efenim... (bkz: ölüm (yazar)) sayesinde ben de bir heveslendim ve bir süre önce yazdığım ama yarım kalan öykümü burada paylaşmaya karar verdim. belki vesileyle gelir devam ettiririm burada. şimdiden yazım hataları ve düşük cümleler için özür dilerim. hiç üzerinden geçmedim.

yalancıları yok etmek

01

gölgem ve sesim bir sabah yok oldular. uyandığımda yatağımın kenarında oturdum her zamanki gibi, kedim miyavlayarak bacaklarımın arasında dolaşmaya başladığında fark ettim gölgemin olmadığını. kedim de fark etmiş olacak ki durumu tedirgin tedirgin süründü bacaklarımın altında. bir önceki gece bir öykü okumuştum gölgesini satan bir adamın hikayesi ama çok ilgimi çekmemişti ve yarım bırakmıştım. ben gölgemi uykumda satmadığıma göre biri ya çalmış olmalıydı ya da beni terk etmiş olmalıydı. açıkçası aramızda bir kavga olmadığını bildiğimden ikinci ihtimali hemen def ettim zihnimden. yok hayır, gölgem beni terk etmiş olamazdı. o zaman biri kesinlikle uykumda çalmış olmalıydı. e ama karanlıktı oda ben uyurken, yani yatağıma gölge düşüyor olsa gölgem herhalde altımda falan olurdu. biri yattığım yerden beni havaya kaldırıp gölgemi çalmış olamaz değil mi?çünkü o zaman uyanmış olmaz mıydım? keşke odama kamera koysaydım o zaman görebilirdim gölge hırsızını. bunları düşünürken ayağa kalktım, etrafıma bakındım, kedime çekil bacaklarımın arasından demek için ağzımı açtım ve bir anda fark ettim ki sesim de yok olmuş. dudaklarım hareket etti, kulaklarım kedimin miyavlamasını duydu ama kendi sesimi duyamadım konuşurken. hemen tuvalete koştum, aynada kendime baktım, noluyor lan diye bağırdım ama kendimi duyamadım, sonra banyonun seramik zemininde gölgemi aradım ama o da yoktu.
şimdi size sorarım hangisi daha kötü? insanın gölgesini kaybetmesi mi? yoksa sesini kaybetmesi mi?
evet tam da tahmin ettiğiniz gibi, gölgemin olmaması beni zerre endişelendirmedi o sırada. kim takar gölgeyi. sesim yoktu, sesim, kulaklarımda mı bir problem vardı? odaya geri döndüm, komodinin üzerinde duran telefonumu aldım, ve gece yatmadan önce dinlediğim son şarkıyı açtım, queens of the stone age’den, song for the deaf. oynat tuşuna bastığımda fark ettim bu şarkının gece yatarken son şarkı olmasının bir tesadüf olamayacağını. ama sonra hatırladım ben tesadüflere inanırdım, yani tesadüflerin gerçekten birer anlamı olmayacağına inanırdım. o yüzden hemen vazgeçtim bir anlam aramayı. insan korkunca çelişkili davranışlar sergileyebiliyor ya da çelişkili şeyler düşünebiliyor işte böyle ve takdir edersiniz ki ben korkmuştum. şarkıya gelince. gayet net duyabiliyordum. sonra ses kaydedicisini açtım. bunu neden yaptığımı bilmiyorum, gayet içgüdüsel bir davranış diyebilirim, ve konuşmaya başladım, kendi sesimi duyamıyordum tabi ama ses kaydedicisi sanki ses, algılıyormuş gibi kaydediyordu bir şeyler.
tam olarak şunları dedim, bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor evet ama sesim bana gelmiyor.
sonra durdur işaretine bastım ve sonra da oynat tuşuna bastım, işte o zaman çok garip bir şey oldu. duyamadığım sesim çok net bir şekilde telefonumun hoparlöründen kulağıma geliyordu.
bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor ama sesim bana gelmiyor.
telefonu fırlattım, yatağımın kenarına oturdum ve düşünmeye başladım, uykumda bir şey olmuş olmalıydı, telefon sesimi kaydediyor ama ben duyamıyorsam o zaman kulaklarımla ilgili bir şey olmuş olması gerekiyor. evet, sorun tespit edilmişti,
telefonu tekrar elime aldım ve ses kaydedicisine konuştum,
merhaba doktor bey, bu sabah uyandığımda kendi sesimi duyamadım, hala da duyamıyorum şu an bu ses kaydını yaparken, sanırım kulaklarımda bir sorun var. lütfen çıldırmadan bu sorunu çözebilir misiniz? dedim ve hemen üstümü giyinip sağlık merkezine gitmek için evden çıktım.
apartmandan çıkarken kapıcı hüseyin’i gördüm, suratında bir panik ifadesi vardı.
hakan bey, beni duyabiliyor musunuz dedi? ben de evet duyabiliyorum dedim o da cevap verdi. kendimi duyamıyorum . hakan bey dedi.
ben seni duyuyorum ama dedim düşünceli.
birbirimize bakarken dehşetle, apartmanın kapısı açıldı ve üst kattaki fatma hanım çocuğu mira ile iteledi bizi. onun da suratında bir panik hali vardı, küçük dört yaşlarındaki mira ise ağlıyordu çığlık çığlığa. sakin sakin dedim, çocuğa, bana baktı korkan gözlerle.
fatma hanım boğazını yırtan bir sesle, sesimi duyamıyorum, konuşuyor muyum ben dedi?
dudakları gayet hareket ediyordu, duyuyoruz sizi dedim fatma hanım, sakin olun lütfen, ben de kendi sesimi duymuyorum dedim.
çocuğunu kucağına aldı, mira dedim, sen de mi duyamıyorsun sesini? kafasını salladı kızcağız salya sümüğün arasında.
arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç olarak anılacaktı.

arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç günü olarak anılacaktı.
ortalık karışacağa benziyordu, mira daha yüksek sesle ağlamaya başladı, ona balkonlardan birkaç çocuk daha eşlik etti.
kızın alnına bir öpücük kondurdum ve fatma hanım ile hüseyin’e bir şey demeden caddeye attım kendimi, minibüs mü beklesem, yürüsem mi karar veremedim, sağlık merkezi uzakta kalıyordu, aile hekimliğine gitsem belki daha mantıklı olurdu. bunları düşünürken yürümeye başlamıştım bile. ne arardı minibüs… hem eğer herkes kendi sesini duyamıyorsa belki toplu taşıma da sekteye uğrayacaktı.
sonra neler olacaktı? yani bu durum ne doğuracaktı? düşünmek istemiyordum. başıma pis bir ağrı girdi. hızlı adımlarla etrafıma bakına bakına sağlık ocağına giden yokuşu çıkmaya başladım.
eczanenin oradan geçerken büyük bir kalabalığın toplandığını gördüm. belki bir şey öğrenebilirim diye yanlarına gittim.
sarışın eczacı kadın kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. herkes ya bağırıyor ya da sessiz sessiz bir şeyler mırıldanamıyordu. duyamıyorum, sesim nereye gitti? konuşuyor muyum ben?
eczacı ben de duyamıyorum ben de duyamıyorum diye bağırırken bir yandan dükkanın kepengini açmaya çalışıyordu.
salgın mı var dedi biri çığlık atarak! çığlığının sonu cılız bir yumurta sarısına dönüşmüştü kendi sesini duyamadığı için.
böyle salgın mı olur dedi bir diğer adam, kafasını iki eliyle tutuyordu, kendi kendine mi konuşuyor birilerine mi bir şey söylüyordu, belli değildi.
salgın, istila, virüs, uzaylı saldırısı… aşılar…
yürümeye başladım tekrar. sağlık ocağı yokuşun tepesinde ağaçlık bir alanın ortasındaydı. vardığımda eczanenin önündekine benzer bir kalabalıkla karşılaştım. kapı sıkı sıkıya kapalıydı. kalabalığı yararak içeri girmem mümkün görünmüyordu. ne yapacağıma karar vermek için ve nefesimi toplamak için kaldırımın kenarına oturdum.
cep telefonumu çıkardım montumun cebinden ve her zaman girdiğim haber sitelerine girdim. dünün haberleri bir bir ekranda akıyordu. tüm haberlerin güncellenme saatleri 06.44 olarak görünüyordu.
bu nece saçmalık dedim kendime ama yüksek sesle mi dedim yoksa içimden mi dedim bilmiyorum. her şey 6.44’de olmuş olmalıydı o zaman,o zaman, bir çeşit saldırı ihtimali daha çok mantıklı geliyordu. sayfaları yenilemeye çalıştım, çeşitli sosyal medya mecralarına girdim hiçbir şey yenilenmiyordu. her şey sanki saat 6.44’de durmuş gibiydi.
burada öylece durmanın bir anlamı yok dedim, aslında bunu düşünmüştüm sadece ama sanırım yüksek sesle dedim çünkü son anda dudaklarımın hareket ettiğini fark ettim.

ayağa kalktım ve yürümeye başladım, yokuştan aşağı saldım kendimi. evimin önünden geçerken bir tereddüt ettim, tekrar girsem mi, markete doğru mu gitsem? bir tarafım açıkçası nereye gidersem gideyim demin eczanenin önünde karşılaştığım manzaranın aynısı ile karşılaşmaktan korkuyordu. eve gidip kendimi kapatsam ve iletişim kaynaklarından neler olduğunu öğrenmeye çalışsam, bilgisayarlar çalışıyor muydu mesela. ah evet ya, neden bunu kontrol etmedim ki? diye düşündüm ve evimin iki sokak ötesinden geri dönüp kapımı açtım.
kedim kapıda karşıladı beni, şaşkolozum benim diye sevdim onu, çünkü mamasını vermeyi unutmuştum. mutfağa girdim, kahve makinesini hazırladım, ve salona geçerek televizyonu açtım. her zaman izlediğim kanallar tamamıyla karanlıktı, devlet kanalını açtım. spiker kadın elinde bir kağıt yüzü kan ter içinde okumaya çalışıyordu.
“değerli vatandaşlar, sabah 6.44 ‘de tüm ülkemize ve vatandaşlarımıza yapılan hain saldırının ardında hangi ülke olduğunu bilmiyoruz. aslına bakarsanız bu saldırının dünya çapında olup olmadığını da bilmiyoruz ancak elimizdeki verilere dayanarak şunu söyleyebiliriz ki şu an yaşadığınız şey gerçek! bu bir gerçek! ben bu satırları okurken sesimi duyamıyorum. bir kulaklık vasıtasıyla bu sorunu çözdük ama ben de sizin gibi kendi sesimi duyamıyorum. ailem, tüm kanal, ankara, istanbul, yozgat manisa… artvin. ülkenin her yerinden benzer haberler hızlı bir şekilde haber merkezimize geliyor. vatandaşlarımızı sakin olmaları konusunda uyarıyoruz. mümkün mertebe sokağa çıkmayın ve kanalımızdan vereceğimiz bilgiler doğrultusunda hareket edin ve mutla…”
televizyonu kapattım. aman, evde kalın diyor işte. ne diyecek ki başka? sokağa çıksak kaos olacakmış da vıttırı da zıttırı da. televizyon kanalları gitmiş, millet kendi sesini duyamıyor, evde kalın diyor bir de. pandemi de kaldık da ne oldu. millet yine öldü yine öldü. bunda ölen olacak mı acaba?
elime cep telefonunu aldım ve sesimi kaydetmeye başladım.
“ bir iki deneme deneme…” ses ibresi hareket ediyordu. “demin dışarı çıktım ve kendi sesimi duyamamam sadece bana özgü değilmiş keşfettim. bu bir saldırı diyor televizyon, insanların kendi seslerini duymamalarını sağlayarak neyi hedefler, kim hedefler ve ne amaca hizmet eder bilmiyorum.”
kayıt tuşunu kapattım. elimde telefon, bir süre durdum öyle. annem… uyuyordur şimdi. panikletmenin alemi var mı? yok tabi ne gerek var. evine giderim birazdan. kapıyı açar pijamalarıyla. sonra sakinleştirerek durumu anlatırım. hem belki onu yakalamamıştır bu durum. belki yakalanmayan insanlar vardır. bundan bir hastalık gibi bahsetmek de… yakalanmak?
funda.
funda sabah uyandığında… saçlarını taradığında konuşmazdı. kedimizi ben aldığım için konuşacak kimsesi de yoktu. telefonunu geceden kapatır, kahvaltısını yapıp, kahvesini içip, iki saat kitabını okuyana kadar da açmazdı. belki sevgilisi vardır? belki sevgilisi sesini kaybetmiştir ya da funda kaybetmiştir ama benim gibi olmayan sevgilisi kaybetmemiştir.
ah dedim kendi kendime. boşanmanın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen funda’nın canlı görüntüsü gözümün önüne nasıl da geliyor.
tamam dedim, anneme uğradıktan sonra direkt onun evine giderim.
televizyonu tekrar açtım.
aynı spiker kadın elinde kağıdıyla duruyordu masanın arkasında ve aynı cümleleri tekrar ediyordu. görüntü kaydı, ekran karardı ve tekrar geldi. kadının konuşması baştan başladı.
televizyonu kapattım. eeee dedim kendi kendime. ne yapacağım şimdi. kedime baktım. yanımda mırıldamaya başlamıştı. kucağıma aldım ve başını okşamaya başladım.
ne garip di mi fındık, sen de acaba sesini duyamıyor musun dedim. fındık şöyle bir suratıma baktı.
ne alakası var dedi? sesi öyle berrak öyle tam tonunda öyle fındık’a has geldi ki yerimden sıçradım. o da benimle birlikte sıçradı.
-dur be ne hopluyorsun?
güzel dedim kendi kendime, kendi sesimi duyamadığım gibi kedimin konuşmasını mı duyuyorum yoksa hayal mı ediyorum yoksa düşüncesini mi okuyorum diye düşünerek ayakta dondum kaldım.
ben susadım ya dedi fındık ve mutfağa doğru salına salına gitti.
arkasından bağırdım, ya da bağırmadım ama bağırmış gibi hissettim. bir dakika bir dakika dedim.
durdu şöyle bir kafasını çevirdi, bana baktı. susadım dedim sana dedi ve yürümeye devam etti.
peşinden mutfağa girdim, sen benimle mi konuşuyorsun dedim,
suyunu içerken bir homurdandı, allah allah başa bela galiba bu sabah, yemek vermeyi de unuttun, ne bu telaş anlamıyorum. alt tarafı beni duyabiliyorsun dedi.
mutfakta etrafıma bakındım, o sırada suyunu bitirmiş bana gözlerini dikmişti. tekrar baktığımda, korkma dedi.
korkma mı? korkma demek… telaşla evin kapısına yöneldim ve sokağa attım kendimi.
insanlar hala balkonlarındaydı, kesik kesik bağırışlar birkaç kişi de benim gibi kendini sokağa atmıştı. arabama yöneldim, sokağın sonunda araya sıkıştırmıştım, zar zor park yeri bulmuştum. tek tük arabalar geçmeye başlamıştı ama etrafta polis ya da bekçi ya da ne bileyim güvenlik görevlisine namına kimse yoktu. arabanın yanına geldiğimde, bir kedinin kaputun üzerinde oturduğunu gördüm. gözlerini bana kilitledi.
sen de mi konuşuyorsun dedim.
biz hep konuşuyorduk dostum dedi. duymayan sizdiniz dedi gözlerini kısarak,
ellerimi belime koydum, bu nasıl bir saçmalık anlayamadım, kaputun üzerinden iner misin dedim.
çalıştır arabayı öyle ineyim dedi. araba çalışınca hafif bir titreşim oluyor çok hoşuma gidiyor. anlık ama dedi. manyağa bak diye düşündüm. sanırım konuşmamış olacağım ki bu söylediğime bir cevap vermedi.
ben de arabaya bindim ve funda’nın evinin yolunu tuttum.
apartmana geldiğimde yukarı baktım ve balkonda olduğunu gördüm, elinde kahvesi sigarasını tüttürüp etrafa bakınıyordu. sokakta insanlar boş boş dolanıyor birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. duyuyor musun, duymuyorum, neden duymuyorum gibisinden.
ufaktan bir kaos ortamı olacaktı belli ve içeri girmem gerekiyor diye düşündüm, hızlıca fundaya seslendim, daha sonra funda’nın anlattığına göre hayatında ağzımdan dökülen en berbat çığlıkmış funda’ya bağırmam. o zaman anlamış sesimi duyamadığımı.
o da bana çık çık yukarı diye bağırdı ama gülüyordu. kapıya geldiğimdeyse gülümsemeye devam ediyordu. onu en son üniversite yıllarındayken böyle gülümserken gördüğümü hatırlıyorum, o küçük hınzır genç kadın gibiydi.
devamını gör...
tanım: bir sözlük hikayesi.

kalemine sağlık, çok akıcı ve güzel. devamını merakla bekliyorum.
ha bir de şey, rez.
devamını gör...
kaybetmiş olduğum okuma alışkanlığımı, sayenizde geri kazanacağım gibi görünüyor koca yürekli yazarlar..
iki başlığın da alarmını açtım pusudayım artık.
devamını gör...
hikaye aşırı sardı kalemine sağlık kendi sesim kayboldu zannettim bir an :)shjdjd hikayenin ortasında "aaaaaayyh" diye ses verdim duyuyormuşum.
devamını gör...
hepsi funda'nın suçuymuş, sırıttığından belli...

ellerin dert görmeden yazasın sevgili zugra...
devamını gör...
rez alındı.
devamını gör...
bölüm 2

kapıyı ardına kadar açtı ve mutfağa doğru kayboldu. taze kahve kokusu evin her yerine yayılmıştı. bir yandan da sigara dumanıyla sisli bir haldeydi. bir senedir bu eve uğramamıştım, aynı bıraktığım gibi duruyordu.
salona geçtim hızlıca, açık renk tonlarda döşenmiş koltuklar bir miktar daha sararmıştı sigara dumanından, toz pembe perdeler ağırlığınca yerlerinde duruyorlardı. yemek masasının üzerindeki yapma çiçek olduğu gibi duruyordu ve yanındaki şamdanlardaki mumlar funda’nın sabah ritüeli olarak yanıyordu.
sandalyeyi çektim ve oturdum,
tepside bir fincan kahve ve yanında kurabiye ile mutfaktan çıktı funda. ipek sabahlığını iyice bağlamıştı önünde ve göğüs çatalı hafif görünüyordu güzelliğiyle birlikte.
sakin dedi.
suratına baktım, ne diyeceğimi bilemedim, ellerim titriyordu, kahveyi zor tuttum ama bir yudum içince sakinleştim, biber nerede dedim? uyuyordur bir yerlerde dedi.
televizyonu açtın mı? olanları biliyor musun? diye sordum.
bilmez miyim dedi ve kahvesinden bir yudum daha aldı.
sen duyuyor musun kendi sesini?
kahkaha attı, tabi duyuyorum dedi.
ayağa kalktım, pencerenin kenarına gittim, bir an için balkona çıkıp ne oluyor lan burada diye bağırmak geldi içimden, sonra bir polis arabası gördüm geçen. masanın başına geri döndüm.
sesimi duymuyorum dedim, biliyorum dedi funda, altı ay önce ben de duymuyordum. hatta annen de duymuyordu ama sonra geçti.
kedilerle konuşuyor musun? diye sordum.
evet, biber çok heyecanlanacak seninle konuşabileceği için,
şaka yapıyorsun değil mi dedim.
hayır şaka yapmıyorum, biber’i sevmiyorsun pek biliyorum ama o seni kendi çapında çok seviyor.

biberi sevmediğimi de nereden çıkardın?
hadi ama, seni belki senden daha iyi tanıyorum hakan, dedi funda.
ciddileştiğinde ve önemli bir şeyler söylemeye başladığında hep ismimi kullanırdı. bu sefer de ciddi gibiydi ama diğer zamanlardan farklı olarak gülümsüyordu.
neden gülümsüyorsun?
çünkü çok mucizevi bir şeyler oluyor ve olacak. sesini duyamamam bir şeylerin başlangıcı biliyorsun değil mi dedi. ayağa kalktı, hadi kahveni iç. ben de kendime bir türk kahvesi yapayım.
duygularımı kontrol edemiyordum, karşımda tanıdığım funda yok gibiydi. bana her şeyi anlatması gerekiyordu. bu sadece benimle ilgili bir durum değildi ki. sokakta polis sirenleri duyulmaya başlamıştı bile. olayın büyüklüğü ne kadardı bilmiyordum ve böyle durumlarda haber almak neredeyse imkansızdı. cep telefonumu çıkardım, internet hala çalışmıyordu. salonda duran ve aldığım büyük televizyona baktım.
kumanda nerede diye seslendim, içeri. sesimi duymadığım için kontrol edemiyordum ve fazlasıyla yüksek çıkmış olacak ki elinde kahvesi içeri giren funda bağırmasana ya dedi ve kahkaha attı.
ama sen de haklısın şimdi kontrol edemiyorsun sesini. bir süre sonra dengeye oturacak merak etme dedi. televizyonu mu açmak istiyorsun? ne göreceksin ya da duyacaksın ki? bütün kanallar gidik ve bir süre sonra devlet kanalında da acayip şeyler olamaya başlayacak.
yine de açmak istiyorum dedim, bu sefer de sesim fazla sessiz çıkmış olacak ki duyamadım seni dedi.
dedim yine de bakmak istiyorum.
sen bilirsin dedi. koltuğa oturdum. sararmış kumaşının üzerinde parmaklarımı gezdirdim. bir an için hiç de istemediğim anılar zihnimde saldıraya geçti. evliliğimizin tatlı ekşi acı ne tadı varsa damağımda birikmişti.
koltukları temizletmemişsin uzun zamandır dedim.
zamanı geldiğinde temizletilir dedi funda ve yanıma oturdu.
sokaktan bir adam nefesinin son zerresine kadar bağırıyordu. “kim yaptı bunu kim. duyamıyorum.” sesi çatallandıkça çatallanıyordu tekrarladıkça.
acaba dedim komple sağır olanlar da var mı?
hayır, komple sağır olan yok. benim tahminim nüfusun büyük bir çoğunluğu şu an sadece kendi sesini duyamıyor. internetin ve iletişim araçlarının gitmesini normal karşılamak lazım.
ya peki saatin durması. 6.44… bunun bir anlamı var mı?
durmasının bir anlamı var tabi, ama 6.44 olmasının bir anlamı yok sanırım. 6.56’da da durabilirdi. ya da daha geç ya da daha erken. bunun sebebi rastlantısal diye tahmin ediyorum.
başımı koltuğun arkasına yasladım.
bana neler olduğunu anlatacak mısın? baştan ama. altı ay dedin? ne oldu altı ay önce, şu an olanla aynı şey mi? diye sordum gözlerim kapalı.
çok endişelisin dedi, sesin o kadar titriyor ki… seni hiç böyle endişeli bir ses tonuyla konuşurken görmemiştim dedi funda ve kahvesini masanın üzerine koydu.
sana olanları anlatamam, çünkü bana söylenen de herkesin sürecinin farklı olacağı yönünde, seni etkilemek istemiyorum. belki biber’le konuşman daha mantıklı olabilir.
dalga mı geçiyorsun benimle! buraya seninde aynı durumda olduğunu düşünerek ve iyi olduğunu bilmek için geldim ve sen bana neler söylüyorsun. seninle konuşacağıma bir kediyle mi konuşmamı öneriyorsun? yüzünde alışkın olduğum bir ifade belirdi anlık.
öfkeli olduğunu biliyorum, sesin titriyor, bağırmana gerek kalmayacak bir süre sonra merak etme dedi ve ellerini ellerimin üzerine koydu.
o sırada biber, salına salına ve gözleri yarı kısık salona giriş yaptı.
“ne bu tantana”. beni görünce gözleri biraz açıldı, masaya baktı kahve fincanlarına sonra da sarı patisini yaladı. “ hoş geldin hakan hazretleri. saate bakamıyorum çünkü saat çalışmıyor ama sanki tam zamanında gelmiş gibisin” dedi ve güldü.
ayağa kalktım, tamam şenlik başlasın o zaman dedim.
gel bakalım biber beyefendi. uzun zaman oldu görüşmeyeli. bana anlatacakların varmış, funda diyor. dedim. ve koltuğu funda’nın yanını gösterdim.
üzgünüm, ağzıma bir lokma almadan konuşmaya başlamam. bence sen otursan daha iyi olur dedi ve döndü kıçını mutfağa yöneldi.
funda şen şakrak kalçalarını sallayarak ve sabahlığını düzelterek kedinin arkasından kayboldu.
tekrar yerime oturdum, sinirlerime duygularıma hakim olmaya çalışıyordum. lanet kediyi sevmiyordum evet, sevmediğim gibi şimdi de onunla konuşmak zorunda olduğum fikri beni deli etmişti.

televizyonu tekrar açtım, devlet kanalını çevirdim, zaten diğer kanallar çıkmıyordu. aynı spiker kadın ekranın başındaydı, üzerinde farklı bir kıyafet vardı.
şimdi biraz müzik ve müzikten sonra sizinle birlikte olacağız. bir konuğumuz yaşanan duruma açıklık getirecek, lütfen ekranlarınızın başından ayrılmayın ve lütfen ama lütfen sokağa çıkmayın.
dışarı çıkma, korkma yazısı büyük puntolarla belirdi ekranda ve sonra bir müzik girdi. gökyüzünü ve bulutları gösteren görsellerle uyumlu sakin bir piyano sesi.
içeriden mırıltılar geliyordu. funda ve biber belli ki bir şeyler konuşuyorlardı. kendi sesini duyamam ve kedilerle konuşma özelliği geleceğine düşünce okuma ya da görünmezlik özelliği gelseydi ya insanlara. ya da ne bileyim bir sabah uyansaydık ve herkes on yaş yaşlanmış olsaydı. kaossa kaos. bu nece saçmalıktı. düşüncelerimi toparlamaya çalıştım.
cep telefonumu çıkardım, ses kaydedicisini açtım, tespit 1 dedim: sesini duyamayan insan sesini kontrol edemiyor.
sesimi dinledim, sanki ben gibi değildim. yani daha önce sesimi kaydetmiştim ve kulağım iyidir ama sanki tonumda farklılık var gibiydi. bunu tespit etmem gerekirdi. acaba sesimizi duymamamızla birlikte seslerimiz mi değişime uğruyordu? telefonu karıştırdım. ahmet, ahmet… numarasını hızlıca buldum ve çevirdim, çalmasını beklemiyordum zira telefon çekmiyor gibiydi. ama tek seferde telefon çalmaya başladı.
iki çalıştan sonra da açıldı.
hakan, beni duyuyor musun oldu ahmet’in ilk cümlesi.
benim seni duyup duymamam önemli değil sen kendini duyuyor musun diye sordum.
hayır duymuyorum, sabahtan beri sesimi kaydediyorum, bu inanılmaz hakan, hiç duymadığım tiz tonlarda çıkıyor sesim, çıldırmak üzereyim,
gerçekten de sesi biraz tiz geliyordu.
geleyim mi yanına?
bilmiyorum ki, dışarı çıkmayın diyorlar, ne olduğunu bilmiyoruz ki, bir virüs bir sinyal… bir saldırı. doğa üstü bir olay. ne olduğunu bilmiyoruz. bence gelme. beni nasıl arayabildin? telefonlar çalışmıyordu sabahtan beri.
bilmiyorum ki nasıl aradım, sesimi kaydediyordum ben ve sanki değiştiğini hissettim bunu en iyi sen anlarsın diye düşündüm ve o yüzden aradım. bir yolunu bulursam çıkacağım dışarı, geleceğim yanına.
sen neredesin ki şimdi?
fundanın yanındayım… kediler, kedilerle konuştun mu?
ne? dedi ahmet. kediler mi konuşuyor? abi saçmalama… kediler konuşuyor ne demek. sesi çıldırmış gibi dalgalanıyordu.
dışarı çık bir kedi bul ve onunla konuş dedim ve telefonu kapattım.
içeriden hala biberle fundanın mır mır konuşmaları geliyordu. annem…
funda annemin de aynı şeyi yaşadığını mı söyledi? annemi tuşladım.
telefon hatları gitmişti tekrar. ulaşamadım. telefonun saati 6.44’de kilitlenmişti. kronometreyi çalıştırdım, telefon kendi kendini kapattı. anlaşılan zamanla ilgili de bir sorun vardı. bu her ne ise zamanla ya da saatle bir derdi vardı, adeta durmasını istemişti belli.
zaman da saati çok iplerdi ya hani.
devamını gör...
rez.
devamını gör...
özet geç abla kim okuycak bunu
devamını gör...
... devam

bölüm 3

müzik bitecekti birazdan, stüdyodaki her zamanki bağırış çığırış gürültüden eser yoktu. kimse çıt çıkarmıyordu. kameraların hareketleri makinelerin sessiz çığlığı gibiydi her şey. kameraman taburesinin üzerinde oturmuş, poğaçasını yiyor, çayını içiyordu şapırdatarak. dudakları sımsıkı kenetlenmişti. sabahın altısından beri böyleydi. önce bir kaos olmuştu tabi. dilara 6.44’de tuvaletteydi. dışardan bağırış çığırışlar gelmeye başladığında hızlıca üzerini toparladı ve çıktı tuvaletten. 15 dakika sonra yayında olacaktı sabah haberleri için. kanal mı kapatılmıştı, darbe mi olmuştu. neydi bu tantana?
makyaj odasına girdi. orada da makyözüyle göz göze geldiler.
kadın panik halinde beni duyuyor musun dedi?
evet duyuyorum ne bu gürültü dedi dilara ama kendi sesini duyamadığını fark etti.
makyöz dilara’nın suratındaki dehşeti gördü. sen de duyamıyorsun dedi. sen de kendini duyamıyorsun değil mi? dedi. dilara saatine baktı. 6.44… odadan dışarı çıktı. stüdyonun ekranındaki koca dijital saat de 6.44’ü gösteriyordu ve hareket etmiyordu saniye rakamları.
hemen telefonuna sarıldı ve sevgilisinin telefonunu aradı dilara, telefonlar çalışmıyordu haliyle. mesaj gönder, mesaj gönder dedi kendi kedine. ahmet, kulaklarımda bir sorun var, kendi sesimi duyamıyorum. sen neredesin. bana mesaj at. diye konuştu. sesli mesajı dinledi ve sesinin çıktığını teyit etmiş oldu böylece ama mesaj gitmemişti. kafası iyice karıştı.
stüdyoya girdi. masasının başına oturdu ve beklemeye başladı. saat ilerlemiyordu ama haberlerin yapılması gerekiyordu. o sadece bir sunucuydu. neyi sunacağını da herhalde söylerlerdi. terlemeye başlamıştı. lanet olsun dedi. koltuk altlarını kontrol etti. döpiyesinin ceketinin düğmelerini açtı. orada ne kadar oturdu bilinmez. belki bir yarım saat belki bir saat belki sadece beş dakika. zaman ölçmediğinizde gerçekten daha bir izafi miydi? stüdyoda sadece kameraman oturuyordu. bir süre sonra ayakları hareketsizlikten ve kaskatı durmaktan uyuştu ve ayağa kalktı.
mustafa dedi. o sırada mustafa elindeki telefonla uğraşıyordu.
biliyor musun dedi mustafa sesi bir yirmi dört saat içinde takip ettiğim herkesin videolarını izleyemiyormuşum. şimdi durdu ya hepsine rahatlıkla bakabiliyorum dedi sakin bir şekilde.
sen sesini duyabiliyor musun?
ah be dilara bu panikle nasıl sunacaksın haberleri dedi mustafa ve hafif güldü. sesin çatal çatal geliyor. biraz kontrol edebilirsin, bak sana bir tüyo vereceğim. sanki kendinle konuşuyormuş gibi konuştuğunu hayal et. bu sesinin en doğal halinde ve duygularının en doğal halinde çıkmasını sağlayacak.
sorumu cevaplamadın mustafa dedi cırtlak cırtlak bağırarak dilara. sen kendini duyabiliyor musun?
evet dedi mustafa ama merak etme diye ekledi. ben de bir süre önce senin gibi duyamıyordum sonra geçti.
herkes panik halinde. nasıl geçtiğini söylesene. iyice terlemişti ve ceketini çıkardı dilara.
tam o sırada prodüktör içeri girdi.
dilara diye bağırdı tiz bir sesle. masana dedi ve sesi yankılandı stüdyoda. dilara’nın yanına geldi.
sesi birden inceleşti. sen duyabiliyor musun kendini dedi? yok hayır dedi dilara. tamam. şimdi bir yazı hazırladık. onu mümkün mertebe düzgün bir şekilde okumaya çalış. oldukça kısa zaten, sonra müzik gireceğiz. saat ilerlemediği için ne kadar süre bu şekilde devam ederiz bilmiyoruz. iletişim kanalları da kapalı. of nasıl çıkacağız bu işin içinden bilmiyorum. sen sadece oku yazılanları. arada gülümse ya da ağla anasını satayım. n'apıyorsan yap dedi ve giderek artan sinirle yanından ayrıldı.
tam stüdyodan çıkarken kameraman ile göz göze geldi.
lanet piç dedi. sen duyabiliyorsun değil mi? evet dedi mustafa. seninle ayrıca konuşacağım dedi prodüktör kaan ve gözden kayboldu.
o günün döngüsü böyle başladı dilara için. iki sayfalık açıklama yazsını birer parça müzik arasıyla okudu da okudu. arada mola vermedi. kaç sefer böyle okudu bilmiyordu. bir süre sonra okumamaya başladı ve robot gibi tekrar ettiğini düşünüyordu ama sesi kim bilir nasıl çıkıyordu. kameraman arada başparmağını kaldırıp iyi gidiyorsun işaret yapıyordu.
kulaklığından arada prodüktör, bağırıyordu. kendi duygularından bahsetme. soru sorma, ne olduğunu bilmiyoruz daha. dilara gözyaşlarını kontrol et. dilara peçeteyle yüzünü silebili….
içinden kes sesini diye bağırmak geliyordu. belki de bağırıyordu. zaman ve mekan mevhumu kaybolmuştu.


prodüktör kaan masasının başında oturmuş başını ellerinin içine almıştı. krizle baş etme konusunda ustaydı. zaten bu yüzden bu göreve getirilmişti ama hadi canım yani dedi kendi kendine. kriz derken böyle bir şeyi kastetmiyordu. bu olmamalıydı. en azından onun döneminde. emekli olup ege’ye yerleştikten sonra bahçesinden domates toplarken dünya yanabilirdi umurunda olmazdı ama bu?
kapısı çaldı. gir diye bağırdı kaan, kameraman mustafa başını uzattı aralık kapıdan, piçle sonra görüşeceğinizi söylemiştiniz dedi ve içeri girdi.
kaan baygın gözlerle mustafa'ya baktı.
evet hoş geldin dedi ve histerik bir kahkaha attı. içerideki diğer duyanlar olayı açıklamama konusunda ısrarlı. aranızda konuşuyor musunuz lan siz? vatan hainleri. buraya mantıklı bir şeyler söylemeye gelmediysen şimdi siktir olup gidebilirsin odamdan dedi.
bir yere gitmeyeceğim dedi mustafa ve arkasını dönüp kapıyı araladı.
kaan daha ne yapıyorsun sen demeye kalmadan stüdyonun kedisi pırpır kaan’ın masasının üzerine zıpladı.
sırası mı şimdi kedinin lan? diye bağırdı kaan ve iteledi kediyi, pırpır bir tısladı homurdandı ve sandalyeye oturmuş mustafa’nın kucağına atlayarak orada kıvrıldı.
anlat bakalım dedi kaan,
ben değil o anlatacak dedi mustafa kediyi göstererek.
anlamadım dedi kaan sırıtarak.
neyi anlamadın dedi pırpır. ben anlatacağım işte dedi. kaan’ın küfürlerine ve bağırışlarına alışkındı mustafa, adam manyağın önde gideniydi ama işini iyi yapıyordu. o an, kedinin sesini duymasıyla birlikte çıldırmasını bekledi ama olmadı.
kaan gözlerini kedinin üzerine dikti.
ne bakıyorsun be dedi pırpır. düşüncelerini okuyamıyorum. seninle konuşmaya geldim dedi.
şahane dedi kaan, şahane. olağanüstü, doğaüstü bir olay oluyor ve bunun sebebi silkindirik kediler mi yani. kedilerin darbesi, günce 01, bugün bir kediyle konuştum. gülmeye başladı. kahkahaları sinir krizine dönüşmeden önce kendini durdurdu. kediye dikti gözlerini.
telefonu eline aldı. birilerini aramaya çalıştı. telefonlar hala çalışmıyordu. telefonu kapıya fırlattı. cihaz darmadağın olmadan önce pırpır ve mustafa titredi. döner sandalyesinde bir tur attı. pencereden şehre doğru baktı ve tekrar döndüğünde yüzü sakinleşmişti.
yüzünün sakinliği pırpırı biraz tedirgin etse de bir boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.
şimdi beni iyi dinle kaan hazretleri. birazdan dilara’nın yanına çıkacağım ve konuşmaya başlayacağım. dilara beni duyacak ve şok geçirecek ve sonra da ben iş…
kaan yine bir gülme krizine tutuldu ve; olur mu lan öyle şey. doğaüstü olay oluyor kedilerle konuşuyoruz. kedinin biri gelmiş bana beni televizyona çıkar hem de canlı yayına diyor. bunu yapmayacağım. bana neler olduğunu anlatmaya başlarsan, o da biliyorsan tabi… belki bir ihtimal düşünmeye başlayabilirim ona da söz veremem aslında ama denerim yani.
pırpır patisini çok hızlı bir şekilde hareket ettirerek masanın üzerindeki tabloları yere devirdi.
sence ben seninle oyun oynamaya mı geldim? diyerek tısladı.
bu beklenmedik hareket karşısında kaan bir kahkaha daha patlattı ve mustafa’ya dikti gözlerini.
eğer iki saniye içinde kediyle birlikte buradan çıkmazsan seni yaka paça buradan attırırım, hatta sana ne yapacağımı söyleyeyim. komple yayını kapatacağım, ben mi kurtaracağım lan memleketi. sokarlar böyle şeye.
mustafa pırpırın kulağına bir şeyler fısıldadı.
pırpır masanın üzerine çıktı. kaan’a doğru yaklaştı, burnunu burnuna değdirdi ve; şimdi beni iyi dinle. bu olanlar başınıza gelen, yani siz yalancı insan türünün başına gelen en iyi şey, bu bir dönüşüm ve değişim, günün sonunda hepiniz daha huzurlu uyuyacaksınız. biz kediler sadece aracıyız. lanet olası türünüze bir şekilde yardım etmemiz gerektiğini hissediyoruz. sence ben memnun muyum seninle konuşmaktan? plazanın alt katında bir afet var, onunla sevişiyor olabilirdim şu soğuk ocak sabahında. neyse konumuz bu değil. bu olsaydı güzel olurdu ama değil.
pırpır doğası gereği gerçekten birkaç saniye aşağıdaki kediyi düşündü. gözleri daldı. kaan ise bir başka kedinin siluetini gördü pırpırın göz bebeklerinin içinde. sonra miyavladı ve sonra da konuşmaya devam etti pırpır
aklında bir sürü soru olduğunu biliyorum ve sana bir güzellik yapacağım, sorularının hepsini cevaplayacağım ama sadece üç soru hakkın var ve burnunu geri çekti kaan’ın burnundan.
kim yapıyor bunu? diye sordu kaan.
doğanız yapıyor.
bir virüs yani?
hayır değil. bir çeşit evrimleşme diyebiliriz.
anlık evrimleşme diye bir şey mi var?
sence bu soru gerçekten gerekli mi?
saatler neden durdu?
zamanın hızını bozmaya başladığınız için, bu bir önlem. evet. üç sorun bitti.
bu sefer kaan eğilerek pırpırın gözlerinin içine baktı. tam bir şeyler bağırmaya hazırlanıyordu ki pırpır’ın gözleri tamamıyla beyazlaştı ve ay taşına döndü. öyle çok yansıtıyordu aynı zamanda ayna gibiydi. kendi yüzünü gördü kaan kedinin gözlerinde. sonra görüntü değişti beyaz gözbebeklerinde. kaan’ın doğumundan itibaren masa başındaki haline kadar geçen süre zarfındaki tüm önemli ve acı verici anıları, ölümleri, sevinçleri bir bir beyaz dışbükey gözbebeklerinde olağanca hızıyla aktı.
mustafa ayağa kalktı. ne olduğunu biliyordu, üç ay önce onunda başına gelmişti bu olay. tam da salonunda kedisini severken, kendi sesini kaybetmişti. sonra kedisi konuşmaya başlamış ve o hafta sonu evinden çıkamamıştı. pazartesi olduğunda her şey değişmiş, yeni mustafa olarak ofise gelmiş ve ilk pırpırla konuşmuştu.
birazdan ne olacağını da biliyordu mustafa. odadan çıksa mı çıkmasa mı karar veremedi. kendi başına geldiğinde büyük bir ışık patlaması olduğunu hissetmişti. kedisinin tiz sesinin camları patlatacağını düşünmüştü. acaba gözlerime ya da kulaklarıma dışardan izlediğim için zarar verir mi diye düşünmeye kalmadan, kaan’ın bedeni oturduğu yerde titremeye başladı. gözleri yuvalarında ters döndü, ağzı açıldı, ve bir karanlık duman dışarı çıktı.
pırpır masadan indi. mustafa’ya baktı. bunu hallettik sanırım dedi. dilara’yı da dönüştürelim mi? ya da boş ver ya. o da kendi dönüşsün ya da gitsin başka kediden yardım alsın. enerjim tükendi. hem belki şu aşağıdaki afeti görürüm… hazır olduğunuzda beni çağırın dedi. kapının önünde gitti. e açsana dedi.
mustafa sakince kapıyı açtı, döndü kaan’a baktı. kendine geliyordu. nefes alış verişi normalde döndü bir süre sonra, gözlerini kırpıştırdı, mustafa’ya baktı ve gülümsedi.
vay be dedi kaan, öldüm mü lan ben? öldüm geri geldim galiba. bu böyle bir şey mi? kedi canını yediğim, şuna bak ya.. bir kedi nelere kadir. nereye gitti o namussuz? bir teşekkürü hak ediyor.
aha, kendi sesimi duyabiliyorum dedi ve o sırada mustafa tekrar koltuğa oturuyordu.
pırpır biraz terstir ama iyidir. aşağı kattaki kediyi düdüklemeye gitti dedi ve güldü.
e ekrana çıkmak istemiyor mu? yalnız bunu düzgün halletmemiz lazım. belki bir konuşma metni falan hazırlarız dedi kaan.
bunu isteyeceğini sanmıyorum, mesele dilara’da bitiyor. yalnız demin olan şeylerin ekranda görünmesi ne kadar doğru olacaktır bilmiyorum. baya bir korkunçtu. bedenin falan titredi. nasıl hissediyorsun kendini?
yeniden doğmuş gibi işte. sesimi duyuyorum ama sanki farklı geliyor. sanki ben üzeri ben ve onun üstünde bir ben varmış gibi konuşuyorum. uzaktan bir yankı gibi. bir de senin sesin de farklı geliyor, daha canlı daha nasıl desem… katmanlı gibi. hey, sana piç dediğim için özür dilerim. yani piç olmadığını ikimiz de biliyoruz.
yooo aslında piçin tekiydim dedi mustafa. sadece benim önceki halimi su yüzüne çıkardın.
ikisi birden güldü ve derin bir sessizlik oldu sonra.
kaan konuşmaya başladığında sesi hiç olmadığı kadar düşünceliydi. sandalyesinde döndü ve pencereden dışarı baktı sonra da
bu karmaşayı nasıl halledeceğiz bilmiyorum. hiçbir devlet yetkilisine ulaşamıyorum, burası bir devlet kanalı ve kimse de gelmiyor. kim bilir kimler nasıl baş ediyor şu an olanlarla. dedi.
belki de halletmek zorunda değilsin be kaan. yani olması gerektiği gibi, ne zaman akması gerekiyorsa.. kimin dönüşümü ne zaman gerçekleşecekse o zaman olacak. diye cevap verdi mustafa, onun da sesi az çıkıyordu şimdi.
sen de çok bir şey bilmiyorsun değil mi? diye sordu kaan sandalyesinde dönmeye başladı bir yandan da.
hayır bilmiyorum, sanırım yaşayarak beraber göreceğiz.
hadi eğlenceli bir şey yapalım mı? şu müzik işine bir el atalım. milletin içi bayılmıştır piyano dinlemekten. dilara’yı rahatlatalım. insanlara bir konuşma yapayım, yani herkes panik bu böyle olacak gibi değil. bir de. ah evet bilgi almaya çalışayım. eninde sonunda ya askerler ya polis bir güvenlik birimi gelecektir diye düşünüyorum buraya. o zaman ne yapacağız onu düşünelim. oh oh, yapacak çok iş var… dedi kaan ve ayağa kalktı. pırpır da ne zaman gelirse o zaman konuşuruz onu ekrana çıkarmayı.
devamını gör...
yalancıları kendi yalanları yok eder zaten, karaktersizlerle ekstra uğraşmaya değmez.
devamını gör...
rez.
devamını gör...
#3927434
öncelikle anlayışınıza sığınarak bazı küçük biçimsel eleştirilerle başlamak istiyorum. metin, güçlü bir fikirle ilerliyor ama okuma deneyimini zorlaştıran bazı biçimsel tercihler var. en başta gelen sorun, diyalogların net bir şekilde ayrılmaması. konuşmaların başında tire ya da tırnak işareti kullanılmaması, kimin konuştuğunu takip etmeyi ciddi anlamda zorlaştırıyor. özellikle sahnede birden fazla karakter varken (dilara, mustafa, kaan, pırpır) replikler iç içe geçiyor ve okur sürekli şu an kim konuşuyor diye geri sarma ihtiyacı hissediyor.
buna ek olarak, konuşma ile iç monolog ya da anlatıcı sesi arasında da net bir ayrım yok. bazı cümleler diyalog mu, yoksa karakterin içinden geçen düşünceler mi, ilk okumada ayırt etmek zor. bu da metnin ritmini kırmış biraz.
konuşan kedi fikrini sevdim, tek başına absürde kayabilecek bir şeyken, burada araçsallaştırılmış güzel olmuş bence. sonra dilara’nın yaşadığı kendi sesini duyamama hali de etkileyici bir ayrıntı. mustafa’nın bunu daha önce yaşamış olması ve sonrasında dönüşmüş bir versiyon olarak karşımıza çıkması, metnin gizli omurgası gibi. pırpır karakteri ise bence hikayenin en iyi taşınmış tarafı.. kedinin umursamazlığı ve yer yer komik dili, metnin gerilimini kırmak yerine daha da rahatsız edici bir hale getirmiş.
küçük bir eleştiri daha metin zaman zaman tekrar hissi yaratıyor (özellikle dilara’nın yayındaki döngüsü)..biraz daha varyasyonla etkisi artabilir sanki.
genel olarak beğendiğim, ilginç bir konuya ve kolay okunan bir dile sahip olduğunu düşündüğüm hikaye parçası. kaleminize, emeklerinize sağlık. sevgiler..
devamını gör...
"insanları yok etmek" ile aynı anlama gelen söz.
devamını gör...
bölüm 4

zamanın ne olduğunu biliyor muyduk ki? saatlere kilitlemiştik zamanı ve ölçüyorduk sadece gerçek doğasını anlamadan. şimdi ölçemediğimize göre neydi referansımız? düşüncelerim hızlı hızlı akmaya başlamıştı. sonra iç sesimin artmaya başladığını hissettim, sabahtan beri kafamın arkasındaki sorular bağırmaya başladı zihnimin arkasında. ya bir daha sesini duyamazsan? ya bir daha şarkı söyleyemezsen? ahmet sesimin değişmeye başladığını söylemişti. ya artık karga sesli bir adama dönüşürsen? fark eder miydi? dünya bildiğim dünya olduğu gibi kalmayacaktı ki? nasıl bir değişim göstereceğini kim bilirdi. belki meslekler bile değişecekti. funda sesini duyduğuna göre geri gelme ihtimali çoktu ama ne değişecekti geri geldiğinde. gelen şey ne olacaktı kestiremiyordu. daha fazla bilgiye ihtiyacım var diye düşündüm. yani bu sadece sesini duyamamak değil bilgi anlamında körlük de içeriyordu. belirsizlik içerisinde karanlıkta yürümek gibiydi.
ayağa kalktım, mutfağa doğru ilerledim. funda’nın sesi geliyordu.
“neden beni değiştirdiğin gibi onu da değiştiremiyorsun anlamıyorum.” diyordu.
biber’in sesi keskindi. “ona yardım etmek istemiyorum sana yaptığı onca şeyden sonra. hatırlıyorsun değil mi? yatağında başka bir kadınla bastın onu. adam onu bile inkar edecek derecede kendisiyle bağlantısı kopmuş vaziyette ya da vaziyetteydi. şu an ne durumda bilmiyorum. “
bir süre kapının gerisinde durdum konuştuklarını dinlemek için. biber devam ediyordu.
“hem o kendi kendini değiştirebilecek güçte. bizler enerjimizi korumak zorundayız. günün sonunda nerede, nasıl ihtiyaç olacağını bilmiyoruz. belki toplu bir dönüşüm olur, bilmiyoruz. “
funda homurdandı. içeri girsem mi girmesem mi tereddüt ettim, az önce duyduklarım yüzünden yüksek ihtimalle suratım kıpkırmızı kesilmişti ve funda’nın beni o şekilde görmesini istemiyordum.
“peki” dedi funda, “kendi kendini değiştirmesi uzun sürer mi?”
“benim bildiğim kadarıyla herkes kendi sürecini yaşayacak. iç sesi ve bilinçaltının üçüncü bariyerine gelene kadar diğer iki bariyeri açılırsa sesini duymaya başlayabilir dedi.””
dayanamadım ve içeri girdim.
“bilinçaltının üçüncü bariyeri de ne?”
“ne kadar süredir oradasın sen?” diye sordu funda.
biber de alaycı şekilde cevap verdi. “suratının kırmızılığına bakılırsa yeterince duymuş.” dedi.
“boşver suratımın kızarıklığını şimdi.” dedim, “geçmiş geçmişte kaldı ve değiştiremiyorum. üçüncü bariyer de neyin nesi?”
biber sorumdan rahatsız oldu, etrafına bakındı ve sonunda mutfak masasının üzerine çıktı. o sırada funda sırtını buzdolabına yaslamış, sabahlığını düzeltiyordu.
“birinci bariyer iç sesin hükümdarlığının sınırı, ikinci bariyer bilgi bariyeri, üçüncü bariyer ise zaman bariyeri” dedi biber.
“bunu bana açıklaman lazım biber. böyle bir bilgi tıp literatüründe olduğunu sanmıyorum, siz nereden geldiniz? uzaylı falan mısın sen?” dedim.
“saçmalama” dedi. “bu aptallıkla uzaylılar sizinle ya da bizimle uğraşabilirler mi? onca ışık yılı seyahat et sonra gel bununla uğraş, olacak iş değil, ay sinirlerim bozuldu. konuyu değiştirelim. fındık nasıl. kardeşimi benden uzaklaştırdığın için kendinle utanmalısın hakan” dedi.
“kardeşin emin ellerde biber” dedim. “sabah benimle konuştu. belki bir gün tekrar bir araya gelirsiniz”
“dönüşümden bahsediyordunuz nasıl bir dönüşüm olacak?” diye sordum, o sırada masanın etrafındaki sandalyelerden birini çektim ve oturmaya hazırlanıyordum ki funda.. “sen kahvaltı yaptın mı?” dedi.
“hayır yapmadım” dedim. “aç değilim.”
“ama bir süre sonra yememiz gerekecek. dönüşüyoruz diye aç kalacak değiliz ya” dedi ve kahkaha attı. dolabın kapağını açtı ve içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. onu izlerken düşünmeye başladım. sanki cümlelerim ya da sorularım ikisine de ulaşmıyor gibiydi. ya da cevaplamayacaklarını hissediyordum. belki onlar da bilmiyordu dönüşüm denilen şeyin ne olduğunu. hani herkes bir şeyden bahseder ama ne olduğunu bilmez ya. bu öyle bir şey de olabilirdi.
peyniri, domatesleri, zeytini çıkarmasını izledim, büyük bir ustalıkla domatesleri doğrayışını, peyniri dilimleyişini ve sonra zeytin yağını çıkarışını ve funda’yı inceledim gerçekten. kısa saçlarının dağınık duruşu, ayak bileklerinin inceliği… tam bunları düşünürken birden durdu ve bana baktı.
“bu sabahlığı onuncu evlilik yıldönümümüzde almıştın” dedi.
anılar gözümün önüne geldi. evet dedim. yine aynı buruk, acı tatlı keskin, karabiber ile pul biberimsi ve inanır mısınız ballı bir tat ağzımın içini kapladı.
“sen de sesini duymadığında tatlar gelmeye başlamış mıydı ağzına?” diye sordum. o sırada çaydanlığa suyu koymuş yumurtaları kabın içine yerleştirmişti.
“evet” dedi, “her duyguma has karmakarışık tatlar geliyordu ağzıma. birkaç gün evden çıkamadım, o kadar korktum ki, benimkinde bir de kas ağrıları ve hareketsizlik de olmuştu. konuşamadığımı düşündüm, ah, aklımdan neler geçti bir bilsen.”
“sonra ne oldu?”
“sonra kendimi duymaya başladım, katman katman. sanki benim sesim ama ben değilmişim gibi konuşan bir sürü ses. hepsi ben ama hepsi yabancı…
o sırada biber gözden kaybolmuştu. içeriden piayano sesi geliyordu televizyondan.


“kendimi duymaya başladım derken, iç sesten bahsediyorsun değil mi?” diye sordum.
“yani sana şu kadarını söyleyebilirim. içsesin dışa yansıması gibi.”
“kendi kendine konuştun yani evin içinde.” dedim.
“belki de konuşmuşumdur.” diye cevap verdi funda.
çok hoş diye düşündüm, yani bir de kendi kendime konuşmaya başlayacaksam bu bir delilik halinden başka bir şey değil ki.
evet, sanırım her şey hazır. içeride yiyelim… eski günlerdeki gibi. sesi acı geldi bir an ve gerçekten damağımda bir acı hissettim.
salona girdiğimde biber televizyonun karşısında oturmuş uyukluyordu. benim girdiğimi hissetmiş olacak ki başını kaldırdı gözlerini kıstı. piyano sesi hala geliyordu ekrandan. çiçekler böcekler ve ormanlar gösteriyorlardı. sanki bu insanları rahatlatacakmış gibi. kapatmak için sehpanın üzerindeki kumandaya uzandım, biber patisiyle elime vurdu ve dur be dur, birazdan bir şeyler olacak, birilerini çıkaracaklarını söyledi ya kadın, merak ediyorum dedi.
kumandayı yerine bıraktım ve masaya geçtim, funda elinde tepsiyle geldi.
tam kahvaltıya dalacaktık ki müzik kesildi televizyonda. sipiker kadının görüntüsü geldi ekrana.
“merhaba sayın izleyenler, olağanüstü ve doğaüstü durumlardan geçtiğimiz şu saatler içerisinde sizlerin karşısına bir konuğumla çıkıp bilgilendirme yapmak isterdim ancak şu an teknik aksaklıklardan dolayı bu pek mümkün görünmüyor. lütfen evinizden çıkmayın ve şimdi bir müzik arası daha.”
“kimi çıkaracaklardı ki?” diye sordum.
“yüksek ihtimalle bir kediyi” diye cevap verdi biber. masaya yanaştı ve peyniri kokladı.
“iyi de bu halkı paniğe sürükler. kedilerin konuştuğunu kameraya nasıl kaydedecekler hem. millet çıldırır. hiç mantıklı değil. ayrıca hiç mi devlet yetkilisi birileri yok ekrana çıkacak.”
“devlet yetkilileri de şu an senin yaşadığın durumu yaşıyor ki dedi. hala duyamıyorsun sesini.”
“belki halkın tümü etkilenmemiştir bu olanlardan.””
“dönüşmesi gerekenler dönüşüyor tabi” diye cevap verdi biber.
“nasıl yani. bazıları dönüşemeyecek mi. ömür boyu kendi seslerini duyamayacaklar mı?” diye sordum.
“çok soru soruyor ve canımı sıkıyorsun” diye homurdandı biber.
“e soracağım tabi. bir şeyler biliyor gibi duruyorsun ama anlatmıyorsun.”
“her şey akışında olur dostum. bazı bilgiler zamanından önce verilirse zararlı zamanından sonra verilirse ise işe yaramaz olurlar.”
“allah aşkına neden bahsediyorsun sen? ne zararı olabilir ki olanları anlatmanın. mesela siz ne zaman dönüştünüz.”
“ah dostum çok yanlış anlamışsınız. biz dönüşmedik sadece dönüşen sizsiniz. biz hep buradaydık. duyamıyordunuz çünkü bariyerleriniz kapalıydı. kendi sesini duyamaman beni duymanı sağladı. ve biliyor musun ben bu durumdan aslında çok da hoşnut değilim.”
“aramızdaki şu husumeti bir atlatsak mı?”
o sırada funda bir zeytin tanesine çatalını batırdı ama tane çatalın ucundan kaydı ve biberin suratına çarptı.
“bak" dedi funda, “bu bir işaret biber. sana zeytin dalı uzatıyor. hadi ama ben dönüştüm sanırım konu artık senin dışına çıktı.”
fundaya baktım. “neden bahsediyorsun sen dedim.”
“beni aldatmandan bahsediyorum tabi” dedi. “çok uzatmaya gerek yok. seni affettim” dedi.
bu kısa, net ve keskin cümle karşısında neyi söyleyeceğimi bilemedim.
“affettin demek… ben kendimi affetmedim ki” dedim.
“o da senin dönüşümün olacak o zaman” dedi.
sustum. bir sürü sahne gözümün önünde canlandı. yıllarca yalan söylemelerim, funda’yı defalarca bir sürü başka kadınla aldatışım.
devamını gör...
evet... yarım hikayenin sonuna geldik efendim.

bölüm 5

pırpır kapıdan çıktıktan sonra söylenmeye başladı. bu lanet duruma nasıl düştük biz kediler olarak diye düşündü. “yani onlar evrimleşecek diye biz de evrimleşmek zorunda mıyız be!” dedi sesli olarak ve o sırada birinci kattaki yangın merdiveni boşluğuna gelmişti. havalandırma cihazlarının bulunduğu mekanik alana doğru geçti. afet, bal, orada olmalıydı. makinelerin arasında dolaştı ve nihayet bal’ın kokusunu aldı. beklemediği ise yanında bir sürü başka kedi olmasıydı. içlerinden biri pırpır’ı gördü ve “aha geldi bizim dallama” dedi.
“ağzını topla” diye cevap verdi bizimkisi. “sevişmeye geldiysen üzgünüm pırpır şu an önemli bir konuşma içindeyiz” dedi bal ve kedilerden birinin arkasına geçti. diğerleri de gözlerini kısarak pırpır’a baktılar.
“tamam be” dedi pırpır. “ne bu konsey falan mı topladınız. ortada olan bir şey yok. dönüştürdünüz mü kimseyi?” diye sordu.
kedilerden biri “ben az önce çaycıyı” dönüştürdüm. “yani bence eğer çay içerlerse biraz kendilerine gelirler. çok panik halindeler ve bu çok can sıkıcı. bizim mamaları da vermeyi unutuyorlar. söyleyince de, sesimizi duydukları için panikliyorlar. tam bir çıkmaz.”
“ben de..” dedi bal. “temizlik görevlisini dönüştürdüm. yani teknik olarak tuvaletlerin ve diğer yerlerin bok götürmesini istemeyiz. çok yorucu bir gün olacak gibi duruyor.”
“sen ne yaptın pır pır?” diye sordu bal.
“valla ben de işte direktörü dönüştürdüm. ilk önce tabi televizyona çıkmamız gerektiğini söyledim ama çok sıcak bakmadı. dönüştükten sonra ne yapar bilmiyorum.”
“ben bu dönüştürme işinden sıkıldım yaaa” dedi yavru kedilerden biri. “hem niye yardım ediyoruz ki bu insanlara ben anlamıyorum. kendi kendilerine ne yapacaklarsa yapsınlar. bize ne?”
“ne demek bize ne ya? onlar varlıklarını devam ettiremezlerse biz nasıl devam ettirelim?” dedi arkalardan bir kedi sesiz bir biçimde.
“iyi de simbiyotik bir yaşam halinde değiliz ki” diye cevap verdi bal. “yani yardım etmezsek ve kendi kendilerine dönüşmezlerse kafayı yesinler ve birbirlerini öldürsünler. geride bıraktıkları yiyecekler zaten bizi çok uzun bir süre götürür. ve hatta onlar olmadan daha rahat hareket ederiz. neden olmasın ha?”
“bu tartışma çok gereksiz. artık bizim konuştuğumuzu biliyorlar. şu an bir çok yerde bir kedinin konuştuğu duyuldu ve hatta bazıları dönüştürme işlemi yaptı bile.” dedi pır pır.
“televizyona çıkmayı neden teklif ettin ki. konuşmamızı ulusal kanalda duyurursak bu onlara zarar vermez mi? şu an çoğu zaten birinci bariyeri aşmıştır. bu işleri hızlandırıp ikinci bariyer’e geçmelerini sağlamaz mı? zamanından erken bir hareket yapmak doğru değil. hem aynı anda kediler konuşuyor diye kedilere saldırırlarsa ya da ne bileyim bizleri toplayıp bir yere kilitlerlerse. bu insanların yapmayacağı şey yok biliyorsun. kendimizi korumamız lazım.”
“bize bir şey olmaz” dedi pır pır ama düşünceliydi. “daha iyi bir fikri olan varsa söylesin. sonuçta bu insanlar gerçekleri duydukları zaman rahatlıyorlar. şu an bütün sistemleri kilitlenmiş vaziyette ve bu tıkanıklığı açmak için iyi bir adım olabilir.”
“tamam da çıkıp ne diyeceğiz?” diye sordu yine yavru kedi.
“sunucu kadını canlı yayında dönüştürebiliriz.”
“iyice korkarlar diye düşünüyorum” diye cevap verdi bal. o zaman bariyerlerden bahsedebiliriz. buna hemen inanmalarını bekleyemeyiz gerçi. hem de bir kediden duyulduğu zaman.
“o zaman gidelim direktör ile konuşalım. o dönüşmüş vaziyette ve insanların dilinden anlıyor. ne yapılacağını söyler elbet.”
pır pır patilerine baktı ve tamam dedi. “hepimiz mi gidelim? siz isterseniz burada bekleyin.”
yavru kedi “hayır” diye atladı. yaşlı kedilere pek güvenmiyordu tıpkı insanlara güvenmediği gibi.
altı kedi yangın merdiveninden tırmanmaya başladılar, mekanik teraslardan geçtiler, bir açıklık bulup kanalın geniş giriş holüne çıktılar.
bekleme koltuklarında kanal çalışanları elleri başlarında sessizce oturuyordu. içlerinden bir tanesi kedileri hissedince kafasını kaldırdı.
pisi pisi pisi gelsene buraya dedi kedilere.
yavru olan tısladı.
“olmaz önemli işimiz var” dedi.
kadının gözleri fal taşı gibi açıldı ama daha bir şey demeye kalmadan direktörün odasının bulunduğu koridora geçmişti kediler.
kaan’ın kapsının önüne gelince oturdular ve pır pır kapıyı tırmalamaya başladı.

kaan kapı tırmalanırken kahvesinden bir yudum alıyordu. suratında funda’nın suratında görülen benzer bir gülümseme ifadesi vardı. bir taraftan da bacak bacak üstüne atmış ve olacakları düşünüyordu. yıllar içinde çalışma hayatında yediği onca baskıya nasıl dayandığını, neden dayandığını, medya uğruna yaptığı onlarca yalancılığı düşünüyordu. bunları acı bir şekilde değil, gülümsemesi gereken birer hoş anı gibi hatırlıyordu. sonuçta geride kalmıştı. kimse zorla bir şey yaptıramazdı artık. işin de canı cehennemeydi eğer kovalarsa diye düşündü ama kimse kovmayacaktı biliyordu çünkü şu saate kadar üst mercilerden bir ses çıkmadıysa orada da kaos ve değişim var demekti.
kapıdaki tırmalamalar giderek artmaya başladı. ritmine kaptırdı kendini ve bir müzik mırıldanmaya başladı. sunshine, sunshine reggea… güneş de yoktu oysa. bu yaz mevsimi enerjisini sakinlikle karşıladı oturduğu yerde.
kediler kapının arkasında huzursuzlanmaya başlamışlardı.
pır pır birkaç saniyeliğine durdu ve düşündü kaan içeride ne yapıyor diye. acaba erken mi dönüştürdüm diye sordu kendi kendine. çelişik hal bir an için buhar gibi dağılmaya başladı ve o sırada bütün kediler bir ağızdan kaan açsana kapıyı diye bağırmaya başladı.
yerinden sıçrayan kaan kapıyı açar açmaz içeri daldı kediler. yavru olan hemen kaan'ın kalktığı koltuğa kıvrıldı. diğer kedilerde odanın muhtelif eşyalarının üzerlerinde konumlandılar.
“ne bu tantana? pır pır ekiple gelmişsin bakıyorum, hayırdır olay mı var?” dedi sonra gür saçlarını kaşıdı ve devam etti; “dostum şu televizyona çıkma işini bir konuşalım.”
“biz de tam onu konuşmak için buraya geldik.” dedi pır pır. bir yandan da kaan’ı inceliyordu. dönüştürdüğü ilk insandı. acaba birden sapıtır mı diye beklemiyor değildi. insanların eski hallerini biliyordu. kaan normalde şu an kedilerin üzerine su tabancasıyla saldırıya geçmiş olması gerekirdi. “yani bu işte uzman olan sensin. sence nasıl bir giriş yapmalıyız. bence hepimiz birden çıkarsak daha etkili olur diye düşünüyoruz. tabi ilk önce sunucuyu hazırlamanız gereklidir diye tahmin ediyorum.” dedi.
kaan kapıya doğru yaslandı. o sırada giriş bölümünde demin yavru kedinin konuştuğunu duyan kadın odanın dışındaki camın önüne gelmişti ve kulağını dayamıştı konuşulanları duymak için.
birkaç insan daha toparlanmaya başlamıştı odanın önünde.
“bilemiyorum ki” dedi kaan ve bir durdu. dönüşümden önce düşünürken yaptığı gibi artık dudağını stresten ısırmıyordu. bunu fark etti ve yine gülümsedi. o sırada kedilerden biri “sence de bu gülümseme çok sinir bozucu değil mi” dedi diğerine. öbürü de “sus be” dedi.
“şimdi birinci soru şu, ben ve mustafa sizin konuştuğunuzu duyabiliyoruz, belki dilara da duyacak ama kameralarda bu canlı yayında dışarıya nasıl etki edecek bilmiyoruz dedi. bence ilk önce bir deneme yapmalıyız.” o sırada sandalyesine doğru ilerledi ve yavru kediye baktı. “tatlım, müsaade eder misin? oturup birkaç ayar yapalım bakalım. ilk önce ufak bir deneme…”
çekmecesini açtı ve kendi özle cep telefonunu çıkardı. “pır pır geçsene karşıma, seni bir kaydedelim” dedi. kayıt tuşuna bastı ve konuşmaya başladı.
“bugün olağanüstü olaylara şahit olduğumuz şu saatlerde sizinle müthiş bir olayı paylaşmaktan gurur duyuyorum, ülkemizin belki de dünyanın şu an içinde bulunduğu kaostan bizi kurtarmak için olan bu dönüşümün şüphesiz ki hepimizin hayrına olacaktır. konuyu daha fazla uzatmadan, bugün gerçekleşen ve bir çoğunuzun fark ettiği üzere kedilerle kurulan yeni iletişim ağımızı bize daha detaylı bir şekilde anlatmak ve bugün olanları tariflemek için kanalımızın kedisi, ah ne diyelim…. pır pır.”
pır pır homurdandı. “alt tarafı bir deneme yapacağız amma uzattın ha” dedi ve kaan kendini toparlayarak kamerayı pırpır’a çevirdi. çevir çevirmez elindeki telefondaki ekran bir gitti geldi.
pırpır konuşmaya devam etti. “evet sorularınız varsa alabilirim sayın koordinatör”
“sizce bugün tam olarak ne oluyor sevgili pırpır” diye sordu kaan.
“aslında bugün olanlar bir süredir devam eden bir değişimin patlama noktasıdır. uzun zamandır bireysel olarak bu durum dünyanın her yerinde tekil tekil ve gizli bir biçimde devam ediyordu. sadece siz…”
bir saniye bir saniye dedi kaan ekran demin bir gitti geldi. bir kontrol edelim bakalım sesin nasıl çıkıyor.
kaydettiği dosyayı açtı. kendi sesi beklemediği şekilde iyi geliyordu. sonra kamerayı çevirdiği kısımda bir anlık karaltı oldu. pır pır geldi ekrana ancak kedinin ağzı hareket etmesine rağmen sesi gelmiyordu.
kaan’ın suratı buruştu. ses gelmiyor dedi.
göster bakayım dedi pırpır ve kafasını uzattı. “gerçekten de gelmiyor. tam da tahmin ettiğim gibi oldu” dedi. bizlerin konuşmasını sadece dönüşecek olanlar duyabilir, kaydedilemez, aktarılamaz, replika edilemez… bu işleri biraz karıştıracak.”
kedilerden biri gülümsedi. “ya neden karıştırsın? bence çok daha iyi oldu, hem ne işimiz var televizyonda zaten yeterince bir görev yüklenmiş bulunuyoruz bu manyakları adam edeceğiz diye” dedi.
“aslında bir yandan haklı” dedi bal, “ben de çok sıcak bakmıyordum bu dönüştürme işini ya da ne yapacaktıysak televizyona çıkma işini.”
yavru kedi o sırada masanın üzerine zıpladı. “bu çok saçma, tarih bizi yazamayacak, belgeleyemeyecekler bizimle konuşmalarını. dolayısıyla ağızdan ağıza yayılan bir mit gibi olacağız. belki nesiller sonra bile unutulacağız.”
“niye hatırlanmak isteyesin ki?” dedi bir başka kedi.
“belki ben de yavrularıma bir miras bırakmak istiyorum, olamaz mı yani?” yavru kedi o sırada kaan’ın kucağına göz dikmişti. “oturabilir miyim biraz, üşüdüm de…”
kaan, hayır oturamazsın diyerek ayağa kalktı. odanın içinde turlamaya başladı. kediler kendi hallerinde takılmaya başlamıştı. pırpır’ın gözlerine bakıyorlardı arada, gitme komutunu bekler gibi.
sonunda durdu kaan ve dedi ki. “en azından bildiklerinizi bize aktarabilirseniz biz de bir haber oturumu yaparız. sizi konuşturamasak ekran karşısında bile şu an bir çok insan zaten konuşuyor en azından onlara bir yol göstermiş oluruz. ne dersiniz” dedi.
pır pır gerindi, patisini yaladı ve düşünmeye çalıştı, o sırada bal yanına geldi ve sırnaştı.
“iyi de biz de tam olarak bilmiyoruz neden olduğunu bütün bunların” dedi bir kedi. pırpır başını yan yatırdı. iyice esnetti vücudunu ve “bence buradaki işimiz şimdilik bitti. sevgili prodüktör koordinatör yüce ordinaryüsümüz, elinizdeki bilgi neyse onunla haberlerinizi yapmaya devam edin bizce. kameraların çalışmaması bir tesadüf değil. bunun organik bir şekilde olması gerektiği yönünde bir işaret.” ve diğer kedilere bakarak “hadi gidelim.” dedi.
yavru kedi kapının önüne geçti ve açar mısın kapıyı? dışarda dönüşmeyi bekleyen şu insanlara bak.
o sırada odanın cam bölücünün önünde bir kalabalık insan grubu toparlanmıştı. “şunlara bulaşmadan bakalım buradan geçebilecek miyiz” dedi bir diğer kedi.
kaan kapıyı açtı ve kedilerin çıkmalarına izin verdi. o sırada dışardaki kanal çalışanlarından biri işte çıkıyorlar dedi. kalabalık bir çember oluşturarak kedilerin geçmesine izin vermediler.
çemberin ortasında kalan kediler birbirlerine baktılar.
sonra onlar da bir çember oluşturdu.
biribirlerine baktıkları çemberin içinde hareketsiz durdular birkaç saniye. eski alışkanlıklarına bağlı birkaç miyav sesi yükseldi sonra yavru kedi çemberin ortasına geçti.
“birazdan olacaklar için üzgünüz ama bunu yapmamız gerekiyor. çünkü bu da bizim doğamız” dedi ve kafasını tavana doğru kaldırdı. diğer kediler, pırpır ve bal dahil, onlar da kafalarını tavana doğru kaldırdılar ve insanların ağızlarından dökülen cümlelere rağmen oldukları yerde sabit durdular.
sonra olanlar oldu, kedilerin gözleri beyazlaştı ve gözlerinden çıkan ışıkla bulundukları çemberin orta yerinde tüp şeklinde bir sanal ekran oluştu. ekranın üzerinde kedilerin etraflarında bulunan insanların hayatları bir bir akıp gidiyordu. herkes akan görüntülere kilitlenmişti. giderek hızlandı imajlar, iç içe geçti ve tiz bir ses gelmeye başladı kedilerin ağzından. sanki bir metal bir metale sürtüyormuş gibi ses çoğaldıkça ekrana bakan çalışanlar oldukları yerde titremeye başladı.
kapının ağzından olanları izleyen kaan gülümsedi. demek böyle değiştim ben de dedi ve odasına girerek cep telefonunu aldı ve kaydetmeye başladı.
görüntüler hızlıca aktıkça ses de artıyordu.
tiz sesi dayanılmayacak seviyeye geldiğinde çalışanlardan biri titreyek bayıldı ve yere düştü. birkaç dakika sonra hepsi yerdeydi.
ekran hiç var olmamış gibi ortadan kayboldu ve kediler birbirlerine baktılar.
yavru kedi. “vay be” dedi. topluca ilk defa böyle bir şey yapıyoruz. değişikmiş, enerjimi aldı biraz. sonra kendi çemberini kırıp koridorda ilerlemeye başladı.
pır pır “benim de enerjimi aldı ama tek başına yapınca daha yorucu oluyor. bunu toplu yapmak daha mantıklıymış. kaç kişiyi döndürdük şimdi biz” diye etrafına baktı.
yerde baygın yatan on kişiyi tek tek dolaştı ve yüzlerini kokladı. ne zaman uyanacaklar acaba? diye sordu kendi kendine.
sonra pırpır kaan’ı fark etti. elinde cep telefonu olanları hala çekiyordu. kaan dur tuşuna bastı. tekrar oynattı. kedilerin konuşmalarının hiçbiri çıkmıyordu ama tiz ses duyuluyordu ve en önemlisi ekran, ekranın etrafında toplaşmış çalışanlar, titremeleri, bayılmaları kedilerin beyaz gözleri… hepsi çıkmıştı.
devamını gör...
finalden ziyade sezon finali bence bu.
devamını en kısa zamanda bekliyorum.
devamını gör...
#3930727 katılıyorum ve kendime bir sandalye çekip bekliyorum. karmaşıklaştıkça netleşiyor gibi.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yalancıları yok etmek" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim