başlığı nasıl açılmamış diye düşündüğüm 699 doğumlu hanefi mezhebi imamı. imam-ı azam olarak anılır. bir rivayete göre, ebu hanife, insanları ehli beyt'e yardıma davet ettiği için hapsedilmiş ve her gün kırbaçlanmıştır. ve bunun sonucunda vefat etmiştir. bazı rivayetler de ise zehirletildiği anlatılır. bazı rivayetler, ebu hanife'nin, hz. hüseyin'in torunu imam zeyd'e maddi destekte bulunduğunu söyler.

imam hz. muhammed bakır (12 imam'ın beşincisi) ile ebu hanife arasında şöyle bir olayın yaşandığı rivayet edilir:

"imam hz. muhammed bakır, ebu hanife'ye "dedemin yolunu ve hadislerini kıyas yoluyla değiştiren sen misin?" diye sual etmiş.

ebu hanife şöyle demiş: "sen, sana yakışır bir şekilde yerine otur. ben de bana yakışır şekilde yerime oturayım. dedeniz hz. muhammed'e hayatında sahabeleri nasıl saygı duyuyorlarsa, bu şekilde ben de size saygı besliyorum. şimdi sen bana kadının mı yoksa erkeğin mi zayıf olduğunu, kadının mirasta nisbetle hissesini, namazın mı orucun mu daha faziletli olduğunu, idrarın mı yoksa meninin mi pis olduğunu söyler misin?"

imam bakır, kadının mirasta erkeğe nisbetle yarısı olduğunu, erkekten zayıf olduğunu, namazın oruçtan faziletli olduğunu ve idrarın meniden pis olduğunu söyler.

ebu hanife şöyle der, "kıyaslasaydım, kadın erkekten zayıftır diye ona mirastan iki hisse verir, idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini, meni çıktıktan sonra sadece abdest alınmasını söylerdim. adet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza etmesini, orucu kaza etmemesini emrederdim. kıyasla dedenizin dinini değiştirmekten allah'a sığınırım."

ebu hanife, imam buhari tarafından da bazı konularda eleştirilmiştir.

ayrıca, 12 imamdan olan imam hz. ca'fer-i sâdık, ebu hanife'nin hocasıydı.
devamını gör...

bence şimdi sen de herkes gibisin .
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

zorunlu zamanlarda türk kadınları askerlik yapmıştır. gerekirse yine yapacağından da eminim. ülkemizde her şart eşitmiş gibi bunu dert edinmek zaten ayrı bir olay. eril nefretinize her dakika başlık açmanız da acınası.
devamını gör...

cahil kalmış insan beyanı.
devamını gör...

bir kere o çektiğin acı aşk acısı değil..
önce onun ne olduğunu bir anla..
o senin çektiğin acı; onu görmeye, konuşmaya, dokunmaya alışan beyninin, bunları yaşayınca uyuşan yerlerinin, aynı şeyleri tekrar istemesi, ve bulamadığı için, sürekli sana gönderdiği yokluk hissi.. ok, önce buna ikna et kendini..
sonra;
şu an ayrı olduğunuza ve bunları sadece sen istediğine göre, o istemiyor,
matematiksel olarak bu böyle maalesef..
şimdi;
elimizde seni istemeyen birisi var,
birde artık onun kendi isteği ile senin tekrar yaşayamayacağını artık bildiğin ve bildiği halde hala tutturan bir beynin var..
işte o beynini vücudunla özellikle ellerinle senkron sağlayabileceğin, senin için daha hayırlı, daha faydalı bir işle meşgul edersen, aşk acısıda geçer, herşey geçer..
resim yap, çöplerden heykel yap, git kapının önünü süpür, aç youtube da bul birşey, meşgul ol lütfen..
öncellikle rehavet insanı dahada aşağı çeken birşey, öyle duygusal müzik dinleyip, yatıp oturup, kendini daha da aşağı çekme.. bir kere hem fiziksel hem duygusal ayakta dur.. kan dolaşımını yavaşlatma..
kendine mutluluk üret, dans et, en çok güldüğün şeyleri izle.. (onurgokcek1)
bunları böyle yemek tarifi gibi yazıyorum ama, öğrenmem için acı olduğunu zannettiğim çok şeyide yaşadığımı bil..
kendine saygı duyan bir insan, kimsenin üzmesine izin vermez, senin ne kadar değerli, ve sevilmeye layık bir insan olduğunu, seni üzmeden anlayacak o kadar çok insan varki bu dünyada, bunu sakın unutma.
devamını gör...

zikrinden fikrinden emin olduğum, bir bilemedin iki hadi olsun üç yazara karşı yaptığım eylem.
bir tür karşılıklı sevgi duruşu. kıskananlar da çatlasın.
devamını gör...

maske takmayı unutup dışarı çıkmak farkettiğinde eve koşarak geri dönmek.
devamını gör...

bir vefasız için ne yaparsanız yapın o yine de umursamaz.
devamını gör...

council on foreign relations orgutunun avrupa ulkelerinde yaptiklari toplantilardir denilebilir. bilderberg toplantilari veya bilderberg grubu olarak da bilinmektedir. dunya capinda taninan is adamlari, siyasetciler, buyuk sirket ceo'lari, bankacilar, ulkelerin ordularindan mensup kisiler katilir. katilimcilarin ucte ikisi avrupa ulkelerinden, geri kalan kisimin ise kuzey amerika kitasi'ndandir. resmi kaynaklara gore gerceklestirilen ilk toplanti 1954 yilindadir. kuruculari ise david rockeffeller, lord denis healey ve joseph retinger'tir. "bilderberg" ismini ise toplantinin yapildigi otelden geldigi bilinmektedir. grubun toplanti icerisinde ele alinan (sozde) konular ise avrupa ve amerika kitasi arasindaki iliskiler, teknolojik gelismeler, global sorunlar, cin-iran-rusya gibi sorun gorulen ulkelerin durumu gibi meseleler. toplantilar senede bir kere yapilir ve yaklasik uc gun surmektedir. en bilindik katilimcilardan bazilari ise b. clinton, george bush, tony blair gibi eski devlet yoneticileridir.

olusmus bu grup icin tipki cfr gibi komplo teorileri de uretilmektedir. yazdigim meseleler disinda grubun "yeni dunya duzenine" yon vermek amacli toplanip projeler tasarladiklari teorisyenler tarafindan soylenir. aslinda bu teoriler cok da supriz degil cunku bu toplantiya katilanlarin listesi basinla paylasilmaz. katilimcilar genellikler gizli geldigi gibi gizlice ayrilirlar. toplantiya dair basin aciklamasi yapilmaz, not alinmaz, elle tutulur bir rapor yada belge bulundurulmaz. konusulanlar yuzeysel olarak katilimcilar tarafindan basina aktarilabilir fakat fikirlerin nereden ve kimden geldigi paylasilamaz... olusan teorilerin bir diger nedeni ise 1955'te basina sizdirilmis gizli bir belge. iceriginde ise 2009 yilinda hedeflenen avrupa birligi planlari yer almakta-ymis. toplantilar 1957, 1975 ve 2007 yillari icerisinde turkiye'de yapilmistir. turkiye'den katilan kesim ise genellikle koç holding yonetimi mensuplaridir...
devamını gör...

kimse kimseyi tanımıyor, oturup iki laf etmişliği yok.
daha ismini bile bilmediğimiz birini neden sevmiyor olalım ki ?
yazılan bazı tanımlara bakmamak lazım.
buradakilerin özünde iyi insan olduğuna inanıyorum.
devamını gör...

inançsızım,* benim de anlamadığım konu bu. inanmıyorsun madem hala ne diye konuşuyorsun? sen dinden çıkmamışsın ki, hala onunla meşgulsün.
hem sen aydın bir insan değil misin? önce kendinden yola çık. nasıl ki senin inanmama özgürlüğün varsa onun da inanma hakkı var.
ayrıca enerjini din yerine başka şeylere harca* bırak daha da ona ömründen bir dakika bile verme...
devamını gör...

şimdi baktım 217 kitap.

yaklaşık 35 bin sayfa ve günde ortalama 98 sayfa okumuşum bu yıl, teşekkürler 1000kitap.
devamını gör...

ben o kadar mesajlaştım, bazı günler sabahtan akşama kadar hem de. buna rağmen bir kere dahi ne bana ne de konuştuğum kişiye/kişilere gelmeyen bildirim. artık ne yapıyorsanız...
devamını gör...

bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."

ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.

hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...

joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;

-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.

polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;

-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.

-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.

ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.

ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...

bırakınız yapsınlar..
günah diyenler yapmasın ama..
öyle olunca sizin ki zina oluyor..
devamını gör...

bazen konuştuğum kişilere mutlu! anılarımı anlatıyorum. işte bir şekilde uyduruyorum, mutlu olduğumu zannetsin diye...
devamını gör...

devamını gör...

yanında genellikle haşlanmış yumurta ile tüketilen, izmir'e has bir hamur işi türüdür. orijinali sade olanıdır. baklava hamurundan ipincecik açılmış hamurun üst üste gelmesi ve fırınlanması gibidir. milföy hamurunu andırır.

yalnız dikkat etmek gerekir, çok yağlı bir besindir. hatta yine bir izmir efsanesi olarak, yağsız çeşidinin yağlı çeşidinden daha yağlı olduğu iddia edilir.

marmara'da yaşayanlar sabahları sarıyer börekçisi'nden yediği kıymalı soğanlı böreği midesine saygı duymadan nasıl yiyorsa, biz izmirliler de bu yiyeceği öyle yiyoruz.

edit: yalova'da öğrencilik yıllarımda "boyoz var mı?" diye sorup, "boza satmıyoruz" cevabı alalı seneler olmuş. hem bu kadar tarihi olup, hem başka şehirlere yeni yeni yayılan bir yiyecektir.
devamını gör...

ben artık küstüm

beni de kırdılar içimde kırdılar
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına

beni de kırdılar ben artık küsüm
yağmurları yağmıyor ağaçlarıma
sularından içmiyorum susadım ama
beni de kırdılar soğuk bir ölüm
çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma
oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm
bütün şarkılara kapalıydılar

atilla ilhan
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim