uykusuzluktan gebermek
genelde yaşadığım enerji sömüren durum.
uykusuzluktan gebermek ama yine de uyumamak' şimdi yaşadığım.
uykusuzluktan gebermek ama yine de uyumamak' şimdi yaşadığım.
devamını gör...
solo leveling
2018 yılı çıkışlı olan bu manhwa * bugün itibariyle 152 bölümden oluşmaktadır. ayrıca novel olarak okuyabileceğiniz 270 bölüm mevcuttur. devam etmekte olan bir eserdir.
kısa özet isterseniz görsel ile açıklayayım. resimdeki karakterimizin sol taraftaki halinden sağ taraftaki haline geçişi diyebiliriz.

uzun özet isterseniz mangadenizi adlı site myanimelist adlı siteden çevirisini yapmış.
“on yıl önce gerçek dünyayı canavarların dünyasına bağlayan "geçit" açıldıktan sonra, insanlar canavarları avlamaya başladılar. canavarları avlayan insanlara "avcı" dendi. ancak tüm avcılar güçlü değildi. e-seviye bir avcı olan sung jin-woo, en düşük seviyeli zindanlarda hayatını riske atarak geçimini sağlamaya çalışıyor. "dünyanın en güçsüz avcısı" olarak görülen sung jin-woo, d-seviye bir zindanın içinde en zorlu seviyeye sahip gizli bir zindana rastladıktan sonra tuhaf bir güç elde etti. bu güç, sadece kendisinin görebildiği bir görev ekranı ve onun sayesinde seviye atlayabiliyor. en güçsüz avcıdan s-seviye bir avcıya evrilme!”

anlatılacak çok şey var fakat çok derine girmeden özet kısmında geçen olayı anlatacağım.
sung jin-woo isimli ana karakterimiz e- seviye bir avcıdır. hasta annesinin bakım masraflarını karşılamak ve okuluna devam eden kız kardeşine bakmak zorundadır. babası ortadan kaybolan eski bir avcıdır.ana karakterimizin diğer tüm işlere yeteneği olmadığı için avcılık yapması gerekmektedir. oluşan geçitlere girebilmek için kore avcı birliğinin bir kuralı vardır.geçite girecek grupta birliğin belirlediği sayıda ve seviyede avcılar olması gerekmektedir.günlerden bir gün yine zindana girmek üzere ekip ile toplanırlar. bizim ana karakter de bu sayıyı tamamlamak üzere çağırılan biridir ve bu kural için gerekli koşullar sağlandıktan sonra zindana girerler.


zindana girdikten sonra etrafı güzelce temizlerler. fakat geçit kapıları dönüş için açılmaz. “ikiz in” denilen farklı bir görev açılmıştır. görev içinde görev gibi bir durum söz konusudur. girip girmeme konusunda oylama yaparlar ve oylama sonucunu bizim ana karakterin oyu belirleyecektir. sebebi ise en güçsüz olduğu için oyu en sorulan olmasıdır. iki tarafında oyu eşittir ve bizim değersiz görülen avcımızın oyu artık çok değerlidir. annesi hastanede olduğu için para lazım diye düşünür ve girelim der. sonra ikinci görev için yeni zindana girerler.
bu arada "ikiz in" denilen zindan aşırı derecede tehlikeli bir zindandır.


zindan da onları şöyle bir manzara beklemektedir. sonrası için lütfen serisini okuyun.



eklemek istediğim bir kaç şey var. öncelikle kimsenin öznel yargılarına güvenerek bir şeye karar vermeyin. bir iki bölüm okuyup ya da izleyip kendiniz karar verin. bu yazıyı yazmam için istemeden de olsa teşvik veren gandalfgillerden mahlaslı yazarımıza ayrıca teşekkür etmek isterim. birinci sezonun ardından okumaya ara vermiştim. kendisi ikinci sezona başlamam gerektiğini söyledikten sonra beklettiğim tüm bölümleri okudum ve keşke bekletmeseydim dedim. çizimler olsun, hikaye olsun ilk sezondan 2 kat daha iyiydi. kısaca ilk 110 bölüm sonrası bana yeter biraz bekleyeyim derseniz benim gibi çok güzel şeyler bekletiyorsunuz diyebilirim. bekletmeyin.
bazı kısa notlar vereceğim spoiler içermeden.
-evet, her ülkede avcı ve geçitler var
-her avcı bir loncaya üye ,tek başına geçitlere giremiyorlar çünkü tehlikeli
-loncalar arası çatışmalar mevcut
-avcı seviyeleri en güçlüden en güçsüze; “s-seviye,a-seviye,b-seviye,c-seviye,d-seviye,e-seviye”
-avcıların farklı klasmanları mevcut “ fighter,healer,mage,assassin,tank,ranger”
-karakterleri tanıtmıyorum çünkü okumanız gerekiyor yoksa spoiler vermiş olacağım.
aslında anlatılması gereken çok şey var fakat şu ana kadar anlattıklarım ilginizi çektiyse okursunuz diye anlatmıyorum. okumak istemiyorsanız zaten yeteri kadarını anlattığımı düşünüyorum.
animesinin aslında bu yılın sonuna doğru hazırlanıp yayınlanması planlanıyordu fakat pandemi nedeniyle erteleme kararı aldılar. şu an için yayınlanma tarihi 2022 sonbahar veya 2023 ilk bahar olarak bilinmektedir. ayrıca fanlar daha erken yayınlanması için şu şekilde bir imza kampanyası başlattı.katılmak isterseniz linki bırakıyorum.
imza kampanyası linki:www.change.org/p/netflix-so...
manhwa okumak için link : mangadenizi.com/manga/solo-...
novel okumak için linkler: kisslightnovels.info/novel/...
www.epiknovel.com/seri/solo...
kaynaklar
myanimelist.net/manga/12149...
mangadenizi.com/manga/solo-...
kisslightnovels.info/novel/...
solo-leveling.fandom.com/wi...
kısa özet isterseniz görsel ile açıklayayım. resimdeki karakterimizin sol taraftaki halinden sağ taraftaki haline geçişi diyebiliriz.

uzun özet isterseniz mangadenizi adlı site myanimelist adlı siteden çevirisini yapmış.
“on yıl önce gerçek dünyayı canavarların dünyasına bağlayan "geçit" açıldıktan sonra, insanlar canavarları avlamaya başladılar. canavarları avlayan insanlara "avcı" dendi. ancak tüm avcılar güçlü değildi. e-seviye bir avcı olan sung jin-woo, en düşük seviyeli zindanlarda hayatını riske atarak geçimini sağlamaya çalışıyor. "dünyanın en güçsüz avcısı" olarak görülen sung jin-woo, d-seviye bir zindanın içinde en zorlu seviyeye sahip gizli bir zindana rastladıktan sonra tuhaf bir güç elde etti. bu güç, sadece kendisinin görebildiği bir görev ekranı ve onun sayesinde seviye atlayabiliyor. en güçsüz avcıdan s-seviye bir avcıya evrilme!”

anlatılacak çok şey var fakat çok derine girmeden özet kısmında geçen olayı anlatacağım.
sung jin-woo isimli ana karakterimiz e- seviye bir avcıdır. hasta annesinin bakım masraflarını karşılamak ve okuluna devam eden kız kardeşine bakmak zorundadır. babası ortadan kaybolan eski bir avcıdır.ana karakterimizin diğer tüm işlere yeteneği olmadığı için avcılık yapması gerekmektedir. oluşan geçitlere girebilmek için kore avcı birliğinin bir kuralı vardır.geçite girecek grupta birliğin belirlediği sayıda ve seviyede avcılar olması gerekmektedir.günlerden bir gün yine zindana girmek üzere ekip ile toplanırlar. bizim ana karakter de bu sayıyı tamamlamak üzere çağırılan biridir ve bu kural için gerekli koşullar sağlandıktan sonra zindana girerler.


zindana girdikten sonra etrafı güzelce temizlerler. fakat geçit kapıları dönüş için açılmaz. “ikiz in” denilen farklı bir görev açılmıştır. görev içinde görev gibi bir durum söz konusudur. girip girmeme konusunda oylama yaparlar ve oylama sonucunu bizim ana karakterin oyu belirleyecektir. sebebi ise en güçsüz olduğu için oyu en sorulan olmasıdır. iki tarafında oyu eşittir ve bizim değersiz görülen avcımızın oyu artık çok değerlidir. annesi hastanede olduğu için para lazım diye düşünür ve girelim der. sonra ikinci görev için yeni zindana girerler.
bu arada "ikiz in" denilen zindan aşırı derecede tehlikeli bir zindandır.


zindan da onları şöyle bir manzara beklemektedir. sonrası için lütfen serisini okuyun.



eklemek istediğim bir kaç şey var. öncelikle kimsenin öznel yargılarına güvenerek bir şeye karar vermeyin. bir iki bölüm okuyup ya da izleyip kendiniz karar verin. bu yazıyı yazmam için istemeden de olsa teşvik veren gandalfgillerden mahlaslı yazarımıza ayrıca teşekkür etmek isterim. birinci sezonun ardından okumaya ara vermiştim. kendisi ikinci sezona başlamam gerektiğini söyledikten sonra beklettiğim tüm bölümleri okudum ve keşke bekletmeseydim dedim. çizimler olsun, hikaye olsun ilk sezondan 2 kat daha iyiydi. kısaca ilk 110 bölüm sonrası bana yeter biraz bekleyeyim derseniz benim gibi çok güzel şeyler bekletiyorsunuz diyebilirim. bekletmeyin.
bazı kısa notlar vereceğim spoiler içermeden.
-evet, her ülkede avcı ve geçitler var
-her avcı bir loncaya üye ,tek başına geçitlere giremiyorlar çünkü tehlikeli
-loncalar arası çatışmalar mevcut
-avcı seviyeleri en güçlüden en güçsüze; “s-seviye,a-seviye,b-seviye,c-seviye,d-seviye,e-seviye”
-avcıların farklı klasmanları mevcut “ fighter,healer,mage,assassin,tank,ranger”
-karakterleri tanıtmıyorum çünkü okumanız gerekiyor yoksa spoiler vermiş olacağım.
aslında anlatılması gereken çok şey var fakat şu ana kadar anlattıklarım ilginizi çektiyse okursunuz diye anlatmıyorum. okumak istemiyorsanız zaten yeteri kadarını anlattığımı düşünüyorum.
animesinin aslında bu yılın sonuna doğru hazırlanıp yayınlanması planlanıyordu fakat pandemi nedeniyle erteleme kararı aldılar. şu an için yayınlanma tarihi 2022 sonbahar veya 2023 ilk bahar olarak bilinmektedir. ayrıca fanlar daha erken yayınlanması için şu şekilde bir imza kampanyası başlattı.katılmak isterseniz linki bırakıyorum.
imza kampanyası linki:www.change.org/p/netflix-so...
manhwa okumak için link : mangadenizi.com/manga/solo-...
novel okumak için linkler: kisslightnovels.info/novel/...
www.epiknovel.com/seri/solo...
kaynaklar
myanimelist.net/manga/12149...
mangadenizi.com/manga/solo-...
kisslightnovels.info/novel/...
solo-leveling.fandom.com/wi...
devamını gör...
ilkokulda babanın mesleğini soran öğretmen
daha çok küçükken farketmiyor insan belki de ama birçok kişiye ne kadar da travmatik bir soruymuş. babası olmayanı, terkedeni, vefat edeni mi dersin, toplumda imrenilerek bakılan bir mesleğe sahip olamayanı mı. hala soruyorlar mı acaba?
devamını gör...
hayatında hiç antidepresan kullanmamış insan
çok şükür şimdiye kadar kullanma gereği duymadigim ilaç türü ile ben. büyük travmalarım, fiziksel ya da nörolojik rahatsızlıklarım olmadı. kullanan insanları asagilamiyorum ancak doğru aile tutumu ile büyütülmedigi için şımarık çocuklara dehb tanısı konulan, çocuklara şeker verir gibi ritalin verilen, asalak yetiştiği için mabadını kaldırmaya gücü yetmeyen gençlere prozac verilen, sürekli karşı tarafı suçlamaya ya da kendini acındırmaya alışmış yetişkinlere lityum verilen bu ülkede hiç antidepresan almamak madalya hakettiriyor gerçekten.
bir zamanlar "ilaç kullanıyormuş, yazık!" diye fiskos edilip acınan insanlar bugün yaşadıkları en ufak sıkıntıda "ben zaten antidepresan kullanıyorum." diye davranışlarına bahane üretme derdindeler. bunda büyük pay sahibi olanlar da medya ve doktorlar. psikiyatriste, psikologa gitmenin delilik olmadığını anlatmaya çalışırken birden bire aile hekimine gider gibi psikiyatriste gitmeye başlayan bir toplum oluştu. diğer yandan da, o giden hasta olduğu iddia edilen insanları hasta eden yakınları ise elini kolunu sallayarak dolaşıyor. hani sosyal medyada karşımıza çıkan
gorseldeki söz gibi, o hasta neden hasta oldu hiç düşünülmez.
yakın çevremde antidepresan kullanan insanlara baktığımda ya kocası ya ailesi yuzunden kullanmaya başlamış ya yaşadığı ölüm, deprem, boşanma vs travmalar sonrasinda zamanında gerekli yardımı almadıkları iş son noktaya gelip antidepresan almaya baslamislar. bir de şu tv de internette doğru olmayan, sizi yanlış yönlendiren müge anlı vb programları, gerçek hayatla bağlantısı olmayan diziler ile sosyal medya uygulamaları da cabası.
aslında ilaç kullanımı son nokta olması gerekirken ilk sıraya geçmiş durumda.
bu noktada gerçek iman ve tevekkül de antidepresan kullanımını gerçekten azaltan bir durum. ancak nörolojik bozukluktan ayrı olarak tabiki.
bir zamanlar "ilaç kullanıyormuş, yazık!" diye fiskos edilip acınan insanlar bugün yaşadıkları en ufak sıkıntıda "ben zaten antidepresan kullanıyorum." diye davranışlarına bahane üretme derdindeler. bunda büyük pay sahibi olanlar da medya ve doktorlar. psikiyatriste, psikologa gitmenin delilik olmadığını anlatmaya çalışırken birden bire aile hekimine gider gibi psikiyatriste gitmeye başlayan bir toplum oluştu. diğer yandan da, o giden hasta olduğu iddia edilen insanları hasta eden yakınları ise elini kolunu sallayarak dolaşıyor. hani sosyal medyada karşımıza çıkan
gorseldeki söz gibi, o hasta neden hasta oldu hiç düşünülmez.
yakın çevremde antidepresan kullanan insanlara baktığımda ya kocası ya ailesi yuzunden kullanmaya başlamış ya yaşadığı ölüm, deprem, boşanma vs travmalar sonrasinda zamanında gerekli yardımı almadıkları iş son noktaya gelip antidepresan almaya baslamislar. bir de şu tv de internette doğru olmayan, sizi yanlış yönlendiren müge anlı vb programları, gerçek hayatla bağlantısı olmayan diziler ile sosyal medya uygulamaları da cabası.
aslında ilaç kullanımı son nokta olması gerekirken ilk sıraya geçmiş durumda.
bu noktada gerçek iman ve tevekkül de antidepresan kullanımını gerçekten azaltan bir durum. ancak nörolojik bozukluktan ayrı olarak tabiki.
devamını gör...
iki gün sonra sana elektrik yok demek
şakire çay yok cümlesi gibi güldürmeyen eylem.
bir ara türkiye'den avustralya'ya yerleşen birinin blog yazılarını, oradaki yaşantısını takip ediyordum.
bir gün elektrik kesintisi olacağı haber verilmiş, hem de epeyce gün (hatta yanlış hatırlamıyorsam birkaç hafta) önce. "şu gün şu saatte, şu kadar süreyle keseceğiz. eğer önemli işleriniz varsa jeneratör talep edebilirsiniz" gibisinden bir duyuru ile. olur ya; evden çalışan insanlar falan vardır. blog sahibi istememiş, yan komşusu istemiş. kesintiden önce gelip jeneratörü kurup gitmişler.
şimdi bunu niye anlatıyorum; insan yerine konmak, vatandaşa saygı duymak diye bir şeyler var. biz tadına pek bakamadık bunun. belli ki bizden sonraki gençler de ne olduğunu pek bilmeyecek. çok mu zordu tüm ülke için bunu istediğimizi anlamak? çok mu zordu böyle bir yaşam isteyenlere terörist demeden onlarla birlik olmak? halkın yarısı diğer yarısına düşmanken bundan sonra daha çooook "bize elektrik yok".
bu kesintileri de yapıp yapıp "bakın dünyada enerji krizi var, zamları da ondan yaptık" diye alakasız şekilde combo yapmazlarsa bir şey bilmiyorum.
hem diyelim ki enerji krizi var. sormazlar mı adama saçma sapan beton binalara yatırdığınız paraları niye güneşin, rüzgârın enerjisinden faydalanacağımız kullanışlı tesislere yatırmadınız zamanında diye? evet sormazlar ve siz de zaten buna güveniyorsunuz.
bir ara türkiye'den avustralya'ya yerleşen birinin blog yazılarını, oradaki yaşantısını takip ediyordum.
bir gün elektrik kesintisi olacağı haber verilmiş, hem de epeyce gün (hatta yanlış hatırlamıyorsam birkaç hafta) önce. "şu gün şu saatte, şu kadar süreyle keseceğiz. eğer önemli işleriniz varsa jeneratör talep edebilirsiniz" gibisinden bir duyuru ile. olur ya; evden çalışan insanlar falan vardır. blog sahibi istememiş, yan komşusu istemiş. kesintiden önce gelip jeneratörü kurup gitmişler.
şimdi bunu niye anlatıyorum; insan yerine konmak, vatandaşa saygı duymak diye bir şeyler var. biz tadına pek bakamadık bunun. belli ki bizden sonraki gençler de ne olduğunu pek bilmeyecek. çok mu zordu tüm ülke için bunu istediğimizi anlamak? çok mu zordu böyle bir yaşam isteyenlere terörist demeden onlarla birlik olmak? halkın yarısı diğer yarısına düşmanken bundan sonra daha çooook "bize elektrik yok".
bu kesintileri de yapıp yapıp "bakın dünyada enerji krizi var, zamları da ondan yaptık" diye alakasız şekilde combo yapmazlarsa bir şey bilmiyorum.
hem diyelim ki enerji krizi var. sormazlar mı adama saçma sapan beton binalara yatırdığınız paraları niye güneşin, rüzgârın enerjisinden faydalanacağımız kullanışlı tesislere yatırmadınız zamanında diye? evet sormazlar ve siz de zaten buna güveniyorsunuz.
devamını gör...
hatırlanan ilk anı
t: yazarların akıllarına gelen ilk anları.
benimkisi epey garip aslında. çünkü hatırladığım ilk anım hem epey küçük yaşımdan hemde biraz can sıkıcı.
mutfak tezgahında oturuyordum. muz pek sevmezdim. annem ve babam muz yemem için beni zorluyordu. "hadi bir ısırık hadi kızııım" gibisinden şirinlik yapıyorlardı. sonra göğsümde çok garip birşey hissetmiştim, sanırım o zamana kadar yaşadığım hayatta kalbim ilk kez haddinden fazla hızlanmış olmalı. ve sanırım yaşımın küçüklüğünden olsa gerek kalbin atan bir organ olduğunu bilmiyordum.
"baba kalbim atıyor!" demiştim ve hissettiğim şeyin bugün bile ne kadar garip olduğunu hatırlıyorum. normal bir ritim hızlanması değildi demekki. o zamanki korkum ve şaşkınlığım hala aklıma geliyor.
annem ve babam kalbimi kontrol ederken korkudan ağlıyordum. onlarda korkuyordu ve beni derhal hastaneye götürdüler. hastanedeyken bana kalbin her zaman atan bir organ olduğunu anlattıklarını anımsıyorum. işte o gece öğrenmiştim aslında gerçekten kalbin her zaman çalıştığını.
benimkisi epey garip aslında. çünkü hatırladığım ilk anım hem epey küçük yaşımdan hemde biraz can sıkıcı.
mutfak tezgahında oturuyordum. muz pek sevmezdim. annem ve babam muz yemem için beni zorluyordu. "hadi bir ısırık hadi kızııım" gibisinden şirinlik yapıyorlardı. sonra göğsümde çok garip birşey hissetmiştim, sanırım o zamana kadar yaşadığım hayatta kalbim ilk kez haddinden fazla hızlanmış olmalı. ve sanırım yaşımın küçüklüğünden olsa gerek kalbin atan bir organ olduğunu bilmiyordum.
"baba kalbim atıyor!" demiştim ve hissettiğim şeyin bugün bile ne kadar garip olduğunu hatırlıyorum. normal bir ritim hızlanması değildi demekki. o zamanki korkum ve şaşkınlığım hala aklıma geliyor.
annem ve babam kalbimi kontrol ederken korkudan ağlıyordum. onlarda korkuyordu ve beni derhal hastaneye götürdüler. hastanedeyken bana kalbin her zaman atan bir organ olduğunu anlattıklarını anımsıyorum. işte o gece öğrenmiştim aslında gerçekten kalbin her zaman çalıştığını.
devamını gör...
toplumdan izole edilmesi gereken insanlar
saygısız, egoyu özgüven ile karıştıran, kendini herkesten zeki ve akıllı sanan, bilip bilmediği, kendisini ilgilendiren, ilgilendirmeyen her konuya burnunu sokan, insanların arkasından konuşup yüzüne gülen, menfii duygularını her duygusunun önüne koyan, başkasının hakkına girmekten korkmayan, erkek ise sürekli kadın, kadın ise sürekli erkekler ilgili cinsel ve münasebetsiz muhabbetler yapan, kendi anasına, bacısına bakıldığında namus bekçisi kesilip, yoldan geçerken başkasının karısından, kızından gözlerini ayırmayan vs... ilk akla gelenler.
devamını gör...
kadın cinayetlerinde yanlış tercih gerçeği
tek taraflı bakış açısının insanı çok yanlış yerlere götüreceğini görmek istemeyenlerin ısrarcı olduğu konu. şöyle ki;
bir insanın bir başka insanı tercih etmekteki motivasyonunu bilmeden bu konular üzerinde konuşamazsınız. melek gibi görünüp sonradan psikopat çıkanları bir kenara bırakıyorum. onu anlamak mümkün olmayabilir (ki bazı psikologlar da bunu onaylıyor. bazıları kendilerini iyi saklar, anlayamazsınız.)
öncelikle, dışarıdan bakıldığında "ne salak kadınlar var! gitmiş bile bile lades demiş" dediğiniz kadınların hatırı sayılır bir kısmı hibristofiliden muzdarip. illa ki tıklayıp da okumaya üşenenler olacaktır. hibristofili, suç geçmişi olan insana karşı duyulan istek hastalığıdır.
---caps on---
bu bir hastalık
---caps off---
doğuştan kanser olan çocuklara "oh olmuş!" demek gibi bir şeydir bu kadınlara "o da doğru adam seçseymiş. başına geleni hak etmiş" demek. bunların tedavi edilmesi gerek.
***
gelelim gece hayatında çalışan kadınlara. bu kadınların zaten efendi adam tercih etmek gibi bir şansı yok gibi bir şey. o alemde takılan efendi erkek diye bir şey büyük ihtimalle olmadığı gibi, o alemde takılmayıp da o kadına namussuz gözüyle bakmadan sahip çıkacak efendi erkek de hemen hemen yok gibidir. o kadınlar, birilerinin korumasına muhtaç oldukları ortamlarda çalıştıklarından, önlerine gelen herhangi birine "evet" demek durumunda kalabilirler. bulabilecekleri en iyi seçenek "daha az belalı" olandır ki öyle alemlerde de bu aslında "iyi bir şey değildir".
***
üçüncü grup, yaşı ve tecrübe eksiliği nedeniyle başına gelecekleri kestiremeyen, doğru kararlar verebildiğini zanneden ergenlik dönemindeki kızlardır. o dönemde kızlar da erkekler de son derece dengesiz olabilir gönül işleri konusunda ve hemen hemen her konuda. burunlarının dikine giderler. evden kaçanların başına neler neler geldiğini gördükleri halde evden kaçarlar mesela çünkü kafaları, aynı şeyin kendi başlarına da gelebileceğine basmaz. "ben farklıyım" ya da "bana kıyamaz" gibi aptalca düşüncelerle kendilerini kandırırlar. bunlar daha sadece birer çocuktur. kimilerinin vücudu çok gelişmiş olabilir ama kafaları henüz reşit olmamıştır. 10 yaşında bir çocuğu nasıl bazı şeylerden sorumlu tutup ona ceza kesmez, ailesini suçlarsınız, bu kızların durumu da odur. onları yetiştiren ailededir sorumluluk.
***
son grup, ailesinin zoruyla evlendirilenler. bunlar kocalarının ne halt olduğunu görse bile ailenin baskısı nedeniyle o evliliklere mecbur kalıyorlar. bir gün boşanmaya kalktıklarında da sırf bunu istediler diye öldürülüyorlar.
***
geriye kaldı sizin "bile bile tercih etmiş" dediğiniz kadınlar ki bunların sayısı yukarıdaki grubun toplamından büyük ihtimalle çok daha az.
bu nedenlerledir ki insanları tercihleri yüzünden suçlamadan önce o insanların içinde bulundukları koşulları bilmek ve sonrasında da her yanlış tercih yapanın ölümü hak etmediğini anlamak gerekir.
burada yazanların hepsi hatasız, suçsuz, günahsız mı? ilk hatanızda "hata yaptın" diye öldürülmek ister miydiniz? o kadınlar da istemezdi. ne kendi aileleri, ne devlet tarafından korunmuşlar ve birilerinin kucağına itilmişler diye cezaları bu kadar ağır olmamalıydı.
bir insanın bir başka insanı tercih etmekteki motivasyonunu bilmeden bu konular üzerinde konuşamazsınız. melek gibi görünüp sonradan psikopat çıkanları bir kenara bırakıyorum. onu anlamak mümkün olmayabilir (ki bazı psikologlar da bunu onaylıyor. bazıları kendilerini iyi saklar, anlayamazsınız.)
öncelikle, dışarıdan bakıldığında "ne salak kadınlar var! gitmiş bile bile lades demiş" dediğiniz kadınların hatırı sayılır bir kısmı hibristofiliden muzdarip. illa ki tıklayıp da okumaya üşenenler olacaktır. hibristofili, suç geçmişi olan insana karşı duyulan istek hastalığıdır.
---caps on---
bu bir hastalık
---caps off---
doğuştan kanser olan çocuklara "oh olmuş!" demek gibi bir şeydir bu kadınlara "o da doğru adam seçseymiş. başına geleni hak etmiş" demek. bunların tedavi edilmesi gerek.
***
gelelim gece hayatında çalışan kadınlara. bu kadınların zaten efendi adam tercih etmek gibi bir şansı yok gibi bir şey. o alemde takılan efendi erkek diye bir şey büyük ihtimalle olmadığı gibi, o alemde takılmayıp da o kadına namussuz gözüyle bakmadan sahip çıkacak efendi erkek de hemen hemen yok gibidir. o kadınlar, birilerinin korumasına muhtaç oldukları ortamlarda çalıştıklarından, önlerine gelen herhangi birine "evet" demek durumunda kalabilirler. bulabilecekleri en iyi seçenek "daha az belalı" olandır ki öyle alemlerde de bu aslında "iyi bir şey değildir".
***
üçüncü grup, yaşı ve tecrübe eksiliği nedeniyle başına gelecekleri kestiremeyen, doğru kararlar verebildiğini zanneden ergenlik dönemindeki kızlardır. o dönemde kızlar da erkekler de son derece dengesiz olabilir gönül işleri konusunda ve hemen hemen her konuda. burunlarının dikine giderler. evden kaçanların başına neler neler geldiğini gördükleri halde evden kaçarlar mesela çünkü kafaları, aynı şeyin kendi başlarına da gelebileceğine basmaz. "ben farklıyım" ya da "bana kıyamaz" gibi aptalca düşüncelerle kendilerini kandırırlar. bunlar daha sadece birer çocuktur. kimilerinin vücudu çok gelişmiş olabilir ama kafaları henüz reşit olmamıştır. 10 yaşında bir çocuğu nasıl bazı şeylerden sorumlu tutup ona ceza kesmez, ailesini suçlarsınız, bu kızların durumu da odur. onları yetiştiren ailededir sorumluluk.
***
son grup, ailesinin zoruyla evlendirilenler. bunlar kocalarının ne halt olduğunu görse bile ailenin baskısı nedeniyle o evliliklere mecbur kalıyorlar. bir gün boşanmaya kalktıklarında da sırf bunu istediler diye öldürülüyorlar.
***
geriye kaldı sizin "bile bile tercih etmiş" dediğiniz kadınlar ki bunların sayısı yukarıdaki grubun toplamından büyük ihtimalle çok daha az.
bu nedenlerledir ki insanları tercihleri yüzünden suçlamadan önce o insanların içinde bulundukları koşulları bilmek ve sonrasında da her yanlış tercih yapanın ölümü hak etmediğini anlamak gerekir.
burada yazanların hepsi hatasız, suçsuz, günahsız mı? ilk hatanızda "hata yaptın" diye öldürülmek ister miydiniz? o kadınlar da istemezdi. ne kendi aileleri, ne devlet tarafından korunmuşlar ve birilerinin kucağına itilmişler diye cezaları bu kadar ağır olmamalıydı.
devamını gör...
insanların fiziksel özellikleriyle alay etmek
küfür etsem bile yapmadığım eylemdir. bir kişinin fiziksel özelliği allah vergisi, karaktersizliği kendi eseridir..
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
evliliğimin ilk senelerinde ağlayarak uyandığım bir rüyamı da paylaşayım madem komikli rüyamdan sonra…
koridorları beyaz sabun kokan, tüylerimi diken diken edecek kadar serin bir hastanenin geniş bir alanında eş, dostla birlikte, bir doğumhanenin önünde telaşla ve korkuyla bekliyorum. eşim içeride doğuma alınmış. stresli bir şekilde yerimde duramıyor, sürekli bir o yana bir bu yana tüm hastane koridorunu adımlarımla arşınlıyorum. derken; arkadaşlarım bir anda koluma girip beni hastaneden dışarı çıkartıyorlar. yakınlarda bir otel odasına götürüyorlar beni. oda servisi ayarlanmış, odaya çıkar çıkmaz şampanyalar falan (hiç sevmem) bir sürü alkollü içki ile bana kutlama yapıyorlar. işte baba oluyorsun bilmem ne vari böyle sırtımı sıvazlıyorlar, gönlümü eğliyorlar falan… sanki demin doğumhane önünde tedirginlikle beklemiyormuşum gibi olanı biteni unutmuş gibiyim, mutluyum. daha sonrasında, ışınlanmış gibi bir anda aynı doğumhane önünde buluyorum kendimi. hala endişeyle beklerken acı bir fren sesi geliyor hastane dışından. etrafımda doktorlar, hemşireler dışarı doğru koşuşturup duruyorlar. bir kalabalıkla birlikte bir sedye sokuyorlar kapıdan içeri. bir hemşire gelip, zorlu bir doğum gerçekleştiğini, bir kızım olduğunu, birazdan odaya alınacağımızı, bebeği de o zaman görebileceğimi söylüyor bana. tam eşim nasıl diye sormak ve mutluluktan ağlamak üzereyken önümden geçen sedyeye takılıyor gözlerim. sedyede yatan babamı görüyorum… sedye üstünde kalp masajı falan yapıyorlar. o anı resmen böyle geniş plan ağır çekim bir sahne gibi izledim rüyamda. kucağıma bebeğimi almayı beklediğim hastane koridorunda babamın ölüm haberini verdiler… en yakın arkadaşımın omzuna yığılıp, ağlarken; eşimin beni sarsarak uyandırmasıyla son buldu. gözlerimi araladığımda eşim gözyaşlarımı falan siliyordu. bugüne kadar yaşadığım en b*ktan geceydi…
koridorları beyaz sabun kokan, tüylerimi diken diken edecek kadar serin bir hastanenin geniş bir alanında eş, dostla birlikte, bir doğumhanenin önünde telaşla ve korkuyla bekliyorum. eşim içeride doğuma alınmış. stresli bir şekilde yerimde duramıyor, sürekli bir o yana bir bu yana tüm hastane koridorunu adımlarımla arşınlıyorum. derken; arkadaşlarım bir anda koluma girip beni hastaneden dışarı çıkartıyorlar. yakınlarda bir otel odasına götürüyorlar beni. oda servisi ayarlanmış, odaya çıkar çıkmaz şampanyalar falan (hiç sevmem) bir sürü alkollü içki ile bana kutlama yapıyorlar. işte baba oluyorsun bilmem ne vari böyle sırtımı sıvazlıyorlar, gönlümü eğliyorlar falan… sanki demin doğumhane önünde tedirginlikle beklemiyormuşum gibi olanı biteni unutmuş gibiyim, mutluyum. daha sonrasında, ışınlanmış gibi bir anda aynı doğumhane önünde buluyorum kendimi. hala endişeyle beklerken acı bir fren sesi geliyor hastane dışından. etrafımda doktorlar, hemşireler dışarı doğru koşuşturup duruyorlar. bir kalabalıkla birlikte bir sedye sokuyorlar kapıdan içeri. bir hemşire gelip, zorlu bir doğum gerçekleştiğini, bir kızım olduğunu, birazdan odaya alınacağımızı, bebeği de o zaman görebileceğimi söylüyor bana. tam eşim nasıl diye sormak ve mutluluktan ağlamak üzereyken önümden geçen sedyeye takılıyor gözlerim. sedyede yatan babamı görüyorum… sedye üstünde kalp masajı falan yapıyorlar. o anı resmen böyle geniş plan ağır çekim bir sahne gibi izledim rüyamda. kucağıma bebeğimi almayı beklediğim hastane koridorunda babamın ölüm haberini verdiler… en yakın arkadaşımın omzuna yığılıp, ağlarken; eşimin beni sarsarak uyandırmasıyla son buldu. gözlerimi araladığımda eşim gözyaşlarımı falan siliyordu. bugüne kadar yaşadığım en b*ktan geceydi…
devamını gör...
tarkan'ın en iyi şarkısı
budur.
devamını gör...
imkanımız yoktu okuyamadık
maddi durumu el vermediği, eğitim masraflarını karşılayamamaktan dolayı okula devam edemeyen kişilerin söylediği bir söz olup, sözlük terminolojisinde "uzun yazıları" okuyamayan/okumayan yazarların, ufak çaplı da olsa tepkisini belirtmek için söylediği (yazdığı), bir söz.
sözlük ortamında kullanması yer yer keyiflidir.
sözlük ortamında kullanması yer yer keyiflidir.
devamını gör...
küçük prens
aklıma hep tek bir alıntıyı getiren kitap.
her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. mutluluğun bedelini öğrenirim ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır.
her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. mutluluğun bedelini öğrenirim ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının vasiyetleri
her yıl çeşitli bölgelerde 365 adet fidan diktirilmesi.
devamını gör...
herkesin başına gelip başa gelmeyen şeyler
bayılmaktır.
hobi olarak bayılan insanlar tanıdım. herkes illa şurada burada bayılmıştır ama hiç yaşamadım.
hobi olarak bayılan insanlar tanıdım. herkes illa şurada burada bayılmıştır ama hiç yaşamadım.
devamını gör...
kafa açan kesitler kadınlar günü özel
ıçinde oldukça dogru ve anlamlı mesajlar yatan kesit .helal olsun ve ellerine sağlık diyorum.
devamını gör...
kadınların erkeklerde aradığı minimum maaş
elinizi korkak alıştırmayın derim ben bu başlığa yazacak kızlara.
sonra vay niye arabamız yok, vay niye evimiz yok, vay niye tatile çıkmıyoruz diye ağlamayın.
güncel bir rakam vereyim
askeri personel 7 binle başlıyor beş sene sonra 10 bini geçiyor.
her dakka dibinde koca yok, operasyon falan.
ideal koca yani.
doktor, mühendis malum.
ışveren de olur ama sermayesi iyi bir iş olsun.
babannem olsa (bkz: kırk kere ölç bir kere biç) derdi, o yok ben diyorum.
akıl benden uygulama sizden.
sonra vay niye arabamız yok, vay niye evimiz yok, vay niye tatile çıkmıyoruz diye ağlamayın.
güncel bir rakam vereyim
askeri personel 7 binle başlıyor beş sene sonra 10 bini geçiyor.
her dakka dibinde koca yok, operasyon falan.
ideal koca yani.
doktor, mühendis malum.
ışveren de olur ama sermayesi iyi bir iş olsun.
babannem olsa (bkz: kırk kere ölç bir kere biç) derdi, o yok ben diyorum.
akıl benden uygulama sizden.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
cem karaca-namus belası.
devamını gör...
kızıl veba
kısacık olmasına rağmen çok şey anlatan jack london eseridir.
okurken acayip keyif aldım ve kendimi takdir ettim. kendime “lan ivan iyi ki pandemi sonrasında okumuşsun” diye söylendim.
gerçekten covid dönemini yaşayan hatta hala yaşayan biri olarak kitabı hayretle okudum. çok şaşırdım. keyif aldım. ürktüm. acayip bir ileri görüşlülük acayip bir eser.
1912 yılında yazılmasına rağmen güncelliğini koruyan bir eser. kıyamet sonrası edebiyatı mı derler o tarz bir eser. severek okudum.
kitabın konusuna gelecek olursak bir dede torunlarına 2013 yılında yaşanan bir salgını anlatıyor. tüyler ürpertici olaylar torunlarına hayalmiş gibi geliyor. dede ve torunları arasındaki o kuşak farkı çok güzel yazılmış. okurken keyif aldım. hatta bazen dede ile torunlar arasındaki farklar sinir bozuyor. saygısız veletler deyip durdum.
kitabı iş bankası yayınlarından okudum ve her zaman olduğu gibi memnun kaldım. editörün notları ve çevirinin kalitesi hoşuma gitti. özellikle son kısımda ilgilisine notlar koymaları hoşuma gitti. tam olarak böyle yazıyordu ilgilisine notlar.
iyi ki okumuşum iyi ki pandemi döneminde okumuşum. herkese tavsiye ederim. kısacık ve güzel bir eser.
ben böyle kitapları yani kısa kitapları genelde kitap alışverişi yaparken aldığım kitapların yanında alıyorum. kombin yapıyorum. haa bir tane pahalı kitap aldım iki tane ucuz kısa kitap alayım diyorum.
alın bu kitabı. sepete ekleyin. pişman etmeyecek.
okurken acayip keyif aldım ve kendimi takdir ettim. kendime “lan ivan iyi ki pandemi sonrasında okumuşsun” diye söylendim.
gerçekten covid dönemini yaşayan hatta hala yaşayan biri olarak kitabı hayretle okudum. çok şaşırdım. keyif aldım. ürktüm. acayip bir ileri görüşlülük acayip bir eser.
1912 yılında yazılmasına rağmen güncelliğini koruyan bir eser. kıyamet sonrası edebiyatı mı derler o tarz bir eser. severek okudum.
kitabın konusuna gelecek olursak bir dede torunlarına 2013 yılında yaşanan bir salgını anlatıyor. tüyler ürpertici olaylar torunlarına hayalmiş gibi geliyor. dede ve torunları arasındaki o kuşak farkı çok güzel yazılmış. okurken keyif aldım. hatta bazen dede ile torunlar arasındaki farklar sinir bozuyor. saygısız veletler deyip durdum.
kitabı iş bankası yayınlarından okudum ve her zaman olduğu gibi memnun kaldım. editörün notları ve çevirinin kalitesi hoşuma gitti. özellikle son kısımda ilgilisine notlar koymaları hoşuma gitti. tam olarak böyle yazıyordu ilgilisine notlar.
iyi ki okumuşum iyi ki pandemi döneminde okumuşum. herkese tavsiye ederim. kısacık ve güzel bir eser.
ben böyle kitapları yani kısa kitapları genelde kitap alışverişi yaparken aldığım kitapların yanında alıyorum. kombin yapıyorum. haa bir tane pahalı kitap aldım iki tane ucuz kısa kitap alayım diyorum.
alın bu kitabı. sepete ekleyin. pişman etmeyecek.
devamını gör...
