matematik yapamıyorsan çöpsün
ülkemizden sanatçı ve sporcu çıkmasını zorlaştıran düşünce. belkide bir yerlerde büyük bir sanatçı sekiz, beş memur hayatı yaşamak zorunda kalıyor.
devamını gör...
aslen nerelisin terör örgütü
özellikle de “istanbulluyum” deyince ikna olmayanların üyesi olduğu terör örgütüdür.
devamını gör...
19 haziran 2021 istanbul yağmuru
yaklaşık 4 saattir bardaktan boşalırcasına yağan, hafta sonunu serinleteceğe benzeyen yağmurdur.
gerçi bu yıl haziran ayı bir hayli serin geçmekte ama olsun konumuz bu değil.
gerçi bu yıl haziran ayı bir hayli serin geçmekte ama olsun konumuz bu değil.
devamını gör...
odalarda ışıksızım
kayahan 'ın tılsımlı eserlerinden biridir.
"davalı ben, davacı ben
yorgunum bu celselerden
dargınım sana
posta posta hatıralar voltalarda yâr
ben perişan, günlerim dar, anlamazsın yâr"
"davalı ben, davacı ben
yorgunum bu celselerden
dargınım sana
posta posta hatıralar voltalarda yâr
ben perişan, günlerim dar, anlamazsın yâr"
devamını gör...
çıplak bir insanla yapılabilecek en zevkli şey
mülteci sorununu konuşmak lazım.
devamını gör...
maruz kalınmak istenmeyen sorular
benimle evlenir misin? 30 defa hayır diyebilirim.
devamını gör...
aç kolların sar beni
söz ve müziği yanılmıyorsam nurettin rençber 'e ait, sehran albümünde yer alan güzel mi güzel türkülerimizden biridir. yüzünüzde ince bir tebessüm oluştururken düşünce denizine de daldırır insanı.
sözleri:
bir dileğim var senden,
var lele var var lele var var senden var.
aç kolların boynuma selvide boylum sar beni,
at kolların boynuma selvide boylum sar beni.
muradıma ermezsem,
dar lele dar dar lele dar dar dünya dar.
dünya dar gelir bana dar,
selvide boylum sar beni.
dünya dar gelir bana dar,
selvide boylum sar beni.
sevdanın yükü bana,
var lele bar var lele bar bar ahı var.
çekemem bir başıma,
selvide boylum sar beni.
çekemem bir başıma,
selvide boylum sar beni.
bülbülün çekticeği,
har lele har har lele har har dalda har.
o da gül dalında var,
selvide boylum sar beni.
o da gül dalında var,
selvide boylum sar beni.
sevenleri ayıran,
mar lele mar mar lele mar mar çiyan mar.
şeytanla çomak oynar,
selvide boylum sar beni.
şeytanla çomak oynar,
selvide boylum sar beni.
sinende ki ateşe,
kar lele kar kar lele kar yağsa kar,
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
sözleri:
bir dileğim var senden,
var lele var var lele var var senden var.
aç kolların boynuma selvide boylum sar beni,
at kolların boynuma selvide boylum sar beni.
muradıma ermezsem,
dar lele dar dar lele dar dar dünya dar.
dünya dar gelir bana dar,
selvide boylum sar beni.
dünya dar gelir bana dar,
selvide boylum sar beni.
sevdanın yükü bana,
var lele bar var lele bar bar ahı var.
çekemem bir başıma,
selvide boylum sar beni.
çekemem bir başıma,
selvide boylum sar beni.
bülbülün çekticeği,
har lele har har lele har har dalda har.
o da gül dalında var,
selvide boylum sar beni.
o da gül dalında var,
selvide boylum sar beni.
sevenleri ayıran,
mar lele mar mar lele mar mar çiyan mar.
şeytanla çomak oynar,
selvide boylum sar beni.
şeytanla çomak oynar,
selvide boylum sar beni.
sinende ki ateşe,
kar lele kar kar lele kar yağsa kar,
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
kar eylemez ne çare,
selvide boylum sar beni.
devamını gör...
bavul
ilk tasarlandığı dönem, 1153 yılında, bugünkü filistin topraklarının olduğu bölgeye düzenlenen haçlı seferleri sırasında silahlar ve uzunluğundan dolayı da mızrakların taşınabilmesi için basit ve tekerlekli düzenekler oluşturulur. 16 yüzyıl sonlarına doğru da bu düzeneğe luggage ismi verilir. lug kısmı da sürüklemek manasını taşıyor.
