zaman tüneli

belki amerika'da filan vardır ama türkiye'de erkeğe meriçlik yapan kadın hiç görmedim, zaten böyle bir şey yapmaya kalksa daha ilk günden amacına ulaşıp meriçlik yaptığı erkeğin götüne ikinci günden tekmeyi basar. türkiye böyle bir ülke ne yazık ki.
devamını gör...

satılmış’a talibim.
devamını gör...

bir durum tespiti.

ismi meriç olan bir adet arkadaşa sahip olamamaktan kaynaklı bir durumdur. bazıları da şeref isimli arkadaştan yoksundur. adalet diye bir kız arkadaşımız vardı mesela, ölünce adaletsiz kaldık. kahraman'ı da kansere kaybettik. satılmış vardı bir tane, onu da satamadık, öyle duruyor. ilgilenenler dm.

tengri iyi isimli arkadaşlarla karşılaştırsın. isimlere çok anlam yükleniyor malum.
devamını gör...

şeref isimli bir arkadaşımız vardı. ismimin hakkını vereceğim lan, verin şerefinizi diye ağlayınca, kıyamadık, hepsini ona bıraktık. şeref'te mesela hepimize yetecek kadar var. isteyen adres verirse, kargoyla yollarım yani.

şeref'i yollayınca şerefsiz kalacağız ama sizden değerli mi canım?
devamını gör...

buse varol ile gelinevi izlerken boşnak geline sulanmak kadar kolay olmasa gerek. olum o senin yengen, yengen diyen bir adnan bey de yoksa ortalıkta, tadından yenmez.
devamını gör...

fısıltılar bir isim söylüyor

sabah geldi ama ısıtmadı.
mutfak penceresinden sızan ışık grinin bütün tonlarını denedi, hiçbirinde karar kılamadı. selin çaydanlığı ocağa koydu, sonra koyduğunu unuttu, bir daha koydu. elleri işe yaramaz gibi duruyordu avucunun içinde. defteri doruk almış, oturma odasının en uzak rafına, iki eski ansiklopedi cildinin arasına sokmuştu. oraya koyarken yüzünde, bir çocuğu uyutur gibi dikkatli bir ifade vardı, selin bunu fark etti ama bir şey demedi.
«rutubet» dedi doruk, kahvesine şeker atarken. «her şeyin cevabı rutubet. mürekkep eski kâğıtta nem çeker, harfler yayılır, sen de dün gece yokmuş sanırsın.»
«harfler yayılmamıştı. yazılmıştı.»
«selin.»
«ne?»
cevap vermedi. kaşığı fincanın kenarına üç kez vurdu, bir tık, iki tık, üç tık, hep aynı ritimde. çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı bu, gerildiğinde yapardı. selin bunu da fark etti.
kahvaltıdan sonra işe döndüler çünkü yapacak başka bir şey yoktu, çünkü çekiç sesi düşünceden daha iyiydi. doruk üst kattaki pencere pervazlarını sökmeye başladı, selin aşağıda, girişteki lambrinin çürümüş tahtalarını kaldırıyordu. maymuncukla bir çiviyi gevşetirken tahta parçası elinde kaldı, arkasından toz ve küf kokusu geldi, bir de başka bir koku. tuzlu. deniz gibi değil, durgun su gibi. göl dibi gibi.
burnunu çekti. çalışmaya devam etti.
öğleye doğru yağmur başladı. ince, kararsız bir yağmur, camlara çarpmaktan çok onları yalayan türden. yalının içi hemen koyulaştı. selin ampulü yaktı, filaman titredi, sarardı, sonra toparladı. duvara dayalı durup bir an gözlerini kapattı. sırtını verdiği sıvanın soğukluğu gömleğinin içinden geçti.
ve o zaman duydu.
ilk başta su sesi sandı. borularda dolaşan, sıkışan bir uğultu. ama uğultunun bir ritmi vardı, inişi çıkışı, bir nefes gibi. kulağını duvara yaklaştırdı. sıva serindi, nemli, yanağına değince ürperdi. ses büyümedi ama netleşti. sözcükler değildi tam olarak. sözcük olmaya çalışan bir şeydi. bir hece belki, yuvarlanıp duran, bir türlü tam oturmayan.
«doruk?» diye seslendi. sesi çıkmadı. boğazını temizledi, bir daha. «doruk, aşağı gelir misin?»
yukarıdan çekicin durduğunu duydu. ayak sesleri, merdivenin gıcırtısı.
«ne oldu?»
«şşş. kulağını buraya koy.»
doruk ona baktı, sonra duvara baktı, sonra tekrar ona. isteksizce eğildi, yanağını sıvaya değdirdi. bir süre öyle kaldı. yağmur dışarıda sayı sayıyordu.
«su sesi» dedi doğrulurken. «boru.»
«dinle. gerçekten dinle.»
«dinledim. su.»
«bir ritmi var. nefes gibi.»
«selin.» elini omzuna koydu. elinin ağırlığı yatıştırıcı olmalıydı, olmadı. «iki gecedir doğru dürüst uyumadın. ben de uyumadım. kulak, uykusuzken insana oyun oynar. beynin boşlukları dolduruyor. örüntü görmek istiyor, görüyor.»
haklı olabilirdi. selin bunu düşünmek istedi, düşünmeye çalıştı. ama yanağında hâlâ o nefesin ısısı vardı, duvarın serin yüzeyinde beklenmedik, ince bir sıcaklık, sanki arkasında bir şey soluyormuş gibi.
«peki» dedi. «tamam.»
doruk rahatladı, bunu yüzünden okudu. yukarı çıktı. çekiç yeniden başladı.
selin duvarın önünde kaldı.
akşamüstü yağmur hızlandı. dereye dönüştü oluklar, saçaktan düzensiz bir şırıltı iniyordu. selin yemek yapmaya çalıştı, soğan doğradı, elini kesti, kanı akan parmağını ağzına götürüp durdu, acıya değil kendi dalgınlığına kızarak. doruk gelip yarayı sardı. yakınlığı iyi geldi. birbirlerine dokunmak, bu evde, giderek daha önemli bir şey oluyordu, bunu ikisi de söylemeden biliyordu.
«yarın kasabaya ineyim» dedi doruk, pansumanı bağlarken. «nem ölçer alırım. rutubet seviyesini ölçeriz, sana kara kara sayı gösteririm, sen de rahatlarsın. olur mu?»
«olur.»
«söz veriyorum, bu ev normal bir eski ev. sadece çok ihmal edilmiş.»
selin başını salladı. parmağındaki sargıya baktı. beyazdı, temizdi, bu evdeki tek temiz beyaz şey gibiydi.
o gece erken yattılar. yorgunluk uykuyu getirdi, derin, kara bir uyku, rüyasız. selin'i uyandıran yağmurun kesilmesi oldu. sessizlik, yağmurdan sonra, bir çığlık kadar keskindi. gözlerini açtı. oda karanlıktı. doruk yanında, sırtı ona dönük, düzenli soluyordu.
duvardan ses geliyordu.
bu sefer su değildi. bu sefer selin bunu ilk anda anladı, çünkü bir ritim değil bir niyet vardı seste. yatağın başucundaki duvardan, sıvanın hemen ardından, biri fısıldıyordu. alçak, kadınsı belki, ya da çok yaşlı, cinsiyeti silinmiş bir ses. tek bir sözcüğü tekrarlıyordu, art arda, sabırla, bir ninni gibi.
selin kımıldamadı. kımıldayamadı. yorganı çenesine kadar çekti, bu çocuksu hareketin saçmalığını bilerek. ses durmadı. yaklaşmadı, uzaklaşmadı. duvarın içindeydi, duvar kadar yakındı, duvar kadar ulaşılmazdı.
«reyhan» diyordu ses.
hayır. emin değildi. dinledi.
«...han. reyhan.»
bir isim. isim olduğu kesindi şimdi. iki hece, ikincisi daha uzun, ilki yumuşak. fısıltı onu heceliyordu, sanki selin'in duymasını, öğrenmesini, akılda tutmasını istiyordu.
elini uzattı, yavaş, doruk'un omzuna dokundu. doruk irkildi.
«ne» dedi uykuyla.
«dinle. lütfen. hiçbir şey deme, sadece dinle.»
ikisi de kıpırdamadan yattı. karanlıkta, nefesleri bile birbirine karıştı. fısıltı devam etti. bir kez. iki kez. reyhan. reyhan.
doruk'un bütün bedeni gerildi, selin bunu değen koluyla hissetti. demek ki o da duyuyordu. demek ki kulak oyunu değildi, uykusuzluk değildi, boşlukları dolduran beyin değildi. doruk da duyuyordu.
«tamam» dedi doruk, çok alçak sesle. «tamam. ışığı yakma. sadece bekle.»
«bir isim söylüyor.»
«duydum.»
«reyhan diyor.»
doruk cevap vermedi. yatakta döndü, yüzü selin'e baktı ama karanlıkta sadece gözlerinin yerindeki iki koyu nokta görünüyordu. elini selin'in elinin üstüne koydu. soğuktu doruk'un eli, buz gibi, oysa az önce sıcacık uyuyordu.
fısıltı kesildi.
öyle ani kesildi ki sessizlik bir gürültü gibi çarptı. ikisi de bekledi. dakikalar. hiçbir şey. sonra, çok uzakta, evin başka bir yerinde, bir tahta gıcırdadı, bir ağırlık altında eğilir gibi, sonra gevşer gibi.
«kalkmayacağız» dedi doruk. «sabaha kadar burada kalacağız. tamam mı?»
«tamam.»
ama selin uyumadı. doruk da uyumadı, bunu nefesinin düzensizliğinden biliyordu. ikisi de uyur numarası yaptı, birbirleri için, karanlıkta, saatlerce.
sabah doruk kasabaya inmedi.
nem ölçerden söz etmedi bile. kahvaltı masasında oturdular, çaylarını içmeden önlerinde soğuttular, ikisi de ilk konuşan olmak istemedi. sonunda selin dayanamadı.
«reyhan» dedi. «bu evle ilgili bir şey. kiminse o isim, bu eve ait.»
«belki eski sahipler.»
«satıcı kadın hiç isim vermemişti. dosyada da yoktu. sadece 'mülk uzun süredir boş' yazıyordu.»
doruk kalktı, pencereye gitti. dışarıda yağmur sonrası dünya ıslak ve parlaktı, otlar ağırlaşmış, dere kabarmıştı. normal bir sabah gibi görünüyordu, bu yüzden daha da kötüydü.
«belediyeye gidelim» dedi doruk. «tapu kayıtları. kim yaşamış burada, ne olmuş. öğrenirsek... bilmiyorum. belki anlamı değişir.»
«anlamı değişmez. ama en azından bilmek isterim.»
kasaba merkezi yalıdan yarım saatlik yoldaydı. belediye binası, tek katlı, badanası dökülen bir yapıydı, girişinde solmuş bir bayrak, içeride linolyum kokusu ve bir elektrikli sobanın yanmış toz kokusu. tapu işleriyle ilgilenen memur yaşlıca bir adamdı, gözlükleri burnunun ucunda, parmakları mürekkep lekeli.
«hangi mülk demiştiniz?»
«dere boyundaki yalı» dedi doruk. «kasabanın kuzey ucu. tek başına duran.»
adam gözlüklerinin üstünden baktı. bir süre baktı.
«o yalıyı mı aldınız?»
«evet. restore ediyoruz.»
adam bir şey söylemek istedi, söylemedi. arkasını döndü, raflardan tozlu bir klasör çekti, masaya koydu, sayfaları çevirdi. ıslak parmağıyla. durakladı.
«işte» dedi. «kayıt var. son tescil... kırk yıl önce. ondan sonrası yok.»
«kırk yıl mı? o zamandan beri kimse mi almamış?»
«almamış.»
«peki o zaman kim yaşıyormuş?»
adam sayfayı çevirdi, bir isme parmağını koydu. selin boynunu uzattı, okudu. soyadı silikti, mürekkep solmuştu. ama ad okunuyordu.
«reyhan» dedi selin, kendi sesini duymadan.
memur başını kaldırdı. «nereden biliyorsunuz?»
doruk araya girdi, fazla hızlı. «komşular söylemiş olmalı. bir yerde duymuşuz.»
«komşu yok ki» dedi adam. «o yalının yarım kilometre çevresinde ev yok.»
sessizlik oldu. elektrikli soba tıkırdadı.
«anlatın» dedi selin. «o aileye ne oldu? neden kayıt kesilmiş?»
adam klasörü kapattı, elini üstüne koydu, sanki kapağın tekrar açılmasını engelliyormuş gibi. içini çekmedi, sadece uzun bir süre nefesini tuttu, sonra bıraktı.
«ben buralı değilim aslında. yirmi yıldır buradayım, o yüzden hikâyeyi başkasından dinledim. söylentileri karıştırırım, kusura bakmayın. ama o aile... suyla ilgili bir şey. dere o yıllarda taşmış. büyük bir sel. yalının bodrumu su almış, hiç çekilmemiş. derler ki ev sahibi kadın, reyhan hanım, o selde...»
durdu.
«ne?» dedi selin.
«boğulmuş. kendi bodrumunda. çocuğuyla birlikte der
ler ama kayıtta çocuk görünmüyor. nüfusta da yok. reyhan hanım bekârmış kâğıtta. çocuğun kim olduğunu kimse bilmiyor.»
selin not defterine bir şey yazdı, sonra yazdığına bakmadı. kalem mürekkebi kâğıdın ucunda bir leke bıraktı, o da parmağının altında yayıldı.
«kayıtta olmayan çocuk» dedi, kendi kendine konuşur gibi.
«söylentiler böyle işte» diye omuz silkti adam. «birine inanırsınız, birine inanmazsınız. benim babaannem olsaydı, derdi ki her evin bir sahibi vardır, bir de bırakmayanı. reyhan hanım bırakmayanlardanmış.»
soba yine tıkırdadı, bu sefer biraz daha uzun. içeride yanık toz kokusu vardı, eski muhtarlıkların, kapanmış dükkânların, kimsenin açmadığı çekmecelerin kokusu.
«peki» dedi selin, defteri kapatarak. «yalıyı kim satın aldı benden önce? emlakçı eski sahibi söylemedi.»
adam gözlüğünü çıkardı, camını gömleğinin eteğine sürttü. acelesi yoktu. buraya gelenlerin hep acelesi olurdu, kendisininse hiç.
«yalı kırk yıldır satılmadı ki. sahibi çıkmadı ortaya. belediye el koydu bir ara, sonra bir vakıf aldı, sonra o vakıf kapandı. sizin emlakçı nereden buldu bilmiyorum. boş duran bir ev değil o. sahipsiz bir ev.»
«ben tapuyu imzaladım. benim adıma kayıtlı.»
«tapu kâğıt» dedi adam. gözlüğünü taktı, selin'e baktı, bakışında ne acıma ne meydan okuma vardı; daha çok, bir hava durumu tahmini okur gibi bir ilgisizlik. «kâğıt yanar. ev kalır.»
dışarı çıktığında gün batmak üzereydi. köyün tek caddesi, aslında cadde bile denemeyecek kadar dar bir yol, aşağı doğru dereye iniyordu. yolun kenarında iki yaşlı kadın, plastik sandalyelerde, battaniyeleri dizlerinde oturuyordu. selin geçerken konuşmayı kestiler. biri, elindeki ayva dilimini bıçağın üstünde tutarak baktı. öteki hiç bakmadı, sadece başını hafifçe çevirdi, sanki selin'in geçişini kulağıyla takip ediyordu.
«tünaydın» dedi selin.
cevap gelmedi. ayva dilimi bıçaktan düştü, toprağa.
arabasına bindi. kontağı çevirmeden önce bir süre öylece oturdu, ellerini direksiyonda, camdan köye baktı. burayı neden seçtiğini kendine bir kez daha sordu, her zamanki cevabı verdi: ucuzdu, sessizdi, uzaktı. üç sıfat, üç gerekçe. hepsi doğruydu, hepsi eksikti.
yalıya giden yol son iki kilometrede asfaltı bırakıyor, toprağa dönüyordu. arabanın altında taşlar takırdadı. sağda dere vardı, sol tarafta ise sazlık, kamışların arasından akşam ışığı kırık kırık geliyordu. bir yerlerde bir kurbağa başladı, sonra sustu, sonra üç tanesi birden.
yalı, yolun bittiği yerde, dereye sırtını vermiş gibi duruyordu. iki katlı, ahşap cumbalı, boyası dökülmüş bir yapı. alt kat pencereleri suya yakındı, o kadar yakındı ki yüksek sularda dalgalar cama değerdi herhalde. selin eve ilk geldiğinde bunu romantik bulmuştu. suyun sesiyle uyumak. şimdi, muhtarın anlattıklarından sonra, suyun sesi başka bir şey söylüyordu.
arabayı bahçe kapısının önüne bıraktı. kapı açıktı; sabah kapatıp kapatmadığını hatırlamadı. kapatmıştı herhalde. ya da kapatmamıştı.
içeri girdi. giriş holünde, tavanda asılı tek ampul titredi, sonra düzeldi. elektrik buralarda kendi kafasına göreydi. çantasını merdivenin ilk basamağına bıraktı, mutfağa geçti, çaydanlığı doldurdu. su borulardan gelirken bir hırıltı çıkardı, sonra bulanık aktı, sonra berraklaştı. bardağı dolduruncaya kadar bekledi.
bodrumun kapısı mutfağın yanındaydı.
ilk haftalarda oraya hiç inmemişti. emlakçı, «su basıyor ara sıra, inmeyin, nemli» demişti ve selin de inmemişti, nedeni neyse. kapı her zaman kapalıydı, üstünde eski bir sürgü vardı, sürgü paslıydı ama yerindeydi.
şimdi sürgü açıktı.
selin bardağı tezgâha koydu. suyun sesi dışarıda, derede, akmaya devam ediyordu, ama bir ses daha vardı, ondan farklı, daha yakın, daha yavaş. damlama değildi. damlama ritmiktir. bu, ara ara gelen, düzensiz bir şıpırtıydı. birinin, bir havuzun kenarında ayaklarını sallaması gibi.
«kim var orada?» dedi.
aptalca bir soruydu, bunu söylerken bile biliyordu. kimse cevap vermeyecekti, ya da cevap verirse çok daha kötü olacaktı.
kapıya yaklaştı. ahşabın üstüne elini koydu; soğuktu, beklenenden soğuk, sanki arkasında bir buzdolabı varmış gibi. aşağıdan, merdivenin indiği karanlıktan, nem değil, su kokusu geliyordu. durgun su. göl değil, dere değil. bir süredir hareketsiz kalmış, dibinde bir şeyler çürümüş su.
«burada su yok» dedi kendine. «yaz. dere alçak. bodrum kuru olmalı.»
kapıyı açtı.
merdiven aşağı, karanlığa iniyordu. ilk üç basamak görünüyordu, sonrası siyahtı. duvarda bir elektrik düğmesi vardı, parmağıyla aradı, buldu, bastı. aşağıda, çok aşağıda, çıplak bir ampul sarardı, zayıf, hastalıklı bir ışık.
ve ışıkta, basamakların bittiği yerde, su parladı.
bodrum su altındaydı. bileğe kadar değil, dize kadar belki. durgun, siyah, yüzeyinde ampulün yansıması titriyordu. muhtar doğru söylemişti bir şeyde: bu su hiç çekilmemişti. ama emlakçı kuru demişti. iki hafta önce selin kapıyı aralamış, aşağı bakmış, kuru görmüştü. betonu görmüştü. bundan emindi.
şimdi su vardı.
suyun yüzeyinde, ampulün ışığından biraz uzakta, bir hareket oldu. halka halka yayıldı, merkezinden dışarı, sanki aşağıda bir şey yüzeye çıkmış sonra tekrar inmişti. selin basamağın kenarına tutundu.
«merhaba?» dedi.
sesi bodrumda tuhaf çınladı, duvarlardan geri döndü, kendi sesi gibi gelmedi.
halkalar durdu. su yine düz oldu, bir ayna gibi, ama yanlış bir ayna, çünkü içinde tavanı değil, başka bir şeyi gösteriyordu; daha derin bir şeyi, suyun altında olması imkânsız bir derinliği.
geri çekilmesi gerektiğini biliyordu. kapıyı kapatması, sürgüyü sürmesi, sabaha kadar beklemesi gerekiyordu. bunların hepsini biliyordu ve bir basamak daha indi.
ikinci basamakta ayağının altında ahşap ıslaktı. üçüncüde su ayakkabısına değdi, buz gibiydi, yaz sıcağında olmaması gereken bir soğukluk. dördüncüde durdu.
suyun içinde, tam ampulün altında, bir şey vardı. önce bir gölge sandı, ışığın oyunu. sonra gölge biçim aldı. küçüktü. bir çocuk boyundaydı. suyun yüzeyinin hemen altında, sırtüstü, yüzü yukarı dönük, kımıldamadan duruyordu. saçları suda bir yelpaze gibi açılmıştı, yavaş yavaş dalgalanıyordu, oysa suda akıntı yoktu.
selin'in boğazından ses çıkmadı. çıkarmaya çalıştı, çıkmadı.
çocuğun gözleri açıktı.
ve o gözler, suyun altından, dosdoğru selin'e bakıyordu.
bir basamak geri gitti. ayağı kaydı, ahşabın ıslak yüzeyinde tutunamadı, dizini korkuluğa çarptı, acı dizinden yukarı yürüdü ama bağırmadı, bağıramadı. elleriyle korkuluğu kavradı. yukarı, mutfağa, aydınlığa çekti kendini.
suda, aşağıda, bir şıpırtı oldu. sonra bir tane daha, daha yakın. çocuk kımıldamıştı. ya da su kımıldamıştı. ikisini birbirinden ayırmak artık mümkün değildi.
kapıyı çarptı. sürgüyü sürdü, parmakları titriyordu, pas sürgünün yoluna çıktı, zorladı, oturdu. sırtını kapıya yasladı, yere kaydı, dizlerini göğsüne çekti. mutfağın karo zemini soğuktu, ama bodrumdaki sudan sonra bu soğukluk neredeyse rahatlatıcıydı.
devamını gör...

ümit besen'den gelsin;
alışmak sevmekten çok daha zor.
devamını gör...

bodrumun hiç çekilmeyen suyu

sabah, duvardaki şeyi görünmez kıldı. ışık böyledir. perdeyi çektiğinde selin, kitaplığın üstündeki lekenin yeniden sıradanlaştığını, sıvanın solgun bir harita parçasına dönüştüğünü gördü; o kapalı göz artık yoktu, ya da güneşin altında gizlenmeyi öğrenmişti. ikisinden hangisi olduğunu bilmek istemedi.
doruk çoktan kalkmıştı. aşağıdan gelen ses, bir çekicin tahtaya vuruşu, sonra bir küfür, sonra sessizlik. selin yorganı itti. ayağını yere bastığında tahtaların nemini çorabından duydu, sabah sabah çiy basmış gibi.
«çay demledim» diye seslendi doruk mutfaktan. «ısınmadı daha ama.»
«bir şey mi kırdın?»
«kapı pervazı. çürümüş. elle kopardım.»
mutfağa indiğinde doruk, tezgâhın kenarında, elinde bir parça tahta tutuyordu. tahta onun avucunda süngere benziyordu, basınca su veriyordu. bırakınca masaya ıslak bir leke yaptı.
«bu ev» dedi doruk, tahtaya bakarak. «nereden içine su çekiyor anlamadım. dışarısı kuru. hava kuru. duvarlar terliyor.»
«belki temelde bir çatlak vardır.»
«belki.»
çayını içmedi. bardak elinde soğudu, selin konuşurken yüzeyinde ince bir film oluştu. doruk pencereden bahçeye bakıyordu, ortancaların durduğu köşeye; o çiçekler, taşınmanın ilk günü ölü sandıkları halde, üç gün içinde kabarmıştı. kimse sulamamıştı.
«bodrumu açtın mı hiç?» diye sordu selin.
doruk döndü. «bodrum mu?»
«girişte, merdivenin altında bir kapı var. kilitli sandım ama kilit yok. sadece sürgü.»
«emlakçı bodrum demedi.»
«emlakçı çok şey demedi.»
ikisi de güldü, ama gülüş evin içinde tuhaf yankılandı, fazla uzun durdu havada, sonra birden kesildi, sanki duvarlar da gülmeyi deniyor da beceremiyormuş gibi. selin bardağını lavaboya bıraktı. suyu açtı. borulardan önce bir hırıltı geldi, sonra çamurlu bir sıvı, ardından berraklaştı.
«bakacağım» dedi.
«beraber bakalım.»
«sen pervazla uğraş. ben sadece bir göz atacağım.»
bunu neden söylediğini kendi de bilmiyordu. belki bir şeyi yalnız görmek istiyordu. belki de yalıda, taşındıkları günden beri, kendine ait olan tek şeyin merak olduğunu sezmişti; ve merakı birisiyle paylaşırsa elinden alınacağını.
bodrum kapısı, merdivenin altında, boyası dökülmüş kahverengi bir dikdörtgendi. sürgü pasla kaynamıştı. selin iki eliyle itti, kayması için tahta kaşığın sapıyla zorladı, en sonunda sürgü yerinden koptu ve kapı kendi ağırlığıyla içeri doğru açıldı. içeriden gelen hava, yüzüne bir bez gibi yapıştı. toprak, pas ve altında başka bir şey. tatlımsı. bir vazoda fazla kalmış suyun kokusu.
merdiven sekiz basamaktı. saydı. insan karanlığa inerken sayar.
telefonunun fenerini açtı. ışık, aşağıda bir su yüzeyinde kırıldı. bodrumun zemini tamamen değildi ama orta kısmı, duvarın dibinden başlayarak odanın merkezine kadar, cilalı siyah bir aynaya benziyordu. birikinti. diz boyu değil, topuk kadar derin, ama kıpırtısız, sanki üstüne bir cam örtülmüş gibi.
selin son basamakta durdu. ayakkabısının burnu suya değdi. su, değdiği yeri bilmek istermiş gibi, parmak ucunun çevresinde dairesel bir titreşim yaptı, sonra yine dondu.
«burada kalmış» dedi kendi kendine. sesi bodrumda, yukarıdakinden daha kalındı.
duvarlar taştandı, üstleri badanalıydı, badananın büyük bölümü kabarmış ve dökülmüştü. bir köşede, suyun erişmediği kuru bir alanda, eşyalar vardı. battaniyeyle örtülmüş bir yığın. selin fenerini oraya tuttu. battaniye bir zamanlar desenliymiş, şimdi küf lekeleriyle yeni bir desen edinmişti, kahverengi çiçekler, siyah yapraklar.
suya girmek zorundaydı. ayakkabısını çıkardı, pantolonunu dizine kadar kıvırdı. ilk adımda suyun soğukluğu bacağında yukarı doğru koştu. ikinci adımda, suyun altında, tabanının dokunduğu şeyin sadece beton olmadığını hissetti. bir pürüz. el büyüklüğünde bir şey. eğildi, fenerini suya tuttu. dibinde, betona gömülü, bir el izi vardı. beş parmak, bir avuç. ıslak betona basılmış, sonra kurumuş. küçük bir el. bir kadının eli olabilirdi, ya da büyük bir çocuğun.
parmak uçlarını kendi eliyle ölçtü. kendi eli daha büyüktü.
battaniyeye ulaştı. çektiğinde, battaniye yırtıldı, suya düşen parçası hemen dibe çöktü, taş gibi. altından çıkanlar şunlardı: bir dikiş makinesi, demir aksamı turuncu bir pasla kaplı; iki tahta sandık; ve bir salıncaklı at, boyası soyulmuş, gözlerinden biri düşmüş, yelesinin yerinde yalnızca çivi delikleri kalmış.
sandığın birini açtı. menteşeler bağırdı. içinde kumaşlar vardı, katlanmış, ama kumaşlar birbirine yapışmıştı, nemden tek bir kütleye dönüşmüştü; selin bir ucundan çektiğinde kumaş yırtılmadı, uzadı, hamur gibi. çamaşırların altında bir kutu. teneke bir bisküvi kutusu, kapağında solmuş bir manzara, bir deniz, bir fener.
kutuyu açmak için kuru alana geri döndü. oturacak yer yoktu, çömeldi. kapak sıkışmıştı, bir bıçak ucuyla zorlamayı düşündü ama bıçağı yoktu, sonunda avuç içleriyle bastıra çevire açtı. içinde kâğıtlar vardı. fotoğraflar. ve bir defter.
fotoğrafların çoğu birbirine yapışmıştı, kaldırdığında yüzeyleri soyuluyor, görüntünün yarısı ötekinde kalıyordu. ama birkaçı ayrılabildi. birinde, bu yalının önünde, şimdikinden daha genç bir yalı, badanası beyaz, pencereleri sağlam, bir aile duruyordu. bir kadın, saçları topuz, elinde bir bebek. bir adam, bıyıklı, ciddi. ve önlerinde, salıncaklı atın üstünde, bir kız çocuğu. belki beş yaşında. fotoğraf eskidi, yüzler grinin tonlarına karışmıştı, ama kızın gülümsemesi hâlâ oradaydı, keskin, gerçek.
ikinci fotoğraf aynı kızdı, biraz daha büyük, bodrumda, bu bodrumda, kuru bir bodrumda, elinde bir kova, gülümsüyor. arkasında, duvarda, badananın üstünde tebeşirle yazılmış bir şey. selin feneri yaklaştırdı. harfler çocuk eliyle çizilmişti, eğri büğrü:
nilhan burada oturuyor
üçüncü fotoğraf yoktu. yani vardı ama onu ayıramadı; ikinci ile birbirine o kadar yapışmıştı ki, zorladığında ikisi de parçalandı, elinde ıslak bir kâğıt lapası kaldı.
defteri açtı.
içindeki yazı yetişkin eliyleydi. mürekkep su almış, çoğu satır mavi bir buluta dönüşmüştü, okunmuyordu. ama bazı satırlar, defterin kuru kalmış sayfalarında, hâlâ duruyordu. tarih yoktu. selin okudu:
"bodrumda yine su var. dün gece boşalttım, sabah yine dolmuş. osman diyor ki temelden geliyor. temelden gelmiyor. ben biliyorum nereden geldiğini."
birkaç sayfa ileride:
"nilhan artık yukarı çıkmak istemiyor. bodrumda oynuyor hep. suyla konuşuyor diyor. çocuk işte."
ve defterin sonlarına doğru, mürekkebin daha koyu, elin daha titrek olduğu bir sayfada:
"su çekilmiyor. hiçbir şey çekilmiyor. aldıklarını geri vermiyor bu ev."
selin defteri kapadı. kapatmadan önce bir şey fark etti, son yazılı sayfadan sonra, boş sanılan bir yaprakta, çok soluk, neredeyse görünmez, başka bir el yazısı vardı. çocuk eli. aynı eğri harfler.
anne su beni çağırıyor
yukarıdan bir ses geldi. çekiç değil. bir sürtünme. sanki bir şey yerde sürükleniyormuş gibi. selin başını kaldırdı, merdiven boşluğundan yukarı baktı, kapının aralığından düşen ışık dikdörtgeni, zemin tahtalarında titriyordu.
«doruk?» diye seslendi.
cevap yok. sürtünme devam etti, sonra durdu.
teneke kutuyu kapattı, defteri ve ayırabildiği iki fotoğrafı içine koydu, kutuyu koltuğunun altına sıkıştırdı. suya tekrar girerken, bu sefer, birikintinin yüzeyinde bir değişiklik vardı. ortasında, tam ortasında, suyun altından bir karartı yükseliyordu. önce bulanık, sonra belirgin. bir yüz değildi. bir saç kümesiydi, suyun içinde açılmış, bir yosun gibi yayılmış, siyah, uzun, ve dibe doğru kayboluyordu, sanki birinin başı suyun altında yatıyormuş da yalnızca saçları yüzeye yaklaşmış gibi.
selin kımıldamadı. saç kümesi kıpırdamadı. ikisi de birbirini bekledi. sonra selin, çok yavaş, geri geri, merdivene doğru yürüdü, suyu dalgalandırmadan, sanki uyuyan birini uyandırmaktan korkar gibi. son basamağa ayağını koyduğunda ardına baktı. saç yoktu. su, siyah bir cam, kıpırtısız.
merdivenleri çıktı. kapıyı arkasından çekti, sürgü kopmuştu, kapanmadı, aralık kaldı. bir sandalye sürükledi, kapının önüne dayadı. mantıksızdı. bir sandalye bodrumdan ne tutabilirdi. yine de dayadı.
doruk salondaydı. yerde oturuyordu, dizlerini kucaklamış, kitaplığın karşısında, lekeye bakıyordu.
«doruk.»
döndü. yüzü soluktu, alnında ter vardı, oysa ev soğuktu.
«başım döndü» dedi. «bir anda. çalışırken. oturdum.»
«su bulduk da ondan diyeceğim ama» dedi selin, koltuğunun altındaki kutuyu masaya koyarak. «bodrumda bir birikinti var. çekilmiyormuş. eski sahiplerin eşyaları orada. bir defter buldum. bir aile yaşamış burada.»
«her evde bir aile yaşamıştır.»
«bir çocukları varmış. kız. adı nilhan.»
doruk bu isme bir şey yapmadı. yalnızca başını salladı, ama gözleri lekedeydi, selin'in söylediklerini duyuyor gibiydi de bir yerinin hâlâ orada, sıvanın altında olduğunu söyler gibiydi.
«doruk. bana bak.»
baktı.
«ben yukarıdayken bir ses duydum. bir şey sürüklendi. sen mi?»
«ben buradaydım. hiç kalkmadım.»
selin kutuyu açtı, defteri çıkardı, doruk'a uzattı. «oku.»
doruk defteri aldı, sayfaları çevirdi. uzun uzun baktı
bir sayfaya. dudakları kımıldadı ama sesi çıkmadı, sanki içinden okuyordu da kelimeler ağzına ulaşmadan dağılıyordu.
«ne yazıyor?» diye sordu selin.
«bir çocuğun el yazısı. harfler büyük büyük. baştaki sayfalar normal. okul, bir kedi, bir doğum günü.» doruk durdu. «sonra değişiyor.»
«nasıl değişiyor?»
defteri çevirdi, bir sayfayı selin'e doğru tuttu. sayfanın yarısına kadar aynı çocuksu harfler gidiyordu, sonra bir yerden itibaren yazı eziliyor, satırlar birbirinin üstüne biniyor, kalem kâğıdı bazı yerlerde yırtacak kadar bastırmıştı.
«oku şunu» dedi doruk, bir satırı tırnağıyla işaret ederek.
selin eğildi. mutfaktan sızan ışık sayfaya tam vurmuyordu. yazıyı seçmek için defteri lambaya yaklaştırdı.
«duvarın içindeki beni dinliyor.»
sesi kendi kulağına yabancı geldi. bir daha okudu, bu sefer içinden.
«çocuk yazmış bunu» dedi doruk. «sekiz, dokuz yaşında bir çocuk.»
«belki bir oyundu. çocuklar hikâye uydurur.»
«belki.»
ikisi de bu kelimeye inanmadı ama kimse itiraz etmedi.
selin defteri geri aldı, sonraki sayfalara geçti. çoğu boştu. birinde tek bir çizim vardı: bir ev, bir kız, bir de kızın yanında, ondan iki kat uzun, uzuvları olmayan bir şekil. çocuk onu karalamıştı, ama karalamayı tamamlayamamış gibi, şeklin bir kolu hâlâ uzanıyordu, duvara doğru, duvarın içine doğru.
«yeter» dedi selin ve defteri kapattı. ses, bir tokat gibi çıktı odada.
doruk ona baktı. «korktun.»
«yorgunum. taşınma. ikisi aynı şey bende.»
mutfağa gitti, bardakları doldurdu. musluktan gelen su ilk birkaç saniye bulanık aktı, sonra berraklaştı. alışılmış bir şey. yeni evlerin boruları böyle yapar. selin kendine bunu söyledi, sonra bir daha söyledi, çünkü ilk sefer tutmamıştı.
bardağı doruk'a götürdü. adam defteri tekrar açmış, o çizime dönmüştü.
«bu kol» dedi doruk. «nereye uzanıyor sence?»
«bir çocuk çizimi o. perspektif bilmiyor.»
«duvara uzanıyor. senin yukarıda duyduğun şeyin geldiği yere.»
«doruk.» selin bardağı masaya koydu, suyun bir kısmı taştı. «dur. bugün bitti. yarın bakarız. bodrumdaki suyu da, bu defteri de, lekeyi de. bugün uyuyacağız.»
«uyku» dedi doruk, kelimeyi tartarak. «burada mı?»
«nerede olacak?»
cevap vermedi. defteri kapattı, bu kez yavaşça, bir şeyi uyandırmaktan korkar gibi.
o gece ikisi de yatakta uzun süre uyanık kaldı. selin sırtını doruk'a dönmüş, tavana bakıyordu. yeni evin tavanı. çatlaksız, lekesiz, bembeyaz. gündüz öyleydi en azından. şimdi karanlıkta tavan yoktu, sadece yukarısı vardı, ve yukarının bir ağırlığı vardı.
«uyudun mu?» diye fısıldadı.
«hayır.»
«ben de.»
sessizlik. sonra, evin bir yerinden, belki tavandan belki duvardan belki bunların ikisinin de arasındaki o tanımsız boşluktan, bir tıkırtı geldi. tek seferlik. ısınan bir borunun sesi olabilirdi. soğuyan bir ahşabın. oturan bir temelin.
«duydun mu?» dedi selin.
«evet.»
«ne o?»
«ev.» doruk'un sesi fazla sakindi, bu sakinlik selin'i rahatlatmadı. «yeni evler konuşur. ahşap oturur.»
«bu ev ahşap değil.»
doruk cevap vermedi.
tıkırtı tekrar geldi. bu kez iki kere. düzensizdi, bir ritmi yoktu, bir borunun ya da bir ahşabın olması gereken o öngörülebilirlikten yoksundu. iki kere, sonra bir duraklama, sonra bir kere daha, biraz daha uzakta, sanki bir şey mesafe kat ediyordu da bunu yavaş yavaş, dikkatle yapıyordu.
selin yatağın kenarına oturdu. ayaklarını yere değdirmek istedi, değdiremedi. ahşap zemin gündüz sıcaktı. şimdi değildi.
«kalkma» dedi doruk arkasından.
«su içeceğim.»
«mutfakta su var dedin.»
«buradaki bitti.» komodinin üstündeki bardak doluydu. ikisi de bunu biliyordu. kimse söylemedi.
selin kalktı. koridorun karanlığına baktı. evin planını henüz ezberlememişti, iki gündür buradaydılar, duvarlar hâlâ yabancıydı, kapılar hâlâ sürpriz. koridorun sonunda merdiven vardı, merdivenin dibinde bodrum kapısı, bodrumun içinde o birikinti ve eski bir ailenin eşyaları ve bir çocuğun defterinin gelmiş olması gereken yer.
tıkırtı yine. aşağıdan bu kez. net.
«doruk, aşağıdan geliyor.»
«boru.»
«gel benimle.»
yatak gıcırdadı. doruk kalktı, selin'in yanına geldi. telefonunun ışığını açtı, zayıf bir ışık, koridoru boydan boya aydınlatmaya yetmeyen. ikisi yan yana durdu, karanlığa baktılar.
«inelim mi?» dedi selin.
«sen inmek istiyorsun.»
«istemiyorum. ama uyuyamam böyle.»
koridoru geçtiler. ahşap ayaklarının altında soğuktu, selin bunu fark etti ama söylemedi, çünkü söylerse gerçek olacaktı. merdivenin başına geldiler. aşağıya, bodruma inen basamaklar telefonun ışığında yarıya kadar görünüyor, sonra karanlığa gömülüyordu.
bodrum kapısı açıktı.
«sen mi açtın?» dedi selin.
«kapattım ben onu. akşam. kilitledim.»
kapı ardına kadar açıktı, menteşelerinde en ufak bir aralık değil, tam bir açıklık, sanki biri dışarı çıkmış ya da biri içeri davet ediliyormuş gibi.
«doruk, kilidi kontrol et.»
doruk eğildi, telefonun ışığını kapı koluna tuttu. kilit sağlamdı, kırılmamıştı, zorlanmamıştı. dilin oturduğu yerde en ufak bir çizik yoktu.
«kilit sağlam» dedi.
«o zaman nasıl açıldı?»
«belki kilitlemedim. belki yanlış hatırlıyorum.»
selin ona baktı. doruk yanlış hatırlamazdı. iki gündür kutu taşıyorlardı, hangi kutunun nerede olduğunu, hangi vidanın hangi dolaba gittiğini biliyordu. bir kapıyı kilitlediğini de bilirdi.
«inelim» dedi selin, sesindeki şeyi gizlemeye çalışmadan artık.
ilk basamağa adım attı. ahşap gıcırdadı, uzun, inleyen bir ses. ikinci basamak sessizdi. üçüncüsü yine gıcırdadı ama bu kez başka türlü, sanki ağırlık onun değilmiş, sanki arkasından başka bir ağırlık daha geliyormuş gibi.
dönüp baktı. doruk arkasındaydı, bir basamak yukarıda.
«yanımda kal» dedi.
«buradayım.»
aşağı indiler. bodrum, telefonun ışığında parça parça açıldı önlerine. beton zemin, bir köşede istiflenmiş kutular, çıplak bir ampul kablosu tavandan sarkıyor ama ampul yok. ve ortada, selin'in söylediği birikinti. su, zeminin bir çukurunda toplanmıştı, ışık ona değdiğinde titremedi, bir gölet kadar durgundu, bir ayna kadar.
«buydu» dedi selin. «çekilmiyor demiştim.»
doruk suya yaklaştı. ışığı üstüne tuttu. su berraktı, dibi görünüyordu, çukur sığdı, bilek derinliğinde en fazla. ama bir şey vardı suyun yüzeyinde ya da altında, ayırt edilemiyordu, bir leke, bir koyuluk, suyun ortasında bir gölge ki hiçbir şeyin gölgesi değildi çünkü üstünde o gölgeyi düşürecek bir şey yoktu.
«şu ne?» dedi selin.
«kir. çamur çökmüş dibe.»
ama çamur bir biçim almazdı. bu, biçim almıştı. suyun ortasında, aşağı doğru uzanan, incelen, bir elin parmakları gibi dağılan bir koyuluk.
doruk eğildi. elini suya uzattı.
«yapma» dedi selin.
durdu. eli suyun bir karış üstünde asılı kaldı.
ve su kıpırdadı.
rüzgâr yoktu bodrumda. bir cereyan, bir titreşim, elin yarattığı bir dalga, hiçbiri yoktu. ama suyun yüzeyi, ortadaki o koyuluğun tam üstünde, bir çember çizerek titredi, içten dışa doğru, bir şey suya düşmüş gibi değil, bir şey suyun altından yukarı dokunmuş gibi.
doruk elini çekti.
ikisi de geri çekildi, bir adım, sonra bir adım daha, basamaklara doğru.
«yukarı» dedi selin.
döndüler. ve döndüklerinde telefonun ışığı merdivenin dibindeki duvara vurdu, selin'in yukarıdaki lekeyle aynı rengi taşıyan, ama buradakinin bir biçimi olan, bir çocuğun defterindeki o karalamanın bir kolunun uzandığı yöne uzanan, duvarın içinden dışarı çıkmaya çalışan bir şeyin kalıbını andıran lekeye.
selin bakmadı artık. basamakları ikişer çıktı. doruk arkasındaydı, ya da öyle sanıyordu, çünkü ayak sesleri duyuyordu arkasında, ama o ayak seslerinin ritmi doruk'un adımlarına uymuyordu, bir fazlalık vardı, her iki basamakta bir fazladan bir tıkırtı, ıslak bir şeyin ahşaba değmesi gibi.
yukarı çıktılar. bodrum kapısını selin çarptı, bütün gücüyle, kilidi çevirdi, bir kez, iki kez, dilin oturduğunu hissetti.
sonra sırtını kapıya yasladı, soluk soluğa.
doruk karşısında duruyordu. yüzü telefonun ışığında bembeyazdı.
«sen de duydun» dedi selin. bir soru değildi.
doruk başını salladı.
«arkamda bir şey vardı. basamaklarda.»
«bendim» dedi doruk, ama sesi buna inanmıyordu, ve selin de inanmadı, çünkü doruk şimdi karşısındaydı, yüzü yüzüne dönüktü, ve kapının öbür yanından, kilitli kapının öbür yanından, bir şey usulca, sabırla, bekleyen bir şeyin edasıyla, bir kez tıkladı.
sonra sustu.
selin kapıdan uzaklaşmadı bütün gece. doruk onu kolundan tuttu, oturma odasına götürdü, kanepeye oturttu. ikisi yan yana oturdu, karanlıkta, pencereden giren soluk sokak lambası ışığında, sabahı beklediler.
defter masanın üstünde duruyordu. selin ona bakmamaya çalıştı, bakmadı, ama şafak sökerken, ilk gri ışık perdeyi yalayıp içeri girdiğinde, defterin kapağının açık olduğunu gördü.
oysa kapatmıştı.
açık sayfada, çocuğun el yazısıyla, mürekkebi henüz kurumamış gibi parlayan harflerle, dün gece orada olmayan bir satır vardı.
«siz de duydunuz.»
devamını gör...

isrâ suresi 35. ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın.
devamını gör...

içiniz ne kadar fesat lan, belki de sadece kelime oyunu yapmıştır. tekrar düşündüm de benim de için fesat düpedüz ölçü belirteci bu
devamını gör...

#4079948 gelir gelmez yazarlar senin yüzünden küstü diyorsa eski yazar fake’idir tatava yapmayın.
devamını gör...

tavanda biriken yüz

dolabın içindeki şey öne eğildi ve selin'in gördüğü, nemli bir paltonun askıdan kayması oldu. kumaş, kendi ağırlığıyla döşemeye yığıldı. bir hışırtı, sonra sessizlik. yukarıdan gelen ışık dolabın içine düştüğünde orada bir yüz değil, boş bir askı ve yere yığılmış koyu renk bir giysi vardı. hepsi bu.
selin merdivene tutundu. parmaklarını boyasız tahtaya öyle bir kenetledi ki kıymık battı, hissetmedi.
«ne oldu?»
doruk aşağıda, elinde bir fenerle duruyordu. yüzü yarı aydınlık, yarı karanlıktı. merdivenin dibinden ona bakıyordu, bir çocuğun gece korkusuna bakan yorgun bir baba gibi.
«hiç» dedi selin. «dolaptan bir şey düştü. palto.»
«palto mu? burada palto mu varmış?»
inanmamıştı ama tırmanıp bakmaya da niyeti yoktu. feneri indirdi. ışık taşların üstünde salındı, köşelere kaçtı.
«yemek soğuyor» dedi. «in artık.»
selin indi. her basamakta arkasına bakmamak için kendini zorladı ve bir kez, sadece bir kez, en üstteki boşluğa göz attığında dolabın kapağının kendiliğinden, yavaşça kapandığını gördü. menteşe gıcırdamadı. rüzgâr yoktu. kapak yerine oturdu, o kadar.
bunu doruk'a söylemedi.
mutfakta mercimek çorması vardı, doruk'un yapabildiği üç yemekten biri. masa, önceki sahiplerden kalma, meşe, üstü leke içindeydi. oturdular. kaşık sesleri odayı doldurdu. pencerenin ardında deniz, görünmeyen bir yerde, taşlara vuruyordu; yalının altındaki eski rıhtımı dövüp duran bir ritim, kalp gibi değil, daha yorgun, daha isteksiz bir şey.
«yarın ustalar gelecek» dedi doruk. «elektrikçi ve bir de şu, duvarları bilen adam. nem meselesini çözeriz.»
«nem meselesi çözülür mü?»
«her şey çözülür. para ve zaman meselesi.»
çorbasını karıştırdı. buharın içinden selin'e baktı.
«üç gün oldu selin. üç gün. hep gergin dolaşıyorsun. istanbul'daki daireyi özledin biliyorum ama buraya niye geldiğimizi hatırla. bu yalı bize iki daire eder, bitince.»
«biliyorum.»
«biliyorsan gülümse biraz.»
gülümsedi. dudakları gerildi ve bu, doruk'u tatmin etti; başını eğip çorbasına döndü. selin ona bakarken kocasının ne kadar kolay ikna olduğunu düşündü. dünyayı olduğu gibi görürdü doruk. bir lekeyi leke, bir sesi rüzgâr, bir korkuyu yorgunluk olarak. bu, onu seven bir yanıydı. aynı zamanda onu yapayalnız bırakan yanı.
o gece yatak odasında, tavana baktı.
yatak odası yalının üst katındaydı, denize bakan köşede. tavan yüksekti, eski evlerin o gösterişli yüksekliği, ve köşelerden birinde, pencereye yakın yerde, bir nem lekesi vardı. taşındıkları gün fark etmişti onu. o zaman solgun bir kahverengiydi, kenarları dağınık, bir harita gibi. deniz kıyısındaki her evde olurdu böyle lekeler. normaldi.
doruk yanında uyuyordu, derin, ağır, sırtüstü. soluğu düzenliydi.
selin lekeye baktı. karanlıkta zor seçiliyordu ama ay ışığı pencereden içeri girdiğinde lekenin kenarları belirginleşti. dün gece olduğundan farklıydı. dün daha yuvarlaktı. şimdi aşağı doğru bir uzantısı vardı, ince, akan bir çizgi, sanki leke yavaş yavaş eriyip tavandan aşağı sarkıyordu.
gözlerini kapattı. açtı. aynıydı.
sabah olunca unuturum, diye düşündü. sabah her şey normale döner.
uyudu sayılır. rüyasında su vardı, yeşilimsi, durgun, ve suyun altında birisi yüzünü yukarı çevirmiş yatıyordu, ağzı hafif aralık, saçları yosun gibi dalgalanıyordu. yüzü seçilmiyordu. selin suya eğildikçe yüz netleşiyor ama tam görecekken su bulanıyor, çamur kalkıyordu.
uyandığında yastığı ıslaktı. ter, dedi kendine. terdir.
doruk çoktan kalkmıştı. aşağıdan sesler geliyordu, ustalar gelmiş olmalıydı. selin yatakta doğruldu, saçını topladı ve yukarı, tavana baktı.
durdu.
leke değişmişti.
gece sarkan o ince çizgi şimdi yoktu. yerine, lekenin ortasında iki koyu nokta oluşmuştu, birbirine yakın, simetrik. altlarında daha geniş, yatay bir karartı. uzaktan bakınca anlamsızdı. ama selin bir süre baktıktan sonra, istemeden, iki noktayı göz, altındaki karartıyı ağız olarak gördü. bir yüz. kabaca, biçimsiz, ama bir yüz.
tesadüf, dedi kendine. insan beyni her şeyde yüz görür. bulutlarda, duvarlarda, fincanın dibinde. buna bir adı bile vardı, hatırlayamadı.
kalktı. yatağın ucuna oturdu, lekeye sırtını dönmek için kendini zorladı. terlikleri soğuktu. pencereden deniz griydi, gökyüzü de. alt kattan bir matkabın sesi geldi, sonra kesildi, sonra bir erkeğin güldüğü duyuldu.
aşağı indi.
salonda iki adam vardı. biri genç, elektrikçi olmalıydı, duvardaki prizle uğraşıyordu. diğeri yaşlıca, geniş omuzlu, elinde bir tür metal çubukla duvarlara vuruyor, sesi dinliyordu. doruk yanlarında, elinde iki fincan kahveyle duruyordu.
«selin, günaydın. bu rıfat usta, nemi çözecek olan.»
rıfat usta başını çevirdi. yaşlı bir yüz, derin kırışıklar, ama gözleri keskin. selin'e baktı, bir an fazla uzun baktı.
«hayırlı olsun» dedi. «yeni ev.»
«teşekkürler.»
rıfat usta çubuğunu tekrar duvara vurdu. boğuk bir ses. bir adım yürüdü, tekrar vurdu. ses değişti, daha çınlayan, daha boş bir ses.
«burası boşluklu» dedi, kimseye değil kendine. «çift duvar. araları boşluk.»
«deniz kenarı eviydi» dedi doruk. «yalıtım için yapmışlardır.»
«belki.»
rıfat usta çömeldi, duvarın dibinde, süpürgeliğin yakınında parmağını gezdirdi. parmağının ucu ıslandı. kaldırdı, ışığa tuttu, kokladı.
«bu nem» dedi, «yukarıdan gelmiyor. çatıdan değil.»
«nereden geliyor?»
«aşağıdan. içeriden.» ayağa kalktı, dizleri çatırdadı. «bu duvarların içinde su var. durgun su. yıllardır orada.»
selin salonun kapısında durmuş dinliyordu. rıfat usta'nın bu son cümlesinde bir şey vardı, bir ağırlık, sanki adam söylediğinden fazlasını biliyor ama söylemiyordu.
«iyi de» dedi doruk, biraz sabırsız, «suyu nasıl çıkaracağız? duvarları mı yıkacağız?»
«yıkarsanız» dedi rıfat usta, «bakalım içinden ne çıkar.»
güldü, ama gülüşü gözüne yansımadı. kahvesini aldı, bir yudum içti, yüzünü buruşturdu.
selin mutfağa geçti, kendine çay koydu. ellerinin titrediğini fark etti ve bileklerini tezgâha dayadı, durana kadar bekledi. pencereden bahçeyi gördü, bakımsız, otlar belini bükmüş, eski bir incir ağacı, dalları kurumuş. ağacın altında bir kuyu ağzı vardı, taşla örülü, ağzı tahta bir kapakla kapatılmış. ilk gün görmemişti onu. ya da görmüştü de önemsememişti.
«rıfat usta» diye seslendi, salona dönerek. «bahçedeki kuyu. kullanılıyor mu?»
rıfat usta durdu. çubuğu havada kaldı.
«hangi kuyu?»
«incir ağacının altındaki. taştan.»
yaşlı adam yavaşça selin'e döndü. yüzündeki o keskinlik bir an için başka bir şeye dönüştü, selin bunu dikkat diye adlandırdı ama altında başka bir şey vardı.
«o kuyu kapalı» dedi. «yıllardır kapalı. açmayın.»
«niye?»
«içi çökmüş. tehlikeli.» çubuğunu duvara vurdu, konuyu kapatmak ister gibi. «deniz kenarında kuyu olmaz zaten. su tuzlu olur. o kuyu başka iş için kazılmış.»
«ne işi için?»
ama rıfat usta cevap vermedi. elektrikçiye döndü, bir şey söyledi, konuşma başka tarafa kaydı. selin bir süre durdu, sonra geri çekildi.
öğleden sonra ustalar gitti. rıfat usta çıkarken selin'i kapıda buldu. alçak sesle konuştu, doruk duymasın diye.
«kızım» dedi. «bu evde oturan son aile vardı. adlarını söylemem. ama onlar gittikten sonra bu yalı uzun süre boş kaldı. kimse almadı. ucuz olmasına rağmen.»
«niye almadı?»
«çünkü buradan çıkanlar» dedi rıfat usta, «iyi çıkmadılar.»
sonra gitti. taşlı yoldan aşağı, bahçe kapısına doğru yürüdü, bir kez bile arkasına bakmadı.
selin o akşam doruk'a kuyuyu ve rıfat usta'nın söylediklerini anlattı. doruk mutfakta, duvara bir şeyler çiziyordu, nereye raf koyacağını hesaplıyordu.
«yaşlı adamlar böyledir» dedi, kalemi ağzına götürüp düşünerek. «her eve bir hikâye uydururlar. köy kahvesinde anlatacak malzeme toplarlar.»
«burası köy değil doruk. kasaba.»
«fark etmez. insanlar aynı.»
«tavandaki lekeyi gördün mü?»
doruk döndü. «hangi leke?»
«yatak odasında. tavanda. nem lekesi.»
«vardır tabii, her yerde nem var bu evde. rıfat usta ne dedi, duvarların içi su dolu.»
«o leke değişiyor.»
doruk kalemini masaya bıraktı. selin'e baktı, bu sefer gülümseyerek değil.
«nasıl değişiyor?»
«her sabah başka bir şekilde. dün bir çizgi vardı. bugün sabah kalktığımda bir yüz gibiydi. iki göz, bir ağız.»
doruk uzun uzun baktı ona. sonra yavaşça yürüdü, selin'in yanına geldi, omzuna elini koydu.
«selin» dedi, yumuşak, çok yumuşak, ve bu yumuşaklık selin'in içinde bir şeyi daraltı. «taşınmak zor. yeni bir yer, eski bir ev, deniz sesi, yalnızlık. insan böyle yerlerde her şeyi büyütür. sen son bir yılda çok şey yaşadın. kaybettiğimiz şey...»
«konuyu oraya getirme.»
«getirmiyorum. sadece diyorum ki...»
«bir leke gördüm doruk. değişen bir leke. bununla kayıpların bir ilgisi yok.»
elini çekti omzundan. doruk ellerini kaldırdı, tamam, tamam der gibi.
«yarın birlikte bakarız» dedi. «sabah, ilk iş. olur mu?»
«olur.»
ama ertesi sabah erken kalkan sel
in değil, doruk oldu.
selin uyandığında yatağın öteki yarısı boştu. çarşaf soğumuştu bile. mutfaktan ne bir su sesi geliyordu ne de kahve makinesinin o boğuk homurtusu. örtüyü itti, çıplak ayağıyla tahta zemine bastı. zemin, dün gece olduğundan daha nemliydi; parmaklarının altında ince bir yapışkanlık.
«doruk?»
cevap gelmedi.
koridora çıktı. perdeler çekiliydi ama aralıklardan giren ışık, duvarlardaki o eski kâğıdın desenini sarıya boyamıştı. salonun kapısı yarı açıktı. içeride birinin durduğunu, nefes alıp verdiğini duydu; çok yavaş, sayar gibi bir nefes.
kapıyı itti.
doruk, dün tartıştıkları duvarın önünde duruyordu. sabahlığının kuşağı çözülmüş, yere sarkmıştı. burnu neredeyse sıvaya değecek kadar yakındı duvara.
«ne yapıyorsun?»
dönmedi.
«doruk.»
«bir dakika» dedi, sesinde gece yarısı uyandırılmış birinin tonu. «bir dakika bekle.»
selin yaklaştı. lekenin olduğu yere baktı, doruk'un omzunun üstünden. dün gördüğü şey, o iki göz ve bir ağız dediği şekil, yoktu. yerinde düzgün, kirli sarı bir duvar vardı. sadece duvar.
«gördün mü» dedi selin, sesi inceldi. «değişmiş. dün buradaydı.»
«buraya dokun.»
«ne?»
«dokun» dedi doruk, hâlâ duvara bakarak. «şuraya. elini koy.»
selin tereddüt etti. sonra avucunu sıvaya dayadı. soğuktu, bekliyordu bunu. ama soğukluğun altında bir şey daha vardı. belli belirsiz bir titreşim, su borusunun uzaktaki sarsıntısı gibi, ya da daha kötüsü, bir göğsün içinde dönen bir şey gibi.
elini çekti.
«hissettin, değil mi» dedi doruk. şimdi ona dönmüştü. yüzünde garip bir sakinlik vardı, dün geceki o sabırlı, yatıştırıcı adamdan eser yoktu. gözlerinin altı morarmıştı. «ben saat dörtte uyandım. niye bilmiyorum. buraya geldim. o zamandan beri buradayım.»
«üç saat mi?»
«daha uzun olabilir.» saatine bakmadı. «zaman burada tuhaf akıyor selin. sanki.»
durdu. kelimeyi bulmaya çalışıyordu, bulamayınca bıraktı.
dışarıda bir martı bağırdı, sonra iki tane daha. deniz, kayalıklara sabahın bu saatinde ağırdan vuruyordu. evin içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki selin kendi yutkunmasını duydu.
«kahvaltı yapalım» dedi. başka bir şey söylemek istemedi. «dışarı çıkalım. kasabaya inelim.»
doruk bir an ona baktı, sonra sanki bir yerden geri çağrılmış gibi omuzları düştü, yüzüne o bildik ifade geri geldi.
«olur» dedi. «evet. çıkalım.»
kasaba, evden aşağı inen taş bir yolun ucundaydı. yol o kadar dik ve o kadar bakımsızdı ki selin iki kez tökezledi, bir keresinde doruk kolundan tutmasa düşecekti. yolun iki yanında kurumuş funda çalıları, aralarına sıkışmış soluk mor çiçekler. bir tanesini kopardı selin, kokladı. kokusu yoktu. avucunda ezdi, sonra attı.
kasaba dedikleri yer, on beş yirmi evden, bir bakkaldan, kepengi yarı inik bir kahveden ve limanın kenarındaki küçük bir lokantadan ibaretti. bakkalın önünde iki yaşlı adam oturuyordu, plastik sandalyelerde. ikisi de konuşmuyordu. selin ile doruk geçerken ikisi de başlarını kaldırdı, aynı anda, aynı yavaşlıkta.
«günaydın» dedi doruk, alışkanlıkla.
adamlardan biri, şapkalı olan, başını eğdi. öteki hiç kıpırdamadı. gözleri selin'in üstündeydi, ama selin'e değil, sanki arkasındaki bir şeye bakıyordu. dönüp baktı selin; arkasında sadece taş yol ve tepedeki ev vardı.
lokantaya girdiler. içerisi boştu. dört masa, mavi muşambalı. bir radyo, cızırtılı bir müzik çalıyordu, istasyonu tam tutturamamış gibi. tezgâhın arkasından bir kadın çıktı, kurulanmamış elleriyle, önlüğüne silerek.
«iki kişi mi?»
«evet» dedi selin. «kahvaltı var mı?»
«peynir var, zeytin var, yumurta yaparım. bal yok, kardeşim getirecekti, gelmedi.»
«olur, o zaman peynir zeytin.»
kadın başını salladı, mutfağa döndü. dönerken bir an durdu, geriye baktı.
«yukarıdaki eve mi çıktınız?»
selin ile doruk birbirine baktı.
«evet» dedi doruk. «kiraladık. bir aylığına. belki daha uzun.»
kadın bir şey demedi. bakışını onlardan birinin yüzüne değil, ikisinin ortasındaki boşluğa dikmişti.
«deniz manzarası güzeldir orada» dedi sonunda, ama sesinde güzel bir şeyi anlatan birinin tonu yoktu. mutfağa girdi.
selin, muşambanın kenarındaki bir lekeyi tırnağıyla kazıdı. kuru bir çay lekesi. ya da öyle olduğunu düşündü.
«duydun mu?» dedi alçak sesle.
«neyi?»
«nasıl sordu. yukarıdaki ev.»
«köylüler böyledir selin. her yabancıya aynı soruyu sorarlar. konu bulamazlar da.»
«yüzümüze bakmadı. fark ettin mi? ikimizin de yüzüne bakmadı.»
doruk bir şey söyleyecekti, radyo o an büsbütün cızırdadı, sonra kesildi. bir an tam bir sessizlik oldu lokantada. mutfaktan tabak sesleri bile gelmiyordu. sonra radyo yeniden açıldı, bu sefer başka bir şey çalıyordu, yavaş, eski, sözleri anlaşılmayan bir türkü.
kahvaltı geldi. peynir sertti, zeytinler fazla tuzlu. yumurtayı istememişlerdi ama kadın yine de getirmişti, tabağın kenarında, sarısı dağılmış. selin dokunmadı ona. doruk iştahla yedi, sonra çay istedi.
kadın çayı getirdiğinde selin dayanamadı.
«ev eskiymiş» dedi. «çok eski. içinde kimler oturdu, biliyor musunuz?»
kadın çay bardağını masaya bıraktı. elini önlüğüne sildi, gerek yokken.
«eski aile» dedi. «deniz hanım, çocukları. çoktan gittiler.»
«nereye gittiler?»
kadın gözünü selin'den kaçırdı. pencereden dışarı, limana baktı.
«giderler işte» dedi. «herkes gider. o ev insanı tutmaz.»
«niye tutmaz?»
«çayınız soğuyor.»
döndü, tezgâhın arkasına geçti. konuşma bitmişti, selin bunu anladı. doruk masanın altından dizine dokundu, bırak der gibi. selin bıraktı.
çayını içti. soğumaya başlamıştı bile.
dönüş yolunda doruk konuşmadı. yokuşu tırmanırken ikisinin de nefesi daralmıştı. ev, tepenin üstünde, gri taşıyla ve karanlık pencereleriyle onları bekliyordu. selin yürürken gözünü üst kattaki pencereye dikti, dün odaları gezerken girmedikleri o oda, kilitli olan oda. perdesi çekiliydi. ama bir an, sadece bir an, perdenin bir köşesinin kıpırdadığını gördü. ya da rüzgâr.
«rüzgâr yok» dedi kendi kendine, farkında olmadan sesli.
«ne?»
«hiç. yürü.»
eve girdiklerinde öğle olmuştu. güneş tam tepedeydi ama evin içi hâlâ serin, hâlâ loştu. doruk mutfağa geçti, bir bardak su içti. selin salona gitti. ayakları kendiliğinden o duvara götürdü onu.
leke geri gelmişti.
dün gece gördüğü şekil değildi bu. daha büyüktü. daha koyu. ve sınırları, kenarları, sanki ıslak kâğıt gibi dışarı doğru yürümüştü. iki göz, demişti dün. şimdi ortada, iki göz olması gereken yerin altında, uzun, aşağı doğru sarkan bir iz vardı. bir ağız gibi. açık bir ağız gibi.
«doruk» diye seslendi. sesi istediğinden ince çıktı. «doruk, gel.»
ayak sesleri. doruk salona girdi, elinde su bardağı.
«ne old...»
durdu. bardak elinde kaldı. bir damla su, bardağın kenarından taştı, yere düştü. ikisi de o damlanın sesini duydu.
«dün böyle değildi» dedi doruk. çok sakin söyledi, ama bardağı tutan eli hafifçe titriyordu, suyun yüzeyinde minik halkalar oluşuyordu. «dün sadece bir ıslaklıktı. şimdi.»
«şimdi bir yüz» dedi selin.
yaklaştılar. birlikte, yan yana. lekenin önünde durdular. yakından bakınca, koyu olan yerin kenarlarında ince ince çatlaklar vardı, sıva kabarmıştı, altından bir şey itiyormuş gibi. selin burnunu yaklaştırdı. bir koku vardı. küf değil, nem değil. tatlımsı, ağır, dibinde bozulmuş bir şeyin bulunduğu bir koku. tanıdık geldi ama nereden geldiğini çıkaramadı.
«duvarın arkasında bir şey var» dedi doruk. «boru patlamış olabilir. su sızıyor. bu koku da ondan. küflenen bir şeyden.»
«o zaman niye yüze benziyor?»
«benzemiyor selin. sen benzetiyorsun. beyin böyle çalışır, bilirsin, rastgele şekillerde yüz arar. bulutlarda, duvarlarda.»
«sen de gördün. az önce sen de durdun.»
doruk cevap vermedi. bardağı yere, pencere pervazına bıraktı. elini uzattı, lekenin tam ortasına, o ağıza benzeyen izin üstüne dokundu.
«dokunma» dedi selin ama geç kalmıştı.
parmak ucu sıvaya değdiği an doruk elini hızla geri çekti, sanki sıcağa dokunmuş gibi. ama orada sıcak yoktu, selin biliyordu, az önce kendi dokunmuştu, buz gibiydi.
«ne oldu?»
doruk parmağına baktı. parmak ucunda koyu bir leke vardı, kahverengiye çalan, kurumuş kan rengi bir şey. kokladı, yüzünü buruşturdu.
«pas» dedi. «boru pası işte. dedim ya.»
ama sesinde o kesinlik yoktu artık. mendil arayarak ceplerini yokladı, bulamadı, parmağını pantolonuna sildi. iz çıkmadı. bir kez daha sildi, daha sert. yine çıkmadı.
«yıkayayım» dedi, mutfağa doğru yürüdü.
selin duvarla yalnız kaldı.
durdu, baktı. leke, az önce doruk'un dokunduğu yerde, parmağın değdiği noktada, bir şey yapmıştı. küçük bir çukur oluşmuştu orada. sıva içeri çökmüştü. ve o çukurun etrafında, ışık belli bir açıdan vurduğunda, kabartılar beliriyordu. yanaklar gibi. bir alın gibi.
mutfaktan suyun açıldığını duydu. doruk'un sesini duydu, alçak, kendi kendine söyleniyordu, ne dediği anlaşılmıyordu.
selin, lekeye baktığı yerden gözünü ayıramadı. çünkü o ağza benzeyen iz,
kımıldamış gibiydi. daha önce yatay, hafif eğri bir çizgiyken, şimdi uçları aşağıya dönmüştü. bir çatık. bir küskünlük.
hayır, dedi kendine. suyun açılmasıyla buharlanan bir camın hayal kurdurması gibi bir şeydi bu. göz, bir yüz görmek istediğinde, çatlakta bile göz bulurdu. bunu biliyordu. okumuştu bir yerde. insan beyni, kayalarda, bulutlarda, duvar lekelerinde yüzler ararmış; çünkü bir yüzü fark etmek, binlerce yıl önce hayatta kalmak demekmiş.
kendini bununla rahatlatmaya çalıştı.
rahatlamadı.
yaklaştı. topuklarının üstünde değil, sanki zemin ıslakmış da kaymaktan korkuyormuş gibi, tabanlarını kaydırarak. burnunu duvara on santim kadar yaklaştırdı. sıvanın kokusu vardı. kireç, nem, bir de altında başka bir şey. tatlımsı. çürüyen bir şeyin başlangıcı değil de, çürümüş bir şeyin çok eski, kurumuş hatırası gibi.
parmağını kaldırdı.
doruk'un yaptığını yapacaktı. dokunacaktı. sadece emin olmak için. çukur gerçekten çukur muydu, yoksa ışık mı oyun oynuyordu.
parmak ucu lekeden bir karış ötedeyken mutfaktan gelen ses kesildi.
su durmuştu.
«selin» diye seslendi doruk. «gelir misin.»
sesinde bir tuhaflık vardı. çağırıyordu ama çağırır gibi değil, bir şeyi göstermek istiyor da gösterecek cesareti bulamıyormuş gibi.
elini geri çekti. mutfağa yürüdü.
doruk lavabonun başında duruyordu, musluğu kapatmış, iki eli de kenara dayalı. sırtı ona dönüktü. omuzları yukarı çekilmişti.
«ne oldu.»
dönmedi. başıyla lavaboyu işaret etti.
selin yanına geldi.
beyaz porselenin dibinde, suyun aktığı deliğin çevresinde, ince bir halka vardı. kahverengi. lekenin rengiyle aynı. doruk parmağını yıkamıştı ya, iz suya karışıp gitmişti herhalde. gitmemişti. delikten akmak yerine, kenara tutunmuştu. yapışmıştı.
«ovaladım» dedi doruk. sesi düzdü, fazla düz. «deterjan döktüm. çıkmıyor.»
«kurumuştur.»
«daha yeni bulaştı.»
selin musluğu açtı. suyu halkanın üstüne tuttu. su aktı, aktı, köpük yaptı, köpük gitti. halka durdu. hatta, bakarken, belli belirsiz, kalınlaştı sanki.
musluğu kapattı.
ikisi de porselene baktılar.
«ev sahibini arayalım» dedi selin, çok geç, sesi kendine bile zorlama geldi. «tesisatta bir sorun olabilir. borulardan geliyordur. pas falan.»
«pas kırmızı olur.»
«bu da kırmızımsı.»
«hayır» dedi doruk. döndü sonunda. yüzünde bir şey vardı, selin'in daha önce görmediği bir şey. ilk tanıştıkları kış, doruk'un her şeye hazır, her şeyi çözebilecek bir adam havası vardı; musluk tamir ederdi, arıza yapan arabayı yolun kenarına çeker, kaputu açar, bir şeylere dokunurdu ve çoğu zaman çalışırdı. şimdi o adam yoktu karşısında. «bu pas değil.»
konuşmadılar bir süre.
buzdolabının motoru devreye girdi, titredi, sustu. dışarıda, apartmanın arka cephesine bakan pencereden, birinin halı silktiği duyuldu. toz, pat, toz, pat. gündelik bir ses. dünyanın hâlâ döndüğünün sesi.
«bak» dedi selin. ellerini doruk'un koluna koydu. kol gergindi. «dün taşındık. iki gündür kutu açıyoruz, doğru dürüst uyumadık. ikimiz de yorgunuz. bir duvar lekesi var, tamam. yarın boyacı çağırırız, üstünü kapatırız, olur biter. şimdi oturalım, bir şeyler yiyelim.»
doruk ona baktı. bakışında minnet vardı, bu kadar makul konuştuğu için; ama minnetin altında başka bir şey, inanmak istiyor ama inanamıyor gibi bir şey.
«tamam» dedi. «yiyelim.»
mercimek çorbası vardı, öğleden kalma. selin tenceyi ocağa koydu, altını açtı. doruk masayı kurdu, iki tabak, iki kaşık, dilimlenmiş ekmek. her hareketleri abartılı bir normallikle, sanki biri onları izliyor da normal bir çift olduklarını kanıtlamaları gerekiyormuş gibi.
çorba ısınırken selin salona geçmedi. bilerek geçmedi. mutfakta durdu, kaşıkla tencerenin dibini kazıdı, dibe yapışmasın diye.
«şeker kavanozunu gördün mü» diye seslendi doruk salondan.
«hangi kutuda bilmiyorum.»
«buraya koymuştum.»
«nereye.»
cevap gelmedi.
«doruk.»
yine gelmedi.
selin ocağın altını kıstı, salona yürüdü. doruk duvarın önünde duruyordu. yine duvarın önünde. elinde bir şey, cam bir kavanoz, içinde şeker değil, çay bardağının içinde unuttukları bozuk paralar. kavanozu tutuyordu ama bakışı kavanozda değildi.
leke büyümüştü.
bu sefer selin kendini kandıramadı. öğleden sonra avuç içi kadardı. şimdi bir tabak genişliğindeydi. ve şekli netleşmişti. o yanaklar, o alın, o aşağı dönük ağız. gözler yoktu henüz; gözlerin olması gereken yerde iki sığ oyuk vardı, kapalı göz kapakları gibi, uyuyan birinin ya da yeni ölmüş birinin.
«büyüyor» dedi doruk. fısıltıyla. sanki duvar onu duyacak da gücenecekmiş gibi.
«nemden» dedi selin. söyledi ama kendi de duymadı kendini.
«nem böyle büyümez. nem günlerde büyür. bu saatlerde.»
kavanozu yere koydu, dikkatle, çıkarmadan. sonra doğruldu, duvara yaklaştı. selin kolunu tutmak istedi, geç kaldı.
«doruk, dokunma.»
dokundu.
bu sefer parmağını çekmedi hemen. avucunu açtı, lekenin ortasına, o kapalı gözlerin arasına bastırdı. bekledi.
«ne yapıyorsun.»
«soğuk» dedi doruk. «duvarın gerisi soğuk. buz gibi. burası, tam burası.» elini biraz kaydırdı. «burası sıcak.»
«duvar sıcak olamaz.»
«gel, dokun.»
«istemiyorum.»
«selin.» döndü, ona baktı, elini hâlâ duvarda tutuyordu. «gel, dokun. delirmediğimi söyle.»
istemedi. her zerresiyle istemedi. ama doruk'un sesindeki o şey, o yalvarış, onu çekti. iki adım attı. elini kaldırdı. doruk elini çekti, yer açtı.
parmak uçlarını duvara değdirdi.
önce bir şey hissetmedi. soğuk sıva. pürüzlü boya. sonra, avucunu düzleştirip bastırınca, altta, derinde, bir sıcaklık. çıplak değil. battaniyenin altındaki bir beden gibi. örtülü bir sıcaklık. yaşayan bir şeyin sıcaklığı.
elini çekti. hızlı.
parmaklarını baktı. temizdiler. iz yoktu. ama avcunun ortasında, o sıcaklığın değdiği yerde, bir karıncalanma kaldı. bir uyuşma. sanki el yarım saat üstüne yatılmış gibi.
«gördün mü» dedi doruk.
«hissettim» dedi selin. «görmedim. hissettim.»
geri geri gittiler. ikisi birden, konuşmadan, aynı anda, kanepeye kadar. kanepenin arkasına değil, önüne, duvarla aralarına kanepe girsin diye değil; sadece oturacak bir yer, bir şey, bacaklarının altından çekildiğini hisseden iki insanın tutunabileceği bir şey.
oturdular. yan yana. duvara bakarak.
«sabah» dedi selin bir süre sonra. sesi titriyordu, bunu gizlemeye çalışmadı artık. «sabah ev sahibini ararız. sorarız. bu evde daha önce ne olmuş. kim oturmuş. sorarız.»
«sabaha kadar burada mı oturacağız.»
«çıkabiliriz.»
«nereye.»
haklıydı. saat gecenin on biriydi. yeni bir şehirdeler, tanıdıkları kimse yok, parayla girilen bir yer bulsalar bile, iki kutu arasında, pasaport ve cüzdanları hangi kutuda belli değil. ve bir his vardı, ikisinin de dillendirmediği: çıksalar bile, bir şey onlarla gelecekti. kapı eşiğinde durup arkalarından bakacaktı.
«perde çekelim» dedi doruk.
«pencereye mi.»
«duvara. üstüne bir şey atalım. örtelim.»
mantıksızdı. örtmek görünmez yapmazdı, var olmasını engellemezdi. ama selin itiraz etmedi. ikisi de kalktı. kutulardan birini açtılar, yatak örtüsünü buldular, kalın, çiçekli, selin'in annesinin verdiği. duvara çekiçle çivi çakacak halleri yoktu, cesaretleri yoktu; o duvara çivi çakmak, bir şeyi uyandırmak gibi gelmişti ikisine de, söylemeseler de. bunun yerine örtüyü kitaplıkla duvar arasına sıkıştırdılar, bir ucunu tablonun çengeline astılar, aşağı sarkıttılar. leke kapandı. çiçekli kumaşın altında kaldı.
geri çekildiler. baktılar.
kumaş düzdü. birkaç saniye düz kaldı. sonra, ortasında, tam lekenin olduğu yüksekliğe denk gelen yerde, usulca kabardı. içeriden bir şey ittirir gibi. bir avuç gibi. kumaş gerildi, çiçeklerin deseni bir yüzün hatlarına yayıldı, burun çıkıntısı, çene, o aşağı dönük ağız; şimdi örtünün üstünden, soluk soluğa belirmişti.
selin'in boğazından ses çıkmadı. çıkmasını istedi, çıkmadı.
kumaş bir kez daha kabardı, sonra indi. kalktı, indi. düzenli. bir ritimle.
«nefes alıyor» dedi doruk.
televizyonun üstündeki dijital saat, kırmızı rakamlarıyla 23.14'ten 23.15'e döndü. dışarıda halı silken durmuştu. apartman sessizdi. üst kattan ne ayak sesi, ne su, ne bir konuşma. sanki bütün bina onları dinliyordu. sanki bu dört duvarın içindekini başkaları da biliyordu ve bekliyorlardı, sıralarını.
selin, doruk'un elini buldu. soğuktu. kendininki de.
«taşınmamalıydık» dedi.
«beğenmiştin.»
«ucuzdu. çok ucuzdu. neden hiç sormadık.»
doruk cevap vermedi. örtüye bakıyordu, kabarıp inen çiçeklere.
«doruk. neden bu kadar ucuzdu.»
«sabah soracağız» dedi doruk, biraz önce selin'in söylediğini, aynı tonla, aynı boş inançla geri vererek. ikisi de bunun sabaha kadar çok uzun olduğunu biliyordu.
örtünün bir ucu, kitaplıktan kurtuldu. kayarak düştü. lekenin üst kısmı açığa çıktı; o iki kapalı göz, o uyuyan yüz.
devamını gör...

geri dönün eoo. * görende…

nickimi yazmadığınız da ben de bişey demiyorum. başak eleştirisel kişiliğimi kullanmıyorum bakın. tutuyorum, bir anda patlıyorum biriktirdiklerimle. siz beni anmazsanız bir sorunumuz yok. bu kadar basit. hayatınızı çalmışım gibi rollenmeyin.

ayrıca giden yazarlar sırf karalama için fake hesapla geri döndüğüne göre ben bu sözlüğe bir şey kaybettirmiyorum.
devamını gör...

suyun kokusuyla gelenler

araba taş döşeli yolun son virajını aldığında, selin ilk önce kokuyu duydu.
ıslak taş. çürüyen yosun. bir de altında, daha derinden gelen başka bir şey, durgun suyun dibine çökmüş bir ağırlık gibi.
«pencereyi kapatsana» dedi doruk, direksiyonda öne eğilmiş, ağaçların arasından yalıyı seçmeye çalışıyordu. «içerisi buz gibi oldu.»
selin cam düğmesine bastı ama koku içeride kaldı. sanki arabaya onlarla birlikte binmiş, arka koltukta sessizce oturuyordu.
yalı, çamların arkasından usul usul sıyrıldı. üç katlı, cumbaları denize bakan, ahşabı yer yer kavlamış koyu bir gövde. boyası bir zamanlar belki beyazdı. şimdi tuzun ve yılların altında kül rengine dönmüştü, bazı tahtalar siyaha çalıyordu, sanki içeriden bir şey sızıp dışarı vurmuş gibi.
«işte bu» dedi doruk. sesinde çocuksu bir sevinç vardı, selin'in aylardır duymadığı türden. «fotoğraflardan büyük görünüyor. değil mi?»
«büyük» dedi selin. başka bir şey eklemedi.
arabayı eski bir incir ağacının altına çektiler. doruk daha motoru kapatmadan kapıyı açmış, dışarı atlamıştı bile. selin bir an öylece oturdu. ön camdan yalıya baktı. üst kattaki pencerelerden biri aralıktı, perde yoktu, içerisi karanlıktı, ve o karanlıkta bir hareket olduğuna yemin edebilirdi. bir salınım. rüzgâr belki.
rüzgâr yoktu.
«selin!» doruk bahçe kapısının orada ona el sallıyordu. «gel, anahtarı emlakçı saksının altına bırakmış.»
indi. ayağının altında çakıl değil, ıslak bir yosun tabakası vardı, oysa üç gündür yağmur yağmamıştı. bahçe demir parmaklıkla çevriliydi, parmaklıkların çoğu pas içinde eğilmiş, bazıları kopmuştu. kapının üstünde kabartma bir yazı okunuyordu, harfler birbirine girmişti: belki bir isim, belki sadece süs.
«ne yazıyor sence?» diye sordu.
doruk omuz silkti. «eski osmanlıca falandır. önemli değil. hadi.»
saksının altındaki anahtar paslanmıştı ama kilide girdi. doruk omzuyla kapıya yüklendi, kapı inleyerek açıldı, ve o an koku onları karşıladı. dışarıdakinden kat kat ağırı. bodrumdan yukarı doğru yükselen, boğaza oturan bir ıslaklık.
«tanrım» dedi selin, ağzını eliyle kapatarak. «bu koku ne böyle.»
«kapalı kalmış, o kadar. bir havalanınca geçer.» doruk içeri adım attı, ayakkabısının altında tahta gıcırdadı. «düşün bir, kaç yıldır kimse girmemiş.»
«kaç yılmış?»
durakladı. «emlakçı tam söylemedi aslında. on yıl falan dedi önce, sonra bilmiyorum dedi. tapuda karışıklık varmış.»
selin eşikte kaldı. içeride, holün sonunda geniş bir merdiven yukarı kıvrılıyordu, tırabzanların oyması hâlâ zarifti. duvarlarda soluk bir kâğıt vardı, üstünde tekrarlanan bir desen, belki gül, belki başka bir çiçek, artık seçilmiyordu. ve duvarların alt kısmı. selin oraya baktı.
nemliydi. yerden yarım metre yüksekliğe kadar, kâğıt koyulaşmış, kabarmış, bazı yerlerde çatlamıştı. sanki ev tabanından su çekiyordu, bir fitil gibi.
«doruk» dedi. «şu duvarlara bak.»
«gördüm. rutubet. her eski evde olur.» elini duvara bastırdı, sonra geri çekti, parmaklarına bakarak. «hı. yaş.»
«çok yaş.»
«nem alma makinesi alırız. bir de iki üç tane soba. birkaç haftaya burayı tanıyamazsın.» döndü, selin'e baktı, gözlerindeki ışık biraz sönmüştü. «pişman olma şimdi. daha yeni geldik.»
«pişman olmadım.» yalandı ve ikisi de biliyordu.
içeri girdi.
istanbul'daki daireyi altı ay önce satmışlardı. doruk'un işten çıkarılması, selin'in matbaadaki yarı zamanlı işi, biriken faturalar. hepsi üst üste gelmişti. sonra doruk bir gece, mutfak masasında dizüstü bilgisayarının ışığında, bu ilanı bulmuştu. «restorasyon karşılığı uzun vadeli kiralama.» deniz kıyısında koca bir yalı, neredeyse bedavaya. doruk mimardı, eli işe yatkındı, selin de düzeni severdi. «bir yıl veririz kendimize» demişti o gece. «toparlarız burayı, belki pansiyon yaparız. sıfırdan başlarız.»
o zaman kulağa kurtuluş gibi gelmişti.
şimdi holde durmuş, tavandaki su lekesine bakıyordu.
«yukarı çıkalım mı?» doruk çoktan merdivene yönelmişti. «yatak odasını seçelim.»
çıktılar. basamaklar her adımda farklı bir sesle inledi, kimi tiz, kimi boğuk, sanki ev her birini ayrı ayrı tanıyordu. ikinci kat sahanlığında üç kapı vardı. doruk ilkini açtı: boş bir oda, yerde eski bir gazete, pencere denize bakıyor. ikincisi kilitliydi.
«bu neden kilitli?»
doruk kolu zorladı. «bilmiyorum. anahtarı yoktur herhalde. boş ver, zaten üç odamız var.»
üçüncü oda en büyüğüydü. tavanı yüksek, iki penceresi vardı, birinden deniz, diğerinden arka bahçedeki çamlar görünüyordu. içeride bir karyola iskeleti duruyordu, şiltesi çoktan çürümüş. köşede bir gardırop, kapağı aralık.
«burası» dedi doruk, kollarını açarak. «burayı toparlarız, bizim oda olur.»
selin pencereye yürüdü. dışarıda deniz kurşun rengindeydi, dalgasız, neredeyse kıpırtısız. kıyıda eski bir iskelenin kalıntıları vardı, direkleri suyun içinden siyah parmaklar gibi çıkıyordu. bir an orada bir şey gördü. iskelenin ucunda, suya bakan bir siluet.
gözlerini kırptı.
iskele boştu.
«ne oldu?» doruk yanına gelmişti.
«hiç. yorgunum galiba.» camın soğuk yüzeyine parmağını değdirdi. «doruk, bu odanın duvarı da yaş.»
«her yer yaş, selin.» sesinde ilk kez bir sabırsızlık vardı. «bak, birlikte halledeceğiz bunu. ama önce eşyaları indirelim, akşam oluyor.»
indirdiler. kartonları, iki valizi, mutfak kutusunu, doruk'un alet çantasını. her sefer kapıdan girip çıktıkça koku selin'in genzine daha derin yerleşiyordu. son kutuyu bırakırken fark etti: üstündeki tişörtü hafifçe nemliydi. oysa ter değildi bu. daha soğuk bir şeydi, dışarıdan içine işlemiş gibi.
akşam çökerken elektrikle uğraştılar. sigorta kutusu bodrum merdiveninin başındaydı. doruk kolları birer birer kaldırdı, çoğu işlemedi, sadece holdeki ve yatak odasındaki ampuller yandı. sarı, titrek bir ışık.
«yarın elektrikçi çağırırız» dedi doruk, ellerini pantolonuna silerek. «bu gecelik idare eder.»
bodruma inen merdivenin ağzında karanlık, katı bir madde gibi duruyordu. selin oraya doğru bir adım attı, aşağıdan gelen hava yüzüne çarptı. ıslak toprak. durgun su. ve çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir şey: suyun damlama sesi. düzenli. tik. tik. tik.
«aşağıda su mu var?»
doruk omzunun üstünden baktı. «olabilir. su basmış olabilir bir ara. yarın bakarız. kapat şu kapıyı, soğuk geliyor.»
selin kapıyı kapattı. ama kapıyı iterken, kapının öbür yüzünden, yani karanlığın içinden, bir basınç hissetti. sanki aşağıda bir şey de aynı anda kapıyı kendine doğru çekiyordu. bir saniye. sonra kapı yerine oturdu.
elini koldan çekti, avucu ıslanmıştı.
ilk yemeklerini mutfakta, tek bir mumun ışığında yediler, çünkü mutfağın ampulü de yanmıyordu. yolda aldıkları ekmek, peynir, bir kavanoz zeytin. doruk termostan çay doldurdu, çay çoktan ılımıştı.
«garip, değil mi» dedi doruk, ekmeği bölerek. «bu kadar büyük bir ev, bu kadar ucuza. niye kimse almamış şimdiye kadar?»
«belki almışlardır. belki hep gitmişlerdir.»
doruk güldü ama gülüşü kısaydı. «sen de amma karamsarsın.» bir an sustu, çayından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. «bu suyun tadı da tuhaf. boru paslıdır herhalde.»
selin bardağını kaldırdı, dudağına değdirdi, geri koydu. içmedi. suyun tadında metal vardı, bir de altında başka bir şey, mide bulandırıcı bir yumuşaklık.
«yarın şişe su alalım» dedi.
«alırız.»
yemekten sonra yatak odasına çıktılar. yere yeni aldıkları bir şilteyi sermişlerdi, çürük karyolayı dışarı çıkarmışlardı. battaniyelerin arasına girdiklerinde doruk neredeyse anında uyudu, her zaman öyle olurdu, başı yastığa değer değmez. selin sırtüstü yattı, tavana baktı.
mum sönmüştü. perdesiz pencereden ay ışığı giriyordu, soluk ve gümüşi. tavanda bir leke vardı. küçük, yuvarlak, kenarları dağınık. daha önce fark etmemişti. belki ışık yoktu, belki bakmamıştı.
lekeye baktı. göz kapakları ağırlaştı.
tam uykuya dalacakken bir ses duydu.
gözlerini açtı. oda sessizdi. doruk'un düzenli nefesi. dışarıda, çok uzakta, denizin usul çekilişi. sonra tekrar. duvarın içinden geliyordu, başucundaki duvardan.
bir damlama değildi bu. bir akıştı. ince, sürekli bir su sesi, sanki duvarın içinde, iki tabakanın arasında bir dere akıyordu. selin elini uzattı, avucunu duvara dayadı.
duvar soğuktu ama bu normaldi. garip olan, duvarın titreşmesiydi. çok hafif, parmak uçlarıyla ancak hissedilen bir titreşim. su akarken borunun titremesi gibi. ama burada boru yoktu. bu yatak odasının dış duvarıydı, ardında sadece gece ve deniz vardı.
«doruk» diye fısıldadı.
kıpırdamadı.
«doruk.» onu dürttü.
«hı. ne oldu?»
«dinle. duvardan su sesi geliyor.»
doruk bir an dinledi, ya da dinler gibi yaptı. «rüzgâr o. ya da deniz. uyu hadi.»
«rüzgâr değil. elini koy şuraya.»
iç çekti, elini uzattı, duvara dokundu, hemen çekti. «nemliymiş. yarın bakarız dedim ya. olabilir bir sızıntı. sabah olsun.» yüzünü öbür yana çevirdi, battaniyeyi omzuna çekti.
selin elini duvardan çekmedi.
su sesi devam ediyordu. ama şimdi, dinledikçe, bir ritmi olduğunu fark etti. düzenli yükselip alçalıyordu. bir nefes gibi. bir soluk. içe
çekiliş, dışa veriliş. avucunun altında duvar ılıktı, sonra soğudu, sonra yeniden ılıdı.
parmaklarını kaldırdı. lambaya uzandı, düğmeye bastı. tık sesi geldi, ama oda karanlık kaldı.
«doruk.»
«uyu.»
«lamba yanmıyor.»
homurdandı, ama bu sefer doğruldu. başucundaki telefonunu yokladı. ekranın mavi ışığı yüzünü aydınlattı, çenesindeki iki günlük sakalı, uykudan şişmiş göz altlarını. telefonu duvara doğru tuttu.
boyanın üstünde ince bir çizgi vardı. tavandan aşağı inen, parmak genişliğinde koyu bir hat. kenarları ıslak parladı.
«tamam» dedi doruk. «bir çatlak var. yarın ustayı ararız. deniz kenarı ev işte, rutubet yapar.»
«bu akşam kuruydu. yatmadan önce buraya yaslanmıştım.»
«emin misin?»
«yaslanmıştım.»
doruk telefonu bir süre daha tuttu, sonra indirdi. karanlık yeniden kapandı üstlerine. «selin, saat üç. sabah ne olduğunu görürüz. şimdi iki saat daha uyusak fena olmaz.»
yattı. battaniyeyi çekti. birkaç dakika içinde soluması ağırlaştı, düzene girdi.
selin tavana baktı. göremiyordu, ama bakıyordu. duvardaki ses sürüyordu, ama artık yalnız değildi. doruğun soluğuyla aynı anda yükselip alçalıyordu. ikisi birbirine denk düşüyordu. önce doruk nefes alıyor, sonra duvar. önce duvar, sonra doruk.
hangisinin önce geldiğini ayırt edemedi.
sabaha kadar uyumadı.
ışık perdenin kenarından sızmaya başladığında ayağa kalktı, yatağın ucundan hırkasını aldı, omzuna attı. zemin soğuktu. taş döşemenin üstüne serdikleri kilim bu köşeye kadar ulaşmıyordu. çıplak tabanıyla duvara yaklaştı.
gece gördüğü çizgi oradaydı. gün ışığında daha uysal görünüyordu, sıradan bir rutubet lekesi, boyadan koyu bir iz. parmağını dokundurdu. kuruydu.
eğildi, kulağını duvara dayadı.
hiçbir şey yoktu. ne su, ne nefes. kendi kalbinin sesini duydu sadece, kulağının içinde boğuk boğuk vuran.
«gördün mü» dedi doruk arkasından. yatakta doğrulmuş, saçları bir yana yatmış, gözlerini ovuşturuyordu. «gündüz hiçbir şey yok. gece kafan çalışıyor senin. yeni ev, yabancı sesler. alışırsın.»
«dün akşam kuruydu, demiştim.»
«belki geceleyin nemlendi, gündüz kurudu. güneş vuruyor bu duvara öğleden sonra.»
selin doğruldu. duvara bir kez daha baktı, sonra doruğa. bir şey söyleyecekti, vazgeçti. mutfağa gitti.
ocağı yakmaya çalıştı. çakmak üç kez boşa döndü, dördüncüde tutuştu. cezveye su koydu, kahveyi attı. pencereden deniz görünüyordu, kurşun rengi, dalgasız. köyün iskelesi suya uzanıyordu, tahtaları yer yer eksik. bir balıkçı teknesi iskeleye bağlıydı, ama içinde kimse yoktu, günlerdir yoktu.
evi üç hafta önce almışlardı. daha doğrusu, çok ucuza kiralamışlardı, sahibinin adını bile görmedikleri bir ilanla. emlakçı yoktu. anahtarı köy kahvesindeki adam vermişti, parayı da ona bırakıyorlardı. doruk için bu bir ayrıntıydı, hatta avantajdı. selin için tuhaftı, ama şehirdeki o daireden, komşu gürültüsünden, doruğun kapanan atölyesinden sonra buraya gelmek bir çıkış gibi görünmüştü. deniz vardı. sessizlik vardı.
fazla sessizlik.
kahve taştı. ocağı kıstı, cezveyi çekti. iki fincana döktü. birini doruğa götürdü.
«bugün kahvaltıdan sonra köye inelim» dedi doruk, fincanı alırken. «şu kahveci rıfat amcaya ustayı sorarız. bir de market lazım, un bitti.»
«rıfat mı, adı?»
«öyle dedi. ya da ben öyle anladım.»
indiler. köy, evden aşağı doğru, zeytinliklerin arasından kıvrılan dar bir yolun ucundaydı. on, on beş hane. çoğunun kepenkleri kapalı, bahçeleri otlanmış. bir evin önünde yaşlı bir kadın ip eğiriyordu, onlar geçerken başını kaldırdı, bakışını selin'in üstünde bir an fazla tuttu, sonra işine döndü.
«gördün mü nasıl baktı?» diye fısıldadı selin.
«nasıl bakacak, yabancıyız. küçük köy.»
kahve, meydanın kenarındaydı. içeride üç masa, bir soba, duvarda sararmış bir takvim. rıfat tezgâhın arkasında bulaşık yıkıyordu, kolları dirseğine kadar sıvalı.
«günaydın» dedi doruk.
rıfat başını kaldırdı. yüzü, yıllarca güneşe çalışmış bir deri gibiydi, derin oluklu. «gelenler sizsiniz demek. yukarıdaki ev.»
«evet, taşındık. üç hafta oldu.»
«biliyorum.» bulaşık bezini omzuna attı. «ne alırsınız?»
iki çay söylediler. rıfat çayları getirdiğinde doruk duvardaki çatlaktan, sızıntıdan, ustadan bahsetti. rıfat dinledi, yüzünü bozmadan. çay bardağını masaya bıraktığında eli bir an havada kaldı.
«hangi oda?» diye sordu.
«yatak odası. denize bakan. üst kat.»
rıfat bir şey demedi. tezgâha döndü, bir sigara yaktı, pencereden dışarı baktı.
«usta var mı köyde?» diye tekrarladı doruk.
«yok.»
«kasabadan çağırsak?»
«çağırın.» sigarasından bir nefes çekti. «ama o duvar kurur gider. uğraşmayın. o ev öyledir.»
«nasıl yani, öyle?»
rıfat omuzlarını kaldırdı. «eski ev. nemli. deniz işte.» ama söylerken selin'e bakmadı, doruğa da bakmadı, pencereden dışarıya, iskeleye baktı.
selin çayını karıştırdı. kaşık bardağın kenarına değdi, çıngırdadı.
«bu evde daha önce kim oturuyordu?» diye sordu.
rıfat'ın elindeki sigara durdu. «niye sordun?»
«sorusuna soruyla cevap veriyordu bu adam» diye düşündü selin. «merak ettim. eşyalar duruyor içeride. dolapta giysiler var. bir kadının giysileri.»
«onları atın» dedi rıfat. sesi değişmişti, inceldi. «yakın gitsin.»
«kimindi?»
«çok oldu.» sigarayı tablaya bastırdı, yarısını söndürdü. «çay sizden olsun. alacağınız bir şey varsa karşıdaki bakkal açar birazdan. un, şeker, ne lazımsa.» bezini aldı, tezgâhın arkasına geçti, bulaşığa döndü. sohbet bitmişti.
dışarı çıktıklarında doruk kolunu selin'in beline doladı. «köylü işte. lafı sevmezler.»
«giysileri atın, dedi. duymadın mı nasıl söylediğini?»
«rutubetten küflenmiştir, onu demek istedi.»
«öyle demedi.»
doruk cevap vermedi. bakkala yürüdüler. bakkal henüz açılmamıştı. camın ardından rafları gördüler, yarı boş, tozlu. beklerken selin meydanın öbür ucundaki çeşmeye baktı. suyu akmıyordu. taş yalağın içinde, dibinde, yosun tutmuş karanlık bir su birikintisi vardı.
eve döndüklerinde öğle olmuştu. doruk bilgisayarını açtı, şehirdeki birkaç işi halledecekti, yarım kalan çizimler. selin yukarı çıktı.
yatak odasının kapısında durdu. içeri girmeden önce bir an bekledi, neyi beklediğini bilmeden. sonra girdi.
dolaba yürüdü. gömme dolap, kapakları şişmiş, menteşeleri paslı. dün akşam açmış, içindeki giysileri görünce kapatmıştı. şimdi yeniden açtı.
beş, altı parça asılıydı. bir kadının. ince kumaşlı iki entari, yakası dantelli bir gömlek, koyu renkli bir hırka. askıların üstünde toz vardı, ama giysiler fazla eskimemişti. en uçtaki entariye dokundu. kumaş serindi, hafif nemliydi.
hırkanın cebine elini soktu. parmakları bir şeye değdi. kâğıt. katlanmış, nemden kabarmış bir kâğıt parçası çıkardı. açtı. mürekkep dağılmıştı, ama birkaç satır okunuyordu, eğik, aceleyle yazılmış bir el yazısı.
«su yükseliyor. her gece biraz daha. duvarı dinliyorum ve o beni dinliyor. doruk bana inanmıyor.»
kâğıt parmaklarının arasında titredi.
doruk.
aynı ad. aynı cümle. ona inanmıyor.
kâğıdı okuduğu yerden aşağı, satırın altına baktı. bir isim vardı, imza gibi. mürekkep en çok orada dağılmıştı, ama ilk harf okunuyordu. bir s.
dışarıdan doruğun sesi geldi, aşağıdan, merdiven boşluğundan.
«selin? iyi misin yukarıda?»
ağzını açtı, cevap verecekti. sesi çıkmadı. kâğıdı elinde tuttu, dolabın karanlığına baktı, en arkada, giysilerin ardında, duvarın alt köşesinde bir şey parladı. ıslak bir iz. tavandan gelen o çizgi, aşağı inmiş, buraya kadar ulaşmış, dolabın tabanında küçük bir birikinti yapmıştı.
dün akşam kuruydu.
eğildi. parmağını suya değdirdi, kokladı. tuzluydu. deniz suyu.
ama ev denizin kenarındaydı, evet, oysa yukarıdaydı, yamaçta, sudan yirmi metre yukarıda. deniz buraya nasıl çıkardı?
«selin!» bu sefer daha yakından, merdivenleri çıkıyordu.
kâğıdı aceleyle hırkanın cebine geri soktu. dolabı kapattı. kapandı, ama tam oturmadı, bir parmak aralık kaldı. itti, yine açıldı. üçüncüde bıraktı.
doruk kapıda belirdi. «seslendim, duymadın mı?»
«duymadım. dolaba bakıyordum.»
gözü dolaba kaydı, aralık duran kapağa. «hâlâ mı bu giysiler? atalım şunları, haklısın. akşam yakarız, bahçede.»
«dur» dedi selin. nedenini bilmeden. «dursun şimdilik.»
«niye? hani rahatsız oluyordun.»
«dursun dedim.» sesi sertti, kendi kulağına bile. yumuşatmaya çalıştı. «yani, bir bakayım önce. içlerinde bir şey var mı diye.»
doruk ona baktı, tuhaf bir bakış, sonra omuz silkti. «nasıl istersen. ben çalışıyorum aşağıda. akşam yemeğe ne yapalım?»
«ne olsa.»
çıktı. ayak sesleri merdivende uzaklaştı.
selin yatağın kenarına oturdu. dolabın aralığından içerideki karanlık ona bakıyordu. hırkanın cebindeki kâğıt orada duruyordu, bekliyordu, okunmayı. ya da yeniden okunmayı.
pencereye döndü. deniz, kurşun rengi, dalgasız, az önceki gibi. ama iskeleye baktığında bir şey fark etti. sabah boş olan balık
tutma sehpasında şimdi biri oturuyordu.
uzaktaydı, yüzü seçilmiyordu. sırtı eve dönük, bacakları suya sarkmış, kıpırtısız. üstünde koyu bir şey vardı, yağmurluk belki, ya da sadece ıslak kumaş. oltası yoktu. hiçbir şeyi yoktu elinde. öylece oturuyor, denize bakıyordu.
selin camı açmadan, sadece baktı. on saniye. yirmi. figür kıpırdamadı. nefes alıp vermeyen bir şeyin durgunluğuyla duruyordu orada.
«doruk» diye seslendi. alçak sesle. kimse duymadı tabii, adam aşağıda, duvarları eski taş bu evin. yine de tekrar etti, bu kez kendine. «doruk, aşağıda biri var.»
camı araladı. iskeleden deniz kokusu değil, başka bir şey geldi içeri. çürümüş yosun. diş etine yapışan o tuzlu, tatlımsı koku. rüzgâr yoktu oysa.
figür başını çevirdi.
yavaşça, bir kapı menteşesinin gıcırtısı kadar yavaş, yüzünü eve doğru döndürdü. selin yüzünü hâlâ seçemiyordu, mesafe çok, ışık az. ama başın dönüşünde bir yanlışlık vardı. boyun fazla döndü. insan boynunun durduğu yerde durmadı.
selin camı kapattı. sert. parmakları sürgüye gitti, çevirdi.
aşağı indi, iki basamağı birden. mutfakta doruk tezgâhın üstüne eğilmiş, telefonuna bakıyordu, yanında açılmış bir kutu konserve.
«iskelede biri var» dedi selin.
«ne?»
«iskelede. balık sehpasında. oturuyor biri.»
doruk telefonu bıraktı, pencereye yürüdü. mutfağın penceresinden iskele görünüyordu, selin'in yukarıdan gördüğü aynı ahşap, aynı kurşun deniz.
«nerede?» dedi.
selin yanına gitti. sehpa boştu.
ıslak ahşap, yosun lekeleri, bir martının bıraktığı beyaz iz. insan yoktu. oturan hiçbir şey yoktu.
«oradaydı» dedi selin. «az önce. bana baktı.»
«belki balıkçıydı, gitmiştir.»
«tekne yoktu. nasıl gitsin, yüzerek mi?»
doruk ona döndü, o tuhaf bakışla yine, sabırla karışık bir şey. «selin, iki gündür doğru dürüst uyumadın. taşınma stresi, yeni ev, her şey yeni. insan böyle zamanlarda yorgun gözle bir şeyler görebilir.»
«yorgun göz boyun çevirmez.»
«ne?»
«hiç.» vazgeçti. anlatması, anlatmaya çalışması bile şu an taşıyamayacağı bir yüktü. «boş ver.»
doruk su ısıtıcısını doldurdu, fişe taktı. aletin uğultusu mutfağı doldurdu, sıradan, güven veren bir ses, ve selin bir an için her şeyin olağan olabileceğine inanmak istedi. konserve kutusuna baktı. ton balığı. etiket yarı sökülmüştü, altındaki tenekede pas lekeleri vardı.
«bunu nereden aldın?» diye sordu.
«kilerdeydi. bir sürü var aşağıda, önceki sahipler bırakmış herhalde. son kullanma tarihi geçmemiş, baktım.»
«yeme.»
«niye yemeyeyim?»
cevabı yoktu. sadece istemiyordu doruk'un o kutudan bir şey yemesini, bu evden çıkan hiçbir şeyi ağzına koymasını, ve bu isteğin altında yatan şeyi kendine bile açıklayamıyordu.
«taze bir şey alırız kasabadan» dedi sonunda. «daha iyi.»
doruk kutuyu geri koymadı. tezgâhta bıraktı, açık, içindeki balık havayla temas eden yüzeyinde grileşmeye başlamış. selin bakışını kaçırdı.
öğleden sonra ev sessizdi. doruk bodrumdaki elektrik panosuyla uğraşıyordu, arada bir çıkan metalik tıkırtılar duvarların içinden geliyordu. selin yukarı çıkmadı. oturma odasındaki eski koltuğa oturdu, dizlerini karnına çekti, telefonundan çekmeye çalıştı. çekmiyordu. tek çubuk bile yoktu.
ev, kasabanın asıl kümelendiği yerden iki kilometre uzaktaydı, bir burnun ucunda, yalnız. emlakçı buna «mahremiyet» demişti. «tam size göre, şehrin gürültüsünden kaçanlara.» fiyatın neden bu kadar düşük olduğunu sorduklarında kadın gülümsemiş, denizin aşındırdığı yapıların bakımının pahalı olduğunu söylemişti. başka bir şey söylememişti.
selin o konuşmayı şimdi hatırladı. kadının gülümsemesini. dişlerini gösteren ama gözlere ulaşmayan türden.
kalktı, kilere gitti. doruk ton balığını oradan aldığına göre bir yerde bir dolap, bir raf vardı. mutfağın arkasındaki dar koridordan geçti, basık tavanlı bir kapı, arkasında taş basamaklar. aşağıdan doruk'un sesi geliyordu, kendi kendine mırıldandığı bir şey.
kiler mutfağın hemen altındaydı, bodrumdan ayrı. loş. tek bir ampul, tavandan sarkan, çıplak. selin ipi çekti. ışık titredi, tutundu.
raflar doluydu. ton balığı kutuları, sıra sıra, hepsi aynı marka, etiketleri aynı şekilde yarı sökülmüş. yanlarında cam kavanozlar, içlerinde bulanık bir sıvı ve sıvının içinde yüzen koyu şeyler. turşu belki. belki değil. birinde dibe çökmüş bir şey vardı, parmak büyüklüğünde, soluk.
rafın en altında bir kutu duruyordu. teneke değil, ahşap. üstünde toz yoktu, oysa her şey tozluydu burada. biri yakın zamanda dokunmuştu ona.
selin diz çöktü. kutuyu çekti. ağırdı. kapağı sürgülüydü, kaydırdı.
içinde kâğıtlar vardı. yukarıdaki hırkanın cebindekiyle aynı el yazısı, aynı sararmış kâğıt. bir deste, iple bağlanmış. en üsttekine bir fotoğraf iliştirilmişti, kenarları kıvrılmış, siyah beyaz. bir aile, evin önünde duruyorlardı, şu an selin'in üstünde durduğu evin. anne, baba, iki çocuk. hepsi gülümsüyordu. hepsi doğru şekilde gülümsüyordu, gözlere ulaşan türden.
fotoğrafın arkasına bir tarih yazılmıştı. ve bir cümle.
«deniz geri istiyor.»
selin iki buçuk saattir çözemediği bir şeyi o an çözdü, kelimelerle değil, mide boşluğunda büyüyen bir ağırlıkla. kâğıtları açmadı. açamadı. ipi çözmeye başladı ama parmakları beceriksizdi, düğüm sıkıydı, ve çözülürken en alttaki kâğıt kaydı, yere düştü, açıldı.
üstünde tek bir çizim vardı. bir ev. bu ev. pencerelerinden birinde bir yüz çizilmişti, üst kattaki pencerede, yatak odasının penceresinde. ve iskelede, balık sehpasında, oturan bir figür. sırtı eve dönük. bacakları suya sarkmış.
çizimin altında, çocuk eliyle yazılmış gibi düzensiz harflerle, bir not:
«o oturunca içeri girmek istiyor. pencereyi açmayın.»
yukarıda bir ses oldu.
cam. sürgü. selin yatak odasının penceresini kapatıp sürgülemişti, emindi bundan, parmaklarının sürgüyü çevirdiğini hatırlıyordu. ama şimdi yukarıdan gelen ses, o sürgünün geri çekildiği, metalin metal üstünde kaydığı sesti. ardından menteşenin gıcırtısı. pencere açılıyordu.
«doruk?» diye seslendi. sesi kilerin taş duvarlarında boğuldu.
bodrumdan cevap geldi, uzak. «efendim?»
doruk aşağıdaydı. hâlâ aşağıdaydı.
o zaman yukarıyı kim açıyordu.
selin kâğıtları olduğu gibi bıraktı, yerde, açık. basamakları çıktı, nefesi düzensiz, kiler ampulünü söndürmeyi unuttu, arkasında titreyen bir ışık bıraktı. mutfaktan geçti. tezgâhta açık duran ton balığı kutusu şimdi tamamen grileşmişti, üstüne ince bir zar çökmüştü sanki.
merdivene vardı. yukarısı karanlıktı, oysa öğleden sonra güneşi yatak odasını dolduruyor olmalıydı. perde çekilmiş gibi. ama perde yoktu o odada, henüz asmamışlardı.
ilk basamağa bastı.
yosun kokusu merdiven boşluğunu doldurdu, aşağı akıyordu, suya düşen bir şeyin üstüne yürümek gibi. üst kattan bir ses geldi. ıslak bir ses. bir şeyin tahta zeminde sürüklenmesi, ağır, ıslak, ve her hareketin ardından bir damlama.
«selin» dedi aşağıdan doruk. bu kez daha yakın, bodrum kapısından çıkmış olmalıydı. «içeride su mu var? zeminden geliyor galiba, tavanda leke oluşmuş.»
selin cevap vermedi. gözünü yukarıdaki karanlıktan alamıyordu. ikinci basamak. üçüncü. her adımda koku ağırlaştı.
yatak odasının kapısı aralıktı. içerisi kurşun rengiydi, denizin rengi, ve açık pencereden içeri dolan hava perdesiz camda bir şeyi dalgalandırıyordu. yatağın üstünde bir ıslaklık vardı, çarşafa yayılmış koyu bir şekil, iskeledeki sehpanın üstünde gördüğü figürün oturduğu yerde bırakacağı türden bir iz.
ve dolap. sabah araladığı dolap. kapağı şimdi ardına kadar açıktı. içerisi, az önceki karanlık, artık boş değildi.
selin geri geri bir adım attı. topuğu basamağın kenarına değdi.
aşağıdan doruk'un ayak sesleri geldi, merdivene yaklaşıyordu, sakin, habersiz, akşam yemeğini düşünen bir adamın adımlarıyla.
«çıkma yukarı» demek istedi selin. ağzı açıldı. ses çıkmadı.
dolabın içindeki şey öne eğildi.
devamını gör...

game of thrones'un yaklaşık 100 yıl öncesini anlatan dizi, game of thrones serisinin üçüncü televizyon dizisi.. house of the dragonda, game of thrones’tan birkaç yüzyıl öncesini anlatılıyordu. bu dizi ise robert baratheon’un tahta çıkmasından ve daenerys targaryen’in ailesinden çalınan tacı geri alma yolculuğuna başlamasından 100 yıl önce geçiyor.
r.r.martin'in kurduğu got evrenini seviyorum. bu dizi de game of thrones’tan önceki westeros’u, genç bir şövalye ile gizli kimliğe sahip targaryen prensinin maceraları üzerinden anlatıyor. genç şövalye duncan “dunk” the tall, yanında egg adında küçük bir çocukla westeros’ta dolaşıyor. egg aslında sıradan bir çocuk değil ama, o prens aegon targaryen. yani daenerys ve rhaegar targaryen’in büyükbabası.. egg, sonradan kral oluyor. dunk ise ileride ser duncan the tall olarak efsaneleşir ve kral muhafızları’nın lord kumandanı olur.
yani dizideki iki ana karakter, game of thrones dönemindeki targaryen ailesinin geçmişinde çok önemli kişiler.
dizide dunk, egg’in gerçek kimliğini öğrendikten sonra onunla birlikte çeşitli turnuvalara ve siyasi olaylara sürükleniyor. game of thrones kadar büyük bir savaş ve taht mücadelesinden ziyade iki karakterin yolculuğuna odaklanılmış.
izleyecek bişey aradığım şu günlerde keyif aldığım bir yapım oldu. henüz 1. sezon yayınlandı ve dizinin 2. sezonunun 2027 yılının başında yayınlanması planlanıyormuş. merakla beklerim sanıyorum.
devamını gör...

fon olaylarındaki kılıbık tavırlarından ötürü ismini pembe parti olarak değiştireceklerini tahmin ediyorum. logolarındaki ampül artık pembe ışık saçabilir. ekose sıçtın mavisi ceket yerine de leopar desenli fuşya saten gömlek öneren çıkabilir. badem bıyık zaten banko, onda değişecek bişey yok.
devamını gör...

güney kore'nin turistik jeju adası'nda yer alan ve adadaki müslüman topluluğa hizmet veren aktif bir camidir.
devamını gör...

canlı yayın yapıyor, arada denk geliyorum.
faydalı bir şey anlattığı filan yok.
hasta hallerini kimseden saklamadan, odasından yayın yapıyor.
iyi olduğunu daha görmedim...
iyileştim, artık bir şeyler yapabilirim, dediğini görmüş değiliz. allah yardımcısı olsun,
ama sanki kendisi bu hayatından memnunmuş gibi geliyor bana, bu düzenine alışmış, kendini zahmete sokmak istemez gibi. çok iyi olsa bile kılını kıpırdatacağını zannetmiyorum bu arkadaşın.
devamını gör...

uykummm varrrr
belim tutuk
açım
işten geldim ama yapacak bir sürü işim var ağlıycammmm
devamını gör...

sen söylediğinde sallanmayan şeyi, en saçma haliyle söylediğinde bile koca koca adamların kafa patlattığı kişi.
adam şu duvardaki çizgilerdeki illüzyonu görüyor musun diyor, o kadar daire başkanı müfettiş vs çizgi üstüne fikir üretiyor.
beyin fırtınası resmen.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim