kendinle aran nasıl sorunsalı
bilmiyorum. ben sormuyorum, o söylemiyor. konuşmayalı çok oldu.
devamını gör...
sigara içmeyenlerin üzüldüklerinde yaptıkları şeyler
başta uyumaya çalışır, baktı ki olmuyor bir sinirle kalkar ve yemek yer. sonra mutlu olur. mutlu olmazsa öylece oturur.
yoo, kendimi anlatmadım*.
yoo, kendimi anlatmadım*.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
mutluluk ve umutla beklediğim yayın.
varım! hem bu sefer insan gibi janjanlı anons da yaparım!
ha yaşa kız, neşeli ve umutlu bir yayın daha bizi bekliyor desene?
(bkz: aferin)
varım! hem bu sefer insan gibi janjanlı anons da yaparım!
ha yaşa kız, neşeli ve umutlu bir yayın daha bizi bekliyor desene?
(bkz: aferin)
devamını gör...
çocuk kabul etmeyen restoranlar
nasıl ‘ aile otelleri’ varsa +16 restoran ya da kafelerin olması derece normaldir kanımca.
etrafta ağlayıp bağıran, zaman zaman tepinen çocukların , bir lokma yedireceğim yavruma diye masa masa gezen annelerin, iyi temizlenmemiş mama sandalyelerinin, top havuzunda bağırışıp dövüşenlerin var olduğu yerlere alternatif bir ortam.
ebeveynler de bir gün olsun böyle bir yere gidip kafa dinlemelidir hatta.
*
etrafta ağlayıp bağıran, zaman zaman tepinen çocukların , bir lokma yedireceğim yavruma diye masa masa gezen annelerin, iyi temizlenmemiş mama sandalyelerinin, top havuzunda bağırışıp dövüşenlerin var olduğu yerlere alternatif bir ortam.
ebeveynler de bir gün olsun böyle bir yere gidip kafa dinlemelidir hatta.
*
devamını gör...
an itibarıyla üzerindeki tişörtte yazanlar
you will never walk alone!
devamını gör...
stres altında vücudun verdiği garip tepkiler
ne zaman strese girsem parmaklarımı çıtlatmaya başlıyorum. hava ne kadar sıcak olursa olsun üşüme ve titreme hissi geliyor. dudak ısırmak zaten olmazsa olmazım.
sözlük spotu: stresten uzak durun. stres dostunuz değildir.
sözlük spotu: stresten uzak durun. stres dostunuz değildir.
devamını gör...
migren
toplumda en yaygın görülen, gerilla tipi baş ağrısıdır. yaşam kalitesini en olumsuz etkileyen ağrılardandır. migren yalnızca bir baş ağrısı değil, hastalıktır. ışık, ses, koku duyarlılığı, stres, hava değişikliği, ülkemizde lodos rüzgarı, avrupa ülkelerinde de fön rüzgarı dediğimiz mevsimsel değişiklikler bu ağrıyı tetikleyebilir.
migreni olanlar genelde pratik, duyarlı kişiliğe sahip ve mükemmeliyetçi hastalardır. annede varsa eğer o migrenin çocuğa geçme olasılığı yüzde 70 oranındadır. kadınlarda 3 kat daha fazla görülür. baş ağrısı ile birlikte, mide bulantısı, ışık ve kokuya duyarlılık, görme bozuklukları, ağrı şiddetine göre el ve ayak uyuşmaları da yaşanır. atak süresi boyunca hasta çaresiz kendini karanlık bir odaya kapatarak ağrının kendisini terk edip gitmesini bekler. gündelik yaşamı olumsuz etkileyen, kapıdan sızan ufak bir ışık zerresi dahi ağrının tetiklenmesinde etkili olabiliyor. bu sebeple hasta, acil servisin kapısına dayanabiliyor.
bazı hastalarda mayalı gıdalar, tatlandırıcılı yiyecekler, turşu, peynir, çikolata, sirke de tetikleyici olabiliyor.
migren ataklarına karşı ağrı kesici etkili olmayabiliyor. tek çare odayı havalandırıp içeriye oksijen girmesini sağlamak, derin nefes egzersizleri ve alın masajı. mutlaka su içilmeli, çünkü bu ağrılar bir anlamda da susuz kalan beynin bir çığlığıdır.
migreni olanlar genelde pratik, duyarlı kişiliğe sahip ve mükemmeliyetçi hastalardır. annede varsa eğer o migrenin çocuğa geçme olasılığı yüzde 70 oranındadır. kadınlarda 3 kat daha fazla görülür. baş ağrısı ile birlikte, mide bulantısı, ışık ve kokuya duyarlılık, görme bozuklukları, ağrı şiddetine göre el ve ayak uyuşmaları da yaşanır. atak süresi boyunca hasta çaresiz kendini karanlık bir odaya kapatarak ağrının kendisini terk edip gitmesini bekler. gündelik yaşamı olumsuz etkileyen, kapıdan sızan ufak bir ışık zerresi dahi ağrının tetiklenmesinde etkili olabiliyor. bu sebeple hasta, acil servisin kapısına dayanabiliyor.
bazı hastalarda mayalı gıdalar, tatlandırıcılı yiyecekler, turşu, peynir, çikolata, sirke de tetikleyici olabiliyor.
migren ataklarına karşı ağrı kesici etkili olmayabiliyor. tek çare odayı havalandırıp içeriye oksijen girmesini sağlamak, derin nefes egzersizleri ve alın masajı. mutlaka su içilmeli, çünkü bu ağrılar bir anlamda da susuz kalan beynin bir çığlığıdır.
devamını gör...
anormal sözlük haber ajansı

evet değerli okuyazarlar bize ulaşan üzücü bir haber vesilesiyle satranç turnuvası haberlerimize ara vermek zorunda kaldık. sözlüğümüzün medar-ı iftiharı, the lords of the portakals serisinin dahi yönetmeni mellisho, içinde bulunduğu ekonomik dar boğazı bir türlü aşamamış ve karnını doyurmak için girdiği evin mutfağında bulunan bulaşık makinesinin içerisinde, suç üstü yakalanmak suretiyle ne yazık ki tutuklanmıştır.
gelişmeleri an be an takip ediyoruz...
ancak mellisho bu hale nasıl geldi? sözlük halkı olarak bunun üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor. onun gibi bir değerin, amerika'da, elin gavurunun evinde, aç ve bitap bir halde, acınası bir vaziyette tutuklanmış olması, sözlüğümüz adına onarılmaz bir yara açtı. onun bu noktalara gelmiş olmasını kimsenin fark etmemesi cidden üzücü. böyle büyük bir yönetmeni bu hallerde görmek bizleri ziyadesiyle üzdü.
aldığımız bilgilere göre; mellisho filmlerinin yakaladığı gişe başarısı sonrasında ciddi miktarda karma puan sahibi oldu. kazandığı karma puanların da etkisi ile lüks ve şatafat dolu bir yaşama yelken açtı. nereden geldiğini, bir halk rakunu olduğunu unuttu. sonrasında hiç bir şey kendisini tatmin etmemeye başladı. serinin üçüncü filmini bir türlü çekemiyordu. ilham gelmiyor, havamda değilim, olmuyor işte! diyerek sürekli projeyi öteledi. sanat yaşamından uzaklaştıkça kendisini içinden bir türlü çıkamadığı bir bataklığın ortasında buldu. bir elinde viski şişesi diğer elinde iskambil kartları ile ortamlarda gezmeye başladı. bu hareketler bir rakunun yapmaması gereken hareketlerdi. ancak onun tabutuna son çiviyi çakanlar dost bildikleriydi. güzide rakunumuzu gaza getirdiler, nasıl olsa paran bol, kalk las vegas'a uçalım birader! söylemlerinin kurbanı oldu. kendisini bu batağa çeken şahıslarında sözlük efradının bilinen yazarlarından olduğu söyleniyor.
sonrası ise bilindik bir hikâye... bu sevimli rakun tüm mal varlığını las vegas kumarhanelerinde, içine düştüğü alkol illetinin de etkisi ile kaybetti. onunla birlikte amerika'ya giden yazarlar, kendisini dımdızlak ortada bırakarak kayıplara karıştı. mellisho ormanlarını pek iyi bilmediği bir coğrafyada beş parasız ve bir başına kaldı. açlığını dindiremedi ve en sonunda iç güdülerine yenik düşerek, gecenin kör vaktinde bir ailenin evine girerek karnını doyurmaya çalıştı.
muhabirimiz konuyla ilgili kendisini tutuklayan polis memuru john metzo'dan şu bilgileri aldı;
gecenin bir yarısı eve girmiş. önce lambaları kırmış. zeki kerata. bu sayede görünmeyeceğini düşünmüş olabilir. eve geldiğimizde mutfağın her yerini dağıtmış olduğunu gördük. ne buldu ise yemiş. sonrasında yorgunluğa ve uykusuzluğa dayanamayarak, bulaşık makinesinde uyuyakalmış. onu makinenin içinde bulduğumuzda yanında bir elma vardı. sanırım zor zamanlar için yanına almak istedi. bize mukavemet gösterecek gücü kalmamıştı. acınası bir haldeydi. bize zorluk çıkarmadan teslim oldu. "abi ben türk rakunuyum bizim elçiliğe bir telefon açabilir misiniz?" dedi. tamam açarız dedik ama önce görevimizi yapmak zorunda olduğumuzu kendisine ilettik. tasmaya kafasını kabullenmiş bir biçimde uzattı. o anda haline ben de üzüldüm. çünkü yüzünden pişmanlık akıyordu. sonra onu karakola götürdük. biraz yiyecek ve içecek verdik. çok mutlu oldu. şimdi nezarethanede uyuyor. yarın mahkemesi var. durumu ondan sonra netlik kazanır.
evet değerli dostlar konunun yakinen takipçisiyiz. rakun dostumuzla ilgili tüm gelişmeleri size aktarmaya çalışacağız. umarız vicdanlı bir hakime denk gelir ve hafif bir ceza ile kurtulur.
açık mert korkusuz kafa sözlük haber ajansı'nı okudunuz...
sürç-i lisan ettiysek af ola!
devamını gör...
avurtlak
iri yanaklı ya da büyük ağızlı kimselere denir.
giysinin uygun gelmeyip kabarık kalmasına denir.
zurnalarda sipsinin bulunduğu yere takılan yuvarlak plakaya denir.
cricetidae olarak da bilinen kemiricilere denir.
giysinin uygun gelmeyip kabarık kalmasına denir.
zurnalarda sipsinin bulunduğu yere takılan yuvarlak plakaya denir.
cricetidae olarak da bilinen kemiricilere denir.
devamını gör...
sevilen türkünün en vurucu sözleri
'bu dünyanın direği yok
merhameti yüreği yok
kılavuzun gereği yok
yolun sonu görünüyor.'
merhameti yüreği yok
kılavuzun gereği yok
yolun sonu görünüyor.'
devamını gör...
divane kuşu
dünyanın en sadık canlısı olarak anılan kuş türü. diğer bir adıyla albatros kuşu .
devamını gör...
stan lee
2018 senesinde vefat etmiş, amerikan çizgi roman yazarı.
(bkz: thor), (bkz: iron man), (bkz: ant man),(bkz: hulk) ve (bkz: kara panter) gibi yapımlar kendi kaleminden çıkmıştır. marvel dünyası ona büyük saygı duymaktadır.
marvel evreninde bilinen en güçlü karakter olan (bkz: one above all) karakterinin stan lee olduğu düşünülmektedir. stan lee'nin filmlerde bulunup olayların akışını dengeleyen ama doğrudan karışmayan (bkz: one above all) olduğuna inanan bir çok marvel hayranı vardır.
(bkz: thor), (bkz: iron man), (bkz: ant man),(bkz: hulk) ve (bkz: kara panter) gibi yapımlar kendi kaleminden çıkmıştır. marvel dünyası ona büyük saygı duymaktadır.
marvel evreninde bilinen en güçlü karakter olan (bkz: one above all) karakterinin stan lee olduğu düşünülmektedir. stan lee'nin filmlerde bulunup olayların akışını dengeleyen ama doğrudan karışmayan (bkz: one above all) olduğuna inanan bir çok marvel hayranı vardır.
devamını gör...
doğrusunu unutturan sözler
allah yardım cımbız olsun söylemidir.
devamını gör...
pandomima
tanzimat dönemi yazarlarından samipaşazade sezai'nin batılı anlamda ilk hikaye denemesi olan küçük şeyler kitabında yer alan ve herkesin ölmeden önce okuması gereken trajikomedinin çok iyi işlendiği kısa öykülerden birisidir.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
devamını gör...
yol boş olduğu halde yayaya yeşil yanmasını beklemek
devamını gör...
leyla ile mecnun
normalde fuzuli'nin bir kitabı olup, sonradan dizi haline gelen ' aşk mesnevisidir.'
aşklarıyla dillere destan olan leyla ve mecnun'u anlatır...
aşklarıyla dillere destan olan leyla ve mecnun'u anlatır...
devamını gör...
sokakta ilişkiye girmek
gecenin bir yarısı açılan libido kokan başlıklardan birisi. benjamin yazar maaşı olarak macun mu gönderiyor napıyor evlere.
devamını gör...
yazarların çocukluk travması
bir çocuk beş yaşından öncesini hatırlar mı bilmiyorum ama ben hatırlıyorum. annem beni 20 yaşındayken doğurmuş. yaşayamadığı her şeyin acısını benden çıkarırdı. hasta olurdum, düğüne gidemezdi beni döverdi. çok ilginç, bebek sayılırım ama her şeyi hatırlıyorum. beş yaştan sonrası yok. annem kardeşimi doğurduktan sonra daha farklı daha olgun oldu. 30 yaşındayım, bugüne kadar bir kere sordum sadece "beni niye o kadar döverdin?" diye. "ben de çocuktum bilmiyorum senden çıkarırdım acısını" dedi. bir daha da üzmemek için sormadım. neresinden baksan hayvan gibi travma, ama ölmedik.
devamını gör...
ateist olmak
kendisine saygısı olmakla ne alakasi olduğunu merak ettiğim eylem,allahtan deistimde kendime saygim var ateist olsam rezil bir insan olacakmisim(!).
edit:başlık sahibi kaçmış,ilk kez bir trolün doğuşuna tanıklık ettim sanırım.
edit:başlık sahibi kaçmış,ilk kez bir trolün doğuşuna tanıklık ettim sanırım.
devamını gör...
