kırık cam teorisi
sevdiğim bir insanın anlattığı olayı aklıma getirdi. elindeki çöpü yere atıp yoluna devam ederken bir anda rahatsız hissedip arkasını dönüp çöpü alıp çöpe atmış kendisi. sonradan şöyle bir çevreye baktığında sokağın oldukça temiz olduğunu, tek bir çöpün bile olmadığını farketmiş. belki de tam da bu teoride ki gibi yere çöp atmak hep yanlış bir hareket olsa da hiç kimsenin yere çöp atmadığı bir yerde bunu yapmak daha büyük yanlışmış gibi geliyordur bize. bunun tersi de geçerli olabilir tabii. herkesin yere çöp attığı bir yerde yere çöp atmak o kadar da yanlış değildir artık.
devamını gör...
kiowa
kuzey amerika'da yaşayan, kiowa tanoan dili konuşan bir kızılderili kabilesidir.
eskiden göller bölgesi civarında yaşıyorken, bugünkü wyoming, south dakota bölgesine gelmiş ve at sahibi olduktan sonra bizon avlayarak, ova kızılderili kabilelerinin kültürünü yaşamışlardır.
onlardan sonra doğudan gelen cheyenne, arapaho ve en son sioux kabileleriyle, av alanları için savaşmışlar ve yenilerek, bugünkü kansas ve texas civarlarına yerleşmişlerdir.
texas, 1845'te a.b.d eyaleti olduktan sonra artan beyaz nüfus, av alanlarına büyük çiftlikler kurulması ve yiyecek kaynakları olan milyonlarca bizon'un avcılar tarafından öldürülmesi üzerine, dostları comanche'ler ve eski düşmanları olan güneyli cheyenne ve arapaho'larla birlikte, beyaz bizon avcılarına ve a.b.d ordusuna karşı savaş vermişlerdir.
a.b.d ordusunun yoğun saldırıları karşısında 1875'te teslim olmak zorunda kalmışlardır. reisleri ve bazı savaşçıları bugünkü florida'ya sürgüne gönderilmiş ve oraya sürgün giden çoğu kızılderili gibi, çoğu sıtma hastalığından ölmüştür.
florida'ya gönderilmeyen kabile üyeleri ise bugünkü oklahoma eyaletindeki rezervasyona sürülmüştür ve bugün hala orada yaşamaktadırlar.
eskiden göller bölgesi civarında yaşıyorken, bugünkü wyoming, south dakota bölgesine gelmiş ve at sahibi olduktan sonra bizon avlayarak, ova kızılderili kabilelerinin kültürünü yaşamışlardır.
onlardan sonra doğudan gelen cheyenne, arapaho ve en son sioux kabileleriyle, av alanları için savaşmışlar ve yenilerek, bugünkü kansas ve texas civarlarına yerleşmişlerdir.
texas, 1845'te a.b.d eyaleti olduktan sonra artan beyaz nüfus, av alanlarına büyük çiftlikler kurulması ve yiyecek kaynakları olan milyonlarca bizon'un avcılar tarafından öldürülmesi üzerine, dostları comanche'ler ve eski düşmanları olan güneyli cheyenne ve arapaho'larla birlikte, beyaz bizon avcılarına ve a.b.d ordusuna karşı savaş vermişlerdir.
a.b.d ordusunun yoğun saldırıları karşısında 1875'te teslim olmak zorunda kalmışlardır. reisleri ve bazı savaşçıları bugünkü florida'ya sürgüne gönderilmiş ve oraya sürgün giden çoğu kızılderili gibi, çoğu sıtma hastalığından ölmüştür.
florida'ya gönderilmeyen kabile üyeleri ise bugünkü oklahoma eyaletindeki rezervasyona sürülmüştür ve bugün hala orada yaşamaktadırlar.
devamını gör...
sanat
geçimini bu alanda sağlayan biri olarak zaman zaman editlerle bu konu üzerinde duracağım yegane başlık.
bana göre sanat: kapitalizmin üvey fakat en sevdiği evladıdır.
yani, kapitalist sistem öncesinde doğmuş, gelişmiş ( gelişimi hiç bitmeyecektir insanlığın gelişimi ile doğru orantılıdır orası ayrı bir konu.) kapitalizmi açık bir dille en çok eleştiren ve ondan en çok beslenen daldır.
sanat insanların bir tatmin olma* yöntemidir; bir haz aracıdır. sorgulatır, düşündürür, bazense alenen ortadadır anlatılmak istenen. sanatı modernizm ve post-modernizm ile birlikte bir boyuta, bir cisme, bir yüzeye, bir melodiye, bir metine sığdıramazsınız. dadaizm sonrası bu olgular günlük nesnelere kavramsal anlamlar yükleyerek kırılmıştır. dadaizm de sanatın üvey fakat en sevdiği akımdır. yoksa kavramsal sanat diye bir akım olmazdı.
insanların günümüzde post modern sanatı anlayıp kavrayamamasının en büyük sebebi sanat tarihi, sanat kavramları, sanat psikolojisi, sanat felsefesi, estetik, gösterge bilimi gibi alanlar hakkındaki bilgi eksikliği ve bu bilgi eksikliğinin yanında az önce de söylediğim gibi sanatın kavramsal felsefenin ışığında kavramsal bir yöne doğru yönelmesi sonucu oluşan "kavram kargaşası" sorunudur. çünkü sanat bir nesneyi, objeyi çizmekten onu ifade etmekten çıkıp fikir tematiği ve soyut sanatla birlikte değişime uğramıştır.
bana göre sanat: kapitalizmin üvey fakat en sevdiği evladıdır.
yani, kapitalist sistem öncesinde doğmuş, gelişmiş ( gelişimi hiç bitmeyecektir insanlığın gelişimi ile doğru orantılıdır orası ayrı bir konu.) kapitalizmi açık bir dille en çok eleştiren ve ondan en çok beslenen daldır.
sanat insanların bir tatmin olma* yöntemidir; bir haz aracıdır. sorgulatır, düşündürür, bazense alenen ortadadır anlatılmak istenen. sanatı modernizm ve post-modernizm ile birlikte bir boyuta, bir cisme, bir yüzeye, bir melodiye, bir metine sığdıramazsınız. dadaizm sonrası bu olgular günlük nesnelere kavramsal anlamlar yükleyerek kırılmıştır. dadaizm de sanatın üvey fakat en sevdiği akımdır. yoksa kavramsal sanat diye bir akım olmazdı.
insanların günümüzde post modern sanatı anlayıp kavrayamamasının en büyük sebebi sanat tarihi, sanat kavramları, sanat psikolojisi, sanat felsefesi, estetik, gösterge bilimi gibi alanlar hakkındaki bilgi eksikliği ve bu bilgi eksikliğinin yanında az önce de söylediğim gibi sanatın kavramsal felsefenin ışığında kavramsal bir yöne doğru yönelmesi sonucu oluşan "kavram kargaşası" sorunudur. çünkü sanat bir nesneyi, objeyi çizmekten onu ifade etmekten çıkıp fikir tematiği ve soyut sanatla birlikte değişime uğramıştır.
devamını gör...
sadi şirazi
"bir gece sevdiğim içeri girdi. yerimden öyle bir fırlamışım ki elbisemin eteği mumu söndürdü. güzelliği ile karanlığı dağıtan sevgilim sordu : ben gelince neden ışığı söndürdün.? dedim ki : güneş doğdu zannettim.." sözlerinin sahibi.
devamını gör...
30 yaş her şey için geç midir sorunsalı
her şey için değil ama birçok şey için geçtir.
yirmilerin başındaki o kayıtsızlık neymiş öyle, nefismiş a* koyim. ne yaptık? amerikan gençlik filmlerindeki gibi havuzlu villalarda parti verip akşamında çılgınlar gibi seviştik mi? hayır. yaptığımız şey belliydi, ya ders çalıştık ya oyun oynadık ya da beşiktaş'ta, kadıköy'de iki üç bira çakıp eğlendik. yani anlatacak müthiş hikayelerimiz yoktu ama bir kayıtsızlık vardı işte. yaşam canımıza okuyamamış, o gençliğin ve tazeliğin tadını çıkarabilecek boşluklar yaratabiliyorduk kendimize. hiç iş hayatındaki o saçmalıklarla yüzleşmemiş, mecburiyetlerin ve sorumlulukların altında ezilmeye başlamamıştık.
