapıp okumasınlar lütfen.
film iki yüzlülükleri anlatıyor. gerçek yüzeri desek daha doğru olur. ışık karanlığın tersidir. ying yang'ın , 9 ise 6'nın .
bir mahallede yaşayan insanların birbirleri hakkında neler düşündüğünü , bir cinayet sonrasında sorgulanmaları sırasında öğreniyoruz.
mahalle günlük güneşlikken düşünülenler, genç bir kızcağızın vahşice öldürülmesinden sonra, bodrum kattaki karanlık bir sorgu odasında farklılaşıyor. ters yüz oluveriyor herşey.
filmin müzüklerine (heceleyerek ve baskılayarak okuyun lütfen!) ba- yıl- dım!!
film, 75. akademi ödülleri'nde türkiye'nin yabancı dilde en iyi film dalında oscar aday adayı olarak seçilmiştir.
21. uluslararası istanbul film festivali'nin "ulusal yarışma bölümü"nde yarıştığı sırada ''hiçbiryerde'' filmi ile birlikte sansürlenmek istenmiş, hatta 21. uluslararası istanbul film festivali'nin ulusal yarışma jürisi başkanı yönetmen erden kıral filmlerin sansürlenmesi durumunda istifa edeceğini bildirmiş, tepkiler sonucunda sansürden vazgeçilmiştir.
film türkiyede dijital kamerayla çekilen ilk filmdir. böylelikle artık cep telefonlarıyla film çekilebileceğini öğrendik!
film tek alan filmdir. çok başarılı buldum tavsiye ederim.
bundan sonrasını spoi takıntısı olanlar bana bir iyilik yapıp okumasınlar lütfen.
film iki yüzlülükleri anlatıyor. gerçek yüzeri desek daha doğru olur. ışık karanlığın tersidir. ying yang'ın , 9 ise 6'nın .
bir mahallede yaşayan insanların birbirleri hakkında neler düşündüğünü , bir cinayet sonrasında sorgulanmaları sırasında öğreniyoruz.
mahalle günlük güneşlikken düşünülenler, genç bir kızcağızın vahşice öldürülmesinden sonra, bodrum kattaki karanlık bir sorgu odasında farklılaşıyor. ters yüz oluveriyor herşey.
filmin müzüklerine (heceleyerek ve baskılayarak okuyun lütfen!) ba- yıl- dım!!
devamını gör...
erlik
erlik, kurtlar vadisi dizisini müthiş analiz eden, sosyal medya fenomenlerini eleştiren, 140journos yerden yere vuran youtube kanalı, karşısında önümü iliklerim
devamını gör...
musee des beaux arts
auden tarafından yazılmış ustalara saygı köşesi tadında bir şiir. şiirin ismini motamot çeviri yaparsak musée (müze) beaux (güzel) arts (sanatlar) yani güzel sanatlar müzesi anlamına gelir.
başlıktan da anlaşılabileceği gibi anlatıcımız bu şiiri bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazmış-- böyle düşündünüz değil mi. bence değil, çünküüü spoilers :
evet aslında ilk bakışta bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazılmış olmasına dair bir sürü ipucu var, ki bu herhangi bir müze için değil. özellikle bir müze için konuşmamız gerekir bu konuda fakat hangisi söylemiyorum. bilene kahve sözü *. birazdan dize dize şiiri incelediğimizde bahsi geçen 3 eserin üçü de aynı müzede ve bir güzel sanatlar müzesi. hazırsanız başlıyoruz-- bu arada dizelerin motamot türkçesini çevirmek yerine tefsirini yapmayı tercih edeceğim.
1-2
about suffering they were never wrong,
the old masters: how well they understood
old masters olarak bahsettiği kişiler hür duvar ustaları değiller. bu şiir 1938-39 yılları civarında yazılmış. bahsettiği "usta"lar da çok çok önce yaşamış olan ressamlar. bir tanesi pieter bruegel (baba olan. oğlu da var bunun aynı isimde). "nerde o eski bayramlar" edasıyla eski usta ressamların yaptığı resimlere bir hayıf, bir özlem var bu dizelerde. onların ıstırabı ne kadar doğru kavradıklarını ve ustalıkla resmettiklerini anlatıyor.
2-3
how well they understood
its human position
eski usta ressamlar o kadar iyi anlamışlar ki ıstırabın insansı formunu-- öyle ki bütün insanlar için evrensel bir şeydir. herkes acı çeker.
3-4
how it takes place
while someone else is eating or opening a window or just walking dully along
şairin baktığı tablolara geleceğiz yavaş yavaş ama hepsinin ortak özelliği, bir noktada bir acı bir ıstırap varken başka yerlerde günlük yaşantının devam ettiğinin görülmesidir. dizelerde de böyle diyor, "biri yerken ya da pencereyi açarken ya da öyle boş boş yürürken bir yerlerde ıstırap kendine yer bulur". insan ister ki kendi acısına başkaları da ortak olsun, destek görsün, birileri ona moral versin. bunun yerine şunu fark eder ki aslında kendi hayatı ve kendi acısı büyük resim yanında çok küçük bir parça. aynı zamanda şiirin serbest şiir olmasıyla da bağlantı kurarsak bütün bu ıstırabın bu hayat gailesinde kendine yer bulması, bir insanın acı çekerken diğerlerinin bunu hiç umursamayıp hayatına devam etmesi, yemek yemesi ya da pencereyi açması gibi karman çormanlığın içine cuk diye oturması aslında perfectly imperfect. auden bu dizeleri (ya da bu dizelere bahis tabloları) bilerek seçmiş olabilir. yemek yemek ya da pencereyi açmak şart mı bir şiir yazmak için? çok sıradan işler değil mi bunlar, tıpkı bizim her gün yaptığımız işler gibi. sabah uyan, dişini fırçala, ayakkabı bağcıklarını bağla, evden çıkmadan "hadi oğlum ev sana emanet" diye kediye ev emanet et... alt komşun bu arada ne yapıyordu, bakkal dükkanı açtı mı, şadiye teyzenin hollanda'dan oğlu gelmiş diyolar... nasıl ki senin yaptığın şeyin onlar için önemi yoksa onların yaptıklarının da senin için önemi yok. günlük işlerimizi nasıl ki umursamıyorsak başkalarının acısını da umursamıyoruz, ve günlük işlerimiz nasıl ki ufacık tefecik şeyler fakat hayatın bir parçasıysa acı çekmek ve ıstırap da ufacık tefecik fakat hayatın bir parçası. gerçekten perfectly imperfect.
bu dizelerle birlikte aslında pieter bruegel'in the census at bethlehem tablosuna bakmaya başlıyoruz.

hakkında güzel bir inceleme şeyisi şurada var. hem çeşitli yerlere kayıpsız zum yaparak detaycılığın ne kadar güzel işlendiğini göstermiş site, hem de bu detayların ne anlamlara geldiğini falan... dergi gibi, bi göz gezdirin derim.
5-8
how, when the aged are reverently, passionately waiting
for the miraculous birth, there always must be
children who did not specially want it to happen, skating
on a pond at the edge of the wood:
tablonun sol tarafına bakın. bir ev, evin önünde bir kalabalık var. tablonun adından da anlaşılacağı üzre bir nüfus sayımı var burada (census nüfus sayımı demek). luka'ya göre augustus caesar bütün vatandaşların sayılmasını ister, sayılsınlar ve kaydedilsinler ki vergilendirilebilsinler. yusuf da kral davut'un soyundan olduğu için bethlehem'e gelir (günümüz adıyla beytüllahim). hanesinde meryem de olduğu için onu da alır (gebe kadın, evde tek mi bıraksaydı hem. alla alla). tabloda eşek sırtında bir kadın ve elinde testeresi kolunda sepetiyle sarı şapkalı bir adam görmekteyiz. işte bunlar meryem ve yusuf'un ta kendileri. nüfus sayımına gidiyorlar, kaydedilecekler ve vergilerini ödeyip akıllı uslu birer vatandaş olacaklar. kral soyundan da gelseler şımarıklık yapmayacaklar luke 2:1-5
bu tabloda yanlış olan bir şey var. dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama vergi toplanan evin üzerinde habsburg'un çift başlı kartalı var.

habsburg hanedanlığı 1400lü yıllardan başlayan ve 1800lere uzanan bir süreci kapsıyorken isa'nın doğumu ise 6-4 m.ö gibi bir şey kaynak. arada 1400 yıl fark var, mimari desen zaten ayrı. velhasıl, ressamımız uzay-zamanı bükerek her şeyi birbirine birleştirmiş*.
size tabloda olmayan bir olayı spoiler veriyor şairimiz bu arada: meryem bethlehem'e vardıklarında doğuracak. spoiler'ı biraz da ben genişleteyim. meryem doğum yaptıktan sonra bebeği çaputlara sarıp yalağa bırakır, bu sırada komşu köylerden birine bir melek iniverir. der ki "kral davut'un şehri bethlehem'de bir çocuk dünyaya geldi, müjdeler olsun ki bu çocuk sizin kurtarıcınızdır. kumaşlara sarılmış halde bulacaksınız", çiftçiler de "aa valla mı lan, dur bi gidip görelim, yılın bu mevsiminde çok fazla peygamber yapmıyo sonuçta buralar" deyip yola düşüyor ve gerçekten de doğum yapmış bir kadın ve çaputlara kumaşlara sarılmış oğlunu görüyorlar. işte bu çiftçiler kurtarıcılarının gelişine, tanrının onları görüp duymasına ve birilerini yollamasına çok seviniyor. şiirimizdeki "when the aged are reverently, passionately waiting for the miraculous birth" kısmı tam olarak bunu anlatmakta aslında. yaşlılar sabırla ve sükunetle mucize doğumu bekliyordu.
fakat bu sırada neler oluyor, herkes için dünya aynı mı? ilk dizeleri hatırlayın, nelerden bahsetmiştik biz? herkesin hayat gailesi farklıydı, kimse kimsenin umrunda değildi, di mi? tabloya şimdi geri dönelim. meryem at sırtında, karnı burnunda bir gebe, önünde yusuf, şehir dışından yeni gelmişler. ne bir siz kimsiniz diye soran var, ne buyur eden su veren. herkes vergisini ödemenin derdine düşmüş. parası olan parayla ödüyor, olmayan malıyla mülküyle. bakınız, bir sürü insan sırtında küfe dolusu buğdayla soldan soldan geliyor, kimi çoktan buğdayını getirmiş yığmış, birileri çuval taşıyor sırtında, biri domuzu boğazlıyor, kadının biri de " sucuk yaparım bundan, ziyan olmasın" diye domuzun akacak kanının altına kepçe tutuyor. bir de çocuklar var bu tabloda, ağacın yanındaki gölcükte kayan çocuklar... herkes kendi dünyasında, kimse kimsenin umrunda değil bir yaşam tarzları var. şairin anlatmak istediği şey bu.
9-10
they never forgot
that even the dreadful martyrdom must run its course
konu bir anda değişiyor gibi geliyor ama aslında öyle de değil. birilerinin hatırlayacağını, o tüyler ürpertici katliamı, ve katliamın geride bıraktığı şehitleri de hatırlayacağını, ama hayatın buna rağmen akıp gideceğini söylüyor şair burada. kimler hatırlayacak, muhtemelen yine yaşlılar (unutmadılar ki nesilden nesile aktarıldı bu bilgiler, ve eski ustalar da bunların tablolarını yapabildiler). kimler hatırlanacak (şehitler kim), işte burası trajik ama şehitlerimiz çocuklar. o dönemin kralı herod yahudilerin kralı, akın akın gelen ziyaretçiler diyorlar ki "kralım, mesih doğdu yıldızını gördük. sen biliyor musun ki bu mesih kim?". kral diyor ki bilmiyorum, fakat efsaneyi kendisi de biliyor. bir yahudi çıkacak, kral olacak, kendi hükümdarlığına son verecek. bunu bildiği için kahinlere soruyor, gidin bana bu çocuğu bulun getirin ben de ona secde edeyim diyor. kahinler bethlehem'de isa ve ailesini buluyorlar fakat göklerden gelen bir karar vardır ki amaçlarından vazgeçiyorlar. rüyalarında onlara kral herod'un aslında bebeği öldürmek için istediği söylenince hepsi memleketine dönüyor. rüyasında tehlikeyi yusuf da görünce tası tarağı toplayıp mısır'a doğru kaçıveriyorlar. bu sırada kandırıldığını anlayan kral herod, bethlehem ve çevresindeki 2 yaşın altındaki bütün çocukların öldürülmesi emrini veriyor ve büyük bir katliama imza atıyor (çok benzer hikaye musa'nın doğumunda da var).
işte şiirimizdeki şehitlerimiz bu çocuklar. anneleri tarafından elleriyle gömülen, arkalarından ağlanan, asla unutulmayan çocuklar... o anneler, o babalar unutsalardı çocuklarını eğer; şimdi bizler de hatırlamıyor olacaktık. iyi ki unutulmayıp anlatılmışlar ki biz artık biliyoruz.

bu da bruegel'in şiire konu olan bir başka eseri. yukarıda anlattığım hikayede 2 yaşın altındaki çocukları öldürmeye gelen askerlerin resmedildiği tablo. bütün bu yaşanan trajedilere rağmen hayat devam etmiş, insan kendi acısına bile bir süre sonra görmezden gelebilir hale gelebiliyor demek ki.
ayrıca iki tabloyu birbirine bağlarsak (children who did not specially want it to happen the miraculous birth), çocukların katledilmemek için bu kutsal doğumu istemediklerine bile yorabiliriz belki.en nihayetinde kim öldürülmek ister ki, hele de çocukken?
11-13
anyhow in a corner, some untidy spot
where the dogs go on with their doggy life and the torturer's horse
scratches its innocent behind on a tree.
bir de tabii hayvanlar var. insanlar acı çekmiş, üzülmüşler, birileri işkenceye maruz kalmış, onca çocuk öldürülmüş falan umurlarında değil. auden'in betimlediği tabloya dikkat edin, bilerek çok yavan tutuyor. cafcaflı süslü sözcükleri yok, köpeklere kahramanlıklar atfetmemiş, atları allayıp pullamamış. çünkü köpek köpektir, hayatı da köpek gibidir. at da attır, hayatı da at gibidir. massacre of innocents tablosuna tekrar bakalım mesela. şehir meydanında öldürülen bir sürü kanatlı var, sol-orta tarafta yine ölü bir kanatlı tutan asker görüyoruz. onun çaprazında elindeki bütün yemeği yere düşürmüş bir kadın var, belli ki zorbanın biri elindekileri almak istedi ve boğuştular, ya da askerler kadının yiyeceklerini alıp yere attı. kim bilir. insanlar ağlıyor, insanlar saklanıyor, insanlar yalvarıyor, insanlar karşı koyuyor, tablonun her köşesinde farklı bir olay dönerken bir de köpeklere bakın. ortadaki zırhlı atlı grubun sağında 2 köpek var mesela, birbirleriyle oynuyorlar. soldaki evin önündebir köpek var, dünyayla alakası yok. ağaçlara bağlı atlar var, sakin sakin bekliyorlar. hayvanların umrunda değil insanların çektiği acılar. çünkü at, bir attır. köpek de köpektir. çocuk öldürüldü diye bütün dünyanın durup acı çekmesini istiyoruz, bizim acımızla birlikte bütün dünya acımıza ortak olsun istiyoruz belki ama hayat böyle değil, hiçbir zaman da olmayacak.
14-17
ın breughel's icarus, for instance: how everything turns away
quite leisurely from the disaster; the ploughman may
have heard the splash, the forsaken cry,
but for him it was not an important failure
şairimiz ilk kez müzede aylak aylak dolanıp random tablolar önünde durarak beynimize ve sanat bilgimize eziyet etmeden konuşmaya başlıyor, hangi tablodan bahsettiğini açık açık söylüyor. landscape with the fall of icarus yine bir bruegel tablosu, ve ben ikarus'un hikayesini şurada anlattım #802818. o yüzden ikinci stanzayı daha kolay anlatacağım.

tabloya baktığımızda ne görüyoruz? bir köylü toprağını sürüyor, bir gemi okyanusa açılmak üzre körfezden çıkıyor, koyunlar otluyor, sağ altta bir adam balık tutuyor. geminin arkasındaki bir çift beyaz bacağı gördünüz mü peki? ufak bir detay, yakalaması zor belki de, ama bütün bu şiiri yazdıran şey bu iki bacak. ikarus denize düşüp umutsuzca yardım çığlığı attığında köylü adam tarlasını sürmeye, gemi ise denizde yüzmeye devam etmekteydi. köylü adam ikarus'un çiğlığını duyabilirdi. suya düştüğünde çıkan sesi de duyabilirdi, belki de duydu ve hiçbir şey yapmadı. belki o sularda her gün birileri boğuluyordu, belki yüzme bilmiyorsa suda ne işi vardı, o saatte orada ne işi varmış, belki gün ışığında yapması gereken iş o kadar fazlaydı ki artık yorgunluktan kurtaracak enerjisi kalmamıştı, belki de iş yoğunluğundan duymamıştı... bilemeyeceğiz hiçbirini fakat şairin bütün duygularını tıkıştırdığı "but for him it was not an important failure" dizesinden anlıyoruz ki köylü adamın bu umursamazlığına aşırı kızmış. belki auden, bu tabloyu gördüğünde kafasından şunu geçirmiştir: "acaba kaç kişinin ölmesi gerekir 'important failure' olarak kabul edilebilmek için? 1 mi? 10 belki? 100? 100.000? belli bir ölçütü var mı bunun, kaç hayattan sonra değer vermeye başlayacağız? her hayat aynı ölçüde mi değerlidir yoksa bazı hayatlar daha mı değerlidir?" (ne de güzel iç sesimi yedirdim şair mair diye di' mi. eheheh).
17-21
the sun shone
as it had to on the white legs disappearing into the green
water, and the expensive delicate ship that must have seen
something amazing, a boy falling out of the sky,
had somewhere to get to and sailed calmly on.
şiirin sonuna geldik artık. aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyoruz ama hayat devam ediyor. köpek, köpekler ne yaparsa onu yapıyor; at, atlar ne yaparsa onu yapıyor; güneş de güneşler ne yaparsa onu yapıyor ve parlıyor. ayrıca burada dikkat ettiyseniz zaman kullanımı değişiyor şairin. "güneş parladı,zaten olması gerektiği gibi, yeşil sularda beyaz bacaklar kaybolurken" ya da "zarif ve pahalı gemi denize açıldı, bir çocuk gökten düşerken, olması gerektiği yerde çok şaşırtıcı bir şey görmesi gerektiği için" gibi cümlelerden bahsediyorum. bir zaman dilimi katıyor işin içine şair artık. tablo statik olmaktan çıkıp canlı bir zaman dilimini gösteren bir kesite dönüşüyor. gemi yüzdükçe gökten bir çocuk düşüyor, bağırıyor, ama tarlasını süren köylüye sesini duyuramıyor. dalgalar kıyıya vuruyor, koyunlar otlamaya devam ediyor, çocuk boğuluyor, gemi uzaklaşıyor.
tabloyla ilgili dikkat çekmek istediğim bir diğer şey de şu: bu tablo da diğerlerinde olduğu gibi detaylarıyla asıl mesajını veren bir tablo. diğerlerinden farkı ise bütün tablonun 2 adet bacak için çizilmiş olması. onun dışında detayların tamamladığı, hatta yön verdiği bir tablo. biz eğer tablonun hikayesini bilmeseydik, ya da ikarus'un düşüşü olarak isimlendirilmeseydi o bacakların ne olduğunu belki de asla anlayamayacaktık. bruegel ve auden'in yaptığı ise bu detaycılığı kullanarak mitolojiye daha farklı açıdan bakmak olabilir mi sizce? hikayede uçmak isteyen ama beceremeyen bir çocuktan bahsediliyor, kabul. tabloda ise bu çocuk neredeyse yok. etrafındaki bölge resmedilmiş. denizler, koyunlar, gemiler... sıradan bir hayatın sıradan bileşenleri. belki de ikarus'un hikayesinde söylediğim gibi "ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder" demek istemişlerdir. belki de bütün bu şiir, bütün bu tablolar sıradan insanlar, sıradan hayatlar, ve onların kendi yollarından çıkıp o çocuğu kurtarmamasıyla alakalıdır.
tabloya baktığınızda bu yazıyı okumadan önce (tabi eğer okuduysanız) belki güzel ve pahalı bir gemi, huzurlu bir doğa, doğal bir hayat görüyor olacaktınız. artık insanın ikiyüzlülüğünü ve üstüne basa basa söylediğim hayatın her şeye rağmen devam edişini göreceksiniz bence.
peki biz bu şiirden ne ders çıkartabiliriz:
1. insan acısını kendi içinde yaşar, dünya bunu umursamaz.
2. her şeye rağmen hayat devam eder. ağlasak da, zırlasak da, masanın üstüne çıkıp tepinsek de , devam edecek.
3. auden iflah olmaz bir bruegel sapığı. bütün şiiri bir güzel sanatlar müzeisine yazıyorum ayağına kendinden 300 küsür sene önce göçmüş gitmiş bir ressama olan hayranlığını anlatmak için yazmış.
seçim sizin. şiiri buraya ekleyip daha da uzatmak istemiyorum girdiyi ama şuradan okuyabilirsiniz.
p.s bu entry uzun zamandır taşınmayı bekliyordu. taslak radyo programım gereği işleyeceğim konulardan biri (ve entrysi) olacaktı fakat henüz radyo yayını yapmaya başlayamadım. muhtemelen yapmam da artık, hevesim azıcık kaçtı. ben de çeyizimde saklayacağıma size sunayım istedim.
başlıktan da anlaşılabileceği gibi anlatıcımız bu şiiri bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazmış-- böyle düşündünüz değil mi. bence değil, çünküüü spoilers :

evet aslında ilk bakışta bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazılmış olmasına dair bir sürü ipucu var, ki bu herhangi bir müze için değil. özellikle bir müze için konuşmamız gerekir bu konuda fakat hangisi söylemiyorum. bilene kahve sözü *. birazdan dize dize şiiri incelediğimizde bahsi geçen 3 eserin üçü de aynı müzede ve bir güzel sanatlar müzesi. hazırsanız başlıyoruz-- bu arada dizelerin motamot türkçesini çevirmek yerine tefsirini yapmayı tercih edeceğim.
1-2
about suffering they were never wrong,
the old masters: how well they understood
old masters olarak bahsettiği kişiler hür duvar ustaları değiller. bu şiir 1938-39 yılları civarında yazılmış. bahsettiği "usta"lar da çok çok önce yaşamış olan ressamlar. bir tanesi pieter bruegel (baba olan. oğlu da var bunun aynı isimde). "nerde o eski bayramlar" edasıyla eski usta ressamların yaptığı resimlere bir hayıf, bir özlem var bu dizelerde. onların ıstırabı ne kadar doğru kavradıklarını ve ustalıkla resmettiklerini anlatıyor.
2-3
how well they understood
its human position
eski usta ressamlar o kadar iyi anlamışlar ki ıstırabın insansı formunu-- öyle ki bütün insanlar için evrensel bir şeydir. herkes acı çeker.
3-4
how it takes place
while someone else is eating or opening a window or just walking dully along
şairin baktığı tablolara geleceğiz yavaş yavaş ama hepsinin ortak özelliği, bir noktada bir acı bir ıstırap varken başka yerlerde günlük yaşantının devam ettiğinin görülmesidir. dizelerde de böyle diyor, "biri yerken ya da pencereyi açarken ya da öyle boş boş yürürken bir yerlerde ıstırap kendine yer bulur". insan ister ki kendi acısına başkaları da ortak olsun, destek görsün, birileri ona moral versin. bunun yerine şunu fark eder ki aslında kendi hayatı ve kendi acısı büyük resim yanında çok küçük bir parça. aynı zamanda şiirin serbest şiir olmasıyla da bağlantı kurarsak bütün bu ıstırabın bu hayat gailesinde kendine yer bulması, bir insanın acı çekerken diğerlerinin bunu hiç umursamayıp hayatına devam etmesi, yemek yemesi ya da pencereyi açması gibi karman çormanlığın içine cuk diye oturması aslında perfectly imperfect. auden bu dizeleri (ya da bu dizelere bahis tabloları) bilerek seçmiş olabilir. yemek yemek ya da pencereyi açmak şart mı bir şiir yazmak için? çok sıradan işler değil mi bunlar, tıpkı bizim her gün yaptığımız işler gibi. sabah uyan, dişini fırçala, ayakkabı bağcıklarını bağla, evden çıkmadan "hadi oğlum ev sana emanet" diye kediye ev emanet et... alt komşun bu arada ne yapıyordu, bakkal dükkanı açtı mı, şadiye teyzenin hollanda'dan oğlu gelmiş diyolar... nasıl ki senin yaptığın şeyin onlar için önemi yoksa onların yaptıklarının da senin için önemi yok. günlük işlerimizi nasıl ki umursamıyorsak başkalarının acısını da umursamıyoruz, ve günlük işlerimiz nasıl ki ufacık tefecik şeyler fakat hayatın bir parçasıysa acı çekmek ve ıstırap da ufacık tefecik fakat hayatın bir parçası. gerçekten perfectly imperfect.
bu dizelerle birlikte aslında pieter bruegel'in the census at bethlehem tablosuna bakmaya başlıyoruz.

hakkında güzel bir inceleme şeyisi şurada var. hem çeşitli yerlere kayıpsız zum yaparak detaycılığın ne kadar güzel işlendiğini göstermiş site, hem de bu detayların ne anlamlara geldiğini falan... dergi gibi, bi göz gezdirin derim.
5-8
how, when the aged are reverently, passionately waiting
for the miraculous birth, there always must be
children who did not specially want it to happen, skating
on a pond at the edge of the wood:
tablonun sol tarafına bakın. bir ev, evin önünde bir kalabalık var. tablonun adından da anlaşılacağı üzre bir nüfus sayımı var burada (census nüfus sayımı demek). luka'ya göre augustus caesar bütün vatandaşların sayılmasını ister, sayılsınlar ve kaydedilsinler ki vergilendirilebilsinler. yusuf da kral davut'un soyundan olduğu için bethlehem'e gelir (günümüz adıyla beytüllahim). hanesinde meryem de olduğu için onu da alır (gebe kadın, evde tek mi bıraksaydı hem. alla alla). tabloda eşek sırtında bir kadın ve elinde testeresi kolunda sepetiyle sarı şapkalı bir adam görmekteyiz. işte bunlar meryem ve yusuf'un ta kendileri. nüfus sayımına gidiyorlar, kaydedilecekler ve vergilerini ödeyip akıllı uslu birer vatandaş olacaklar. kral soyundan da gelseler şımarıklık yapmayacaklar luke 2:1-5
bu tabloda yanlış olan bir şey var. dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama vergi toplanan evin üzerinde habsburg'un çift başlı kartalı var.

habsburg hanedanlığı 1400lü yıllardan başlayan ve 1800lere uzanan bir süreci kapsıyorken isa'nın doğumu ise 6-4 m.ö gibi bir şey kaynak. arada 1400 yıl fark var, mimari desen zaten ayrı. velhasıl, ressamımız uzay-zamanı bükerek her şeyi birbirine birleştirmiş*.
size tabloda olmayan bir olayı spoiler veriyor şairimiz bu arada: meryem bethlehem'e vardıklarında doğuracak. spoiler'ı biraz da ben genişleteyim. meryem doğum yaptıktan sonra bebeği çaputlara sarıp yalağa bırakır, bu sırada komşu köylerden birine bir melek iniverir. der ki "kral davut'un şehri bethlehem'de bir çocuk dünyaya geldi, müjdeler olsun ki bu çocuk sizin kurtarıcınızdır. kumaşlara sarılmış halde bulacaksınız", çiftçiler de "aa valla mı lan, dur bi gidip görelim, yılın bu mevsiminde çok fazla peygamber yapmıyo sonuçta buralar" deyip yola düşüyor ve gerçekten de doğum yapmış bir kadın ve çaputlara kumaşlara sarılmış oğlunu görüyorlar. işte bu çiftçiler kurtarıcılarının gelişine, tanrının onları görüp duymasına ve birilerini yollamasına çok seviniyor. şiirimizdeki "when the aged are reverently, passionately waiting for the miraculous birth" kısmı tam olarak bunu anlatmakta aslında. yaşlılar sabırla ve sükunetle mucize doğumu bekliyordu.
fakat bu sırada neler oluyor, herkes için dünya aynı mı? ilk dizeleri hatırlayın, nelerden bahsetmiştik biz? herkesin hayat gailesi farklıydı, kimse kimsenin umrunda değildi, di mi? tabloya şimdi geri dönelim. meryem at sırtında, karnı burnunda bir gebe, önünde yusuf, şehir dışından yeni gelmişler. ne bir siz kimsiniz diye soran var, ne buyur eden su veren. herkes vergisini ödemenin derdine düşmüş. parası olan parayla ödüyor, olmayan malıyla mülküyle. bakınız, bir sürü insan sırtında küfe dolusu buğdayla soldan soldan geliyor, kimi çoktan buğdayını getirmiş yığmış, birileri çuval taşıyor sırtında, biri domuzu boğazlıyor, kadının biri de " sucuk yaparım bundan, ziyan olmasın" diye domuzun akacak kanının altına kepçe tutuyor. bir de çocuklar var bu tabloda, ağacın yanındaki gölcükte kayan çocuklar... herkes kendi dünyasında, kimse kimsenin umrunda değil bir yaşam tarzları var. şairin anlatmak istediği şey bu.
9-10
they never forgot
that even the dreadful martyrdom must run its course
konu bir anda değişiyor gibi geliyor ama aslında öyle de değil. birilerinin hatırlayacağını, o tüyler ürpertici katliamı, ve katliamın geride bıraktığı şehitleri de hatırlayacağını, ama hayatın buna rağmen akıp gideceğini söylüyor şair burada. kimler hatırlayacak, muhtemelen yine yaşlılar (unutmadılar ki nesilden nesile aktarıldı bu bilgiler, ve eski ustalar da bunların tablolarını yapabildiler). kimler hatırlanacak (şehitler kim), işte burası trajik ama şehitlerimiz çocuklar. o dönemin kralı herod yahudilerin kralı, akın akın gelen ziyaretçiler diyorlar ki "kralım, mesih doğdu yıldızını gördük. sen biliyor musun ki bu mesih kim?". kral diyor ki bilmiyorum, fakat efsaneyi kendisi de biliyor. bir yahudi çıkacak, kral olacak, kendi hükümdarlığına son verecek. bunu bildiği için kahinlere soruyor, gidin bana bu çocuğu bulun getirin ben de ona secde edeyim diyor. kahinler bethlehem'de isa ve ailesini buluyorlar fakat göklerden gelen bir karar vardır ki amaçlarından vazgeçiyorlar. rüyalarında onlara kral herod'un aslında bebeği öldürmek için istediği söylenince hepsi memleketine dönüyor. rüyasında tehlikeyi yusuf da görünce tası tarağı toplayıp mısır'a doğru kaçıveriyorlar. bu sırada kandırıldığını anlayan kral herod, bethlehem ve çevresindeki 2 yaşın altındaki bütün çocukların öldürülmesi emrini veriyor ve büyük bir katliama imza atıyor (çok benzer hikaye musa'nın doğumunda da var).
işte şiirimizdeki şehitlerimiz bu çocuklar. anneleri tarafından elleriyle gömülen, arkalarından ağlanan, asla unutulmayan çocuklar... o anneler, o babalar unutsalardı çocuklarını eğer; şimdi bizler de hatırlamıyor olacaktık. iyi ki unutulmayıp anlatılmışlar ki biz artık biliyoruz.

bu da bruegel'in şiire konu olan bir başka eseri. yukarıda anlattığım hikayede 2 yaşın altındaki çocukları öldürmeye gelen askerlerin resmedildiği tablo. bütün bu yaşanan trajedilere rağmen hayat devam etmiş, insan kendi acısına bile bir süre sonra görmezden gelebilir hale gelebiliyor demek ki.
ayrıca iki tabloyu birbirine bağlarsak (children who did not specially want it to happen the miraculous birth), çocukların katledilmemek için bu kutsal doğumu istemediklerine bile yorabiliriz belki.en nihayetinde kim öldürülmek ister ki, hele de çocukken?
11-13
anyhow in a corner, some untidy spot
where the dogs go on with their doggy life and the torturer's horse
scratches its innocent behind on a tree.
bir de tabii hayvanlar var. insanlar acı çekmiş, üzülmüşler, birileri işkenceye maruz kalmış, onca çocuk öldürülmüş falan umurlarında değil. auden'in betimlediği tabloya dikkat edin, bilerek çok yavan tutuyor. cafcaflı süslü sözcükleri yok, köpeklere kahramanlıklar atfetmemiş, atları allayıp pullamamış. çünkü köpek köpektir, hayatı da köpek gibidir. at da attır, hayatı da at gibidir. massacre of innocents tablosuna tekrar bakalım mesela. şehir meydanında öldürülen bir sürü kanatlı var, sol-orta tarafta yine ölü bir kanatlı tutan asker görüyoruz. onun çaprazında elindeki bütün yemeği yere düşürmüş bir kadın var, belli ki zorbanın biri elindekileri almak istedi ve boğuştular, ya da askerler kadının yiyeceklerini alıp yere attı. kim bilir. insanlar ağlıyor, insanlar saklanıyor, insanlar yalvarıyor, insanlar karşı koyuyor, tablonun her köşesinde farklı bir olay dönerken bir de köpeklere bakın. ortadaki zırhlı atlı grubun sağında 2 köpek var mesela, birbirleriyle oynuyorlar. soldaki evin önündebir köpek var, dünyayla alakası yok. ağaçlara bağlı atlar var, sakin sakin bekliyorlar. hayvanların umrunda değil insanların çektiği acılar. çünkü at, bir attır. köpek de köpektir. çocuk öldürüldü diye bütün dünyanın durup acı çekmesini istiyoruz, bizim acımızla birlikte bütün dünya acımıza ortak olsun istiyoruz belki ama hayat böyle değil, hiçbir zaman da olmayacak.
14-17
ın breughel's icarus, for instance: how everything turns away
quite leisurely from the disaster; the ploughman may
have heard the splash, the forsaken cry,
but for him it was not an important failure
şairimiz ilk kez müzede aylak aylak dolanıp random tablolar önünde durarak beynimize ve sanat bilgimize eziyet etmeden konuşmaya başlıyor, hangi tablodan bahsettiğini açık açık söylüyor. landscape with the fall of icarus yine bir bruegel tablosu, ve ben ikarus'un hikayesini şurada anlattım #802818. o yüzden ikinci stanzayı daha kolay anlatacağım.

tabloya baktığımızda ne görüyoruz? bir köylü toprağını sürüyor, bir gemi okyanusa açılmak üzre körfezden çıkıyor, koyunlar otluyor, sağ altta bir adam balık tutuyor. geminin arkasındaki bir çift beyaz bacağı gördünüz mü peki? ufak bir detay, yakalaması zor belki de, ama bütün bu şiiri yazdıran şey bu iki bacak. ikarus denize düşüp umutsuzca yardım çığlığı attığında köylü adam tarlasını sürmeye, gemi ise denizde yüzmeye devam etmekteydi. köylü adam ikarus'un çiğlığını duyabilirdi. suya düştüğünde çıkan sesi de duyabilirdi, belki de duydu ve hiçbir şey yapmadı. belki o sularda her gün birileri boğuluyordu, belki yüzme bilmiyorsa suda ne işi vardı, o saatte orada ne işi varmış, belki gün ışığında yapması gereken iş o kadar fazlaydı ki artık yorgunluktan kurtaracak enerjisi kalmamıştı, belki de iş yoğunluğundan duymamıştı... bilemeyeceğiz hiçbirini fakat şairin bütün duygularını tıkıştırdığı "but for him it was not an important failure" dizesinden anlıyoruz ki köylü adamın bu umursamazlığına aşırı kızmış. belki auden, bu tabloyu gördüğünde kafasından şunu geçirmiştir: "acaba kaç kişinin ölmesi gerekir 'important failure' olarak kabul edilebilmek için? 1 mi? 10 belki? 100? 100.000? belli bir ölçütü var mı bunun, kaç hayattan sonra değer vermeye başlayacağız? her hayat aynı ölçüde mi değerlidir yoksa bazı hayatlar daha mı değerlidir?" (ne de güzel iç sesimi yedirdim şair mair diye di' mi. eheheh).
17-21
the sun shone
as it had to on the white legs disappearing into the green
water, and the expensive delicate ship that must have seen
something amazing, a boy falling out of the sky,
had somewhere to get to and sailed calmly on.
şiirin sonuna geldik artık. aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyoruz ama hayat devam ediyor. köpek, köpekler ne yaparsa onu yapıyor; at, atlar ne yaparsa onu yapıyor; güneş de güneşler ne yaparsa onu yapıyor ve parlıyor. ayrıca burada dikkat ettiyseniz zaman kullanımı değişiyor şairin. "güneş parladı,zaten olması gerektiği gibi, yeşil sularda beyaz bacaklar kaybolurken" ya da "zarif ve pahalı gemi denize açıldı, bir çocuk gökten düşerken, olması gerektiği yerde çok şaşırtıcı bir şey görmesi gerektiği için" gibi cümlelerden bahsediyorum. bir zaman dilimi katıyor işin içine şair artık. tablo statik olmaktan çıkıp canlı bir zaman dilimini gösteren bir kesite dönüşüyor. gemi yüzdükçe gökten bir çocuk düşüyor, bağırıyor, ama tarlasını süren köylüye sesini duyuramıyor. dalgalar kıyıya vuruyor, koyunlar otlamaya devam ediyor, çocuk boğuluyor, gemi uzaklaşıyor.
tabloyla ilgili dikkat çekmek istediğim bir diğer şey de şu: bu tablo da diğerlerinde olduğu gibi detaylarıyla asıl mesajını veren bir tablo. diğerlerinden farkı ise bütün tablonun 2 adet bacak için çizilmiş olması. onun dışında detayların tamamladığı, hatta yön verdiği bir tablo. biz eğer tablonun hikayesini bilmeseydik, ya da ikarus'un düşüşü olarak isimlendirilmeseydi o bacakların ne olduğunu belki de asla anlayamayacaktık. bruegel ve auden'in yaptığı ise bu detaycılığı kullanarak mitolojiye daha farklı açıdan bakmak olabilir mi sizce? hikayede uçmak isteyen ama beceremeyen bir çocuktan bahsediliyor, kabul. tabloda ise bu çocuk neredeyse yok. etrafındaki bölge resmedilmiş. denizler, koyunlar, gemiler... sıradan bir hayatın sıradan bileşenleri. belki de ikarus'un hikayesinde söylediğim gibi "ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder" demek istemişlerdir. belki de bütün bu şiir, bütün bu tablolar sıradan insanlar, sıradan hayatlar, ve onların kendi yollarından çıkıp o çocuğu kurtarmamasıyla alakalıdır.
tabloya baktığınızda bu yazıyı okumadan önce (tabi eğer okuduysanız) belki güzel ve pahalı bir gemi, huzurlu bir doğa, doğal bir hayat görüyor olacaktınız. artık insanın ikiyüzlülüğünü ve üstüne basa basa söylediğim hayatın her şeye rağmen devam edişini göreceksiniz bence.
peki biz bu şiirden ne ders çıkartabiliriz:
1. insan acısını kendi içinde yaşar, dünya bunu umursamaz.
2. her şeye rağmen hayat devam eder. ağlasak da, zırlasak da, masanın üstüne çıkıp tepinsek de , devam edecek.
3. auden iflah olmaz bir bruegel sapığı. bütün şiiri bir güzel sanatlar müzeisine yazıyorum ayağına kendinden 300 küsür sene önce göçmüş gitmiş bir ressama olan hayranlığını anlatmak için yazmış.
seçim sizin. şiiri buraya ekleyip daha da uzatmak istemiyorum girdiyi ama şuradan okuyabilirsiniz.
p.s bu entry uzun zamandır taşınmayı bekliyordu. taslak radyo programım gereği işleyeceğim konulardan biri (ve entrysi) olacaktı fakat henüz radyo yayını yapmaya başlayamadım. muhtemelen yapmam da artık, hevesim azıcık kaçtı. ben de çeyizimde saklayacağıma size sunayım istedim.
devamını gör...
can yücel
fakirin gayri meşru çocuğu olursa piç, zenginin olursa yasak aşkın meyvesi olur.
fakir, kız peşinde koşarsa sapık, zengin koşarsa playboy olur.
fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa toplantı olur.
fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk olur.
kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir dünyada adalet arıyoruz. * *
fakir, kız peşinde koşarsa sapık, zengin koşarsa playboy olur.
fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa toplantı olur.
fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk olur.
kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir dünyada adalet arıyoruz. * *
devamını gör...
karşı cinste aranan özellikler
gözlerinin güzel olması. yalnız bundan kastım mavi, yeşil, turkuvazla karışık fosforlu pembe gibi renkli göz diye tabir edilen gözler değil.
gözlerinin parlaması, mutluluk içinde fırıl fırıl dönmesi. gerektiğinde de mahsun mahsun bakması.
gözlerinin parlaması, mutluluk içinde fırıl fırıl dönmesi. gerektiğinde de mahsun mahsun bakması.
devamını gör...
