all tiny beautiful things yazar profili

all tiny beautiful things kapak fotoğrafı
all tiny beautiful things profil fotoğrafı
rozet
karma: 3597 tanım: 185 başlık: 27 takipçi: 53

son tanımları


aşk bize masal olur

kerem pilavcı'nın yazdığı, gülhan kadim'in yönettiği ve gülçin kültür şahin'in sahnelediği tek kişilik ve tek perdelik komedi türündeki tiyatro oyunu.

annesiyle yaşayan aslı’nın ergenlik yıllarından 40’lı yaşlarına uzanan tüm aşklarını, masalsı bir anlatım ve şahane bir komedi diliyle izliyoruz. o esnada annesinin hastalığı, kaybı; aslı'nın bu kayıp karşısındaki çaresizliği ve kayboluşu bu yolculuğa eşlik ediyor. böylece kahkahaların arasına birkaç damla gözyaşı ve çokça hüzün karışıyor.

ama oyun tam da bu yüzden hayat gibi. kayboluşların, düşmelerin arasında yeniden ayağa kalkmanın; yola devam etmenin iyileştirici gücünü mıh gibi aklımıza kazıyor.

gülçin kültür şahin sahneyi şahane dolduruyor ve tek kişilik bu oyunda başka karakterleri de yaratıcı biçimlerde var ederek canlı kılıyor. zaten oyunun en başında bize bir masal anlatacağını vadediyor ve bu yüzden onun oyuncaklı dünyasında hiçbir şey imkansız gelmiyor.

ben 30'lu yaşlarının sonundaki bir kadın olarak kendimden çok fazla şey buldum ve dediğim gibi, hem kahkahalarla güldüm, hem de burnumun kemiğini sızlatan yerlerde biraz gözyaşı döktüm.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

anın fotoğrafı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

hayvanlarla hayatı paylaşabilmek her şeye çok daha fazla anlam ve tatmin katıyor.
devamını gör...

kim milyoner olmak ister

ne kadar cahilsen ve ajitasyona müsait bir hikâyen varsa, o kadar kolay sorularla yarışıyorsun; sonunda da “iyi bir başarı (!)” elde ediyorsun. öte yandan ne kadar iyi eğitimliysen, o kadar absürt sorularla karşılaşıyorsun ve ya onursuzca eleniyor ya da komik bir dereceyle uğurlanıyorsun.

demagoji, çifte standart, ajitasyon dozu yüksek yaşam öyküleri, liyakatsiz yarışmacılar ve onlara sorulan sembolik sorular derken; cehaletin yüceltildiği, eğitimin cezalandırıldığı, günümüz türkiye’sinin küçük bir simülasyonu olan bir yarışma programı ortaya çıkıyor.

not: en büyük banknotuyla 1 kilo nohut alınan ülkenin orta-alt sınıfının bile önemli bir kısmı artık milyoner. teşekkürler canımız akepe'miz.
devamını gör...

bugün okuduğunuz en güzel cümle

“elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. onu bir kez bile yaşamayacağız.”

(bkz: bahçıvan ve ölüm)

not: kitap yaşam ve ölüm üzerine şahane bir anlatı. kitabı bitirince mutlaka güncelleyeceğim.
devamını gör...

hamnet (kitap)

maggie o’farrell’ın 2020 women’s prize for fiction ödüllü, 293 sayfalık ve okumaya doyamadığım romanı.

romanın yapısından bahsedersem iki kısımdan oluştuğunu söyleyebilirim; ölüm öncesi ve ölüm sonrası. evet, kitap daha ilk sayfada bir ölümü merkeze aldığını açıkça söylüyor bize. bir çocuğun yalnızlığı, çaresizliği ve kardeşini kurtarma telaşıyla açılıyor hikaye.

ölümü ise ölen kişi—yani hamnet—etrafında değil, annesinin çaresizliği ve yası üzerinden tecrübe ediyoruz. bu yüzden kitabın adı hamnet olsa da, aslında bu bir annenin, agnes’ın hikâyesi.

romanın ana karakteri agnes; özel güçlere sahip, insanları şifalandıran, geleceği sezinleyen ve doğayla bütünleşmiş bir kadın. en başından beri çocuklarından birinin öleceğini biliyor olsa da, kader bu ölümü engelleyemesin diye onun bakışını başka bir yöne çeviriyor ve çarklar bir anda tersine dönmeye başlıyor.

o’farrell’ın dili son derece maharetli. okuru kurduğu dünyanın içine hızla çekiyor, duyguları harekete geçiriyor. ölüm sonrası yaşanan çaresizlik, pişmanlık, öfke, hüzün, her şeyden soyutlanma ve içe kapanma halini öylesine kusursuz anlatıyor ki, kimi anlarda kendi tecrübemin yazıya dökülmüş halini okuyormuş gibi hissettim.

okuma zevki çok yüksek, kusursuz bir roman. 2026’nın ilk kitabı beni hiç üzmedi; okuyanları da asla üzmeyeceğine gönül rahatlığıyla söz verebilirim.

not: bu arada kitap, william shakespeare’in oğlu hamnet ve eşi agnes hakkında. ama bu yaslı anlatıda babanın adı hiç geçmiyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların aldığı yeni yıl hediyeleri

bugün iş yerinde odamın kapısı açıldı ve elinde koca sepetle biri içeri girdi. önce bir şaşırdım, kimden ne geldi, doğru mu geldi diye bir sürü şey geçti aklımdan. adam adımı söyleyip masama bıraktı sepeti, gitti.
sonra sepete yaklaşınca anlam veremedim çünkü bi paket yumurta takıldı gözüme. sonra detaylı baktım ve sucuk çarptı gözüme. iyice baktım, tereyağ, peynir, pastırma, mantı da var. mutluyum ama anlam da veremiyorum o esnada.
gözüme bir kart ilişti ve baktım, yakın bir arkadaşımdan gelmiş:
"çiçek böcek bize gelmez, yayıntı olacak hediyeler işimizi görmez.
afiyetle, kokulu kokulu ye"
yazmış asdfghjklş.

yeni yıl sürprizlerle geldi valla, ne diyelim, hep böyle gitsin ^^
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kusursuzluk yalanı

ben bir şeyleri biraz uzatarak anlatma eğilimine sahibimdir genel olarak. ve yazılarımı da büyük oranda nereye varacağını bilmeden yazmaya başlarım. sanırım bu da kusursuzluk dünyasına bir başkaldırı olabilir.

neden herkes her şeyin bu kadar kusurlu olduğunu bilirken her şey kusursuzmuş gibi rol yapıyor?
çekirdek ailelerde herkesin bildiği, ama yine de herkesin birbirinden sakladığı ve kimsenin ortaya dökmeye cesaret etmediği bir yalan gibi taşıdığımız koca bir yalan var hayatın ortasında; kusursuzluk. inanamıyorum bazen dünyanın böyle ortak bir yalana sarılmasına ve bu delilik haline; komik de geliyor bir yandan.
ben şimdi kendi cenahımdan itiraz ediyorum dünyamızın bu yalanına; kusursuz değiliz; hep birlikte buna inansak da değiliz.

hepimizin evini bazen bok götürüyor, birçoğumuz mutfak tezgahını temizlemeyi ertesi güne bırakıyoruz, bazı zamanlarımızı hiçbir şey yapmadan geçiriyoruz. ve itiraf edelim; yalnızken tuvaleti fırçalamadığımız bile oluyor.
(pembe s*çan kızlarımızı burada kaybettik.)

hepimiz insanız ve o kadar normal ki bunlar? klişe olacak ama zaaflarımız olmasaydı, kusurlarımız olmasaydı insan olmanın bir manası olmazdı. biricik olamazdık en başta.
motamot konuşan bir robottan bir sürü farkımız var bizim; birimiz yalnızken burnunu kurcalar, birimiz götünü kaşır. yalnızken elbette çok güzel şeyler de yapıyoruz ama ben bu delilik dünyasına dair başka bir yere varmak istediğimden uç örneklerden gidiyorum.