"ilk mert evlenir"
"yok lan ben son evlenirim. ilk ali evlenir. kaç yıllık ilişkisi de var"
"siktir lan, en son ben evlenirim görürsünüz"
muhabbetinin döndüğü ortamdaki mert de ali de mehmet de evlenmiştir mesela. istediğin kadar kaç, yaş ilerledikçe bir kalıba oturuyorsun, oturmak zorunda kalıyorsun. işte dün dört tane gerizekalı sabaha kadar içip kızlarla şişe çevirmece hikayelerini anlatıp eğlenirken, bugün düğün masraflarının muhasebesini tutuyor olurlar. daha birkaç yıl önce melisa'nın müthiş memelerinin betimlemesini yapan adamlar "kasım-aralık ayı arasındaki salon takımı fiyat farkı" konuşuyor olurlar. daha önce "busenin de muhteşem kalçaları" ile çeşitlenen konu bu sefer "düğün salonu fiyatlarının da dramatik artışı" ile çeşitlenmeye başlamıştır. yani ne diyelim, büyümek bu işte a* koyim. resmen damarlarımıza kodlanmış, "oku, iş bul, evlen" resmen kodlanmış yani. zaman zaman güzeldir, özenirim, saygı duyarım ama otuzlarına gelirken insanın karşılaştığı şeyler bunlar işte.
işte mesela bunun için geç artık. yani sabaha kadar 5-6 kişi oturup yarının ya da ay sonunun, ne bileyim mutfak takımının enza home'daki fiyatlarının düşünülmediği, sadece ve sadece melisa'nın muhteşem memelerinin konuşulduğu o kayıtsız ortam için geç kalınmıştır. yani yaşadın yaşadın bunu. o kimyayı bir daha tutturmak zordur. otuzlar gelir, her yerinden sorumluluk döke döke, hayal kırıklıklarıyla, öyle ya da böyle saçmalamaya başlamış psikolojilerle beraber gelir.
sırf iş hayatıyla, bu sıkışmışlıkla karşılaşmamış olmak; artık yıllardır üstüne tezlerin yazıldığı, sürekli birilerinin lanetlediği sistemin içerisinde olduğunu fark etmemiş olmak bile büyük iştir be. sırf bundan habersiz olduğumuz günlere dönememek bile çok şey kaybetmektir. yani bir zamanlar idealisttik öyle değil mi? şunu ya da bunu yapacaktık. şimdi ise sırf iş tanımınız gereği bir sürü angarya işle uğraşırsınız. mesela bir mühendisin en önemli yeteneği literatür taramaktır. öyle mühendislere teknik destek verirsiniz ki basit bir google araması yapmaktan acizdir. adam parayı basmıştır ve s.ke s.ke onun aslında kendisinin arayıp bulması gereken şeyle siz saatlerinizi yok edersiniz. sırf para verdiği için sizi arar "şunu yap" der ve yaparsınız, ekmeğinizi kazanıyorsunuzdur. bir sürü çöplükle dolar kafanız. sırf şu idealistliğin yavaş yavaş yok olmaya başlaması bile büyük kayıptır. çok şeydir a* koyim.
eskisi gibi gelişime zaman ayıramayız mesela. gerçekten ekstra çalışmalar yapmaktan yorulmuşuzdur. yani denemişsin denemişsin olmamış. bir dönem aylarca bir konuyu öğrenmiş, sonra vazgeçip diğerine geçmişsindir. zaman çoktur, bilinç de hayvan gibi uyanıktır. şimdiyse zihin biraz daha yorgundur ve seçicidir. hobilere mi zaman ayıracaksındır yoksa ekstra çalışmalara mı? birini yapsan diğeri olmuyor. birini yapsan, yaşadığını unutuyorsun; diğerini yapsan yarınının da aynı boktanlığa saplanıp kalacağın kaygısıyla yaşıyorsun. tam bir keşmekeş, ruhsal bir bulantı, tam bir iç sıkıntısı.
kişiliksizliğe, şu iğrenç hasetliğe falan artık tahammül edememeye başlarız. gerçekten öyledir. yani daha önce insanların kalbindeki o çirkinliği bir şekilde enerjimizle, neşemizle örtüp atıyordur bir tarafa. yavaş yavaş gözümüze batmaya başlar, midemizi bulandırır. yıllarca beraber vakit geçirdiğin insandan tut da yeni tanıştığın insanlara kadar, gerçekten tahammül edemez olursun. kocaman adam olmuş, yani, şöyle baksan adam zannedersin, insanların çocuk gibi zırvaladıklarını görürsün. birbirlerinin saçma sapan davranışlarına takılır, kıyıda köşede seni yakalayıp anlatırlar. işte, "grupta şunu yazdı" ya da "falancaya kahve getirdi de bize bir çayı çok gördü" gibi zırvalar. koca koca insanlar sağda solda ağlaşırlar. sonra bir iş hırsı, bir samimiyetsiz tebrik füryası. neresinden bakarsan bak toyca, nereden bakarsan bak gerzeklikle dolu ortamlar.
söylenecek çok şey var.
yirmilerin başındaki o kayıtsızlık neymiş öyle, nefismiş a* koyim. ne yaptık? amerikan gençlik filmlerindeki gibi havuzlu villalarda parti verip akşamında çılgınlar gibi seviştik mi? hayır. yaptığımız şey belliydi, ya ders çalıştık ya oyun oynadık ya da beşiktaş'ta, kadıköy'de iki üç bira çakıp eğlendik. yani anlatacak müthiş hikayelerimiz yoktu ama bir kayıtsızlık vardı işte. yaşam canımıza okuyamamış, o gençliğin ve tazeliğin tadını çıkarabilecek boşluklar yaratabiliyorduk kendimize. hiç iş hayatındaki o saçmalıklarla yüzleşmemiş, mecburiyetlerin ve sorumlulukların altında ezilmeye başlamamıştık.
"ilk mert evlenir"
"yok lan ben son evlenirim. ilk ali evlenir. kaç yıllık ilişkisi de var"
"siktir lan, en son ben evlenirim görürsünüz"
muhabbetinin döndüğü ortamdaki mert de ali de mehmet de evlenmiştir mesela. istediğin kadar kaç, yaş ilerledikçe bir kalıba oturuyorsun, oturmak zorunda kalıyorsun. işte dün dört tane gerizekalı sabaha kadar içip kızlarla şişe çevirmece hikayelerini anlatıp eğlenirken, bugün düğün masraflarının muhasebesini tutuyor olurlar. daha birkaç yıl önce melisa'nın müthiş memelerinin betimlemesini yapan adamlar "kasım-aralık ayı arasındaki salon takımı fiyat farkı" konuşuyor olurlar. daha önce "busenin de muhteşem kalçaları" ile çeşitlenen konu bu sefer "düğün salonu fiyatlarının da dramatik artışı" ile çeşitlenmeye başlamıştır. yani ne diyelim, büyümek bu işte a* koyim. resmen damarlarımıza kodlanmış, "oku, iş bul, evlen" resmen kodlanmış yani. zaman zaman güzeldir, özenirim, saygı duyarım ama otuzlarına gelirken insanın karşılaştığı şeyler bunlar işte.
işte mesela bunun için geç artık. yani sabaha kadar 5-6 kişi oturup yarının ya da ay sonunun, ne bileyim mutfak takımının enza home'daki fiyatlarının düşünülmediği, sadece ve sadece melisa'nın muhteşem memelerinin konuşulduğu o kayıtsız ortam için geç kalınmıştır. yani yaşadın yaşadın bunu. o kimyayı bir daha tutturmak zordur. otuzlar gelir, her yerinden sorumluluk döke döke, hayal kırıklıklarıyla, öyle ya da böyle saçmalamaya başlamış psikolojilerle beraber gelir.
sırf iş hayatıyla, bu sıkışmışlıkla karşılaşmamış olmak; artık yıllardır üstüne tezlerin yazıldığı, sürekli birilerinin lanetlediği sistemin içerisinde olduğunu fark etmemiş olmak bile büyük iştir be. sırf bundan habersiz olduğumuz günlere dönememek bile çok şey kaybetmektir. yani bir zamanlar idealisttik öyle değil mi? şunu ya da bunu yapacaktık. şimdi ise sırf iş tanımınız gereği bir sürü angarya işle uğraşırsınız. mesela bir mühendisin en önemli yeteneği literatür taramaktır. öyle mühendislere teknik destek verirsiniz ki basit bir google araması yapmaktan acizdir. adam parayı basmıştır ve s.ke s.ke onun aslında kendisinin arayıp bulması gereken şeyle siz saatlerinizi yok edersiniz. sırf para verdiği için sizi arar "şunu yap" der ve yaparsınız, ekmeğinizi kazanıyorsunuzdur. bir sürü çöplükle dolar kafanız. sırf şu idealistliğin yavaş yavaş yok olmaya başlaması bile büyük kayıptır. çok şeydir a* koyim.
eskisi gibi gelişime zaman ayıramayız mesela. gerçekten ekstra çalışmalar yapmaktan yorulmuşuzdur. yani denemişsin denemişsin olmamış. bir dönem aylarca bir konuyu öğrenmiş, sonra vazgeçip diğerine geçmişsindir. zaman çoktur, bilinç de hayvan gibi uyanıktır. şimdiyse zihin biraz daha yorgundur ve seçicidir. hobilere mi zaman ayıracaksındır yoksa ekstra çalışmalara mı? birini yapsan diğeri olmuyor. birini yapsan, yaşadığını unutuyorsun; diğerini yapsan yarınının da aynı boktanlığa saplanıp kalacağın kaygısıyla yaşıyorsun. tam bir keşmekeş, ruhsal bir bulantı, tam bir iç sıkıntısı.
kişiliksizliğe, şu iğrenç hasetliğe falan artık tahammül edememeye başlarız. gerçekten öyledir. yani daha önce insanların kalbindeki o çirkinliği bir şekilde enerjimizle, neşemizle örtüp atıyordur bir tarafa. yavaş yavaş gözümüze batmaya başlar, midemizi bulandırır. yıllarca beraber vakit geçirdiğin insandan tut da yeni tanıştığın insanlara kadar, gerçekten tahammül edemez olursun. kocaman adam olmuş, yani, şöyle baksan adam zannedersin, insanların çocuk gibi zırvaladıklarını görürsün. birbirlerinin saçma sapan davranışlarına takılır, kıyıda köşede seni yakalayıp anlatırlar. işte, "grupta şunu yazdı" ya da "falancaya kahve getirdi de bize bir çayı çok gördü" gibi zırvalar. koca koca insanlar sağda solda ağlaşırlar. sonra bir iş hırsı, bir samimiyetsiz tebrik füryası. neresinden bakarsan bak toyca, nereden bakarsan bak gerzeklikle dolu ortamlar.
söylenecek çok şey var.
devamını gör...
devrin skywalker
doğum gününnn kutlu olsunn devrinn.* senin doğum gününü unutmak çok zor zaten.* nice mutlu yıllara.*
devamını gör...
11 yaşındaki suriyeli çocuğun öldürülmesi
ölen suriyeli, öldüren suriyeli, ''nefret edebiyatı'' yapan türk. oğlum siz akıllanmazsınız.
devamını gör...
mutlu olunabilir mi sorunsalı
mutluluğa olan bakış açına bağlı olarak cevabı değişecek bir sorunsaldır. dış etkenlere bağlı olsa da gerçek kaynağı içimizde olduğu için mutlu olmak isteyene bahane çok.
devamını gör...
duşa çıplak giren insan
normal olanı bu değil mi zaten?
devamını gör...
big fish
tim burton filmi olduğu için izlememiş olanların kafasında muhtemelen fazla fantastik şeyler canlanıyordur. bence bu film izlediğim tim burton filmleri arasında en gerçekçi olanı.
bir filmin içinde baba ve çocuk ilişkisi olduğu zaman ister istemez kendimi hemen duygusal bir moda sokuyorum. bu da beni duygulandıran babalı ve çocuklu filmlerden biriydi. hatta ağlatan demem daha doğru olur.
film için birilerini tebrik etmek gerekirse başta tim burton değil de romanın yazarı daniel wallace gelirmiş gibi, ben böyle düşünüyorum en azından. yıllar evvel kitabını okuduğumda hissettiğim duyguları filmde de elbet hissettim, senaryo harika ama roman... yine de kitaptan uyarlama filmlerle kıyaslayınca çok güzel bir yerde olduğunu söyleyebilirim.
tim burton filmlerini sevenlerin zaten muhakkak izlemesi gereken bir film ama bence bu filmi izlemek için tim burton filmlerini sevmeye gerek yok gibi. bir de böyle hikayeye bakıp çocuklarla izlemeye kalkışmamanızı önerebilirim, izletmeyi denediğim çocukların sıkılmasına neden olan bir film maalesef. ha bir de bence önce romanı okunsa da sonra mı izlense?
bir filmin içinde baba ve çocuk ilişkisi olduğu zaman ister istemez kendimi hemen duygusal bir moda sokuyorum. bu da beni duygulandıran babalı ve çocuklu filmlerden biriydi. hatta ağlatan demem daha doğru olur.
film için birilerini tebrik etmek gerekirse başta tim burton değil de romanın yazarı daniel wallace gelirmiş gibi, ben böyle düşünüyorum en azından. yıllar evvel kitabını okuduğumda hissettiğim duyguları filmde de elbet hissettim, senaryo harika ama roman... yine de kitaptan uyarlama filmlerle kıyaslayınca çok güzel bir yerde olduğunu söyleyebilirim.
tim burton filmlerini sevenlerin zaten muhakkak izlemesi gereken bir film ama bence bu filmi izlemek için tim burton filmlerini sevmeye gerek yok gibi. bir de böyle hikayeye bakıp çocuklarla izlemeye kalkışmamanızı önerebilirim, izletmeyi denediğim çocukların sıkılmasına neden olan bir film maalesef. ha bir de bence önce romanı okunsa da sonra mı izlense?
devamını gör...
aniden gelen çok yakında uçacağım hissi
kural dışı pek* bir eylemde bulunmuyorum. tanım girmek ve başlık açmak dışında da pek bir eylem yok zaten. ama sözlükte bazen erişim problemi olduğunda aklıma gelen ilk şey "aha uçtum!" oluyor. bir de bazen üstte gelen bildirime tıklayınca "al kırdın kırdın" ekranı çıkıyor ve çıkış yapmış görünüyorum. o zamanlarda da uçtum sanıyorum. lütfen bir gün beni uçuracak olursanız haber verin olur mu? hı? aniden uçurmayın. mesajla kovun beni. yani mesela.
devamını gör...
ilişki istemeyen insan
gönül evini üç beş günlük aşklarla kirletmek istemeyen insandır.
eğer doğru kişi varsa bir gün elbet gelecektir.
o olduğunu gözlerinin içine baktığında hissedecektir.
eğer doğru kişi varsa bir gün elbet gelecektir.
o olduğunu gözlerinin içine baktığında hissedecektir.
devamını gör...
normal sözlük’teki oylama alışkanlığı
∅ *
hep diyorum: tıpkı eksi oy olmadığı gibi artı oy da olmasın, en güzeli o. zira ancak o zaman anlayabiliriz kim gerçekten eğlenmek, birilerine bir şeyler bırakmak ya da sadece kendisi için yazıyor, kim oylanmak için... belki işine gelmeyip gidenler olur, o zaman da az olsun ama öz olsun, kalan sağlar bizimdir deriz.
mademki şu anda artı oy denen şey var o zaman bakalım vaziyete. birkaç grup var:
1- evet kabak tadı verdi bu konu ama "kankacılar"
sadece sevdikleri yazarları oylayan, diğerlerine herhangi bir gerekçeyle bakma ya da oy verme ihtiyacı duymayan grup.
kendi adıma, mesela hristiyanismail'in * güldüğüm ya da katıldığım tanımları var. yani genel olarak sevdiğim bir yazar amma ve lakin sırf seviyorum diye de geğirme sesine oy ya da favori verecek değilim. o kadar uzun boylu değil. aynı şekilde dexterin biri * adlı yazarla da aynı fikirde olduğum çok entry var. bu iki yazar birbirinden hoşlanmıyor ama ben ikisini de oylarım çünkü neden oylamayayım? ilkokulda olmadığımıza göre birinin tarafını tutup diğeri doğru söylese bile ona muhalefet etmek bize yakışmaz.
2- "zaten kankaları yeterince oyluyor" diyerek hak eden yazara bile oy vermeyenler
adam yazmış çarşaf çarşaf bir şeyler. "e zaten hep yüksek oy alıyor" diye oy vermemeyi marifet sanıyor bazıları. alsın kardeşim, ne olacak? yazdıkları güzelse, sana 1 satırı geçtim 1 kelime bile yeni bir şey katmışsa ver gitsin, eline mi yapışır! sana bir şey öğretmesine bile gerek yok. bildiğin ama şuraya yazmaya üşendiğin bir şeyi öyle güzel toparlayıp yazmıştır ki "helal be!" der verirsin oyunu yine de. en azından uğraşmış, vakit ve emek harcamış.
3- dm peşinde millete iş atmaktan buralara hiç bakmayanlar
işte bu grubu hiç anlamıyorum. zaten insanlarla tanışmak için zibilyon tane site ve uygulama var. burası sözlük. burayı o işler için kullanmazsanız başka yer bulamayacaksınız sanki. pardon, ikinci çoğul ile hitap ettim ama onlar bu yazdıklarımı okumuyordu değil mi?
4- hiçbir şeyi beğenmeyenler
ben bilim hakkında yazıyorum, kimse sevmek zorunda değil. öteki sinema hakkında yazıyor. diyelim o da ilgi alanın değil. bir başkası film incelemesi yapıyor. haydi o da olmadı diyelim... yahu hiç mi ilgi alanın yok! bu kadar konu başlığından biri bile hitap etmez mi insana? o zaman kendin aç ilgilendiğin alanla ilgili bir başlık da biz okuyup oylayalım? o da mı yok? anladım ben seni, tamam...
vallahi hangisi daha kötü ben karar veremedim. varın siz verin o kararı...
hep diyorum: tıpkı eksi oy olmadığı gibi artı oy da olmasın, en güzeli o. zira ancak o zaman anlayabiliriz kim gerçekten eğlenmek, birilerine bir şeyler bırakmak ya da sadece kendisi için yazıyor, kim oylanmak için... belki işine gelmeyip gidenler olur, o zaman da az olsun ama öz olsun, kalan sağlar bizimdir deriz.
mademki şu anda artı oy denen şey var o zaman bakalım vaziyete. birkaç grup var:
1- evet kabak tadı verdi bu konu ama "kankacılar"
sadece sevdikleri yazarları oylayan, diğerlerine herhangi bir gerekçeyle bakma ya da oy verme ihtiyacı duymayan grup.
kendi adıma, mesela hristiyanismail'in * güldüğüm ya da katıldığım tanımları var. yani genel olarak sevdiğim bir yazar amma ve lakin sırf seviyorum diye de geğirme sesine oy ya da favori verecek değilim. o kadar uzun boylu değil. aynı şekilde dexterin biri * adlı yazarla da aynı fikirde olduğum çok entry var. bu iki yazar birbirinden hoşlanmıyor ama ben ikisini de oylarım çünkü neden oylamayayım? ilkokulda olmadığımıza göre birinin tarafını tutup diğeri doğru söylese bile ona muhalefet etmek bize yakışmaz.
2- "zaten kankaları yeterince oyluyor" diyerek hak eden yazara bile oy vermeyenler
adam yazmış çarşaf çarşaf bir şeyler. "e zaten hep yüksek oy alıyor" diye oy vermemeyi marifet sanıyor bazıları. alsın kardeşim, ne olacak? yazdıkları güzelse, sana 1 satırı geçtim 1 kelime bile yeni bir şey katmışsa ver gitsin, eline mi yapışır! sana bir şey öğretmesine bile gerek yok. bildiğin ama şuraya yazmaya üşendiğin bir şeyi öyle güzel toparlayıp yazmıştır ki "helal be!" der verirsin oyunu yine de. en azından uğraşmış, vakit ve emek harcamış.
3- dm peşinde millete iş atmaktan buralara hiç bakmayanlar
işte bu grubu hiç anlamıyorum. zaten insanlarla tanışmak için zibilyon tane site ve uygulama var. burası sözlük. burayı o işler için kullanmazsanız başka yer bulamayacaksınız sanki. pardon, ikinci çoğul ile hitap ettim ama onlar bu yazdıklarımı okumuyordu değil mi?
4- hiçbir şeyi beğenmeyenler
ben bilim hakkında yazıyorum, kimse sevmek zorunda değil. öteki sinema hakkında yazıyor. diyelim o da ilgi alanın değil. bir başkası film incelemesi yapıyor. haydi o da olmadı diyelim... yahu hiç mi ilgi alanın yok! bu kadar konu başlığından biri bile hitap etmez mi insana? o zaman kendin aç ilgilendiğin alanla ilgili bir başlık da biz okuyup oylayalım? o da mı yok? anladım ben seni, tamam...
vallahi hangisi daha kötü ben karar veremedim. varın siz verin o kararı...
devamını gör...
vajina
(bkz: ıslak ve kaygan zemin) komik geldi bu tanım hehehe.
devamını gör...
normal sözlük yeni özellik istekleri
engelleme butonunda 2 secenek var suan. tanimlarini engelle ve mesajlarini engelle. actigi basligi engelle yok. boyle olunca, tanimini engelledigin birisi baslik actiginda, baslik gorunuyor ama ilk tanim gorunmuyor oluyor. konuyu anlamak icin de engeli kldirmak zorunda kaliyorum. buna bir care dusunulebilinir mi acaba?
devamını gör...
sketchtoy'da çizilen normal sözlük nickleri
devamını gör...
hayata dön
istanbullu gelin dizisinin uyarlandığı gülseren budayıcıoğlu kitabı. yine kitap ile dizi arasında hiçbir benzerlik yok. kitap da istenmeyen ve takıntılı olan gelin süreyya iken dizi de diğer oğullarının karısı ipek. tamamen kitabından bağımsız bir dizi istanbullu gelin.
alya’nın hikayesini gözyaşları ile okuyabilirsiniz. ailenin çalkantılı hayatlarının bir çocuk üzerindeki etkisini yakından gözlemleyeceksiniz. dizilerini izlemediyseniz keyif alarak okursunuz.
“dünyada adalet diye bir şey yok bunu biliyorum. her şey gibi acı da eşit dağıtılmamış dünyaya.”
alya’nın hikayesini gözyaşları ile okuyabilirsiniz. ailenin çalkantılı hayatlarının bir çocuk üzerindeki etkisini yakından gözlemleyeceksiniz. dizilerini izlemediyseniz keyif alarak okursunuz.
“dünyada adalet diye bir şey yok bunu biliyorum. her şey gibi acı da eşit dağıtılmamış dünyaya.”
devamını gör...
güney amerikalı uyuşturucu kartelleri
özellikle 1980'lerdeki kolombiya şehirli gençliği, siyasal ve ekonomik sistemin ağırlıklarından geleceklerini belirlemek için bir kurtuluş yolu, kırsaldaki halk da geçinebilmek için maddi gelir kaynakları arayışına girmişlerdi. bu sebeple butik uyuşturucu üretecilerinin üzerinden (bkz: pablo escobar)'ın kurduğu ünlü medellin karteli böyle doğmuş oldu.
devamını gör...
herkesin naziler hakkında atıp tutması
dediklerinde haklı olan fakat diğer diktatörlerin daha kötü olduğunu savunarak hitlerin melek olduğunu göstermeye çalışan yazar beyanı.
stalin patlayıcı bağlayınca hitlere kötü diyemiyor muyuz ?
stalin patlayıcı bağlayınca hitlere kötü diyemiyor muyuz ?
devamını gör...
