zaman tüneli
normal sözlük yazarlarının garip rüyaları
gerçekten bu aralar hiç düzgün rüyalar görmüyorum. çok alakasız ve karmaşık rüyalar oluyorlar hep. illa ki hepsinin bir anlamı vardır tabi.
devamını gör...
sözlük kadınları bir proje mi düşüncesi
yüzde yüz setup .
devamını gör...
hayat
hayat hanım.
sen ne güzel bir roman karakteriydin.
ahmet altan'ın mapusta yazdı romanı. hayat dolu bir hayatsızlık...
sen ne güzel bir roman karakteriydin.
ahmet altan'ın mapusta yazdı romanı. hayat dolu bir hayatsızlık...
devamını gör...
birini olduğu gibi kabul etmek
kendini olduğu gibi kabul edebilir misin peki?
hiç kendi kendine demedin mi? tony stark bunu bir mağarada yapabildi. 21. yy türkiye’sinde ben niye yapamıyorum diye!
haydi kalk bir daha dene, nasıl yapılabileceğini henüz bilmesen de en azından nasıl yapılamayacağının bir kaç farklı yolunu biliyorsun artık. bu da bir şeydir.
hiç kendi kendine demedin mi? tony stark bunu bir mağarada yapabildi. 21. yy türkiye’sinde ben niye yapamıyorum diye!
haydi kalk bir daha dene, nasıl yapılabileceğini henüz bilmesen de en azından nasıl yapılamayacağının bir kaç farklı yolunu biliyorsun artık. bu da bir şeydir.
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
arka planda duran kullanışsız gereksiz mobilyalar. sadece dizilerde yok bu.
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
kenefe bile röpteşambır ile gitmeleri .
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
büyük vazolar.
bir sürü paraya alınan acayip büyük, işlevsiz ve kırılgan vazolar.
deli kız bunlar.
bir sürü paraya alınan acayip büyük, işlevsiz ve kırılgan vazolar.
deli kız bunlar.
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
kahveye çok para harcamaları.
devamını gör...
karl marx'a borç vermek
geri vermeyeceğini hesaba katıp paranızın yalan olmasını göze alarak yapılacak eylem.
çünkü bu o..evladı hayatı boyunca çalışmayıp engels ve kapak attığı zengin bir kadın sayesinde yaşamıştır. besleme p..miz üstüne evdeki hizmetçiyle gönül ilişkisi yaşayıp çocuk peydahlayacak kadar da geniştir. keza onun şiarına göre rızkı veren allah değil sürekli kendisine harçlık verenlerdir. çocuğa da verir bakarlar ne olacak.
yapmayın olm. bu saçı sakalı birbirine karışmış s.. kirigina para falan vermeyin.
çünkü bu o..evladı hayatı boyunca çalışmayıp engels ve kapak attığı zengin bir kadın sayesinde yaşamıştır. besleme p..miz üstüne evdeki hizmetçiyle gönül ilişkisi yaşayıp çocuk peydahlayacak kadar da geniştir. keza onun şiarına göre rızkı veren allah değil sürekli kendisine harçlık verenlerdir. çocuğa da verir bakarlar ne olacak.
yapmayın olm. bu saçı sakalı birbirine karışmış s.. kirigina para falan vermeyin.
devamını gör...
güne özel rozetler
sadece 2 tane ile kalmış rozetler. kaç gün oldu peki?
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
(bkz: kendi dışkısını yemek)
devamını gör...
geceye bir söz bırak
mahrum mu kalıyorum yoksa muhafaza mı ediliyorum
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının garip rüyaları
muhtemelen dün akşam izlediğim dört saat kırk bir dakika üç saniyelik ikinci dünya savaşı belgeselinin etkisinden olsa gerek, gece çok acayip bir rüya gördüm.
seferberlik nedeniyle beni de savaşa alıyorlar ama olay türkiye'de geçmiyor. nerede geçiyor bilmiyorum. beni neden alıyorlar onu hiç bilmiyorum. aşikar olan tek şey ordunun bana çok ihtiyacı olduğu...
öyle ki, hiçbir şey sormaya ve üstümü değiştirmeye fırsat vermeden apar topar alıp götürüyorlar ve savaşın orta yerine helikopterden halat sarkıtarak indiriyorlar beni. ''benim üst komşum daha genç, onu alın, beni neden aldınız, o daha vatanseverdir; 23 nisanı facebook'ta bir-iki gün önceden kutlayıp, camına astığı bayrağı 19 mayıs'a kadar indirmez. geri götürün beni. ben nöbette dayanamaz uyurum'' falan desem de helikopterin gürültüsünden anlaşılmıyor. anlaşılsaydı beni geri götürüp üst komşumu alacaklarına emin olmamın verdiği üzüntüyle darkthrone tişörtüm, eşofmandan kesme şortum ve teki olmayan kahverengi cami terliğimle savaş alanında kahramanca gizlenebileceğim bir delik, bir çalılık veya bir çukur arıyorum. bir yere güzelce saklanabilsem, gerisi kolay. orada günlerce, gerekirse savaş bitene dek aç biilaç, tam bir kahraman gibi gizlenebilir, savaştan sonra ortamlarda bin bir türlü hikayeler anlatarak caka satabilirdim. ama yok, dümdüz bir ovada, sağımda solumda mermiler uçuşurken çılgın taylar gibi koşuyorum.
kimlerle, niye savaşıyoruz, biz kimiz, vurulan çıkıyor mu, kaç canım var falan, hiçbir şeyden haberim yok. misal, şu keklik gibi koşan göbekli adamı vursam vururum ama ya bizdense? ayrıca neyle vuracağım? terlik mi fırlatmamı bekliyorlar benden? benim silahım niye yok lan? madem silah vermeyecektiniz beni buraya ne b.k yemeye getirdiniz diye içerleyip 'taş yok mu taş' bari taş atayım diye gözlerimle etrafımı tararken "go! go! go!" sesiyle irkiliyorum. bir asker koluma yapışıp beni yanında koşturmaya başlıyor. karargaha gittiğimizi düşünüyorum. herhalde beni giydirip kuşandırıp rambo'ya dönüştürecekler diyorum içimden. teyit etmek üzere ağzımı açtığım anda "sakın soru sorma" diyor bana hayırsızın evladı. bozuntuya vermemek için esner gibi yapıyorum. “illa bir şey söyleyeceksen, bir şafak söyle de serinleyelim” deyip pis pis gülüyor. "ne şafağı yahu, benim askerliğim çoktan bitti" diyorum. ''o tezkere rüyalarda geçmez, burada şafak hep karanlıktır aslanım'' diyor, gittiğimiz yerde bana da verilmesini umduğum havalı özel harekat gözlüklerinin üzerinden bakarken.
dört saat kırk bir dakika üç saniye boyunca it gibi koşturduktan sonra bir korulukta duruyoruz. burada yer altına konuşlandırdıkları karargahın gizli bir giriş kapısı olmalı diye düşünürken herif uzun bir dut ağacının dalında sallanan terliğimin tekini gösterip "işte terliğin burada. helikopterden aşağı indirdikleri anda 'beni geri götürün laaan' diye ağlayıp çırpınırken ayağından düştüğünü gördüm. yaptığım bu iyiliğin karşılığını ordumuza olan sadakatinle ödeyeceksin" diyor ve hızla uzaklaşıyor yanımdan. peşinden koşmak istiyorum, koşamıyorum. "tertip! hişşş! terliğine tüküreyim ya. ordumuzdan kıymetli mi? beni burada bırakma. nereye gidiyorsun?" demeye çalışıyorum, daha doğrusu diyorum ama sesim çıkmıyor. adam bir an durup, “höst! ne tertibi lan. benimle mi bot bağladın, it” deyip tekrar koşmaya devam ediyor. ulan sesim de çıkmıyordu, nasıl duydu hayırsızın evladı diye düşünüyor, envaiçeşit silah ve teçhizatla donatılmayı beklerken terliğimin kaybolan tekini kuşanmaya razı oluyorum.
terliği şükrü saracoğlu stadının altındaki migros'tan -ayağıma giyerek dışarı çıkmaya çalışırken yakalanıp bozuntuya vermeden yüz yirmi beş lira ödeyerek- almıştım. hani böyle markette dolaşıp da kola içip çıkarken kasada boş kutuyu okutturarak parasını ödeyen insanlar gibi olayım bari dedim. kasaya gelince barkod cihazına ayağımı uzatarak ürünü okutturdum. saygısızlık olsun diye değil; stres, heyecan ve mahcubiyet duygularının bende yarattığı hezeyandan dolayı...
yüz yirmi beş lira bu devirde iyi para diye düşündüm. sağımdan solumdan kör kurşunlar, füzeler geçiyor. çıkıp ağaçtan alsam bir dert, almasam bir dert. çıksam, iyice hedef olacağım. kabus gereği zaten koşmak isteyip koşamayan, bağırmak isteyip bağıramayan bir haldeyim, kesin ağaca da çıkmak isteyip çıkamayacağımdır diye düşünerek hiç denemeye kalkmadan yüz on iki buçuk lirayı ağacın dalında bırakmaya karar verip kaplumbağa hızıyla da olsa bir şekilde oradan uzaklaşmayı başarıyorum.
kalbimin yarısını, aklımın tamamını ve emekli maaşımın yüz on iki buçuk lirasını dut ağacında bırakıp, kendime kahramanca gizleneceğim bir yer aramaya devam ediyorum.
seferberlik nedeniyle beni de savaşa alıyorlar ama olay türkiye'de geçmiyor. nerede geçiyor bilmiyorum. beni neden alıyorlar onu hiç bilmiyorum. aşikar olan tek şey ordunun bana çok ihtiyacı olduğu...
öyle ki, hiçbir şey sormaya ve üstümü değiştirmeye fırsat vermeden apar topar alıp götürüyorlar ve savaşın orta yerine helikopterden halat sarkıtarak indiriyorlar beni. ''benim üst komşum daha genç, onu alın, beni neden aldınız, o daha vatanseverdir; 23 nisanı facebook'ta bir-iki gün önceden kutlayıp, camına astığı bayrağı 19 mayıs'a kadar indirmez. geri götürün beni. ben nöbette dayanamaz uyurum'' falan desem de helikopterin gürültüsünden anlaşılmıyor. anlaşılsaydı beni geri götürüp üst komşumu alacaklarına emin olmamın verdiği üzüntüyle darkthrone tişörtüm, eşofmandan kesme şortum ve teki olmayan kahverengi cami terliğimle savaş alanında kahramanca gizlenebileceğim bir delik, bir çalılık veya bir çukur arıyorum. bir yere güzelce saklanabilsem, gerisi kolay. orada günlerce, gerekirse savaş bitene dek aç biilaç, tam bir kahraman gibi gizlenebilir, savaştan sonra ortamlarda bin bir türlü hikayeler anlatarak caka satabilirdim. ama yok, dümdüz bir ovada, sağımda solumda mermiler uçuşurken çılgın taylar gibi koşuyorum.
kimlerle, niye savaşıyoruz, biz kimiz, vurulan çıkıyor mu, kaç canım var falan, hiçbir şeyden haberim yok. misal, şu keklik gibi koşan göbekli adamı vursam vururum ama ya bizdense? ayrıca neyle vuracağım? terlik mi fırlatmamı bekliyorlar benden? benim silahım niye yok lan? madem silah vermeyecektiniz beni buraya ne b.k yemeye getirdiniz diye içerleyip 'taş yok mu taş' bari taş atayım diye gözlerimle etrafımı tararken "go! go! go!" sesiyle irkiliyorum. bir asker koluma yapışıp beni yanında koşturmaya başlıyor. karargaha gittiğimizi düşünüyorum. herhalde beni giydirip kuşandırıp rambo'ya dönüştürecekler diyorum içimden. teyit etmek üzere ağzımı açtığım anda "sakın soru sorma" diyor bana hayırsızın evladı. bozuntuya vermemek için esner gibi yapıyorum. “illa bir şey söyleyeceksen, bir şafak söyle de serinleyelim” deyip pis pis gülüyor. "ne şafağı yahu, benim askerliğim çoktan bitti" diyorum. ''o tezkere rüyalarda geçmez, burada şafak hep karanlıktır aslanım'' diyor, gittiğimiz yerde bana da verilmesini umduğum havalı özel harekat gözlüklerinin üzerinden bakarken.
dört saat kırk bir dakika üç saniye boyunca it gibi koşturduktan sonra bir korulukta duruyoruz. burada yer altına konuşlandırdıkları karargahın gizli bir giriş kapısı olmalı diye düşünürken herif uzun bir dut ağacının dalında sallanan terliğimin tekini gösterip "işte terliğin burada. helikopterden aşağı indirdikleri anda 'beni geri götürün laaan' diye ağlayıp çırpınırken ayağından düştüğünü gördüm. yaptığım bu iyiliğin karşılığını ordumuza olan sadakatinle ödeyeceksin" diyor ve hızla uzaklaşıyor yanımdan. peşinden koşmak istiyorum, koşamıyorum. "tertip! hişşş! terliğine tüküreyim ya. ordumuzdan kıymetli mi? beni burada bırakma. nereye gidiyorsun?" demeye çalışıyorum, daha doğrusu diyorum ama sesim çıkmıyor. adam bir an durup, “höst! ne tertibi lan. benimle mi bot bağladın, it” deyip tekrar koşmaya devam ediyor. ulan sesim de çıkmıyordu, nasıl duydu hayırsızın evladı diye düşünüyor, envaiçeşit silah ve teçhizatla donatılmayı beklerken terliğimin kaybolan tekini kuşanmaya razı oluyorum.
terliği şükrü saracoğlu stadının altındaki migros'tan -ayağıma giyerek dışarı çıkmaya çalışırken yakalanıp bozuntuya vermeden yüz yirmi beş lira ödeyerek- almıştım. hani böyle markette dolaşıp da kola içip çıkarken kasada boş kutuyu okutturarak parasını ödeyen insanlar gibi olayım bari dedim. kasaya gelince barkod cihazına ayağımı uzatarak ürünü okutturdum. saygısızlık olsun diye değil; stres, heyecan ve mahcubiyet duygularının bende yarattığı hezeyandan dolayı...
yüz yirmi beş lira bu devirde iyi para diye düşündüm. sağımdan solumdan kör kurşunlar, füzeler geçiyor. çıkıp ağaçtan alsam bir dert, almasam bir dert. çıksam, iyice hedef olacağım. kabus gereği zaten koşmak isteyip koşamayan, bağırmak isteyip bağıramayan bir haldeyim, kesin ağaca da çıkmak isteyip çıkamayacağımdır diye düşünerek hiç denemeye kalkmadan yüz on iki buçuk lirayı ağacın dalında bırakmaya karar verip kaplumbağa hızıyla da olsa bir şekilde oradan uzaklaşmayı başarıyorum.
kalbimin yarısını, aklımın tamamını ve emekli maaşımın yüz on iki buçuk lirasını dut ağacında bırakıp, kendime kahramanca gizleneceğim bir yer aramaya devam ediyorum.
devamını gör...
günün en sevilmeyen vakti
benim açımdan net sabahın körüdür. neyse ki uzun zamandır sabahın köründe kalkmak zorunda olmuyorum, nadir istisnalar dışında.
genel olarak da sabah diyeyim bari. sabahın körü diye bir vakit yok çünkü galiba. ahaha. ekleme: aaa, şafak vakti denebilir sabahın körüne galiba. zuhahahaha.
genel olarak da sabah diyeyim bari. sabahın körü diye bir vakit yok çünkü galiba. ahaha. ekleme: aaa, şafak vakti denebilir sabahın körüne galiba. zuhahahaha.
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
sizin hiç babanız öldümü
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gök yüzü vardı yuvarlak
şöylemesine maviydi kör oldum
taşlara gelince hamam taşlarına
taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mı
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gök yüzü vardı yuvarlak
şöylemesine maviydi kör oldum
taşlara gelince hamam taşlarına
taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mı
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
ilim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
takip edilen yazarlardan. yazadursun...
devamını gör...
geceye bir söz bırak
keşkeler keş eder…
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
(bkz: neredesin firuze)
devamını gör...