zaman tüneli
the dinner club
saskia noort romanından uyarlanmış (hollanda) netflix dizisi. tüm bölümleri izlerken afalladım bazen. kimin eli, kimin cebinde yani kafam karıştı. ihanet, yalan dolan, dolandırıcılık… kısacası her şey var.
yok, yani ben enjoy seviyorum galiba. bunu izleyince modum düştü. bu kadar entrika bana çok fazla. *
yok, yani ben enjoy seviyorum galiba. bunu izleyince modum düştü. bu kadar entrika bana çok fazla. *
devamını gör...
ruh eşinin var olma ihtimali
tabii herkesin aklına karşı cinsi geliyor. illa sekste olması lazım. benim ruh eşim tuhaf bir şekilde erkek yiğenim. leb demeden leblebisini, leb demeden leblebimi anlıyor.
kız halaya, erkek dayıya çekermiş derlerdi de, bu kadar da olmaz ki ama. aynı keyfi zeka, aynı dünyayı ve insanları umursamamazlık, aynı kendini sevme, aynı fedakarlık potansiyeli, aynı sinir, aynı konuşma biçimi, aynı üslup, aynı zıprılık. sanırsın benden kopyalamışlar ya da beni ondan, ne fark eder ki?
beni hiç kafamı ütülemek için aramaz mesela, sadece para istemek için. tamamen pragmatik sebeplerle. hiç gizleme ihtiyacı bile duymuyor. çünkü benim bu duruma alınmayacağımı biliyor. bir insanla kurabileceğim en gerçek ilişki.
benim yanımda rahat, yediği her boku anlatıyor. hiçbir gizlisi, saklısı yok. benim de ona karşı öyle. ben onunla dalga geçiyorum, o da benimle. ikimiz de gülüyoruz, geçiyoruz. hiçbir alınganlık, küslük falan yok.
babası babama, anası anama benziyor. bu da bizi yakınlaştıran bir husus. ikimizin anası da onbir yaşımızda intihar etti. ikimizin babası da bol keseden yalancı, dolandırıcı, umut taciri, ahlak satıcısı, bol kepçe cilacı. herkese yutturuyorlar, biz hariç.
tipimiz birbirimize benzemiyor ama, o sarışın, mavi gözlü. geçen konuştum, annesi gibi kalp hastası çıkmış o da. dedim; genlerimiz bok gibi kanka, yapacak bir şey yok. he, öyle dayı diyor.
büyüdükçe daha çok bana benzeyecek üstelik. bu sevindiğim bir husus değil elbette. bazı şeylerin onun için farklı olmasını isterdim ama olmayacak, biliyorum. ama üzülmüyorum. o da benim gibi her şeye rağmen devam edebilecek bir ruh. daha da kötüsü devam edebilmeyi bile umursamayışımız. bunun bir noktada sona ereceğini bir o biliyor, bir de ben. ikimizde yadırgamıyoruz.

işin gücün rast gitsin kanki. ama gitmeyecek, biliyorum. öylesine söylüyorum. öylesine söylediğimi sen de biliyorsun ve yarım ağız, senin de diyorsun.
kız halaya, erkek dayıya çekermiş derlerdi de, bu kadar da olmaz ki ama. aynı keyfi zeka, aynı dünyayı ve insanları umursamamazlık, aynı kendini sevme, aynı fedakarlık potansiyeli, aynı sinir, aynı konuşma biçimi, aynı üslup, aynı zıprılık. sanırsın benden kopyalamışlar ya da beni ondan, ne fark eder ki?
beni hiç kafamı ütülemek için aramaz mesela, sadece para istemek için. tamamen pragmatik sebeplerle. hiç gizleme ihtiyacı bile duymuyor. çünkü benim bu duruma alınmayacağımı biliyor. bir insanla kurabileceğim en gerçek ilişki.
benim yanımda rahat, yediği her boku anlatıyor. hiçbir gizlisi, saklısı yok. benim de ona karşı öyle. ben onunla dalga geçiyorum, o da benimle. ikimiz de gülüyoruz, geçiyoruz. hiçbir alınganlık, küslük falan yok.
babası babama, anası anama benziyor. bu da bizi yakınlaştıran bir husus. ikimizin anası da onbir yaşımızda intihar etti. ikimizin babası da bol keseden yalancı, dolandırıcı, umut taciri, ahlak satıcısı, bol kepçe cilacı. herkese yutturuyorlar, biz hariç.
tipimiz birbirimize benzemiyor ama, o sarışın, mavi gözlü. geçen konuştum, annesi gibi kalp hastası çıkmış o da. dedim; genlerimiz bok gibi kanka, yapacak bir şey yok. he, öyle dayı diyor.
büyüdükçe daha çok bana benzeyecek üstelik. bu sevindiğim bir husus değil elbette. bazı şeylerin onun için farklı olmasını isterdim ama olmayacak, biliyorum. ama üzülmüyorum. o da benim gibi her şeye rağmen devam edebilecek bir ruh. daha da kötüsü devam edebilmeyi bile umursamayışımız. bunun bir noktada sona ereceğini bir o biliyor, bir de ben. ikimizde yadırgamıyoruz.

işin gücün rast gitsin kanki. ama gitmeyecek, biliyorum. öylesine söylüyorum. öylesine söylediğimi sen de biliyorsun ve yarım ağız, senin de diyorsun.
devamını gör...
bir kızın en güzel çeyizi bakılmamış falıdır
meme falından bahsediyor.
devamını gör...
atina okulu
atina okulu evet istidlali aklın kurucusudur. yani gidimli akıl, çıkarımsal akıl denen şeyin kurucuları buradadır.
lakin bu okul doktriner bir okuldur. yani dışa kapalı ve tekçidir ve dahi indirgemecidir. bugün anladığımız anlamda bilgi yoktur. yani akademik bilgi yoktur. ne var peki? bildiğine göre yaşamak var. misal diyelim sen bir sokrates filozofusun , sokrates gibi yaşarsın. yaşamak senin felsefenin sağlamasını yapar. onlara göre matematik de bir felsefe ve yaşama biçimidir. her şey varlığın bir dilidir. yani felsefeleri ayrı dinleri ayrı değil. evren tasavvurları ve evren iç içe. resim, yorum, inanç hepsi bir arada. ve öğreti tarzı bir felsefe var.
lakin bu okul doktriner bir okuldur. yani dışa kapalı ve tekçidir ve dahi indirgemecidir. bugün anladığımız anlamda bilgi yoktur. yani akademik bilgi yoktur. ne var peki? bildiğine göre yaşamak var. misal diyelim sen bir sokrates filozofusun , sokrates gibi yaşarsın. yaşamak senin felsefenin sağlamasını yapar. onlara göre matematik de bir felsefe ve yaşama biçimidir. her şey varlığın bir dilidir. yani felsefeleri ayrı dinleri ayrı değil. evren tasavvurları ve evren iç içe. resim, yorum, inanç hepsi bir arada. ve öğreti tarzı bir felsefe var.
devamını gör...
bir kızın en güzel çeyizi bakılmamış falıdır
ed.
bu da benden.
bu da benden.
devamını gör...
the neon god, pt. 1: the rise
2004 yılında yayımlanan, w.a.s.p.'ın on birinci stüdyo albümü ve iki bölümlük bir rock operasının ilk perdesi. ikinci bölüm aynı yıl the demise adıyla geldi. blackie lawless'ın kafasında basit ama ağır bir soru var albümün merkezinde: "neden buradayım?".
hikayenin merkezinde jesse isimli, çocukluğu istismar ve yalnızlıkla geçmiş bir yetim var. zamanla insanları okuyabildiğini ve manipüle edebildiğini keşfediyor; bu yetenek de onu bir tür sahte kurtarıcı figürüne dönüştüren yolun başlangıcı oluyor. lawless, albümün fikrini geliştirirken kült liderlerinin ve insanların neden böyle figürlerin peşinden gittiğinin arka planını da araştırdığını anlatmıştı.
albümün ilginç tarafı, klasik bir "şarkıları peş peşe dizdik" çalışmasından ziyade gerçekten bir hikaye anlatmaya çalışması. overture ile açılıyor; kısa geçiş parçaları, tekrar eden temalar ve karakter odaklı şarkılarla ilerliyor. sister sadie, asylum #9, what i'll never find ve the raging storm gibi parçalar da bu hikayenin farklı ruh hallerini taşıyor. bu yüzden albümü dinlerken tek tek şarkılardan ziyade bütünüyle dinlemek daha anlamlı geliyor.
bir tarafıyla the crimson idol'ın devamında duran bir çalışma. yine yalnızlık, sevgisizlik, aidiyet arayışı ve insanın kendisini başka bir şeyle doldurmaya çalışması var. ama bu kez mesele sadece bir rock yıldızının yükselişi değil; 'bir insanın içindeki boşluğun nasıl bir inanca, güce ve sonunda manipülasyona dönüşebileceği.'
ve bence albümün en güzel tarafı da burada. "neon god" dediği şey aslında gökten inen bir tanrı değil. insanın kendi boşluğunda yarattığı tanrı. birileri tarafından sevilmek, anlaşılmak ve bir yere ait olmak isteyen bir insan düşünün. sonra bu ihtiyacın yerini güç alıyor. insanlar seni dinlemeye başladıkça, bir zamanlar aradığın sevgiyi onların sana duyduğu bağlılıkta bulmaya çalışıyorsun. ama insanın içindeki boşluk, ne kadar insanla doldurulursa doldurulsun yine boşluk olarak kalabiliyor.
2004 tarihli bu albümü bugün ilginç yapan da biraz bu. hikaye eski olabilir; ama insanın sevilme, ait olma ve anlam bulma ihtiyacı hiç eskimiyor. ve bazen insanın aradığı tanrı gökyüzünde değil. kendi içindeki boşluğun tam ortasında duruyor.
hikayenin merkezinde jesse isimli, çocukluğu istismar ve yalnızlıkla geçmiş bir yetim var. zamanla insanları okuyabildiğini ve manipüle edebildiğini keşfediyor; bu yetenek de onu bir tür sahte kurtarıcı figürüne dönüştüren yolun başlangıcı oluyor. lawless, albümün fikrini geliştirirken kült liderlerinin ve insanların neden böyle figürlerin peşinden gittiğinin arka planını da araştırdığını anlatmıştı.
albümün ilginç tarafı, klasik bir "şarkıları peş peşe dizdik" çalışmasından ziyade gerçekten bir hikaye anlatmaya çalışması. overture ile açılıyor; kısa geçiş parçaları, tekrar eden temalar ve karakter odaklı şarkılarla ilerliyor. sister sadie, asylum #9, what i'll never find ve the raging storm gibi parçalar da bu hikayenin farklı ruh hallerini taşıyor. bu yüzden albümü dinlerken tek tek şarkılardan ziyade bütünüyle dinlemek daha anlamlı geliyor.
bir tarafıyla the crimson idol'ın devamında duran bir çalışma. yine yalnızlık, sevgisizlik, aidiyet arayışı ve insanın kendisini başka bir şeyle doldurmaya çalışması var. ama bu kez mesele sadece bir rock yıldızının yükselişi değil; 'bir insanın içindeki boşluğun nasıl bir inanca, güce ve sonunda manipülasyona dönüşebileceği.'
ve bence albümün en güzel tarafı da burada. "neon god" dediği şey aslında gökten inen bir tanrı değil. insanın kendi boşluğunda yarattığı tanrı. birileri tarafından sevilmek, anlaşılmak ve bir yere ait olmak isteyen bir insan düşünün. sonra bu ihtiyacın yerini güç alıyor. insanlar seni dinlemeye başladıkça, bir zamanlar aradığın sevgiyi onların sana duyduğu bağlılıkta bulmaya çalışıyorsun. ama insanın içindeki boşluk, ne kadar insanla doldurulursa doldurulsun yine boşluk olarak kalabiliyor.
2004 tarihli bu albümü bugün ilginç yapan da biraz bu. hikaye eski olabilir; ama insanın sevilme, ait olma ve anlam bulma ihtiyacı hiç eskimiyor. ve bazen insanın aradığı tanrı gökyüzünde değil. kendi içindeki boşluğun tam ortasında duruyor.
devamını gör...
ayak parmakları arasından sigara içen erkek
diğer ayagiyla kafasını yaşıyor , eliyle de götünü kaşıyor.
(bkz: devotus atheus (yazar))
(bkz: devotus atheus (yazar))
devamını gör...
halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama
allah'ın elçilerini bile içeri atabileceğiniz suç.
sonuçta elçiler, hedef toplumun değerlerini değiştirmek için gönderilirler...
sonuçta elçiler, hedef toplumun değerlerini değiştirmek için gönderilirler...
devamını gör...
trump'ın avukatına çorumlu damat
yumuşak güç ile dünya liderini yönlendiririz.
helal bizim millete. bizim insana.
helal bizim millete. bizim insana.
devamını gör...
foot gourmet'in favori yönetmeni
devamını gör...
sevimlihortlakkespır (yazar)
#4074950
başüstüne
başüstüne
devamını gör...
kelle almak
herhangi bir zümreden herhangi birinin herhangi bir mecrada kullanabildiği ilginç bir argo söz kalıbı.
devamını gör...
trackbass
(bkz: donald durand)
mükemmel bir şarkı. altyapı fazlasıyla fresh, high ve de havalı.
mükemmel bir şarkı. altyapı fazlasıyla fresh, high ve de havalı.
devamını gör...
ayakları yorganın altında bile ısınmayan insan
ilk boşlukta sizi de titretmek için de kendini hazır tutuyor olabilir.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
love forever
love is free
let's turn forever
you and me...
love is free
let's turn forever
you and me...
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...