çok sıkıldım her şeyin ve herkesin aynılaşmasından.
ben 15 yıl önce üniversite öğrencisiyken eline 3-5 kişi kitap alırken bugün ortalık kitap kulüplerinden geçilmiyor. herkes kitap okumanın zorunlu olduğuna inanmış ve okumasa bile okumuş gibi yapar olmaya başlamış. çünkü kabul görmenin yollarından biri de bu olmuş.
5-10 sene önce kimse ajanda kullanmazken şu sıralar her yer ajanda öven delilerle dolmuş durumda. ben sanırım son 10 yıldır rutin bir şekilde ajanda kullanıyorum ve etrafımdaki insanlar bana hep; “dijitalleş şekerim” derdi. inanamıyorum bugün ajanda kullanmanın moda olmasına. hem de 1 tane de değil, "bokum için ajanda", "püsürüm için ajanda" derken millet 3-5 ajanda alıyor. delilik had safhada.

bu tuhaf hale nasıl gelindi, kusursuz hayatlar, kusursuz vücutlar nasıl gerçekmiş gibi lanse edilir oldu anlayamadım. ben kendi adıma, küçücük, kendi halindeki hayatımda pörsümüş vücudumla, bazen elimde 2 ay süründürdüğüm kitaplarımla, bazen ajandamı aylarca kullanmamamla, bazen evden sümüğe benzer tipimle çıkmamla, bazen evimi süpürmeyip her yerin kedi tüyü olmasıyla, bazen öfke nöbetlerine kapılmamla, yani esasında çok sıradan olmamla gurur duyuyorum. sıradanlık en büyük başkaldırı olmadı mı şu dönemde?

bakınca evren bile sandığımız gibi kusursuz bir düzen içerisinde değil. yıldızlar patlıyor, gezegenler savruluyor, boşluk dediğimiz şey bile durmaksızın hareket ediyor. kozmos kusursuz bir plan değil; işleyen bir kaos günün sonunda. her şey biraz eksik, biraz fazla, biraz da dağınık olduğu için varlığını sürdürebiliyor. düzen demek yok olmak demek.

kusur dediğimiz şey, koskoca evrenin çalışma biçimiyken bizim bu kusursuzluk takıntımız neden?
belki de sorun dağınıklıkta, aksaklıkta, tekrar eden günlerde değil. belki mesele, her şeyin farklı ve kusursuz olmak zorundaymış gibi yaşanmasında.
bazen günler birbiriyle tamamen aynı olur, üst üste yığılır ve hayat böyle akıp gider. ve belki de tam olarak bu yüzden hayat hayattır.
devamını gör...

rte'den ülkeyi yolsuzluklarla tahrip ettiler açıklaması

akp'nin politikası bu artık; kendi yarattıkları dünyaya yabancılaşarak bakmak, kendi yarattıkları dünyanın da mağdurunun yine kendileri olması ve tamamen sorumluluktan kaçmak.

artık şöyle bakmak lazım, akepe ne için üstünü başını yırtıp birilerini suçluyorsa o pislik onlardan fışkırıyordur.

25 yılda ülkeyi her türlü kötülükte baş sıraya çıkaranların sorumluluk almamasından gerçekten gına geldi . mutsuzluktan geberiyoruz ya, daha büyük bir tahribat var mı bundan? her şeyimiz çalındı ama neşemizin çalınmasından daha büyük bir tahribat var mı?

not: "artık" diyerek başlamışım. silerek düzeltmek istemedim, bu nüansı bildirmek istedim: akepe hep böyleydi.
devamını gör...

ölüm

ölümü birinci elden yaşamış biri olarak hakkında anlatacağım fazla şey var sanırım. ama ben bu yazımda biraz daha farklı bir yerinden yaklaşmayı planlıyorum.
6 yıldır her şeyimi paylaştığım, arkadaşlığı farklı bir boyutta yaşadığım, sevgili olmadığım ama 2 sevgilinin yaşadığından daha ötede bir yakınlığım olan erkek arkadaşımın babasının ani kayıp haberini aldık dün.

