hafta sonu yasaklarının artık sıkmaya başlaması
dışarıda bir yasak olduğunu hissetmediğim için katıldığım tespittir.
marketler tıklım tıklım, yıllarda trafik var.
hani yasak ?
can sıkan durumdur.
marketler tıklım tıklım, yıllarda trafik var.
hani yasak ?
can sıkan durumdur.
devamını gör...
kilo aldırmasa bıkmadan yenilecek gıdalar
tost, taze ekmek arası kaşar, mantı, kıymalı makarna, tereyağlı pilav, kıymalı börek, poaça, çikolatalı açma, sade açma, pizza, lahmacun, profiterollü pasta, alman pastası, ekler............
acıktığım "an" aklıma gelen yiyecekler bunlar, ama yediklerim omlet, ızgara sebze, haşlanmış tavuk :(
acıktığım "an" aklıma gelen yiyecekler bunlar, ama yediklerim omlet, ızgara sebze, haşlanmış tavuk :(
devamını gör...
saadet partisi kadın kolu başkanlığına erkek atanması
eh şaşırmadım, genel başkanının (bkz: temel karamollaoğlu) kadın cinayetleriyle ilgili “inancın bu konudaki temel değerlerinin topluma enjekte edilmesine ihtiyaç var. ‘ben onu reddederim.’ et. o zaman başına geline razı olursun” dediği parti...
en basit haliyle 'dindar olmayan kadınlar ölsün' diyen adamdan da partisinden de daha farklısı beklenmezdi zaten. çok normal.
en basit haliyle 'dindar olmayan kadınlar ölsün' diyen adamdan da partisinden de daha farklısı beklenmezdi zaten. çok normal.
devamını gör...
reinhart dozy
reinhart pieter anne dozy, 21 şubat 1820'de leiden'de doğmuş hollandalı bir şarkiyatçı*. protestan bir aileye mensuptur. okuduğu leiden üniversitesinde şark dilleri uzmanı hendrik engelinus weijers ile tanıştı ve onun sayesinde arapçasını geliştirdi. weijers'ten ibranice, keldanice ve süryanice dersleri de aldı. şark tarihi üzerinde çalışmaya karar verdi ve geneli araplar ve islamiyetle ilgili olan çalışmalar yarattı. 1857 yılında profesör oldu.

bizim için önemli olan kısım, dozy'nin çalışmaları ve neler söylediğidir. avrupa tarihi açısından en önemli çalışması "histoire des musulmans d’espagne" isimli yapıtıdır. avrupa kütüphanelerindeki endülüsler ile alakalı neredeyse bütün eserleri incelemiş olan dozy, bu yapıtta endülüslerle ilgili bütün birikimini bizlere aktarmıştır.*
dozy'nin bizim tarihimiz açısından en önemli eseri ise "tarih-i islamiyet" adlı kitabıdır. kitabın asıl ismi "essai sur l’histoire de l’ıslamisme"'dir; bu kitap, 1908 yılında osmanlı aydınlarımızdan abdullah cevdet tarafından çevrilmiş ve kahire'de yayımlanmıştır. kitapta hz. muhammed ve kur'an-ı kerim hakkında dinî duyguları rencide edecek, sert ifadeler bulunduğu için bu çeviri; osmanlı'da büyük yankı uyandırmıştır. hatta, bu kitap tıbbiyeli bazı gençleri o kadar etkilemiş olacak ki içlerinde dinî duyguları sarsıldığı için buhran yaşayıp intihar edenler olmuştur. kitaba dönemin aydınlarından cevaplar gecikmemiştir, örneğin materyalizm karşıtı düşünür ismail fenni ertuğrul'un "kitâb-ı izâle-i şükûk" adlı eseri. yoğun tepkiler sonucu ismail hakkı paşa kabinesi bu kitabın yasaklanmasına karar vermiştir ve kitap toplatılıp galata köprüsü'nden denize atılmıştır. abdullah cevdet bu çevirisinden dolayı allah düşmanı* addedilmiştir. anlayacağınız bu kitap dönemin "şeytan ayetleri"ydi.
(bkz: endülüs emevi devleti)
(bkz: abdullah cevdet)

bizim için önemli olan kısım, dozy'nin çalışmaları ve neler söylediğidir. avrupa tarihi açısından en önemli çalışması "histoire des musulmans d’espagne" isimli yapıtıdır. avrupa kütüphanelerindeki endülüsler ile alakalı neredeyse bütün eserleri incelemiş olan dozy, bu yapıtta endülüslerle ilgili bütün birikimini bizlere aktarmıştır.*
dozy'nin bizim tarihimiz açısından en önemli eseri ise "tarih-i islamiyet" adlı kitabıdır. kitabın asıl ismi "essai sur l’histoire de l’ıslamisme"'dir; bu kitap, 1908 yılında osmanlı aydınlarımızdan abdullah cevdet tarafından çevrilmiş ve kahire'de yayımlanmıştır. kitapta hz. muhammed ve kur'an-ı kerim hakkında dinî duyguları rencide edecek, sert ifadeler bulunduğu için bu çeviri; osmanlı'da büyük yankı uyandırmıştır. hatta, bu kitap tıbbiyeli bazı gençleri o kadar etkilemiş olacak ki içlerinde dinî duyguları sarsıldığı için buhran yaşayıp intihar edenler olmuştur. kitaba dönemin aydınlarından cevaplar gecikmemiştir, örneğin materyalizm karşıtı düşünür ismail fenni ertuğrul'un "kitâb-ı izâle-i şükûk" adlı eseri. yoğun tepkiler sonucu ismail hakkı paşa kabinesi bu kitabın yasaklanmasına karar vermiştir ve kitap toplatılıp galata köprüsü'nden denize atılmıştır. abdullah cevdet bu çevirisinden dolayı allah düşmanı* addedilmiştir. anlayacağınız bu kitap dönemin "şeytan ayetleri"ydi.
(bkz: endülüs emevi devleti)
(bkz: abdullah cevdet)
devamını gör...
araç kullanıyorsanız bu mesajı okumayın
-arac kullaniyorsaniz bu mesaji okumayin! bayramda sevdiklerinize ulasmanin en guvenli yolu, trafik kurallarina uymaktir. kurallarla #yolverhayata! icisleri bakanligi 112 acil cagri merkez b003
- tamam
- tamam
devamını gör...
takipçilerini görememek
önemli olan takipçilerimizin bizi görmesi diye düşünüyorum.
bir insan bir insanı tanımlarını beğendiği, fikirlerini kendisine yakın bulduğu için takip eder. yani en azından ben öyle yapıyorum. benim takip ettiğim kişi beni görse ne olur görmese ne olur, ben onu her türlü takip ederim zaten.*
bir insan bir insanı tanımlarını beğendiği, fikirlerini kendisine yakın bulduğu için takip eder. yani en azından ben öyle yapıyorum. benim takip ettiğim kişi beni görse ne olur görmese ne olur, ben onu her türlü takip ederim zaten.*
devamını gör...
üniversite hocalarının öğrencileri küçümseyen tavırları
ne kadar çok bilgi;o kadar düşük ego, ne kadar az bilgi;o kadar yüksek ego/ einstein
tabi buradaki bilginin asıl kaynağı insanın kendini eğitmesi, kişiliğini geliştirmesidir.insan'nın iç zenginliği olmazsa durduğu yerin ne anlamı kalır ne de diğerlerinde bir farkı.
tabi buradaki bilginin asıl kaynağı insanın kendini eğitmesi, kişiliğini geliştirmesidir.insan'nın iç zenginliği olmazsa durduğu yerin ne anlamı kalır ne de diğerlerinde bir farkı.
devamını gör...
19 haziran 2021 istanbul depremi
hissetmediğim depremdir. nedendir bilmiyorum ama içimde hep bir deprem sonucu ölecekmişim gibi bir his var. kendi ölümümü gerçekten dert etmiyorum ama ya sevdiklerim, onları bu şartlarda hayal bile etmek istemiyorum. rabbim hepimizi korusun.
devamını gör...
sözlüğe nesilciliğin gelmesi
sahibinden satılık 1. nesil yazar şeysi
ileride torunlarınıza “bakın bu sözlük, zemanında kafa sözlüktü. ben o zemandan beri yazarım” demek mi istiyorsun? bul beni.
arkadaş ortamında “kafa ismi zaten güzel değildi, 1. nesil yazar olarak verdim odunu yoldaş’a ismi değiştirdim.” havanı atmak mı istiyorsun? yaz bana.
buralar kafa iken, “kaç hesap uçurttuk biz yavrum” deyip, gazoza ilaç atıp monito mu düşürmek istiyorsun? ara beni.
efendim, sözlüğün 2. nesil yazarlarına hoş gelmişler ola.
ikincilik beni kesmez, bu durum normal değil mi diyorsun? özelden portakal at bana.
ileride torunlarınıza “bakın bu sözlük, zemanında kafa sözlüktü. ben o zemandan beri yazarım” demek mi istiyorsun? bul beni.
arkadaş ortamında “kafa ismi zaten güzel değildi, 1. nesil yazar olarak verdim odunu yoldaş’a ismi değiştirdim.” havanı atmak mı istiyorsun? yaz bana.
buralar kafa iken, “kaç hesap uçurttuk biz yavrum” deyip, gazoza ilaç atıp monito mu düşürmek istiyorsun? ara beni.
efendim, sözlüğün 2. nesil yazarlarına hoş gelmişler ola.
ikincilik beni kesmez, bu durum normal değil mi diyorsun? özelden portakal at bana.
devamını gör...
zeki müren ve pump it şarkısı
quentin tarantino'nun yönetmenliğini yaptığı pulp fiction filmiyle tanınan pump it şarkısını hemen herkes dinlemiştir ya da melodisine kulak aşinalığı vardır sanıyorum. peki yabancı olarak bilinen bu şarkının zeki müren' le alakası neydi ve aslında kime aitti?
şarkı filmden sonra oldukça popüler olmuş ve hatta dinlenme rekoru bile kırmıştı. bestesi rock gitarist dick dale' e ait olduğu düşünülse de şarkı abd' den oldukça uzaktaydı. ama yine de bir süre bestecisinin dick dale olduğu söyleyerek mevzu kapatıldı. fakat bir kaç sene sonra, 2004 yılında düzenlenen atina olimpiyatları esnasında yunan sanatçı anna vicci' nin orijinal sözleriyle şarkıyı yeniden seslendirmesi sonucu kime ait olduğu konusu tekrar açıldı. şarkının esas adı pump it değil, osmanlı rumları' nın kullandığı ve mısırlı anlamına gelen "misirlou" idi ve şarkının sözleri mısırlı bir gencin yaşadıklarını anlatıyordu.
şimdi gelelim zeki müren' le olan alakasına. alanındaki uzmanlar şarkıyı tekrar araştırdıktan sonra türkiye' de de şarkının izlerine rastlamıştı. zeki müren, aynı besteyi farklı sözlerle dick dale' den yıllar yıllar evvel zaten seslendirmişti. fakat şarkının atina' ya oradan da amerika' ya gidişi rum ve yunan göçmenler sayesinde oldu. şuan şarkı yunanlara ait olarak bilinse de esas besteleyen kişinin kim olduğu bilinmediğinden bu anonim olarak kabul gördü.
dinlemek isterseniz üç versiyonun da linklerini sizler için bırakıyorum. buyurunuz,
buradan bu herkesin bildiği versiyon
buradan bu asıl olduğu söylenen, misirlou versiyonu
buradan ve bu da zeki müren'in yorumladığı versiyonu
iyi günler dilerim.
şarkı filmden sonra oldukça popüler olmuş ve hatta dinlenme rekoru bile kırmıştı. bestesi rock gitarist dick dale' e ait olduğu düşünülse de şarkı abd' den oldukça uzaktaydı. ama yine de bir süre bestecisinin dick dale olduğu söyleyerek mevzu kapatıldı. fakat bir kaç sene sonra, 2004 yılında düzenlenen atina olimpiyatları esnasında yunan sanatçı anna vicci' nin orijinal sözleriyle şarkıyı yeniden seslendirmesi sonucu kime ait olduğu konusu tekrar açıldı. şarkının esas adı pump it değil, osmanlı rumları' nın kullandığı ve mısırlı anlamına gelen "misirlou" idi ve şarkının sözleri mısırlı bir gencin yaşadıklarını anlatıyordu.
şimdi gelelim zeki müren' le olan alakasına. alanındaki uzmanlar şarkıyı tekrar araştırdıktan sonra türkiye' de de şarkının izlerine rastlamıştı. zeki müren, aynı besteyi farklı sözlerle dick dale' den yıllar yıllar evvel zaten seslendirmişti. fakat şarkının atina' ya oradan da amerika' ya gidişi rum ve yunan göçmenler sayesinde oldu. şuan şarkı yunanlara ait olarak bilinse de esas besteleyen kişinin kim olduğu bilinmediğinden bu anonim olarak kabul gördü.
dinlemek isterseniz üç versiyonun da linklerini sizler için bırakıyorum. buyurunuz,
buradan bu herkesin bildiği versiyon
buradan bu asıl olduğu söylenen, misirlou versiyonu
buradan ve bu da zeki müren'in yorumladığı versiyonu
iyi günler dilerim.
devamını gör...
yoldaş'ın her yere sızabilmesi
bordo bereli olduğunu düşünmekteyim. sanırım bir tek bu kalmıştı benzetilmeyen. *
devamını gör...
türkiye'de eğitim sisteminin başarısız olma nedenleri
(1) neredeyse her milli eğitim bakanı değişikliğinde milli eğitimde reform adı altında köklü değişiklikler yapılması, bir önce yapılan değişikliklerin sonuçlarını görmeden yeni bir sistemin "şakkadanak" hayata geçirilmesi.
(2) türkiye’deki öğretmenlerin moralinin düşük, (uluslararası) ortalamanın altında olması.
(3) öğretmenlerin içeriğe, yönetime katılımının zayıf olması. (pisa verilerine göre öğretmenlerin özerkliğinde sonuncuyuz.)
(4) çocukların evlerinde de çoğu zaman zengin öğrenme kaynaklarının olmaması. (bir başka deyişle ab ülkeleri arasında, ailenin sosyo ekonomik statüsünden, kullandığı kelime haznesine, gelir ve mesleğine kadar pek çok başlıkta sonuncu sırada olmamız. pisa’ya katılan öğrencilerin verdiği cevaplara göre türkiye’de evinde 100'den fazla kitap olan öğrencilerin oranı yüzde 18. evlerin yarısından fazlasında 25’ten az kitap var. bunun başarıya etkisini rakamlar kanıtlıyor. evinde 10 kitap olan öğrenciler evlerinde 200 kitap olanlara göre fende 87, matematikte 108 puan daha düşük başarı gösteriyor. 108 puan farkı demek iki buçuk öğrenme yılı geride olmak demek. tatillerde veya okul dışı zamanlarda kitap okuyan, müzeleri gezen, deneyler yapan, yaz okullarına katılan çocuklar öğrendiklerini bir sonraki yıla taşıyor ve daha başarılı oluyor.)
(5) yapılan son reformlarda eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcı düşünme gibi becerilerin kazandırılacağı bir müfredat oluşturulmasına rağmen bunun kağıt üzerinde kalması, hayata geçirilememesi.
(6) her okulun şartlarının eşit olmaması. örneğin, kimi okullarda sınıflar kalabalık kimilerinde daha az öğrenci olması. (yine pisa verilerinden kıyaslama yapacak olursak, türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin okuduğu okullarda ortalama sınıf mevcudu 44 kişi. avrupa’da en kalabalık sınıflar bizde. finlandiya’da sınıflar 20 kişilik. ab ortalaması 25. öğretmen başına düşen öğrenci sayısı arttıkça başarı düşüyor. müfredatın uygulanamamasında okullarda kaynak eksikliği sorunun da payı var. deney gereçleri, kütüphane çok eksik. okulların kütüphanesi pek çok şeyin göstergesidir oysa. pisa‘ya katılan öğrencilerin okuduğu okullarda 5 binin üzerinde kitabı olan kütüphane oranı yüzde bir. güney kore’de bu oran yüzde 92. pisa’da fen ve matematikte başarı sıralamasında ilk üçte olan singapur’da ise bu oran yüzde 77.)
(7) üniversiteye girişte uygulanan sınav sistemimizin (test) bu başarısızlıkta çok etkili olması. (örneğin pisa sadece çoktan seçmeli test olsa türkiye oecd ortalamasını yakalardı. türkiye'de çocuklar test çözmeyi biliyor. ancak test, bildiğini tekrarlama üzerine. bir anlamda biz hafızayı ölçüyoruz. bilgiyi kullanmayı, sentez yapmayı, olmayan bir şeyi ortaya koymayı ölçmüyoruz. liseye ve üniversiteye geçişte de sınavlar olacaktır, bu kaçınılmazdır. ancak sorun, sınavların niteliğidir. koyduğunuz sınav sistemi eğitim sistemini mıknatıs gibi oraya çeker. yani siz test yöntemi ile ortaya ezber sorular koyarsanız, eğitim ezbere olur. bizim sınavlarımız hayal gücünü, vizyonunu, deney yapma becerisini ölçmeyen sınavlar. çocuklara sınavlarda google’dan bulacakları ve daha sonra da unutacakları şeyler soruluyor.)
(8) okul öncesi eğitime katılımda yüksek bir oran yakalanamamış olması. (pisa’ya katılan öğrencilerin yüzde 29’u okul öncesi eğitim almış. okul öncesi eğitim alan ve almayan öğrenciler arasında 60 puanlık fark var. yani okul öncesi eğitim alanlar 60 puan daha fazla almış sınavlarda. okul öncesi eğitim alan öğrenci her zaman pek çok anlamda daha önde oluyor.)
(9) dünyada yeni bir ekonomik düzen kurulmuş olması ve adına "bilgi ekonomisi" denen bu düzende artık doğal kaynaklar, tarımsal kaynaklar, jeopolitik kaynaklar kadar önemli olan başka bir girdinin de "yüksek beceri seviyesine sahip bireyler" olması. (hayal gücü yüksek, muhakeme kabiliyetine sahip, analiz ve sentez yapabilen ve yeni fikir ve düşünceleri ortaya koyan bireyler bu yeni ekonominin taşıyıcıları olarak görünmesi.)
(10) türkiye'nin fen ve matematikte pisa'da çuvallamasının üzerine düşünülüyor olunsa bile çözüm üretil(e)memesi, üretilse bile hayata geçiril(e)memesi. (okul öncesinden itibaren yaparak, proje bazlı öğrenme, yazın deneylerle uğraşacakları ortamlar sunmak lazım. aslında sorun çözüm bulmak değil. çözümü hayata geçirme noktası. burada da en somut söylenebilecek şey reform yapma şeklini değiştirmek gerektiği. "içeriğe şunu koyayım" demenin anlamı yok. zaten bunlar denenmiş ve içeriğe konmuş. uygulamada neden olmuyor, niye başarı sağlanamıyor buna bakmalıdır.)
(11) ilköğretimde sınıfta kalmanın kaldırılmış olması.
(12) toplam eğitim-öğretim sürecinin sonunda öğrencinin temel düzeyde bile olsa yabancı dil bilgisine hakim olmamasına rağmen mezun olması. (bkz: öğrenciye 12 yılda ingilizce öğretemeyen sistem)
(13) branş öğretmenlerinin alanlarında yetersizlikleri (bkz: ingilizce bilmeyen ingilizce öğretmenim oldu). örneğin, ösym tarafından açıklanan 2017 yılında yapılan öğretmenlik alan bilgisi testi (öabt) raporuna göre bu sınavda her bölüm için adaylara alanlarında 50’şer soru yöneltilmiş ancak türkçe öğretmenliği testinde iki soru iptal edildiği için bu testin ortalaması 48 soru üzerinden hesaplanmıştır. buna göre testlerde en düşük başarı 11.82 ortalamayla fen bilimleri/fen ve teknoloji öğretmenliğinde, en yüksek ortalama ise 34.88 ile psikolojik danışma ve rehberlik öğretmenliğinde gerçekleşmiştir. sosyal bilgiler, tarih, coğrafya, biyoloji, ingilizce ile sınıf öğretmenliği alan testlerinde hesaplanan ortalama değerleri 21 ile 25 arasında değişmiştir. türkçe, din kültürü ve ahlak bilgisi, psikolojik danışma ve rehberlik ile okul öncesi öğretmenlikleri alan testlerinin ortalama değerleri ise, 25’in üzerinde çıkmıştır. daha açık bir ifade ile öabt'ye giren fen bilimleri öğretmen adaylarının kendilerine yöneltilen soruların yaklaşık yüzde 80'ini bilmediği; sosyal bilgiler, tarih, coğrafya, biyoloji, ingilizce ile sınıf öğretmenliği alan testlerinde hesaplanan ortalama değerleri 21 ile 25 arasında değişmesi nedeniyle bu alanlardaki öğretmen adaylarının da alanlarının yüzde 75'ine hakim olmadığı/bilmediği öne sürülebilecektir.
ezcümle, son 18 yıllık kesintisiz tek parti iktidarında bile toplam 6 kez milli eğitim bakanı değişikliğinin yapıldığı , gelen her yeni bakanın reformlar yapmak üzere kolları sıvadığı göz önünde bulundurulursa "neden başarısızız?" sorusu üzerine düşünmek için daha çok nedenimiz olduğu görülecektir.
not: söz konusu maddeler zaman içinde güncellenecek ve yeni maddeler eklenecektir.
(2) türkiye’deki öğretmenlerin moralinin düşük, (uluslararası) ortalamanın altında olması.
(3) öğretmenlerin içeriğe, yönetime katılımının zayıf olması. (pisa verilerine göre öğretmenlerin özerkliğinde sonuncuyuz.)
(4) çocukların evlerinde de çoğu zaman zengin öğrenme kaynaklarının olmaması. (bir başka deyişle ab ülkeleri arasında, ailenin sosyo ekonomik statüsünden, kullandığı kelime haznesine, gelir ve mesleğine kadar pek çok başlıkta sonuncu sırada olmamız. pisa’ya katılan öğrencilerin verdiği cevaplara göre türkiye’de evinde 100'den fazla kitap olan öğrencilerin oranı yüzde 18. evlerin yarısından fazlasında 25’ten az kitap var. bunun başarıya etkisini rakamlar kanıtlıyor. evinde 10 kitap olan öğrenciler evlerinde 200 kitap olanlara göre fende 87, matematikte 108 puan daha düşük başarı gösteriyor. 108 puan farkı demek iki buçuk öğrenme yılı geride olmak demek. tatillerde veya okul dışı zamanlarda kitap okuyan, müzeleri gezen, deneyler yapan, yaz okullarına katılan çocuklar öğrendiklerini bir sonraki yıla taşıyor ve daha başarılı oluyor.)
(5) yapılan son reformlarda eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcı düşünme gibi becerilerin kazandırılacağı bir müfredat oluşturulmasına rağmen bunun kağıt üzerinde kalması, hayata geçirilememesi.
(6) her okulun şartlarının eşit olmaması. örneğin, kimi okullarda sınıflar kalabalık kimilerinde daha az öğrenci olması. (yine pisa verilerinden kıyaslama yapacak olursak, türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin okuduğu okullarda ortalama sınıf mevcudu 44 kişi. avrupa’da en kalabalık sınıflar bizde. finlandiya’da sınıflar 20 kişilik. ab ortalaması 25. öğretmen başına düşen öğrenci sayısı arttıkça başarı düşüyor. müfredatın uygulanamamasında okullarda kaynak eksikliği sorunun da payı var. deney gereçleri, kütüphane çok eksik. okulların kütüphanesi pek çok şeyin göstergesidir oysa. pisa‘ya katılan öğrencilerin okuduğu okullarda 5 binin üzerinde kitabı olan kütüphane oranı yüzde bir. güney kore’de bu oran yüzde 92. pisa’da fen ve matematikte başarı sıralamasında ilk üçte olan singapur’da ise bu oran yüzde 77.)
(7) üniversiteye girişte uygulanan sınav sistemimizin (test) bu başarısızlıkta çok etkili olması. (örneğin pisa sadece çoktan seçmeli test olsa türkiye oecd ortalamasını yakalardı. türkiye'de çocuklar test çözmeyi biliyor. ancak test, bildiğini tekrarlama üzerine. bir anlamda biz hafızayı ölçüyoruz. bilgiyi kullanmayı, sentez yapmayı, olmayan bir şeyi ortaya koymayı ölçmüyoruz. liseye ve üniversiteye geçişte de sınavlar olacaktır, bu kaçınılmazdır. ancak sorun, sınavların niteliğidir. koyduğunuz sınav sistemi eğitim sistemini mıknatıs gibi oraya çeker. yani siz test yöntemi ile ortaya ezber sorular koyarsanız, eğitim ezbere olur. bizim sınavlarımız hayal gücünü, vizyonunu, deney yapma becerisini ölçmeyen sınavlar. çocuklara sınavlarda google’dan bulacakları ve daha sonra da unutacakları şeyler soruluyor.)
(8) okul öncesi eğitime katılımda yüksek bir oran yakalanamamış olması. (pisa’ya katılan öğrencilerin yüzde 29’u okul öncesi eğitim almış. okul öncesi eğitim alan ve almayan öğrenciler arasında 60 puanlık fark var. yani okul öncesi eğitim alanlar 60 puan daha fazla almış sınavlarda. okul öncesi eğitim alan öğrenci her zaman pek çok anlamda daha önde oluyor.)
(9) dünyada yeni bir ekonomik düzen kurulmuş olması ve adına "bilgi ekonomisi" denen bu düzende artık doğal kaynaklar, tarımsal kaynaklar, jeopolitik kaynaklar kadar önemli olan başka bir girdinin de "yüksek beceri seviyesine sahip bireyler" olması. (hayal gücü yüksek, muhakeme kabiliyetine sahip, analiz ve sentez yapabilen ve yeni fikir ve düşünceleri ortaya koyan bireyler bu yeni ekonominin taşıyıcıları olarak görünmesi.)
(10) türkiye'nin fen ve matematikte pisa'da çuvallamasının üzerine düşünülüyor olunsa bile çözüm üretil(e)memesi, üretilse bile hayata geçiril(e)memesi. (okul öncesinden itibaren yaparak, proje bazlı öğrenme, yazın deneylerle uğraşacakları ortamlar sunmak lazım. aslında sorun çözüm bulmak değil. çözümü hayata geçirme noktası. burada da en somut söylenebilecek şey reform yapma şeklini değiştirmek gerektiği. "içeriğe şunu koyayım" demenin anlamı yok. zaten bunlar denenmiş ve içeriğe konmuş. uygulamada neden olmuyor, niye başarı sağlanamıyor buna bakmalıdır.)
(11) ilköğretimde sınıfta kalmanın kaldırılmış olması.
(12) toplam eğitim-öğretim sürecinin sonunda öğrencinin temel düzeyde bile olsa yabancı dil bilgisine hakim olmamasına rağmen mezun olması. (bkz: öğrenciye 12 yılda ingilizce öğretemeyen sistem)
(13) branş öğretmenlerinin alanlarında yetersizlikleri (bkz: ingilizce bilmeyen ingilizce öğretmenim oldu). örneğin, ösym tarafından açıklanan 2017 yılında yapılan öğretmenlik alan bilgisi testi (öabt) raporuna göre bu sınavda her bölüm için adaylara alanlarında 50’şer soru yöneltilmiş ancak türkçe öğretmenliği testinde iki soru iptal edildiği için bu testin ortalaması 48 soru üzerinden hesaplanmıştır. buna göre testlerde en düşük başarı 11.82 ortalamayla fen bilimleri/fen ve teknoloji öğretmenliğinde, en yüksek ortalama ise 34.88 ile psikolojik danışma ve rehberlik öğretmenliğinde gerçekleşmiştir. sosyal bilgiler, tarih, coğrafya, biyoloji, ingilizce ile sınıf öğretmenliği alan testlerinde hesaplanan ortalama değerleri 21 ile 25 arasında değişmiştir. türkçe, din kültürü ve ahlak bilgisi, psikolojik danışma ve rehberlik ile okul öncesi öğretmenlikleri alan testlerinin ortalama değerleri ise, 25’in üzerinde çıkmıştır. daha açık bir ifade ile öabt'ye giren fen bilimleri öğretmen adaylarının kendilerine yöneltilen soruların yaklaşık yüzde 80'ini bilmediği; sosyal bilgiler, tarih, coğrafya, biyoloji, ingilizce ile sınıf öğretmenliği alan testlerinde hesaplanan ortalama değerleri 21 ile 25 arasında değişmesi nedeniyle bu alanlardaki öğretmen adaylarının da alanlarının yüzde 75'ine hakim olmadığı/bilmediği öne sürülebilecektir.
ezcümle, son 18 yıllık kesintisiz tek parti iktidarında bile toplam 6 kez milli eğitim bakanı değişikliğinin yapıldığı , gelen her yeni bakanın reformlar yapmak üzere kolları sıvadığı göz önünde bulundurulursa "neden başarısızız?" sorusu üzerine düşünmek için daha çok nedenimiz olduğu görülecektir.
not: söz konusu maddeler zaman içinde güncellenecek ve yeni maddeler eklenecektir.
devamını gör...
ölen kişinin ardında bıraktığı yürek burkan şeyler
"biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz o hırkanın duruşu kalbinize oturur."
nuri bilge ceylan'ın bu sözü aklıma geldi.
gerçekten de bu böyledir. sakin kafayla eve girdiğinizde daha kapıyı anahtar ile açmaya çalıştığınız o ilk anda anlarsınız bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yarım kaldığını. ne olduğu önemsiz, gözünüze ilişen ona ait her şey onu hatırlatır.
yukarıda geçen hırkanın artık sahipsiz kalması ve öylece ortada durması ise daha derin bir acıdır.
nuri bilge ceylan'ın bu sözü aklıma geldi.
gerçekten de bu böyledir. sakin kafayla eve girdiğinizde daha kapıyı anahtar ile açmaya çalıştığınız o ilk anda anlarsınız bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yarım kaldığını. ne olduğu önemsiz, gözünüze ilişen ona ait her şey onu hatırlatır.
yukarıda geçen hırkanın artık sahipsiz kalması ve öylece ortada durması ise daha derin bir acıdır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bir varmış bir yokmuş, çok eski zamanlarda, uçsuz bucaksız ormanlarda, yıkık dökük bir evin içinde yaşayan büyülü bir kadın varmış. ev o kadar eski, yıkık dökük ve karanlıkmış ki herkes oraya bakarken bile ürperirmiş.
kadın ilk başlarda buna çok içerlemiş, cok üzülmüş oysa ki orman çok güzelmiş ve evinin manzarası dünyada başka hiçbir yerde olamayan bir manzaraya sahipmiş.
ama insanlar ormanın korkutucu olduğunu düşünür ve evinden hoşlanmazlarmış. ayrica kadının büyülü olduğu tüm insalar taranfindan da bilinirmiş. kadıncağaz da bir süre sonra alışmış yalnız yaşamaya. hatta o kadar alışmış ki, ormanın kenarından geçen insanların sesini bile duymak istemezmiş artık.
günlerden bir gün bu büyülü ve lanetli kadın her zamanki gibi müthiş bir manzaraya sahip evinin balkonunda güneşin doğuşunu bekliyormuş. hergün güneşin doğuşunu ve batışını izler, "insanlar bu güzelliği nasıl olur da görmek istemez?" diye düşünür ama yine de anlayamazmiş. oysa ormanda korkulacak hiçbir şey yokmuş ve evi de oldukça büyükmüş.
saatler geçmekte, güneşin doğuş saati yaklaşmaktaymış. lakin bu büyülü kadının içinde kötü bir his varmış. kadın beklemiş, beklemiş ama hiç geçmemiş bu his derkeeen kapının çaldığıni duymuş."kim olur da buraya gelir?" diye düşünmüş. korka korka merdivenlerden aşağı inmiş, kapının arkasına geçmiş ve dinlemeye başlamış. kapı çalmaya devam ediyormuş. kadın kendini tutamayıp seslenmiş yabancıya.
"kimsin sen?"
"ah çok şükür buldum birilerini. lütfen korkmayınız benden madam, yolunu kaybetmiş bir gezginim ben."
"nereden buldun burayı?" diye sertçe sormuş kadın.
"burada böyle bir yerin olduğundan bile haberim yoktu, ormanda ilerlerken yolumu kaybettim. aç ve susuzum bana yardım eder misiniz madam?" diye sormuş tüm nezaketiyle adam.
kadın hem şaşırmış, hem de korkmuş. kim büyülü ve lanetli bir kadına bu şekilde nazik davranirmiş ki? hem korkmamış mı bu evden ve kadından?
kadın yavaşça açmış kapıyı, biraz geri çekilmiş. karşısındaki adamda farklı bir şeyler varmış. kadın bu farklılığı anlayamamiş.
"buraya giremezsiniz bayım" demiş kadın. kehaneti anlatması gerekiyormuş.
"neden?" diye sormuş adam.
" yıllar yıllar önce bir kehanetin esiri oldu bu beden. eğer bu eve girersen bu kehanet ikimizi de yok eder."
"ne kehanetiymiş bu?" diye sordu adam tüm merakiyla.
"eğer bu manzarayı sonsuza kadar izlemek ve huzurlu olmak istiyorsam bu karanlık evde, sonsuza kadar tek başıma ve yalnız yasamaliyim. yoksa bu eve giren yabancı da ben de sonsuz mutsuzluğun esiri olacagız" diye açıklamış kadın.
adam buna çok şaşırmış lakin bu kadının halinden o kadar etkilenmiş ve manzarayi o kadar çok merak etmiş ki kendisine engel olamayıp içeri girmiş.
"ne yapıyorsun sen?" diye sormuş kadın. "ikimizi de mutsuz mu etmek istiyorsun?"
"hayır madam fakat bu manzarayı sizinle izlemek için tüm her şeyimi verebilirim. bırakın bu manzarayı izlerken mutsuz olalım, en fazla ne olabilir ki?"
kadının bir şey demesine gerek kalmadan adam girmiş içeri. içerisi olabildiğince karanlık ve soğukmuş. adam ürperdiğini hissetmiş.
"neden bu kadar karanlık ve soğuk burası? "diye sormuş kadına.
"çünkü buna mecburum. hem alıştım artık, seviyorum burayı." demiş kadın.
adamın şaşkınlığı ve kadına olan merakı artıyormuş.
"ne zaman görebilirim manzarayı?" diye büyük bir merakla sormuş genç adam.
"yukarı balkona geçelim, görmemiz an meselesi" diyerek merdivenlerden çıkmaya başlamış kadın. hem yıllardan sonra ondan korkmayan birileri olduğu için mutluymuş hem de olacakları bildiği için korkuyormuş bu lanetli kadın.
birlikte balkona çıkmışlar. kadın sandalyelerden birine oturmuş ve adamın da oturması için karşısındaki sandalyeyi göstermiş. adam sakin ve yavaş adımlarla ilerleyerek oturmuş kadının gösterdiği yere. kadın adama bir fincan kahve koymuş ve adamdan bir şarkı rica etmiş. iki sessiz ruh bu eşsiz manzarayı beklemeye başlamış. manzara yavaş yavaş yükselirken adam manzaraya aşık olmuş. bu ne güzel manzaraymiş böyle? kadın "çok alışmayin ve sevmeyin bu manzarayi yoksa ikimiz için de çok zor olur"demis.adam kadının bu dediklerini bir türlü anlayamıyormuş.güneş tamamen doğana kadar izlemisler bu manzarayı. kadın bir yandan çok mutlu bir yandan da çok rahatsızmış bu durumdan.
adam gün batımıni da izlemek istediğini söylemiş. kadıncagiz kıramamış ruhu güzel adamı. gün batmaya başlayana kadar sohbet etmişler, şarkılar dinlemişler, danslar etmişler ve gün batımı başladığında oturup izlemeye başlamışlar bu mükemmel manzarayı. tam o sırada adamın aklına gitmek zorunda olduğu gelmiş. adam gitmek zorundaymiş çünkü onu bekleyen küçük bir kızı ve işleri varmış. kadın da biliyormuş adamın gidecegini, çünkü belliymiş kehanetin neler getireceği.
taa en başında söylemisti bu gönlü kara kadın kehaneti ama dinlememisti adamın meraklı kalbi. iki aciz ruh, sabaha kadar ayrılacaklarini bilerek, nasıl ayrılacaklarini düşünmeye başlamışlar. adam bilmiyormuş eve girerken bu manzaraya aşık olacağını, bu kadına alışacağını. kadın ise biliyormuş olacakları fakat karşı koyamamış bu hayran olunası kişiye. zar zor gözleri buluşmuş bir anda. ağlamaya başlamış yarım olan bu ruhlar. ayrılacak olmalarına, kaderlerine, kehanete, aciz ve çaresiz olmalarına...
hiçbir şey diyemeden, sessizlikleri ile konuşarak ağlamaya başlamışlar. derken güneş aydınlatmaya başlamış etrafı lakin artık bu iki ruhun tek manzarası karşısındaki aciz bedenden başka bir sey değilmiş. birbirlerinden daha güzel bir manzara bulamayacaklarini ikisi de biliyormuş çünkü. ne adam kalkıp gidebilmiş yerinden ne de kadın kovabilmis bu adamı. sonra kader belirivermiş birden. kadını sonsuz bir uykuya yatırmış, adamı da alıp kapı dışarı etmiş ve rivayete göre bir daha hiçbir zaman orada güneş doğmamış.
kadın ilk başlarda buna çok içerlemiş, cok üzülmüş oysa ki orman çok güzelmiş ve evinin manzarası dünyada başka hiçbir yerde olamayan bir manzaraya sahipmiş.
ama insanlar ormanın korkutucu olduğunu düşünür ve evinden hoşlanmazlarmış. ayrica kadının büyülü olduğu tüm insalar taranfindan da bilinirmiş. kadıncağaz da bir süre sonra alışmış yalnız yaşamaya. hatta o kadar alışmış ki, ormanın kenarından geçen insanların sesini bile duymak istemezmiş artık.
günlerden bir gün bu büyülü ve lanetli kadın her zamanki gibi müthiş bir manzaraya sahip evinin balkonunda güneşin doğuşunu bekliyormuş. hergün güneşin doğuşunu ve batışını izler, "insanlar bu güzelliği nasıl olur da görmek istemez?" diye düşünür ama yine de anlayamazmiş. oysa ormanda korkulacak hiçbir şey yokmuş ve evi de oldukça büyükmüş.
saatler geçmekte, güneşin doğuş saati yaklaşmaktaymış. lakin bu büyülü kadının içinde kötü bir his varmış. kadın beklemiş, beklemiş ama hiç geçmemiş bu his derkeeen kapının çaldığıni duymuş."kim olur da buraya gelir?" diye düşünmüş. korka korka merdivenlerden aşağı inmiş, kapının arkasına geçmiş ve dinlemeye başlamış. kapı çalmaya devam ediyormuş. kadın kendini tutamayıp seslenmiş yabancıya.
"kimsin sen?"
"ah çok şükür buldum birilerini. lütfen korkmayınız benden madam, yolunu kaybetmiş bir gezginim ben."
"nereden buldun burayı?" diye sertçe sormuş kadın.
"burada böyle bir yerin olduğundan bile haberim yoktu, ormanda ilerlerken yolumu kaybettim. aç ve susuzum bana yardım eder misiniz madam?" diye sormuş tüm nezaketiyle adam.
kadın hem şaşırmış, hem de korkmuş. kim büyülü ve lanetli bir kadına bu şekilde nazik davranirmiş ki? hem korkmamış mı bu evden ve kadından?
kadın yavaşça açmış kapıyı, biraz geri çekilmiş. karşısındaki adamda farklı bir şeyler varmış. kadın bu farklılığı anlayamamiş.
"buraya giremezsiniz bayım" demiş kadın. kehaneti anlatması gerekiyormuş.
"neden?" diye sormuş adam.
" yıllar yıllar önce bir kehanetin esiri oldu bu beden. eğer bu eve girersen bu kehanet ikimizi de yok eder."
"ne kehanetiymiş bu?" diye sordu adam tüm merakiyla.
"eğer bu manzarayı sonsuza kadar izlemek ve huzurlu olmak istiyorsam bu karanlık evde, sonsuza kadar tek başıma ve yalnız yasamaliyim. yoksa bu eve giren yabancı da ben de sonsuz mutsuzluğun esiri olacagız" diye açıklamış kadın.
adam buna çok şaşırmış lakin bu kadının halinden o kadar etkilenmiş ve manzarayi o kadar çok merak etmiş ki kendisine engel olamayıp içeri girmiş.
"ne yapıyorsun sen?" diye sormuş kadın. "ikimizi de mutsuz mu etmek istiyorsun?"
"hayır madam fakat bu manzarayı sizinle izlemek için tüm her şeyimi verebilirim. bırakın bu manzarayı izlerken mutsuz olalım, en fazla ne olabilir ki?"
kadının bir şey demesine gerek kalmadan adam girmiş içeri. içerisi olabildiğince karanlık ve soğukmuş. adam ürperdiğini hissetmiş.
"neden bu kadar karanlık ve soğuk burası? "diye sormuş kadına.
"çünkü buna mecburum. hem alıştım artık, seviyorum burayı." demiş kadın.
adamın şaşkınlığı ve kadına olan merakı artıyormuş.
"ne zaman görebilirim manzarayı?" diye büyük bir merakla sormuş genç adam.
"yukarı balkona geçelim, görmemiz an meselesi" diyerek merdivenlerden çıkmaya başlamış kadın. hem yıllardan sonra ondan korkmayan birileri olduğu için mutluymuş hem de olacakları bildiği için korkuyormuş bu lanetli kadın.
birlikte balkona çıkmışlar. kadın sandalyelerden birine oturmuş ve adamın da oturması için karşısındaki sandalyeyi göstermiş. adam sakin ve yavaş adımlarla ilerleyerek oturmuş kadının gösterdiği yere. kadın adama bir fincan kahve koymuş ve adamdan bir şarkı rica etmiş. iki sessiz ruh bu eşsiz manzarayı beklemeye başlamış. manzara yavaş yavaş yükselirken adam manzaraya aşık olmuş. bu ne güzel manzaraymiş böyle? kadın "çok alışmayin ve sevmeyin bu manzarayi yoksa ikimiz için de çok zor olur"demis.adam kadının bu dediklerini bir türlü anlayamıyormuş.güneş tamamen doğana kadar izlemisler bu manzarayı. kadın bir yandan çok mutlu bir yandan da çok rahatsızmış bu durumdan.
adam gün batımıni da izlemek istediğini söylemiş. kadıncagiz kıramamış ruhu güzel adamı. gün batmaya başlayana kadar sohbet etmişler, şarkılar dinlemişler, danslar etmişler ve gün batımı başladığında oturup izlemeye başlamışlar bu mükemmel manzarayı. tam o sırada adamın aklına gitmek zorunda olduğu gelmiş. adam gitmek zorundaymiş çünkü onu bekleyen küçük bir kızı ve işleri varmış. kadın da biliyormuş adamın gidecegini, çünkü belliymiş kehanetin neler getireceği.
taa en başında söylemisti bu gönlü kara kadın kehaneti ama dinlememisti adamın meraklı kalbi. iki aciz ruh, sabaha kadar ayrılacaklarini bilerek, nasıl ayrılacaklarini düşünmeye başlamışlar. adam bilmiyormuş eve girerken bu manzaraya aşık olacağını, bu kadına alışacağını. kadın ise biliyormuş olacakları fakat karşı koyamamış bu hayran olunası kişiye. zar zor gözleri buluşmuş bir anda. ağlamaya başlamış yarım olan bu ruhlar. ayrılacak olmalarına, kaderlerine, kehanete, aciz ve çaresiz olmalarına...
hiçbir şey diyemeden, sessizlikleri ile konuşarak ağlamaya başlamışlar. derken güneş aydınlatmaya başlamış etrafı lakin artık bu iki ruhun tek manzarası karşısındaki aciz bedenden başka bir sey değilmiş. birbirlerinden daha güzel bir manzara bulamayacaklarini ikisi de biliyormuş çünkü. ne adam kalkıp gidebilmiş yerinden ne de kadın kovabilmis bu adamı. sonra kader belirivermiş birden. kadını sonsuz bir uykuya yatırmış, adamı da alıp kapı dışarı etmiş ve rivayete göre bir daha hiçbir zaman orada güneş doğmamış.
devamını gör...
aşk
aşk, karşındakini bulunmaz hint kumaşı zannetmekle, hıyarın teki olduğunuzu anlamak arasında geçen zamana verilen isimdir.
devamını gör...
hamur mayalamak
sizinle evinizde yaşayan, sürekli beslemeniz gereken, genelde isim falan koyduğumuz herhangi bir tür organik maya arkadaşınız yoksa, marketten alabileceğiniz yaş ya da kuru maya ile basitçe gerçekleştirebileceğiniz işlem.
maya bir bakteridir. kıymetlimis. çok seviyoruz kendisini. hazır mayalar uyku modundadır. kendilerinin yardımı olmadan yapamayacağımız hamur işlerinin içinde fermente olabilmeleri için uyandırılmaları gerekmektedir. bunun da en hızlı yolu şeker (granül şeker, bal, pekmez vb.) ve ısıdır.
iyi bir hamur mayalamak için öncelikle mayayı uyandırmanız, çalıştırmanız gerekiyor. kuru veya ıslak maya fark etmeksizin derin bir kaba mayayı aldıktan sonra, mayalamak istediğiniz hamur miktarı için gerekli ve mutlaka ılık olması gereken sıvı malzemeyi (su ya da süt, hamur işinin ne olduğuna bağlı olarak değişir) ekleyin ve yine malzeme miktarıyla doğru orantılı olacak kadar şekerinizi koyun. 1 paket kuru ya da ıslak mayaya 1 tatlı kaşığı şeker, bal, pekmez yeterlidir. merak etmeyin bu miktarda şekerli malzeme hamurunuzun tatlı olmasına sebep olmayacak. mayanın ılık sıvı malzeme ve şeker ile bir çırpıcı yardımı ile iyice bütünleştiğinden emin olduktan sonra yaklaşık 10-15 dakika içinde yüzeyinde kabarcıklar oluşturacak kadar canlandığını göreceksiniz. bu canlanmayı beklerken kabınızın mutfağın sıcak bir yerinde olduğundan emin olun. hamur mayalama işlemi kabın üstü örtülerek yapılır. bu yüzden kullanacağınız kabın streç filmle iyice sarılabilecek bir kap olması önemli. cam, derin, kulpları olmayan bir mutfak kasesi bu iş için çok uygundur. maya canlandıktan sonra kuru malzemeleri, gerekliyse diğer sıvı malzemeleri (yoğurt, yumurta vb.), yağı ve tuzu ekleyin ve iyice yoğurun. mayalı hamurlar zor yoğrulur. ama iyi mayalamanın sırrı mayanın aktive olması kadar iyi yoğurmadan da geçer. hamuru ne yapacağınıza bağlı olarak (ele yapışan ya da yapışmayan kıvam) olması gereken kıvama gelinceye kadar yoğurduktan sonra kabınızı muhakkak hava almayacak şekilde streç film ile sarın. akabinde de büyük bir mutfak havlusu ile kabın tamamı sararak sıcak bir yerde bekletin. ortalama 1 saat iyi bir hamur mayalama işlemi için gereklidir. hamur miktarınızın en az 2 katına çıkması tüm fermantasyon işleminin gerçekleştiğinin görsel kanıtıdır. iyi mayalanmış hamurdan iyi bir ürün ortaya çıkarmak için şekillendirilmeden önce muhakkak tekrar yoğrulması, içindeki gazın çıkartılması ve fırına girmeden önce nihai haline getirildikten sonra en az 15 dakikalık ikinci bir tepsi mayalanması için bekletilmesi gerekmektedir.
işte bu kadar*
maya bir bakteridir. kıymetlimis. çok seviyoruz kendisini. hazır mayalar uyku modundadır. kendilerinin yardımı olmadan yapamayacağımız hamur işlerinin içinde fermente olabilmeleri için uyandırılmaları gerekmektedir. bunun da en hızlı yolu şeker (granül şeker, bal, pekmez vb.) ve ısıdır.
iyi bir hamur mayalamak için öncelikle mayayı uyandırmanız, çalıştırmanız gerekiyor. kuru veya ıslak maya fark etmeksizin derin bir kaba mayayı aldıktan sonra, mayalamak istediğiniz hamur miktarı için gerekli ve mutlaka ılık olması gereken sıvı malzemeyi (su ya da süt, hamur işinin ne olduğuna bağlı olarak değişir) ekleyin ve yine malzeme miktarıyla doğru orantılı olacak kadar şekerinizi koyun. 1 paket kuru ya da ıslak mayaya 1 tatlı kaşığı şeker, bal, pekmez yeterlidir. merak etmeyin bu miktarda şekerli malzeme hamurunuzun tatlı olmasına sebep olmayacak. mayanın ılık sıvı malzeme ve şeker ile bir çırpıcı yardımı ile iyice bütünleştiğinden emin olduktan sonra yaklaşık 10-15 dakika içinde yüzeyinde kabarcıklar oluşturacak kadar canlandığını göreceksiniz. bu canlanmayı beklerken kabınızın mutfağın sıcak bir yerinde olduğundan emin olun. hamur mayalama işlemi kabın üstü örtülerek yapılır. bu yüzden kullanacağınız kabın streç filmle iyice sarılabilecek bir kap olması önemli. cam, derin, kulpları olmayan bir mutfak kasesi bu iş için çok uygundur. maya canlandıktan sonra kuru malzemeleri, gerekliyse diğer sıvı malzemeleri (yoğurt, yumurta vb.), yağı ve tuzu ekleyin ve iyice yoğurun. mayalı hamurlar zor yoğrulur. ama iyi mayalamanın sırrı mayanın aktive olması kadar iyi yoğurmadan da geçer. hamuru ne yapacağınıza bağlı olarak (ele yapışan ya da yapışmayan kıvam) olması gereken kıvama gelinceye kadar yoğurduktan sonra kabınızı muhakkak hava almayacak şekilde streç film ile sarın. akabinde de büyük bir mutfak havlusu ile kabın tamamı sararak sıcak bir yerde bekletin. ortalama 1 saat iyi bir hamur mayalama işlemi için gereklidir. hamur miktarınızın en az 2 katına çıkması tüm fermantasyon işleminin gerçekleştiğinin görsel kanıtıdır. iyi mayalanmış hamurdan iyi bir ürün ortaya çıkarmak için şekillendirilmeden önce muhakkak tekrar yoğrulması, içindeki gazın çıkartılması ve fırına girmeden önce nihai haline getirildikten sonra en az 15 dakikalık ikinci bir tepsi mayalanması için bekletilmesi gerekmektedir.
işte bu kadar*
devamını gör...
sobalı evde büyümek
sobalı evde büyümek sobanın üzerine tükürmeyi, su döküp baloncukların pıtpıtı yok olmasını izlemeyi gerektirir. kestane, ekmek kızartması falan demeyeceğim, hala soba görünce kazık kadar oluşuma aldırmadan yukarıda belirttiğim şeyi yapıyorum ve azar işitiyorum.
devamını gör...


