memleketinin meşhur yemeği
antepliyim,namı diğer gastronomi şehri.
sanırım yeterli :)
sanırım yeterli :)
devamını gör...
kafasözlük 1. yılı
sanırım başlığı bekleyemeyip yaklaşık 3 ay önceden açtım, umarım yılbaş'ı gibi, güzel temenniler ve iyi dilekli tanımlarla dolar.
sözlüğü sözlük yapan herkese sonsuz teşekkürler
ancak şu şaşalı teşekkür konuşmasına başlamadan önce, yıldönümüne özel bi indirim vs olacak mı
ona göre karma puanları biriktirelim.
gülücük.
başlığı erken açma sebebim de bu merak biraz da. gülücük.
sözlüğü sözlük yapan herkese sonsuz teşekkürler
ancak şu şaşalı teşekkür konuşmasına başlamadan önce, yıldönümüne özel bi indirim vs olacak mı
ona göre karma puanları biriktirelim.
gülücük.
başlığı erken açma sebebim de bu merak biraz da. gülücük.
devamını gör...
çocukluk dönemi sanrıları
cig patatesi elma zannedip, gercek elma yedirmeye calistiklarina beni kandiriyorlar zannediyordum. kirmamak icin annem her gun cig patates yedirmis.
devamını gör...
kadın yazariçelere daha fazla nickaltı girilmesi
cinsiyetle mi alakalıdır emin değilim ama böyle bir gerçek olduğu yadsınamaz.
bunun birinci sebebi kadın yazarların kendi hemcinslerini bu konuda desteklemesi. erkeklerde böyle bir durum yok. bu durum rahatsızlık da vermiyor ama iki noktada gereksiz buluyorum.
henüz 10 entry girmemiş bir hanım yazara hem kadın hem erkek yazarlardan en başta hoşgeldin tanımları sonra da ilginç öngörüler dizilmesi. "buralar değerlenecek" evet sen otuz yazara da aynısını yazınca daha da değerlendi.
bir de her başlığa tek cümlelik içi boş tanımlar girenler var. tanım bile denemez karalama denir en fazla. nicklatına bakınca hanım kızımız edebi bir eser bırakmışçasına methiyeler dizilmiş.
isteyen istediğini yazar çizer ama durum budur.
not: "bu tanımı giren kişi hicbir hanım yazara nicakltı giremez" kafası ile karşılaştığım için açıklama yapma gereği görüyorum malesef.
böyle sığ bir görüşü hiç yakıştıramıyorum. yani girdin baktın ki bu tanımı giren kişi de birine nickaltı yazmış şaak yapıştırdın dimi sivri zekalı arkadaşım tespiti. ama ne büyük bir tespit.
yahu gir bak bakalım kime yazmışım?
nickaltına yazdığım yazar neler yazmış?
okuduğu bir yazının içeriğini anlamadan yorum yapan beyinden neyin çelişki olduğunu anlamasını beklemek hatadır.
bunun birinci sebebi kadın yazarların kendi hemcinslerini bu konuda desteklemesi. erkeklerde böyle bir durum yok. bu durum rahatsızlık da vermiyor ama iki noktada gereksiz buluyorum.
henüz 10 entry girmemiş bir hanım yazara hem kadın hem erkek yazarlardan en başta hoşgeldin tanımları sonra da ilginç öngörüler dizilmesi. "buralar değerlenecek" evet sen otuz yazara da aynısını yazınca daha da değerlendi.
bir de her başlığa tek cümlelik içi boş tanımlar girenler var. tanım bile denemez karalama denir en fazla. nicklatına bakınca hanım kızımız edebi bir eser bırakmışçasına methiyeler dizilmiş.
isteyen istediğini yazar çizer ama durum budur.
not: "bu tanımı giren kişi hicbir hanım yazara nicakltı giremez" kafası ile karşılaştığım için açıklama yapma gereği görüyorum malesef.
böyle sığ bir görüşü hiç yakıştıramıyorum. yani girdin baktın ki bu tanımı giren kişi de birine nickaltı yazmış şaak yapıştırdın dimi sivri zekalı arkadaşım tespiti. ama ne büyük bir tespit.
yahu gir bak bakalım kime yazmışım?
nickaltına yazdığım yazar neler yazmış?
okuduğu bir yazının içeriğini anlamadan yorum yapan beyinden neyin çelişki olduğunu anlamasını beklemek hatadır.
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
ismi: yok, önerilere açığım*
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.
peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.
tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.
benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.
her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.
tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.
peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.
tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.
benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.
her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.
tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
devamını gör...
ağlanılan en ilginç yer
öğretmenliğimin ilk yılı. bir öğrenci beni baya çileden çıkarmıştı, karşımda zincir sallayıp üstüme yürüyecek kadar. çocuğu tutup dışarı attım ama sinirden titriyorum. o sırada bir arkadaşa denk gelip sınıfa bakmasını rica ettim. yangın merdivenine çıkıp sigara yaktım, ağlaya ağlaya içtim.
devamını gör...
uzak mesafe ilişkisi
kişilerin farklı şehir veya ülkelerde yaşarken birliktelik yaşama durumu. kişilerin ilişkiden ne beklediğine bağlı olarak iyi ya da kötü olarak değişkenlik gösterebilir.
devamını gör...
taş çatlasa
en fazla anlamında da kullanılır.
-bu işin maliyeti taş çatlasa 500tldir.
-taş çatlasa 3 saat sürer..
-bu işin maliyeti taş çatlasa 500tldir.
-taş çatlasa 3 saat sürer..
devamını gör...
kitaplık
sizden sonraki nesillere aktarabileceğiniz genelde sizin için evin en önemli kısmıdır. victor hugo kitaplık kurmak tapınak yapmak kadar asildir demiştir.
devamını gör...
birazdan yatacak olmam
yatağın içinde gözlerimi kapatırım:
dertlerim tasalarım: selamunaleykum. uyuyor musun?
dertlerim tasalarım: selamunaleykum. uyuyor musun?
devamını gör...
ekmek almaya giderken katledilen sezen kaplan için adalet
bu mahlukat ifadesinde, ''yoldan geçen iki bayan gördüğünü, bayanın birinin önüne atladığını, kendisinin direksiyonu sağa kırdığını ve frene bastığını söylemiş. bayana çarptığını fark ettiğini, telefonun şarjı olmadığı için ambulans arayamadığını bu yüzden de yola devam ettiğini'' söylemiş.
arabaya iyi bakın! hasar arabanın hangi tarafında?

araba bu halde... üstelik bu araç üst segment. bu hale geldiyse ne kadar hızlı gittiğini siz düşünün.
arabaya iyi bakın! hasar arabanın hangi tarafında?

araba bu halde... üstelik bu araç üst segment. bu hale geldiyse ne kadar hızlı gittiğini siz düşünün.
devamını gör...
dorian gray'in portresi
oscar wilde'ın roman yazamayacağını iddia edenlere cevap olarak yazdığı tek romanı. ilk olarak 1890 yılında tefrikalar halinde yayınlanmış fakat barındırdığı eşcinsel ögeler yüzünden sansüre uğramış kitap. içinde sosyal medyada wilde'a ait okuduğumuz şahane cümleleri içinde barındıran kitap.
ben ithaki yayınlarından çıkan sansürlü basımını okudum fakat everest yayınlarının sansürsüz basımı mevcut.
kitabın konusu, yazım dili şahane fakat okuduğum çeviri yüzünden mi bilmiyorum hikayenin bazı noktalarında kopukluklar var kafamda ve dolduramıyorum. sevdim mi, sevmedim mi dilemması içinde bırakmıştır kitap beni.
--! spoiler !--
kitabın hikayesi müthiş fakat insanın yüzü güzel kalırken neden ruhu çirkinleşmek zorunda olsun ki? bence dorian o kıza kötü davrandıktan ve ölümünden etkilenmediği için zalimliğini fark edip bu yolda devam ediyor.
bununla birlikte portresini çizen basil'i suçlaması öldürmesi benim için çok şaşırtıcıydı. suçlu ona bu akılları veren lord idi bence.
tanımı kitaptan bir cümleyle bitirmek isterim;
bilmek her şeyin sonu olur. çekici olan bilmemektir. sis her şeye harika bir güzellik katar
--! spoiler !--
ben ithaki yayınlarından çıkan sansürlü basımını okudum fakat everest yayınlarının sansürsüz basımı mevcut.
kitabın konusu, yazım dili şahane fakat okuduğum çeviri yüzünden mi bilmiyorum hikayenin bazı noktalarında kopukluklar var kafamda ve dolduramıyorum. sevdim mi, sevmedim mi dilemması içinde bırakmıştır kitap beni.
--! spoiler !--
kitabın hikayesi müthiş fakat insanın yüzü güzel kalırken neden ruhu çirkinleşmek zorunda olsun ki? bence dorian o kıza kötü davrandıktan ve ölümünden etkilenmediği için zalimliğini fark edip bu yolda devam ediyor.
bununla birlikte portresini çizen basil'i suçlaması öldürmesi benim için çok şaşırtıcıydı. suçlu ona bu akılları veren lord idi bence.
tanımı kitaptan bir cümleyle bitirmek isterim;
bilmek her şeyin sonu olur. çekici olan bilmemektir. sis her şeye harika bir güzellik katar
--! spoiler !--
devamını gör...
misc radyo yayını
o halde,
t: emeklemeye başlayan merice barkın denir.
t: emeklemeye başlayan merice barkın denir.
devamını gör...
kadınların kışın mini etek giymesi
kuzey avrupa ülkelerinde sık görülen bir durum.bünyeleri kuvvetli çok serin havalarda bile giyebiliyorlar.
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
evliliğimin ilk senelerinde ağlayarak uyandığım bir rüyamı da paylaşayım madem komikli rüyamdan sonra…
koridorları beyaz sabun kokan, tüylerimi diken diken edecek kadar serin bir hastanenin geniş bir alanında eş, dostla birlikte, bir doğumhanenin önünde telaşla ve korkuyla bekliyorum. eşim içeride doğuma alınmış. stresli bir şekilde yerimde duramıyor, sürekli bir o yana bir bu yana tüm hastane koridorunu adımlarımla arşınlıyorum. derken; arkadaşlarım bir anda koluma girip beni hastaneden dışarı çıkartıyorlar. yakınlarda bir otel odasına götürüyorlar beni. oda servisi ayarlanmış, odaya çıkar çıkmaz şampanyalar falan (hiç sevmem) bir sürü alkollü içki ile bana kutlama yapıyorlar. işte baba oluyorsun bilmem ne vari böyle sırtımı sıvazlıyorlar, gönlümü eğliyorlar falan… sanki demin doğumhane önünde tedirginlikle beklemiyormuşum gibi olanı biteni unutmuş gibiyim, mutluyum. daha sonrasında, ışınlanmış gibi bir anda aynı doğumhane önünde buluyorum kendimi. hala endişeyle beklerken acı bir fren sesi geliyor hastane dışından. etrafımda doktorlar, hemşireler dışarı doğru koşuşturup duruyorlar. bir kalabalıkla birlikte bir sedye sokuyorlar kapıdan içeri. bir hemşire gelip, zorlu bir doğum gerçekleştiğini, bir kızım olduğunu, birazdan odaya alınacağımızı, bebeği de o zaman görebileceğimi söylüyor bana. tam eşim nasıl diye sormak ve mutluluktan ağlamak üzereyken önümden geçen sedyeye takılıyor gözlerim. sedyede yatan babamı görüyorum… sedye üstünde kalp masajı falan yapıyorlar. o anı resmen böyle geniş plan ağır çekim bir sahne gibi izledim rüyamda. kucağıma bebeğimi almayı beklediğim hastane koridorunda babamın ölüm haberini verdiler… en yakın arkadaşımın omzuna yığılıp, ağlarken; eşimin beni sarsarak uyandırmasıyla son buldu. gözlerimi araladığımda eşim gözyaşlarımı falan siliyordu. bugüne kadar yaşadığım en b*ktan geceydi…
koridorları beyaz sabun kokan, tüylerimi diken diken edecek kadar serin bir hastanenin geniş bir alanında eş, dostla birlikte, bir doğumhanenin önünde telaşla ve korkuyla bekliyorum. eşim içeride doğuma alınmış. stresli bir şekilde yerimde duramıyor, sürekli bir o yana bir bu yana tüm hastane koridorunu adımlarımla arşınlıyorum. derken; arkadaşlarım bir anda koluma girip beni hastaneden dışarı çıkartıyorlar. yakınlarda bir otel odasına götürüyorlar beni. oda servisi ayarlanmış, odaya çıkar çıkmaz şampanyalar falan (hiç sevmem) bir sürü alkollü içki ile bana kutlama yapıyorlar. işte baba oluyorsun bilmem ne vari böyle sırtımı sıvazlıyorlar, gönlümü eğliyorlar falan… sanki demin doğumhane önünde tedirginlikle beklemiyormuşum gibi olanı biteni unutmuş gibiyim, mutluyum. daha sonrasında, ışınlanmış gibi bir anda aynı doğumhane önünde buluyorum kendimi. hala endişeyle beklerken acı bir fren sesi geliyor hastane dışından. etrafımda doktorlar, hemşireler dışarı doğru koşuşturup duruyorlar. bir kalabalıkla birlikte bir sedye sokuyorlar kapıdan içeri. bir hemşire gelip, zorlu bir doğum gerçekleştiğini, bir kızım olduğunu, birazdan odaya alınacağımızı, bebeği de o zaman görebileceğimi söylüyor bana. tam eşim nasıl diye sormak ve mutluluktan ağlamak üzereyken önümden geçen sedyeye takılıyor gözlerim. sedyede yatan babamı görüyorum… sedye üstünde kalp masajı falan yapıyorlar. o anı resmen böyle geniş plan ağır çekim bir sahne gibi izledim rüyamda. kucağıma bebeğimi almayı beklediğim hastane koridorunda babamın ölüm haberini verdiler… en yakın arkadaşımın omzuna yığılıp, ağlarken; eşimin beni sarsarak uyandırmasıyla son buldu. gözlerimi araladığımda eşim gözyaşlarımı falan siliyordu. bugüne kadar yaşadığım en b*ktan geceydi…
devamını gör...
sakalsız erkekler istiyoruz
sakalinizi kesin de yuzyuze konusalim.
devamını gör...
yazarların duydukları enfes cümleler
"insanı yaratmak mı tanrının büyük hatasıydı;
tanrıyı yaratmak mı insanın büyük hatasıydı ?"
~friedrich nietzsche
tanrıyı yaratmak mı insanın büyük hatasıydı ?"
~friedrich nietzsche
devamını gör...
lisenin son cuması
yaşayamadığım son cumadır. içim hâlâ buruk, ne mezuniyet yapabildik ne kutlama, farkında olmadan bitti.
devamını gör...