1800'lü yıllara gelindiğinde de bavul günlük yaşamda çokça yer almaya başlar. önceleri işe giden kişiler tarafından kullanılmıştır ve sonrasında da kullanım alanları yaygınlaşmıştır. seri imalata geçilmediğinden ve yapımında inek derisi kullanıldığından o zaman pahalı eşya olarak görülmüştür.
1870'li yıllarda su geçirmez olanları icat edilmiş. mucidi olan moynat isminde bir bavul imalatçısıdır. yine 1870'li yıllarda da bunun kare şeklinde olanı louis vitton tarafından tasarlanmıştır. böylece o dönemin en önemli seyahat taşıtı gemiler başta olmak üzere, çeşitli yerlerde taşıması kolay hale gelmiştir.
1900'lü yıllara gelindiğinde uçak görevlileri, teknolojinin de getirisi sonucu katlanabilme özelliğine sahip, bagaj yerleştirmesi kolay olan tekerlekli bavullar kullanmaya başladılar. bavula tekerlek monte edilmesi fikri de, bernard sadow isimli kişi tarafından, yorucu geçen bir yolculuk ve taşınması ağır gelen bavullardan dolayı ortaya atılmıştır.
o günden bu yana da imalatı artan bavullar önceleri ahşap, daha sonra deri ve ardından çelik malzemeden üretilip daha taşınabilir ve modernize hale getirilmiştir.
1800'lü yıllara gelindiğinde de bavul günlük yaşamda çokça yer almaya başlar. önceleri işe giden kişiler tarafından kullanılmıştır ve sonrasında da kullanım alanları yaygınlaşmıştır. seri imalata geçilmediğinden ve yapımında inek derisi kullanıldığından o zaman pahalı eşya olarak görülmüştür.
1870'li yıllarda su geçirmez olanları icat edilmiş. mucidi olan moynat isminde bir bavul imalatçısıdır. yine 1870'li yıllarda da bunun kare şeklinde olanı louis vitton tarafından tasarlanmıştır. böylece o dönemin en önemli seyahat taşıtı gemiler başta olmak üzere, çeşitli yerlerde taşıması kolay hale gelmiştir.
1900'lü yıllara gelindiğinde uçak görevlileri, teknolojinin de getirisi sonucu katlanabilme özelliğine sahip, bagaj yerleştirmesi kolay olan tekerlekli bavullar kullanmaya başladılar. bavula tekerlek monte edilmesi fikri de, bernard sadow isimli kişi tarafından, yorucu geçen bir yolculuk ve taşınması ağır gelen bavullardan dolayı ortaya atılmıştır.
o günden bu yana da imalatı artan bavullar önceleri ahşap, daha sonra deri ve ardından çelik malzemeden üretilip daha taşınabilir ve modernize hale getirilmiştir.
devamını gör...
süngerbob çorabı giyen yiğido
güzel tanımlar giren, pek kültürlü taze kan yazardır. müzik konusunda yazdıklarını yakından takipteyim.
hoş gelmişler.
hoş gelmişler.
devamını gör...
yazarların baba mesleği
inşaat işçisiydi , emekli oldu . varolsun kendisi tepeden tırnağa onur , gurur , şeref ve haysiyet abidesi .
devamını gör...
100 kişilik iş ilanına iki günde 7 bin başvuru olması
hele şu süreçte insanlar işsizlikten kırılırken gayet doğal. işsizlik azaldı deniyor, diyenlere gelsin bu haber.
şanlıurfa'da 100 kişi için verilen ilana 7 bin 53 kişi başvurdu. rekor sayılacak başvuru sonrası işe alınacaklar kurayla seçildi.
--- alıntı ---
cumhuriyet gazetesi'nin birinci sayfasında yer alan habere göre, iki gün içerisinde 7 bin 53 kişi iş başvurusunda bulundu. rekor sayılacak başvuru sonrası işe alınacaklar kurayla seçildi.
--- alıntı ---
buradan
şanlıurfa'da 100 kişi için verilen ilana 7 bin 53 kişi başvurdu. rekor sayılacak başvuru sonrası işe alınacaklar kurayla seçildi.
--- alıntı ---
cumhuriyet gazetesi'nin birinci sayfasında yer alan habere göre, iki gün içerisinde 7 bin 53 kişi iş başvurusunda bulundu. rekor sayılacak başvuru sonrası işe alınacaklar kurayla seçildi.
--- alıntı ---
buradan
devamını gör...
buraya bakarlar
her gördüğümde bana meşhur "tek göz" horus’un gözünü, oradan da çeşitli çağrışımlarla siyonizmi hatırlatan ve bu nedenle de asabımı bozan anlamsız reklam afişi. ya biz bu ülkede yaşamaktan iyice paranoyak olduk ya birileri bir işler karıştırıyor, haberimiz yok.
devamını gör...
nickaltı girdiğiniz yazarın fark etmemesi
nickaltı girilmiş yazarın cool hareketidir.
valla ben en ufak sese cama koşan yaşlı teyzeler gibi fırlıyorum. ay noluyo noluyo diye bakıyorum hemen adımı görünce.
valla ben en ufak sese cama koşan yaşlı teyzeler gibi fırlıyorum. ay noluyo noluyo diye bakıyorum hemen adımı görünce.
devamını gör...
usualsuspects
sözlükte yazmayan bir yazarın bile benden daha fazla nick altı almasına şahit olmamla bütün sözlüğe küsmeme sebep olan başlık.
namkörler.
namkörler.
devamını gör...
yazarların apartman girişine asmak istediği duyurular
bu binada insanların yaşadığını unutmayın.
devamını gör...
akp öncesi türkiye
başbakanın yakasından tutup hesap soruluyordu yahut yazar kasa atılıp protesto ediliyordu.
şimdi mi ?
-yooo dostum , o yazar kasayı adama silivride monte ederler , fabrika çıkışı öyleymiş dersin. o denli güzel işçilik yaparlar , aklın gider.
-bereket artık yazar kasalar küçük.
şimdi mi ?
-yooo dostum , o yazar kasayı adama silivride monte ederler , fabrika çıkışı öyleymiş dersin. o denli güzel işçilik yaparlar , aklın gider.
-bereket artık yazar kasalar küçük.
devamını gör...
nina simone
gerçek adı eunice kathleen waymon olan, caz, blues, soul, r&b ve folk müzik türlerinde unutulmayacak eserlere sahip sanatçıdır.
ilk albümünü yaptığı 1958 yılında, ispanyolca 'kız' anlamına gelen nina kelimesi ile hayranı olduğu oyuncu simone signoret*ten esinlenerek bildiğimiz sahne adı olan nina simone olarak tanınmaya başlamıştır.
1964 yılında philips şirketi işbirliğiyle seslendirdiği "don't let me be misunderstood" şarkısı kesinlikle muhteşem.
ilk albümünü yaptığı 1958 yılında, ispanyolca 'kız' anlamına gelen nina kelimesi ile hayranı olduğu oyuncu simone signoret*ten esinlenerek bildiğimiz sahne adı olan nina simone olarak tanınmaya başlamıştır.
1964 yılında philips şirketi işbirliğiyle seslendirdiği "don't let me be misunderstood" şarkısı kesinlikle muhteşem.
devamını gör...
enver gökçe
toplumcu gerçekçi şiirin büyük ustalarındandır enver gökçe. hakkında hiç yazılmaması beni oldukça şaşırttı. yalnızca şair demek doğru olmaz elbette, kendisi aynı zamanda yazar ve çevirmendi. sanatını toplumdan ayrı tutmamış, dizelerinde ustaca aktarmıştır gördüğünü. ne yazık, birçokları gibi unutulmuş ve anlaşılmadan ölüp gitmiş.
nihat behram'ın kaleminden enver gökçe:
--- alıntı ---
yok edilmiş bir halk cevheri: enver gökçe
(bu yazı 30 yıl önce, gökçe’nin ölüm haberini aldığım kanlı, karanlık 12 eylül günlerinde sürgünde yazdığım ve ancak ölümünün 5. yılında almanya’da yayınlayabildiğim bir yazıdır. ölümünün 30. yılında enver ağabeyi saygıyla anarak...)
shekespeare, “belki kaderimi değiştiremem, fakat aklıma yatmayan şeylere de boyun eğecek değilim!” demişti. akla yatmayan şeylere boyun eğmemek, ‘kader’ diye nitelenen şeye başkaldırının kendisidir zeten. enver gökçe’nin acılar denizi olan hayatını düşünürken hep onun bu sözü dolaştı içimde: “hey benim karasevdam, kalleş kaderim!”
neydi e. gökçe’nin ‘karasevdam’ dediği şey? bıraktığı bir kitapçık şiirin ve acı yaşam öyküsünün her dizesinde, her anında açıkça görülüyor ki, halkına, yurduna sonsuz bir tutkuyla bağlıydı. halkının mutluluğu uğrunda her türden belaya ‘hoş geldin!’ dediği bir tutkuydu bu. kısaca, bir karasevdaydı halk deyimiyle. ve sevdası ve sevdasındaki kararlılığı ve kararlılığındaki direnci ‘kaderini’ çizmişti. kalleşçe çizmişti hem de. bütün dizelerinde kolayca görünüyor ki, aklına yatmayan bu kadere başkaldırısında karasevdası gibi kararlıydı.
enver gökçe, yazık ki yok edilmiş bir halk cevheridir. şiir dolu yüreği açmadan soldurulmuş bir çiçek gibidir. meyveye duracakken yolunmuş bir tomurcuk gibidir. daha çağlasında kırılmış bir dal gibidir. zehirlenmiş bir akarsu, yakılmış bir orman, ana rahminde öldürülmüş bir çocucuk gibidir. bala durmuş bir kovanın arıları nasıl dağıtılmışsa, öylece ziyan edilmiştir bu halk cevheri.
bir düzen ki, köylüsünü, işçisini, gençliğini kırbaç altında tutuyor... aynı günlerde gökçe’yi de hücrelere koymuşlar, zincirlere vurmuşlar. bir düzen ki, ahtapot gibi kollarıyla halkın kanını emiyor... aynı günlerde gökçe’yi de bir dilim ekmeğe muhtaç etmiştir.
ilk gençlik günlerinden, düşkünler evinde yoksulluk içinde öldüğü güne dek hayatının her anında teniyle, yüreğiyle acılarına ortak olmuş halkının. yani karasevdası kalleş kaderi olmuş!
enver gökçe, her şeyden önce onurlu bir hayat bıraktı geriye. acının iğnesi ipliğiyle dokunmuş onurlu bir hayat. bıraktığı şiirler bir elin parmakları, bir kitapçığın sayfalarıyla sayılacak denli az. az fakat her satırında yaşadığı acı denizinin destanı gizlidir. her satırı halkına duyduğu karasevdanın ışığıyla yazılmıştır. her satırı kalleş kaderine başkaldırının hıncıyla yazılmıştır. gökçe’nin şiirleri, katliamlardan kurtulmuş bir çocuk gibidir: her şeyi anlatan bakışlarıyla usul usul büyür. hıncını, öfkesini büyütür. sevdasını, dileğini büyütür. hesap sorulsun diye büyütür.
büyük kente geldiği ilk gençlik günlerinde halkın kültür hazinesi uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi onun için. üniversite eğitimini de bu konuda seçmişti. gerek öğrencilik döneminde gerekse sonraki yıllarında köy köy dolaştığı türkiye’de halk türküleri, halk sanatı içinde yoğruldu. üniversite bitirme tezi olarak ‘egin türküleri’ üstünde çalıştı. o dönemde halk kültürüne karşı düşmanca bir anlayış egemendi. büyük halk kültürü bilgini pertev naili boratav’ın üniversite kürsüsü lağv edilmişti. tıpkı kültürü gibi, halkın acılarıyla ilgilenenlerin de peşini bela bırakmıyordu.
gökçe’nin halk kültürüne olan derin tutkusu halkının acılarına duyduğu öfkeyle pekişti. bu birlikten gökçe şiiri doğdu. gökçe’nin şiiri bir halk danteli gibidir. şiirine dantel gibi işlediği türkiye’yi en ince güzelliklerine, en ince özelliklerine dek tanıyordu: “böğürtlen / köklerinden / yayla / çiçeklerinden / ve de / yarpuzlardan / pırıl / pırıl / cam gibi / serin / sulardan / doğar / çemişgezek / suyu.”
derin inceliklerine dek soluduğu bu tanışmayı, o doğanın üstündeki insanlarla olan tanışmasıyla pekiştirmişti: “ ve / yamada / allı / pullu / beyaz / peştemallı / başörtülü / üç / etekli / kadınlar / kimi / göbek / toplar / kimi / madımak / ve / keban / ile / elazığın / arası / un / uçmaz / kepek / kaçmaz / viranler / var...”
halkıyla bu tanışması sıradan bir tanışma değildi. onun görüntülerini acı gerçeğiyle tanımlıyordu: “sırtımda / alaca / mintan / boynumda / yazma / afilli / kasketim / düşmüş / yere / ayağımda / kar / kabar / ayağımda / soğuk / kuyu / lastiği / boynu / buruk / kalmışım / böyle / ah / len / ah.”
ve bu sentezi toplumcu gerçekçi sanat anlayışının ölçüleriyle bilincin danteline işliyordu: “anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar / sizlerle beraber herk ettik toprağı / beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık / ve maniler yaktık hasret için / gülemediysek de boş verdik beraber... / halay mı çekmedik kol kola / horon mu tepmedik diz dize / cepken mi vermedik rüzgâra? / koyun koyuna yattık toprak duvarlarda / sıtmayla, sığırla, davarlarla... / daha da yatarız dostlarım daha da... / gün gelirse eğer / halay söyler, türkü söyler gibi yan yana / mavzer mavzere verip de / düşmana kurşun da atarız / sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana...”
halkı her ulustan, her inançtan insanlar bütünlüğü içinde tanıyordu. gökçe’nin halk olgusuna bakışındaki bu boyutun örneği türkiye sanat dünyasında çok azdır: “ ve / kürtler / aleviler / çingeneler / yaşar / toprak / damlar / ve / çadırlarda...külli / topraksız / killi / arkasız / ve / horlanmış”
duygu, düşünce ve gözlemleriyle, doğasıyla, yaşamıyla tanışı olduğu halkı işlerken, sanatına çıkış noktasını da zengin halk kültürünün kaynağından alıyor, kaynağın damarlarından besliyordu. halk efsaneleri, masalları, türküleri, manileri, gökçe şiirinin rengini, tadını veriyordu: “zaman akar, zaman geçer / zaman zindan içinde / biz mapusta gürül gürül yatardık / yılan çıyan içinde / getirdiler ite kaka bir yiğit / ayak çıplak / ak bir mintan içinde / zaman zaman içinde / işık duman içinde...”
halk masallarının ‘masal başlangıcı’ ölçüleriyle yazılmış bu şiirde görülen biçim yani halk kültüründen esinlenme gökçe’nin tüm şiirlerinde değişik tadlarla kendini hissettirir. bu biçimin özüne işlediği devrimci düşünce, halkın güncel acılarından, çağsal boyutlara kadar bir yelpaze oluşturur şiirinde: “kore dağlarında tabakam kaldı”... acısını türküsüne ‘bayburt dağlarında mendilim kaldı’ diye işleyen bir halka, gökçe’nin şiirindeki öz hiç de yabancı değildir. bilir, duyar ne söylemek istediğini.
sevgisiyle, sevdasıyla, acısıyla halk denizine savrulmuş, o denizin bir parçası olmuş gökçe daha ilk gençlik günlerinden öldüğü güne dek sonu gelmez baskılara hedef oldu. sanatını hiçbir zaman satamadı. çünkü sanatı kendini satmayan bir adamın sanatıydı. sanatıyla yaşama olanağı bulabilmesi bir yana, yaptığı sanat, üstünde ezici baskılara neden oluyordu. açlıktan ölmemek için kimi zaman sıradan gazetelerde düzeltmenlik yapıyor, kimi zaman bir başka yerde karın tokluğuna çalışıyordu. binbir acıya ve zorluğa hedef olması yetmiyormuş gibi bir de horlanıyordu: “döğülmüşüm / söğülmüşüm / kovulmuşum / siktir çekilmişim yani / kendi öz yurdumda / bir meri keklik gibi / çeker giderim”
ölümünden kısa bir süre önce yayınladı bu şiirini. içine bir türlü sindiremediği 12 eylül darbesi’nin kanlı karanlık günlerinde, iç dünyası daha da örselendi. 19 kasım 1981 de yalnızlığına, acılarına sarınıp sessizce ayrıldı aramızdan. ölümü darbeci medyada ‘haber değeri’ taşımadı...
her birinde yüreğinin, onurlu bir hayatın gürültüsü duyulan şiirlerini bıraktı halkına. yaşadığı acı hayat nedeniyle, halkına armağan edebileceği zenginliğin çok azını başarabildi. yıkılıp yakılmış ormanların, talan edilmiş, peşkeş çekilmiş madenlerin, işkencelerin, katliamların, sömürünün, soygunun, ayrı düşürülmüş sevdalıların, gurbetin, zindanın hesabıyla birlikte gökçe’nin hesabı da sorulmalıdır. o, bir de bu mirası bıraktı halkına: “bir mermi de benden aslanım / bir mermi de benden / bir mermi de benden / zafer topları, mübarek namlular!”
halkı için düşünen beyin, çarpan yüreklerin yanı başında gökçe her zaman soluyacak....
nihat behram
16.11.2011 - 07:31
--- alıntı ---
"düştüm bir öylesi çekilmez derde,
ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu,
ne sır aradım herşeyde, ne gariplik var serde,
ne kara sevda, ne sevmek ne sevilmek arzusu
artık her şarkı dokunur bana bu şehirde."
nihat behram'ın kaleminden enver gökçe:
--- alıntı ---
yok edilmiş bir halk cevheri: enver gökçe
(bu yazı 30 yıl önce, gökçe’nin ölüm haberini aldığım kanlı, karanlık 12 eylül günlerinde sürgünde yazdığım ve ancak ölümünün 5. yılında almanya’da yayınlayabildiğim bir yazıdır. ölümünün 30. yılında enver ağabeyi saygıyla anarak...)
shekespeare, “belki kaderimi değiştiremem, fakat aklıma yatmayan şeylere de boyun eğecek değilim!” demişti. akla yatmayan şeylere boyun eğmemek, ‘kader’ diye nitelenen şeye başkaldırının kendisidir zeten. enver gökçe’nin acılar denizi olan hayatını düşünürken hep onun bu sözü dolaştı içimde: “hey benim karasevdam, kalleş kaderim!”
neydi e. gökçe’nin ‘karasevdam’ dediği şey? bıraktığı bir kitapçık şiirin ve acı yaşam öyküsünün her dizesinde, her anında açıkça görülüyor ki, halkına, yurduna sonsuz bir tutkuyla bağlıydı. halkının mutluluğu uğrunda her türden belaya ‘hoş geldin!’ dediği bir tutkuydu bu. kısaca, bir karasevdaydı halk deyimiyle. ve sevdası ve sevdasındaki kararlılığı ve kararlılığındaki direnci ‘kaderini’ çizmişti. kalleşçe çizmişti hem de. bütün dizelerinde kolayca görünüyor ki, aklına yatmayan bu kadere başkaldırısında karasevdası gibi kararlıydı.
enver gökçe, yazık ki yok edilmiş bir halk cevheridir. şiir dolu yüreği açmadan soldurulmuş bir çiçek gibidir. meyveye duracakken yolunmuş bir tomurcuk gibidir. daha çağlasında kırılmış bir dal gibidir. zehirlenmiş bir akarsu, yakılmış bir orman, ana rahminde öldürülmüş bir çocucuk gibidir. bala durmuş bir kovanın arıları nasıl dağıtılmışsa, öylece ziyan edilmiştir bu halk cevheri.
bir düzen ki, köylüsünü, işçisini, gençliğini kırbaç altında tutuyor... aynı günlerde gökçe’yi de hücrelere koymuşlar, zincirlere vurmuşlar. bir düzen ki, ahtapot gibi kollarıyla halkın kanını emiyor... aynı günlerde gökçe’yi de bir dilim ekmeğe muhtaç etmiştir.
ilk gençlik günlerinden, düşkünler evinde yoksulluk içinde öldüğü güne dek hayatının her anında teniyle, yüreğiyle acılarına ortak olmuş halkının. yani karasevdası kalleş kaderi olmuş!
enver gökçe, her şeyden önce onurlu bir hayat bıraktı geriye. acının iğnesi ipliğiyle dokunmuş onurlu bir hayat. bıraktığı şiirler bir elin parmakları, bir kitapçığın sayfalarıyla sayılacak denli az. az fakat her satırında yaşadığı acı denizinin destanı gizlidir. her satırı halkına duyduğu karasevdanın ışığıyla yazılmıştır. her satırı kalleş kaderine başkaldırının hıncıyla yazılmıştır. gökçe’nin şiirleri, katliamlardan kurtulmuş bir çocuk gibidir: her şeyi anlatan bakışlarıyla usul usul büyür. hıncını, öfkesini büyütür. sevdasını, dileğini büyütür. hesap sorulsun diye büyütür.
büyük kente geldiği ilk gençlik günlerinde halkın kültür hazinesi uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi onun için. üniversite eğitimini de bu konuda seçmişti. gerek öğrencilik döneminde gerekse sonraki yıllarında köy köy dolaştığı türkiye’de halk türküleri, halk sanatı içinde yoğruldu. üniversite bitirme tezi olarak ‘egin türküleri’ üstünde çalıştı. o dönemde halk kültürüne karşı düşmanca bir anlayış egemendi. büyük halk kültürü bilgini pertev naili boratav’ın üniversite kürsüsü lağv edilmişti. tıpkı kültürü gibi, halkın acılarıyla ilgilenenlerin de peşini bela bırakmıyordu.
gökçe’nin halk kültürüne olan derin tutkusu halkının acılarına duyduğu öfkeyle pekişti. bu birlikten gökçe şiiri doğdu. gökçe’nin şiiri bir halk danteli gibidir. şiirine dantel gibi işlediği türkiye’yi en ince güzelliklerine, en ince özelliklerine dek tanıyordu: “böğürtlen / köklerinden / yayla / çiçeklerinden / ve de / yarpuzlardan / pırıl / pırıl / cam gibi / serin / sulardan / doğar / çemişgezek / suyu.”
derin inceliklerine dek soluduğu bu tanışmayı, o doğanın üstündeki insanlarla olan tanışmasıyla pekiştirmişti: “ ve / yamada / allı / pullu / beyaz / peştemallı / başörtülü / üç / etekli / kadınlar / kimi / göbek / toplar / kimi / madımak / ve / keban / ile / elazığın / arası / un / uçmaz / kepek / kaçmaz / viranler / var...”
halkıyla bu tanışması sıradan bir tanışma değildi. onun görüntülerini acı gerçeğiyle tanımlıyordu: “sırtımda / alaca / mintan / boynumda / yazma / afilli / kasketim / düşmüş / yere / ayağımda / kar / kabar / ayağımda / soğuk / kuyu / lastiği / boynu / buruk / kalmışım / böyle / ah / len / ah.”
ve bu sentezi toplumcu gerçekçi sanat anlayışının ölçüleriyle bilincin danteline işliyordu: “anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar / sizlerle beraber herk ettik toprağı / beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık / ve maniler yaktık hasret için / gülemediysek de boş verdik beraber... / halay mı çekmedik kol kola / horon mu tepmedik diz dize / cepken mi vermedik rüzgâra? / koyun koyuna yattık toprak duvarlarda / sıtmayla, sığırla, davarlarla... / daha da yatarız dostlarım daha da... / gün gelirse eğer / halay söyler, türkü söyler gibi yan yana / mavzer mavzere verip de / düşmana kurşun da atarız / sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana...”
halkı her ulustan, her inançtan insanlar bütünlüğü içinde tanıyordu. gökçe’nin halk olgusuna bakışındaki bu boyutun örneği türkiye sanat dünyasında çok azdır: “ ve / kürtler / aleviler / çingeneler / yaşar / toprak / damlar / ve / çadırlarda...külli / topraksız / killi / arkasız / ve / horlanmış”
duygu, düşünce ve gözlemleriyle, doğasıyla, yaşamıyla tanışı olduğu halkı işlerken, sanatına çıkış noktasını da zengin halk kültürünün kaynağından alıyor, kaynağın damarlarından besliyordu. halk efsaneleri, masalları, türküleri, manileri, gökçe şiirinin rengini, tadını veriyordu: “zaman akar, zaman geçer / zaman zindan içinde / biz mapusta gürül gürül yatardık / yılan çıyan içinde / getirdiler ite kaka bir yiğit / ayak çıplak / ak bir mintan içinde / zaman zaman içinde / işık duman içinde...”
halk masallarının ‘masal başlangıcı’ ölçüleriyle yazılmış bu şiirde görülen biçim yani halk kültüründen esinlenme gökçe’nin tüm şiirlerinde değişik tadlarla kendini hissettirir. bu biçimin özüne işlediği devrimci düşünce, halkın güncel acılarından, çağsal boyutlara kadar bir yelpaze oluşturur şiirinde: “kore dağlarında tabakam kaldı”... acısını türküsüne ‘bayburt dağlarında mendilim kaldı’ diye işleyen bir halka, gökçe’nin şiirindeki öz hiç de yabancı değildir. bilir, duyar ne söylemek istediğini.
sevgisiyle, sevdasıyla, acısıyla halk denizine savrulmuş, o denizin bir parçası olmuş gökçe daha ilk gençlik günlerinden öldüğü güne dek sonu gelmez baskılara hedef oldu. sanatını hiçbir zaman satamadı. çünkü sanatı kendini satmayan bir adamın sanatıydı. sanatıyla yaşama olanağı bulabilmesi bir yana, yaptığı sanat, üstünde ezici baskılara neden oluyordu. açlıktan ölmemek için kimi zaman sıradan gazetelerde düzeltmenlik yapıyor, kimi zaman bir başka yerde karın tokluğuna çalışıyordu. binbir acıya ve zorluğa hedef olması yetmiyormuş gibi bir de horlanıyordu: “döğülmüşüm / söğülmüşüm / kovulmuşum / siktir çekilmişim yani / kendi öz yurdumda / bir meri keklik gibi / çeker giderim”
ölümünden kısa bir süre önce yayınladı bu şiirini. içine bir türlü sindiremediği 12 eylül darbesi’nin kanlı karanlık günlerinde, iç dünyası daha da örselendi. 19 kasım 1981 de yalnızlığına, acılarına sarınıp sessizce ayrıldı aramızdan. ölümü darbeci medyada ‘haber değeri’ taşımadı...
her birinde yüreğinin, onurlu bir hayatın gürültüsü duyulan şiirlerini bıraktı halkına. yaşadığı acı hayat nedeniyle, halkına armağan edebileceği zenginliğin çok azını başarabildi. yıkılıp yakılmış ormanların, talan edilmiş, peşkeş çekilmiş madenlerin, işkencelerin, katliamların, sömürünün, soygunun, ayrı düşürülmüş sevdalıların, gurbetin, zindanın hesabıyla birlikte gökçe’nin hesabı da sorulmalıdır. o, bir de bu mirası bıraktı halkına: “bir mermi de benden aslanım / bir mermi de benden / bir mermi de benden / zafer topları, mübarek namlular!”
halkı için düşünen beyin, çarpan yüreklerin yanı başında gökçe her zaman soluyacak....
nihat behram
16.11.2011 - 07:31
--- alıntı ---
"düştüm bir öylesi çekilmez derde,
ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu,
ne sır aradım herşeyde, ne gariplik var serde,
ne kara sevda, ne sevmek ne sevilmek arzusu
artık her şarkı dokunur bana bu şehirde."
devamını gör...
abartılan tatlı
yemekhanelerde sık çıkan, şekerli sünger yiyormuş hissi uyandıran, sanırım adı kemalpaşa olan tatlıdır. abartılmıyor ama neden tatlı sınıfında olduğunu düşünmedim değil.
devamını gör...