ölüm insanı çok değiştiren, hatta bambaşka biri yapan bir şey. elinde avucunda ne varsa tersyüz oluyor ve her şeyi baştan inşa ediyorsun. ve oradan ne çıkacağı, senin neye dönüşeceğin asla belli değil.
bir de ölüm taşıması korkunç zor bir yük. tamam, ilk günkü ağırlıkta kalmıyor ama asla sıfıra da inmiyor. karşındaki insanın da o yükü artık sırtlandığını bilmek çok çaresiz bir durum.
insan karşısındakinin acısına ortak olmak istiyor ama o yük tamamen kişiye özel.
ve çok yakınındaki bir insanın da artık ölüm tecrübesinin olması ilişki açısından da zorlu bir süreç.
devamını gör...

the beast in me

the americans dizisinden tanıdığımız matthew rhys'la, homeland'dan tanıdığımız claire danes'in başrollerini paylaştığı 8 bölümlük gerilim, gizem ve polisiye türündeki mini netflix dizisi.

konusu kısaca şöyle:
çocuğunu trafik kazasında kaybetmiş, kaybettikten sonra hayatını ve evliliğini darmadağın etmiş, yas tutmayı hayatının amacı haline getirmiş ve nihayetinde de yazar tıkanması yaşamaya başlamış pullitzer ödüllü yazar aggie wiggs şehrin dışında yazmaya çalışarak yaşamaktadır.
bu sırada, karısını öldürmekle suçlanmış olan emlak kralı nile jarvis, basından uzak durmak için aggie’nin yanındaki büyük malikaneyi satın alır ve yeni karısıyla oraya taşınır.
aggie, komşusunun bu sansasyonel hikâyesini yazabileceğini düşününce yolları kaçınılmaz olarak kesişir. bundan sonraysa iki karakter de birbirinin karanlık taraflarıyla yüzleşmeye başlar ve adeta birbirlerini “canavar” olarak adlandırırlar.

aslında dizi ters köşeleriyle sizi şoka uğratan, klişeden uzak bir dizi değil maalesef. dizinin ortaya büyük bir gizem atma iddiası da yok ama oyunculuklar -özellikle de matthew rhys'ın performansı- çekimler, kullanılan mekanlar diziye gerçekmiş hissi veriyor ve kalbiniz ağzınızda izliyorsunuz. neyin nasıl ilerleyeceğini tahmin ediyorken üstelik.

claire danes'ın oyunculuğunu çok severim ama bu dizide çok abartılı buldum. aslında daha önce hiçbir dizisini izlememiş olsam çok etkilenebilirdim ama bana homeland'daki karakterinin ankisiyete seviyesini daha da arttırmış, üzerine başka bir şey eklememiş gibi geldi.

dizi 6 bölüm boyunca geçmişe hiç gitmeden günümüzde ilerliyor. 7.bölümdeyse geçmişe gidiyoruz ve nile jarvis'in karısının akıbetini öğreniyoruz. sonrasındaki 1 bölümde ise dizi apar topar sonuca bağlanıyor.
bana göre ilk 6 bölüm gereksiz uzatılmış. o kısımlar daha hızlı bir ritimle, ana konudan sapmadan 4 bölümde toparlanabilirdi. sonra 1 bölümde geçmişi aydınlattıktan sonra kalan 3 bölüm boyunca dağınık kalan kısımlar toparlanabilirdi.
dediğim gibi dizinin son bölümü aceleye gelmiş ve bazı konular epey dağınık bırakılmış.

tabi her şeye rağmen iyi oyunculuk, güzel prodüksiyon derken hafta sonu bir oturuşta izlenebilecek, eli yüzü düzgün bir dizi olmuş.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların evcil hayvanlarının fotoğrafları

her başlığa bir kedoş koysam, 4 başlık kullanabilirim.
bu da en güncel model kedoşum. eve kapak attı, ben de olmaz diyemedim.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının kedileri

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

insanın kendisini terbiye etmesi

bugün emin çapa'nın bir röportajında o kadar güzel bir tanımını/metaforunu dinledim ki, anlatmasam olmazdı.

çiçeklerin, bitkilerin insanı terbiye etmesini anlattı ve şöyle açtı bunu. kelimesi kelimesine yazmayacağım ama benzetmelerin emin çapa'ya ait olduğunu söyleyeyim.

"sen çiçeklerine/bitkilerine gözün gibi bakıyorsun ama sonra o sene birdenbire bir lodos esiyor ve o sene çiçek açmıyor. sen çiçek ne isterse sen onu yapmak zorundasın, o senin istediğini yapmaz. çok su isteyen çiçeğe çok su, az su isteyen çiçeğe az su vereceksin; çok güneş isteyeni çok güneşe, az güneş isteyeni az çiçeğe koyacaksın. türkiye'de çiçeklerin çoğunun ölme sebebi susuzluk değil, çok su.
bana şunu öğretiyor; sen ne kadar istersen iste, fizik kanunları var, doğa kanunları var ve bu kanunlarla barışacaksın, onunla huzur içinde olacaksın, onunla yoldaşlık edeceksin ki o sana güzel çiçekler versin.
benim çiçeklerim güzel açıyor çünkü ben onlara arzularımı dayatmıyorum, onlara istediklerini veriyorum."

mükemmel bir metafor, mükemmel bir öğreti... "çiçek ne isterse onu veriyorum", al bu cümleyi hayatın hangi ilişkisine koyarsan koy işler.
art niyetli, toksik ilişkileri bir kenara koyuyorum, onlar özelinde söylemiyorum bunu ama biz genelde çocuğumuzun/kardeşimizin/arkadaşımızın istediklerine kulak kapatıp onlar için iyi olduğunu düşündüğümüz şey neyse ona boğuyoruz bu insanları. onların isteklerine kulak kapatıyoruz çoğu zaman çünkü kendi doğrumuzdan başkası doğru gelmiyor.
kendi "en iyi" bildiklerimiz neyse onu dayatıyoruz sevdiklerimize ama bu bazen az su isteyen çiçeğe çok su vermek gibi oluyor.

ben çok sevdim bu öğretiyi, kulağıma da küpe yapmak isterim. sizlerle de paylaşmak istedim. umarım kendimizi terbiye yönünde bize de bir faydası olur.
devamını gör...

anın fotoğrafı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bir insana çarparsam kendi hatam olup olmamasına bakmaksızın özür dilerim. karşı taraf bu özrüme göz devirirse iki şekilde tepki veririm: hata onunsa; “götüme girmeseydin” derim, hata benimse “keşke daha çok çarpsaydım” derim.

nezaket şu toplumda herkesin hakkı olan şey değil, götlük edene göt gibi davranmakta hiç bir mahsur görmüyorum.

evet, sen bebek starbuckstaki gerzek kız, sırada götüme girersen en ufak bir hamlemde temas ederiz, bunu küçücük zekan ile tespit edemiyor olabilirsin ama böyle öğrenmek zorunda kalırsın. bazen de musibet gereklidir.
devamını gör...

yazarların kendi gündemleri

bazen bir şeyleri yoluna koymak zaman alır. hatta bazen bu çok fazla zaman alır. ama insanın hayatını yoluna koymaktan başka bir çaresi var mıdır?

insan hayatını ya şimdi yoluna koyar, ya da çok geç olmuşken bunu yapmak zorunda kalır. ve çok geç olmuşken hayatın nasıl delik deşik hale geleceğinden bahsetmek bile istemiyorum.

bir yandan da hayatını yoluna koymak için her zaman biraz geç, her zaman biraz erkendir...
ben bunu yapmak için bugünü seçiyorum. bomboş geçirdiğim günleri, ayları, hatta yılları şu andan itibaren arkamda bırakıyorum; özüme, eski kendime dönüyorum. her şeyi hakkıyla yaptığım, yılmadığım, azimle çalıştığım, kendimle yarıştığım günlere dönüyorum.
biraz daha geç olmadan şimdi yola çıkıyorum.

ve korkmuyorum kendimden, başaramamaktan. ben artık hayal ettiğim şeylere ulaşamasam bile; "denedim olmadı" demek istiyorum.
devamını gör...

yazarların yazarlara söylemek istedikleri

az önce gümüşsuyu’ndan kabataş’a yürüdüm ve birden yanımdan 15 yıl önceki ben merdivenleri zıplaya zıplaya indi.
ah ne günlerdi, dersten çıkardık, taksimde yer içerdik, gece olurdu ama bitmezdi de bitmezdi enerjimiz. koşarak merdivenleri inme yarışı yapardık ve yarı sarhoş halimizle düşmeden inmeyi becerirdik.

aradan 15-20 yıla yakın zaman geçti ve bugün bu merdivenleri gözlerim dolu dolu, yavaş yavaş yürüyerek indim.
hayat nereye akarsa aksın o günlerimin gamsız, tasasız hallerini özlüyorum ve ne zaman o günlerin tortusuyla karşılaşsam nostalji batağına saplanıyorum.
devamını gör...

türkiye solu türk ve sünni müslüman realitesini tanımalıdır

türkiye solu ne zaman kendi kimliğini bir kenara koyup sağ kesimin ideolojisinden sorumlu hale geldi anlamakta zorlandım ben. ama yine de şöyle diyelim, türkiye’nin sosyalist hareketi, bu toprakların kültürel, etnik ve dini çeşitliliğini görmezden gelmez.

ancak “türk ve sünni müslüman realitesini tanımak” demek, bu çoğunluğun tüm siyasal ve toplumsal tercihlerini onaylamak demek değil.

bir kısım müslümanların cemaat kollarına koşmaları ne zaman sol kesimin müsebbibi olduğu bir konu oldu onu da tartışmak lazım tabi.
muhafazakar tayfa geçmiş zamanda yaşama fantezisini sonlandırıp ülkenin 80 darbesinden bu yana siyasal islamın kucağında oturduğunu görse konuları başka türlü irdeleyebilir belki.
devamını gör...

yaşlandığını anlamak

konforu her şeyin önüne koymayı önceledikçe hep imrendiğim "yaşlı rahatlığı"na kavuştuğumu, dolayısıyla da artık yaşlanmaya başladığımı anladım.
eskiden hap kadar dantel külotlar giyerken, artık memelerimin altına kadar çekilebilen pamuklu donlar tercih ediyorum mesela.
ve bir arkadaşımdan aldığım öneriyle de giymediğim, zaten asla bacağımdan geçmeyecek olan dantel külotlarla da kese yapıyorum, çok güzel kir çıkarıyor.

insana yaşlandıkça her anlamda bir rahatlama geliyor, uluorta donlarını da konuşabiliyor mesela.
devamını gör...

ilim ile bilim farkı

"hadis bilimi" cümlesini okuduktan sonra bilim kelimesinin komple lügatımızdan kaldırılması gerektiğine kanaat getirdim.
kardeşim muhammed'in peygamber olması falan inançla ilgili bir mesele, burada mutlak bir doğru yok. böyle bir kabulle yola çıktığın bir insanın söylediği iddia edilen, ya da söylediği sözler nasıl bilim olabiliyor?
allah akıl fikir versin. (bu cümle bile kulağıma çok daha bilimsel geldi şu an.)

not: müslümanların kendi inançlarını mutlak doğru kabul edip tüm tartışmaları bu kabullere tutunarak devam ettirmeleri çok saldırgan ve çaresizce. lan zaten mesele senin inanç sisteminin doğruluğunun ispatlanamaması. ve ispatlanamayan hiçbir şey de bilim ya da gerçek sınıfına giremiyor maalesef.
devamını gör...

ne gerek vardı hissi

ben bunu boş bir cümle kurduğumda ya da açıklama yaptığımda hissederim genellikle.
ağzımdan o bomboş açıklamalar çıkar ve anında içimden kendimi yargılarım. "bok vardı da söyledin, ne gerek vardı buna" diye.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim