zaman tüneli

bugün yaşasaydı makam aracı olaral vip dizayn mercedes vito kullanırdı herhalde.
devamını gör...

kaya kertenkelesi. ineği emen.
devamını gör...

www.instagram.com/reel/DWk8...

maalesef insanlar bu iki muhteşem ve zavallı canlıyı dövüştürme adiliğini de yapmışlar ve kaplan bayağı başarılı..
devamını gör...

kelekerten. kertenkele.
devamını gör...

bu kadar sevgi dolu bir yüreğim varken nasıl büyük bir kalabalığa bakarken kusacak gibi oluyorum, ilginç. kalabalık benim tüm yaşama hevesimi alıp götürüyor. insanları tek başına çok sevebilirim ama en sevdiğim insan bile bin kişinin içindeyken bana bir itici geliyor. hele hele o kalabalıkların içine karışıp onlardan biri olunca daha da korkunç oluyor. kendimi 5 gün yıkayasım geliyor.

emine 5 yaşında, kendisi bir ruh hastası.
devamını gör...

erkeğ aslanı boğamaz.
devamını gör...

(bkz: freak show)
devamını gör...

üç beş tanım bile bazen yazarı değerlendirmek için yeterli veri sunar. büyük bir sezgi, değerlendirme gerektirmez.

ben yazarın iyisini üçüncü cümlesinde tanırım. evet.
devamını gör...

futbol klupleri, kripto platformları, offshore banka hesapları.
devamını gör...

iki çaylak ne yapacağız
kalırız el elde baş başta
tecrübe iyidir
devamını gör...

geleği. arap davşanı. buğday ekiminin bitip bahçeciliğin yaygınlaşmasıyla ortalarda görülmemekte.
devamını gör...

hayat herkese eşit mesafede durmaz.
kafaya takacak birşey değil.
devamını gör...

poetikanın ilahi olanın yerine ikame edilişini müjdeleyen el kitapçığı. bugün menüde birkaç ölü fransız var gibi görünüyor. parnasyenlere çok bir merakım yoktur işin doğrusu; bana bayağı ve sıkıcı gelirler ancak iyi bir yemeği sırf fesleğene alerjim var diye çöpe dökecek değilim. lisle kurşunumu poèmes barbares'e saklıyordum ama discours de réception de m. leconte de lisle, monsieur dumas beni bağışlasın, neredeyse aklımı çeldi. ekstra bir kaynağa ihtiyaç duyacağımızı düşünmüyorum. albert peyre’nin leconte de lisle biyografisi yeterli veriyi muhakkak sağlayacaktır. yine de dürüst olmak gerekirse irving putter ekseninde bir lisle okuması bundan çok daha keyifli olurdu. the pessimism of leconte de lisle'nin bu pasajı bile pek keyiflidir:

"individualism may, of course, assume many forms, and not all engender pessimism. ın his fine study pessimisme et indwidualisme, palante” has analyzed the rather common type of rationalistic individualism growing out of the french revolution, and leading naturally to optimistic thinking. but this individualism is part of a political, juridical, or social doctrine. the temperamental individualism which we have discerned in leconte de lisle, however, is intimately and almost inevitably bound up, according to palante, with pessimism. ‘le pessimisme suppose un fond d’individualisme.’ on the one hand, the individual judges humanity from a distance, losing the leniency encouraged by proximity. thus, he is more apt to see man’s misery or vice and the futility of his efforts. pleasures which he cannot share have no meaning for him. on the other hand, his own attitudes acquire intensified importance, for society is not permitted to impress on him the relative value of those attitudes or the mistrust of oneself resulting from constant contact with different views. free in his moral sanetuary to choose from without what he deems valid, he tends to select what satisfies his own inner needs and conforms to his temperament."
irving putter/the pessimism of leconte de lisle p.28


fakat bu başka bir zamanın konusu. discours de réception de m. leconte de lisle'ye dönecek olursak, bunu kabaca lisle'nin kabul konuşması olarak tercüme edebiliriz. ellili yaşlarının sonundaki lisle, académie française'a girme hevesinden vazgeçmiş bir adamdı zira koltuğu daha ona sahip olamadan kaybetmiş olsa dahi victor hugo'nun bizzat onu desteklemiş olması, bu güzide koltuktan çok daha kıymetliydi onun nazarında. victor hugo'nun ölümünden sonra sevgili dostunu onurlandırarak akademide onun koltuğunu devralmak için yeniden başvurmayı kabul etti ve alexander dumas fils tarafından başvurusu bizzat onandı. 1887 yılının ortalarına tekabül eden bu kabul; hugo'yu methedecek ve ona edebiyat tarihinde hak ettiği yeri bir kez daha verecek bir kabul konuşmasını da beraberinde getirdi. hatta öyle ki, bana kalırsa bu konuşma, victor hugo'yu insan kimliğinden sıyırarak edebiyatın bir unsuru hâline dönüştüren adımlardan biridir. peki bunu nasıl gerçekleştirir? iyi bir soru. kabul konuşmasını okurken ilk fark ettiğimiz şey, metnin görünürde söylediği şeyle gerçekte yaptığı şeyin aynı olmamasıdır. biçimsel olarak bu, victor hugo’nun ardından yapılmış bir kabul konuşması gibi görünür elbette; beklenen ölçüde saygılı, törensel, hatta yer yer neredeyse kaçınılmaz denebilecek ölçüde övgü doludur ki büyük kısmında şapkamı önüme alıp buna saygı duyarım fakat birkaç sayfa ilerleyince hugo’nun bu metinde asıl mesele olmadığını fark ederiz. hugo burada elbette vardır; ama daha çok bir işlev görür. o, bir unsurdur. leconte’un asıl derdi, victor hugo üzerinden şiirin insanlık tarihindeki yerini yeniden tarif etmek ve aslında öznenin kendisinden ziyade kavramı yüceltmektir... ya da sahiden öyle midir? bunu da pek saklama zahmetine girmez açıkçası. şiirin tarihini, toplumsal dönemlerin, siyasal olayların ve dinsel fikirlerin tarihiyle ilişkili gördüğünü söyledikten sonra şu cümleyi kurar:

"l’histoire de la poésie répond à celle des phases sociales, des événements politiques et des idées religieuses; elle en exprime le fonds mystérieux et la vie supérieure ; elle est, à vrai dire, l’histoire sacrée de la pensée humaine dans son épanouissement de lumière et d’harmonie." p.2 "şiirin tarihi, toplumsal evrelerin, siyasal olayların ve dinsel fikirlerin tarihine karşılık gelir; onların gizli özünü ve yüksek yaşamını ifade eder; doğrusu şiir, insan düşüncesinin ışık ve uyum içindeki gelişiminin kutsal tarihidir.


bu ifade başlı başına metnin anahtarını avucumuza veriyor, lisle; çünkü burada şiir yalnızca estetik bir üretim alanı olarak ifade edilmiyor ve hatta duygunun dili olarak bile düşünülmüyor. leconte’un kurduğu çerçevede şiir, insanlığın o tarihselz kolektif bilincini taşıyan bir ayrıcalık hâline geliyor. 'tarih olayları anlatabilir, siyaset kurumları kurabilir, din insan topluluklarını inanç etrafında biçimlendirebilir; ama günün sonunda bunların gizli özünü ifade eden şey şiirdir.' bu metinde yaklaştığımız nokta tam olarak bu. daha da ilginç bulduğum bir şeydir ki; bu yaklaşım şaşırtıcı derecede dinsel bir yapıyı muhafaza eder esasen. kutsal tarih ifadesi burada rastgele seçilmiş görünmüyor çünkü kutsal tarih klasik anlamıyla insanlığın yalnızca kronolojik geçmişi değil; anlamlı, edinimsel, yönü olan, içsel mantığa sahip bir gelişim çizgisidir. leconte bu düşünme biçimini doğrudan nesirden nazıma atfediyor ve başka bir deyişle, tanrısal anlatının oluştuğu yere şiiri eklemliyor. modern görünüyor olsa da yapısı itibarıyla çok çok teolojik bir hamle bu. burada leconte’un kişisel dünyasına dair biyografik elementlere de göz atmak elzem zira bu izlediği yapı, yaşamından koparılamayacak kadar lisle'ye ait. sayfasını tam hatırlamıyor olmakla birlikte, albert peyre’nin çizdiği portrede leconte, şiiri bireysel ve muhakkak duygusal itiraflar olarak gören biri olarak resmedilmiyor. hatta aslında tam tersine, insanlığın bütün çağlarının baskın niteliklerini ayıklamaya çalışan, tarihçiler, vakanüvisler, filozoflar, ruhbanlar ve bilim insanları üzerinden uygarlıkları okumaya çalışan bir figürin olarak biçim alıyor. yanu şiiri, kişisel itirafla sınırlamak yerine onu büyük uygarlık anlatılarının yoğunlaştırılmış ifadesi olarak yüce bir makama konumlandırıyor. bu yüzden kabul konuşmasındaki bu şiir anlayışı, ne genç ne de ihtiyar lisle için tesadüfi değil; leconte’un zihinsel alışkanlıklarıyla doğrudan bağlantılı. en azından şimdilik. metnin daha da ilginç tarafı, şiirin kökenini tarif ederken kullandığı dil. leconte, erken insan topluluklarının korkuları, tutkuları, hüsranları, kutlamaları ve efsaneleri içinden sembolik insanlar doğduğunu söyler. sonra bu figürler için homeros ile valmiki -başka bir deyiş ile, adi kavi, ilk şair- örneğini verir: "l’humanité les tient pour les révélateurs antiques du beau et immortalise les noms d’homère et de valmiki." leconte de lisle/ albert peyre, p.203 elbette vyasa'nın mahabbarata'sını değil de (ramayana)'nın şairi valmiki'yi seçmesinin sebebi basitçe nazımı nesirden üstün tutması, onu nesrin de atası saymasından geliyor bana kalırsa.

bu örneği esasen etkileyici olmasa dahi aslında şu sebeple veriyorum; buradaki révélateurs kelimesi özellikle dikkat çekici çünkü yalnızca yaratıcı anlamına gelmiyor. açığa çıkaran, vahyeden, ifşa eden gibi çağrışımları olan bir kelime bu. yani şair burada zanaatkâr değil; neredeyse hakikatin temsilcisi adeta. bu, leconte’un tarih anlayışını da ifşa eden bir ifade çünkü anlattığı şey yalnızca şiirin geçmişi değil de belirli bir gelişim çizgisi. bu çizgiye göz gexdirecek olursak; spekturumun başında mitik ve kolektif çağlar vardır ve sonra büyük yaratıcı figürler gelir. ardından dillerin değiştiği, kültürlerin bozulduğu, biçimlerin çözüldüğü dönemleri izleriz ve sonra bir durgunluk hakim olur. bunun bir spekturumdansa bir döngü olduğunu ise yeniden doğuş mitiyle keşfederiz. bu modelin doruk noktası klasik fransız şiirine yönelttiği eleştiride ortaya çıkıyor. iki yüzyıllık bir lirik uyuşukluktan söz etmek çok da hafif bir sitem sayılmaz. enfin, messieurs, à cette léthargie lyrique de deux siècles succède un retour irrésistible vers les sources de toute vraie poésie... neredeyse bir haçlı seferi çağrısı. cümledeki coşkuyu duyabiliyor musunuz? lirik uyuşukluk ifadesi çok şey anlatıyor burada. kklasik canlılığını kaybetmiş, gözden düşmüş bir yapı olarak resmediliyor. bu da hugo’nun gelişini yalnızca büyük bir şairin ortaya çıkışı olmaktan çıkarıyor ve hugo artık şiirin yeniden dirilişinin simgesi hâline geliyor. bir nevi isa'ya peruk takmak gibi...

başta da sözünü ettiğim gibi; leconte’un en maharetli yanı, victor hugo’yu överken onu bir edebiyatçının biyografik sınırlarından sistemli biçimde çıkarıp neredeyse tarihsel bir doğa kuvvetine dönüştürüyor olması. yani artık iyi yazmış bir şairden söz edilemez. belirli bir çağın bütün çelişkilerini, tutkularını, korkularını, ideallerini ve krizlerini kendi bünyesinde taşıyan bir figür inşaasıdır bu. leconte’un hugo’ya yaklaşımı, tam da bu yüzden, klasik anlamda bir edebiyat eleştirisi sayılır mı emin olamıyorum. hugo’nun zayıf yanlarını, poetik sınırlılıklarını, abartılarını, retorik taşkınlıklarını ya da kimi zaman kendi imgesinin esiri oluşunu tartışmak mümkün ama onun yerine, hugo’yu tarihsel zorunluluğun doğal sonucu gibi çerçevelemeyi seçiyor lisle. bir fırtına, tsunami, yahut zelzele gibi. yani hugo bir seçime değil, tam olarak bir sonuca dönüşüyor doğal olarak. bunu en büyük memtoru ve dostuna bir iltifat olarak atfetmesi bir kenara, aslında şiirin biçimini de bu şekilde yeniden kurması fikrimce dahiyane bir iştir. o fikre katılayım ya da katılmayayım, fesleğen, hatırladınız mı? "l’avènement d’un homme de génie, d’un grand poète surtout, n’est jamais un fait spontané sans rapports avec le travail intellectuel antérieur," yeni bir fikir değildir ancak bunu bir manifestoya dönüştürmek başka bir mesele.

bakın, biz insanlık olarak gökten kucağımıza düşen deha anlatısını severiz, bu çiğ romantizmi kabullenmek gerek. oysa lisle bu kavramı mucize gibi sunmamayı tercih ediyorr. yani tarihsel hazırlığın doğal bir ürünü olarak ifade ediyor ama leconte’un yaptığı şey benim söylemimden çok çok daha incelikli ve bu romantik anlatıdan daha tehlikeli. hugo’yu tarihsel hazırlığın sonucu ilan ederken aynı anda onu bu hazırlığın zirvesine de yerleştirip neredeyse bir elçi, prophet olarak resmediyor. bu yaklaşım, xix. yüzyıl fransız kültürel özgüveninin de çok ama çok tipik bir tezahürü çünkü şiir tarihinin anlatısı aslında bir tür uygarlık anlatısı. antik çağlardan, mitlerden, yunan trajedisinden, rönesans’tan, fransız klasisizminden geçerek modernliğe gelen bir çizgi kuruluyor ve hugo bu çizgide doğal olarak devasa bir düğüm noktasına dönüşüyor. ilginç olan şu ki, lleconte bunu yaparken nesnel görünmeye de çalışıyor. sanki yalnızca tarihsel gelişimi anlatıyormuş gibi davransa da pek başaramıyor elbette zira açıkça anlatının yapısı son derece seçilmiş ve ideolojik. mesela orta çağ’dan söz ederken kullandığı ton dikkat çekici derecede sert. onu utanç verici, karanlık bir çağ olarak yorumluyor, ki haksız sayılmaz. bkz: "après les noires années du moyen âge, années d’abominable barbarie" ifadesi. *

bu dil, muhakkak bir insanın dili ancak tarihçinin değil; değer yargısı üreten bir anlatıcının dili. üstelik oldukça fransız aydınlanmacı refleksi taşıyan bir dil de sayılır bu. orta çağ burada karmaşık tarihsel bir dönem değil, kültürel karanlığın simgesine dönüşmüş vaziyette. böylece anlatı da lisle'nin isteğine göre temizleşiyor: karanlık, yozlaşma, uyuşukluk, sonra yeniden uyanış ve başa dönüş, tıpkı ouroboros gibi. bu dramatik yapı, hugo’yu daha da büyütmek için gerekli. bunu sıradan bir poetik değişim olarak okuyamayız, bu neredeyse destansı öğeler taşıyan bir kurtuluş anlatısı. ramayana burada boşuna imgelenmiyor. burada leconte’un kendi konumu da ilginçleşiyor tabii çünkü bunu yazan adam, bildiğimiz anlamda hugo’nun halefi gibi görünen biri değil. peyre, biyografisinde bu gerilimi çok daha altını çizerek anlattığı için onu seçtim aslında. peyre’nin çizdiği leconte, duygusal taşkınlıklardan çok disiplinli poetik inşaya yaslanan, tarihe ve mitolojiye arkeolojik titizlikle yaklaşan, neredeyse heykeltıraş gibi çalışan bir sanatçı. bunlar hugo'yu tanımlayacak kelimeler olmazdı. bu yüzden kendime sorup duruyordum, tamam bu bir anma işlevi de görmeli ama lisle neden hugo’ya bu kadar büyük bir alan açıyor, diye. cevap mutlaka basit bir kişisel hayranlıktan ileri gelemeyecek kadar açıkça önümde duruyordu aslında. leconte bir açıdan sinsice kendi poetik soy ağacını meşrulaştırmaya çalışıyor tüm konuşma boyunca. kendine bir soy kütüğü inşa ediyor, üstelik sadece kendisine de değil. elbette ki kendi sanatsal temsilini boşlukta kuramazdı. bir geleneğe yerleşmek zorundaydı. hugo’yu överken aslında fransız şiirinin büyük sürekliliğine kendini de dahil ediyor. bu kurumsal bağlamda daha da anlam kazanır böylece zira académie française fransız edebiyatının sembolik meşruiyet kazanmak için en ideal noktalarından biri. peki sahiden lisle'nin ifadesine göre bu büyük ve yüce şair, sahiden her şeyin özünü şiirsel öze dönüştürmeyi başarmış mıdır? * yani tüm bu devinimin içinde 'dehaların soyundan gelen' hugo bir dönüştürücü güç kapasitesine ulaşabilmiş midir? bu arada bana kalırsa belki de en dikkat çekici tarafı, leconte’un hugo’nun değişken politik çizgisini zayıflık olarak değil büyümenin işareti gibi okuması ve bu koruyucu retoriğin kumaşları arasına sarmalayarak onu bir mite dönüştürme gayreti. dediğim gibi bu inanılmaz bir koruyucu bir retorik. hugo’ya yöneltilen klasik eleştirilerden biri acıkça tutarsızlıktır: royalist gençlik, katoliklik, sonra cumhuriyetçilik, sosyal adalet dili, sürgün retoriği derken hugo sahiden istikrarsız bir çizgide yürür hayatı boyunca. ironiktir ki kendi edebi mitini hugo üzerinden kurarak şeytan çıkaran leconte’un dünyası, peyre’nin anlattığı kadarıyla, çok daha karanlık bir metafizik taşımakla kalmaz; tanrıların insan icadı olduğu, doğanın kayıtsızlığı ve tüm bu dayanılmaz kozmik boşluğun altında insanın trajik ölçüde küçücük kaldığı bir dünya tasviridir o. bu yüzden reception discourse’daki yücelik tonu biraz da kurumsal retorik gibi okunmalı bence. yani şuna getiriyorum lafı; académie française gibi köklü bir kurumun içinde söylenen sözlerin nötr olduğunu düşünmek saflık olurdu. yemin ediyorum kendimi şu an düz dünyacı gibi hissediyorum. neyse, önemli değil, feda edilebilir bir piyonum. académie française yalnızca yazarların toplandığı prestijli bir salon sayılmaz. daha çok fransız kültürel sermayesinin törensel dolaşıma sokulduğu bir kurum işlevi görür esasen. svenska akademien, accademia della crusca ya da royal society falan gibi düşünün. hangi metinlerin ulusal hafızaya dâhil edileceğine, hangi estetik biçimlerin meşru sayılacağına burada hüküm veriliyor. elbette académie française, fransız kültürünü tekeline aldı sloganları atmıyorum ki atabilmem için çabalamıyorlar desem yalan olur ancak çok daha rafine bir iddiada bulunuyorum aslında. her kültürel kurum yalnızca eserleri değerlendirmez; meşruiyet üretir elbette. académie française’in tarihsel işlevlerinden biri de tam olarak bu. hangi figürlerin ölümsüz ilan edileceğine dair sembolik otorite üretmek korkunç bir güç. bu suçlama değil, kültür sosyolojisinin oldukça temel bir tespiti sayılabilir. tekerleği yeniden icat etmiyorum işin doğrusu. zaten metnin kendisi de bunu açık ediyor. bu arkadaş meclisinde toplanıp şarap içerek yapılan bir victor hugo övgüsü değil. birini yalnızca övmüyorsun; onu norm haline getiriyorsun. bu anlamda kültürel hegemonya kelimesi kullanılabilir ama biraz açmak gerek çünkü gramsci anlamında bilinç manipülasyonu gibi kaba politik okumaya kaçmak istemiyorum. kültürel meşruiyet tekeli demek daha isabetli. yani... les immortels lakabı bile başlı başına inanılmaz bir şey. adamlar literally kendilerine ölümsüz diyorlar. bu zaten törensel sembolik iktidarın kristalleşmiş hali. leconte’un konuşmasının gerçek önemi tam burada yatıyor. çünkü hugo’yu övme kisvesi altında aslında şiirin, dehanın ve fransız kültürünün ne olduğuna dair normatif bir çerçeve çiziyor. bu yüzden lisle’in konuşmasını yalnızca victor hugo’ya yazılmış bir methiye gibi okumak, metnin gerçek işlevini ciddi biçimde ıskalamak olur. fransız edebiyatının kendi kendine yazdığı bir medeniyet anlatısından ibaret. bunu özellikle lisle'nin hugo’nun estetik gücünü anlatırken kullandığı uzun pasajlarda görmek mümkün:

"il a su transmuter la substance de tout en substance poétique, ce qui est la condition expresse et première de l’art, l’unique moyen d’échapper au didactisme rimé, cette négation absolue de toute poésie; il a forgé, soixante années durant, des vers d’or sur une enclume d’airain; sa vie entière a été un chant multiple et sonore où toutes les passions, toutes les tendresses, toutes les sensations, toutes les colères généreuses qui ont agité, ému, traversé l’âme humaine dans le cours de ce siècle, ont trouvé une expression souveraine. "

her şeyin özünü şiirsel öze dönüştürmeyi başarmıştır; bu, sanatın ilk ve açık şartıdır, şiirin mutlak inkârı olan kafiyeli didaktizmden kaçmanın tek yoludur; altmış yıl boyunca tunç bir örs üzerinde altın mısralar dövmüştür; bütün hayatı, bu yüzyıl boyunca insan ruhunu sarsan, titreten, kat eden bütün tutkuların, şefkatlerin, duyumların ve cömert öfkelerin egemen ifadesi olan çok sesli bir şarkı olmuştur.

burada hugo estetik totalite hâline gelip anıtsallaştırılıyor. bir yazarı hak ettiği konuma koymakla onu kültürel mutlaklık hâline getirmek arasında ciddi farklar vardır. bu pasajda kullanılan retoriğin yapısı da dikkat çekici. tunç örs üzerinde altın mısralar dövmek gibi imgeler, hugo’yu yalnızca duygusal yaratıcı değil, neredeyse maddenin özünü dönüştüren kozmik bir zanaatkâr gibi resmediyor. hephaistos gibi tıpkı. dönem avrupasına bakınca açıkça görürüz ki deha çoğu zaman yalnızca yüksek yetenek anlamına gelmez aslında. daha çok tarihsel ölçekte iş gören, sıradan insani ölçülerin dışında işleyen, çağları temsil eden ve neredeyse mitik bir figür demektir. yani, en başında söylediğim doğal afet gibi anlatısına benzer.

" ıl est de la race, désormais éteinte sans doute, des génies universels, de ceux qui n’ont point de mesure, parce qu’ils voient tout plus grand que nature; de ceux qui, se dégageant de haute lutte et par bonds des entraves communes, embrassent de jour en jour une plus large sphère..."


muhtemelen artık tükenmiş olan evrensel dehalar soyundandır; ölçü tanımayanlardandır, çünkü her şeyi doğanın kendisinden daha büyük görürler; ortak sınırlamalardan sıçrayarak kurtulan ve her geçen gün daha geniş bir alanı kuşatanlardandır."

leconte hugo’yu eleştirmiyor demiştim ya, çünkü hugo artık eleştirinin nesnesi değil onun için zira tarihsel olarak insan olmaktan çıkarılmış, kurucu mit figürü hâline getirilmiş durumda. yani denilebilir ki belki peyresci bir ifadeyle, lisle, zaten bu mitik poetika ile bütünleşmiş durumda; "ıl étudia les historiens, les philosophes et les savants de tous les peuples de l’univers. ıl lut aussi les poètes grecs, depuis homère jusqu’à théocrite. c’est à tout ce passé lointain que le prestigieux poète demanda la vivante matière de sa poésie." (dünyanın bütün halklarının tarihçilerini, filozoflarını ve bilginlerini inceledi. homeros’tan theokritos’a kadar yunan şairlerini okudu. şiirinin canlı malzemesini bu uzak geçmişten aldı.") albert peyre, leconte de lisle, p.207

aslında bu kurduğum argümanı destekler nitelikte çünkü bu bize leconte’un poetikasının öznel romantik taşkınlıktan ziyade arkeolojik estetik, uygarlık rekonstrüksiyonu, nesnel şiir ideali gibi mefhumların üzerine kurduğunu gösterir kabaca. beni de büyüleyen bu meksika açmazı aslında. leconte’un anlattığı edebiyat tarihi tarafsız değil. belirli bir ilerleme anlatısı üzerine kurulu. erken insanlıkla yaratıcı mit çağı. antik dünya ve biçimsel olgunluk. orta çağ ve barbarlık. klasik disiplin ve kuruma. romantik patlama ve elbete yeniden doğuş. bu yapı epey teleolojik. tarih burada açık uçlu bir süreç değil; önceden anlam yüklenmiş bir gelişim hattı sadece. burada da yazarla metin arasında ilginç bir ikilik oluşuyor. buradan sonra derlemenin sonundaki alexander dumas fils bölümüyle birlikte belle époque öncesi fransız kültürel özbilincine ve dinin seküler bir din formuna dönüşmesine değinebiliriz ancak bu sadece doğrulama sağlamaktan başka bir işlev görmez. üstelik... iyi bir yemeği çöpe atacak değilim ancak tabağın dibini sıyırmak için de meşru bir gerekçe yok. elminster the begrudging, keyifli okumalar diler.


"après les noires années du moyen âge, années d’abominable barbarie, qui avaient amené l’anéantissement presque total des richesses intellectuelles héritées de l’antiquité, avilissant les esprits par la recrudescence des plus ineptes superstitions, par l’atrocité des mœurs et la tyrannie sanglante du fanatisme religieux..." p.3

"la poésie moderne, reflet confus de la personnalité fougueuse de byron, de la religiosité factice et sensuelle de chateaubriand, de la rêverie mystique d’outre-rhin ou du réalisme des lakistes, se trouble et se dissipe. rien de moins vivant et de moins original en soi, sous l’appareil le plus spécieux. un art de seconde main, hybride et incohérent, archaïsme de la veille, rien de plus. la patience publique s’est lassée de cette comédie bruyante jouée au profit d’une autorité d’emprunt. les maîtres se sont tus ou vont se taire, fatigués d’eux-mêmes, oubliés déjà, solitaires au milieu de leurs œuvres infructueuses. les poètes nouveaux, enfantés dans la vieillesse précoce d’une esthétique inféconde, doivent sentir la nécessité de retremper aux sources éternellement pures l’expression usée et affaiblie des sentiments généraux. le thème personnel et ses variations trop répétées ont épuisé l’attention; l’indifférence s’en est suivie à juste titre; mais s’il est indispensable d’abandonner au plus vite cette voie étroite et banale, encore ne faut-il s’engager en un chemin plus difficile et dangereux que fortifié par l’étude et l’initiation. ces épreuves expiatoires une fois subies, la langue poétique une fois assainie, les spéculations de l’esprit et les émotions de l’âme perdront-elles de leur vérité et de leur énergie quand elles disposeront de formes plus nettes et plus précises? rien certes n’aura été délaissé ni oublié; le fonds humain et l’art auront recouvré la sève et la vigueur, l’harmonie et l’unité perdues. et plus tard, quand ces intelligences profondément agitées se seront apaisées, quand la méditation des principes négligés et la régénération des formes auront purifié l’esprit et la lettre, dans un siècle ou deux, si toutefois l’élaboration des temps nouveaux n’implique pas une gestation plus lente, peut-être la poésie redeviendra-t-elle le verbe inspiré et immédiat de l’âme humaine?..." p.35

"du reste, nul n’a été, dans ses actes comme dans ses œuvres, plus sincère et plus convaincu que lui, toujours. nous avons tous le droit de modifier les idées politiques et religieuses que la famille et la société ont imposées à notre enfance ignorante et soumise ; c’est affaire entre notre conscience et nous. si le coup de tonnerre du chemin de damas a raison pour saint paul, si la parole de saint ambroise a raison pour saint augustin, qui prouvera tout de suite, quand nos idées se modifient, que ce n’est pas saint ambroise que nous écoutons ou le ciel lui-même qui nous parle?" p.55

"or, dieu, selon le poète, étant toute justice et toute bonté, et les âmes qu’il crée n’étant déchues et corrompues que par l’ignorance de la vérité, ignorance où elles se complaisent ou qui leur est infligée, a voulu que toutes fussent appelées ; si elles le désirent, à la réhabilitation définitive ; mais leur immortalité est conditionnelle, et beaucoup d’entre elles sont condamnées à l’anéantissement total.

telle est la foi de victor hugo. ıl a été toute sa vie l’évocateur du rêve surnaturel et des visions apocalyptiques. ıl est enivré du mystère éternel." p. 21
devamını gör...

ajdar'lı bölümü izleyeceğim. daha önce oturup da baştan sona izlemişliğim yok.
devamını gör...

bugün bildiğimiz "aslan" sözcüğünün eski türkçedeki halidir. "arsıl" (sarı renkli, kumral) sözcüğünden türetilmiştir. sarı renkli yırtıcı hayvan manasına gelir.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bütün kırıkları toplamış, bir tane normal adam yok.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

eski türkçede "leopar" demektir. türkçeden farsçaya da geçmiştir.
bugün hala şu şekilde kullanılır; (bkz: pars)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

"kapan, yakalayan" anlamına gelir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ben kapıcı değilim, apartman görevlisiyim demek gibi bir şey bu.

çıplaksın yani.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim