(bkz: #3883302
ben mi bu kadar deliriyorum tüm bu olanlar karşısında bilmiyorum ama gece tam yatacakken okuduğum; “akın gürlek yeni adalet bakanı” haberi tüm günümün içine s*çtı.
bu atama bir cesaretlendirmedir, tarafınızı belli edin çağrısıdır.
bu atama; “istediğimiz kararlara imza atanlara her türlü koltuğun önü açık” diyerek göz kırpmaktır.
ve tam da ibb davası öncesi akepenin en büyük elidir.
maalesef 20 yıllık akepe yönetiminin en faşist son 13 yılında (gezi milattır) kurumlara militan ruhlu bir sürü yandaş dolduruldu. ve artık bu insanlar canımız türkiyemizi tamamen bölüp parçalayarak tüm varlıklarını yok etmeye yönelik asla korkmadan, fütursuzca hizmet edecek. hesap verilmediğini de hepsi çok iyi biliyor. artık hepsinin gözü daha kara, hepsi çok daha cesur ve maalesef bu davaya (!) tamamen adanmış durumda.
türkiye’de hiçbir şey buradan dönmez artık. bizim de bahtımıza düşen böyle şahane bir ülkede, böyle bir zamana denk gelmekmiş.
ya dün istanbul gibi dünyanın gözbebeği bir şehirde konserler iptal edildi, üzerine de zorluya vali ceza verdi. pardon, tek ayak üzerinde de duralım mı vali bey?
gerçekten her gün göğsümün üzerinde bir öküz taşıyorum. bitmiyor çilemiz, çaresizliğimiz. nasıl üstesinden geliyor hayatını dürüstlüğe adamış insanlar bilmek istiyorum.
halkın fakirlik karşısında çaresiz bırakıldığı; zenginin sonsuz zengin, fakirin korkunç çaresiz olduğu; yöneticilerin tek ideolojisinin vatandaşının boğazını sıkarak din propagandası yapmak ve yandaş cebi doldurmak olduğu bir ülkede hiçbir bilim insanının -hükümeti doğrudan hedef alan bir konuşma yapmıyorsa- çıkıp sadece deprem çığırtkanlığı yaparak konuşmasına saygı duymuyorum.
artık bu ülkede her şey siyasidir, her şey siyasidir, her şey siyasidir. ve bu ülkede tuzu kuru hiçbir bilim insanının, hiçbir sanatçının, hiçbir önemli kanaat önderinin susma hakkı yoktur. susuyorsa da kendilerine yönelecek nefretin ve öfkenin tadını çıkarmayı öğrensinler.
deprem politiktir. insanların depremde can vermesi, hayatlarının enkaz altında kalması politiktir.
"istanbul'da 7 şiddetinde deprem bekleniyor"
eeee?
ben 50 yaşından büyük, yapılacak herhangi bir testte asla o testi geçebilecek mukavemete sahip olmayan bir evde kiracı olarak yaşıyorum.
ve bilin bakalım neden oturuyorum?
hayır, hayır, deprem olsun da enkaz altında 4 kedimle can vereyim ve arkamda kalacak aileme bu trajediyi yaşatayım diye değil.
hayır, hayır, ekmek elden su göden yaşayıp da az kira vereyim diye de değil. bilakis, maaşımın 3'te birinden fazlasını kirama veriyorum zaten.
şartlar buyken en azından kimse konuşup vatandaşın canını sıkmasın. "ha öldük ha ölüyoruz" diye kendimizi iyice delirtmeyelim. bakın "delirmeyelim" demedim, iyice delirmeyelim dedim. aradaki farkı vurgulamak istiyorum. bu ülke artık midemi bulandırıyor ve elimden bir şey gelmeden bekliyorum.
çaresizliği bilmeyen götü ılıklar hükümete hesap sormayacaklarsa ne olur bir sussun artık.
edit: bugün insanlara vaaz veren bilim insanlarından bazıları şişlinin kalbine hukuksuzca dikilen gökdelenlerin neredeyse reklam yüzü oldu.
sırf bu kepazelikler yaşanabilsin, şişli’deki rantın dibi sıyrılabilsin diye “deprem toplanma alanında (!)” 72 katlı olarak planlanan inşaatı mühürleyen resul emrah şahan türlü akıl dışı iftiralarla terörden hapse atılmışken yaptılar bunu üstelik.
sabah akşam “deprem dirençli kent” diye sızlananlar şehirciliğin bitirilmesine sessiz kaldı, bununla da yetinmeyip çanak tuttu.
bilim insanı dediğin korkusuz olur derken bizimkiler yandaş çıktı.
ben her dinlediğimde -hangi ruh halinde olursam olayım- beni vuran kısmı yazmak istiyorum.
bilirim anlamak zor, kalmamak zor, gidenleri anmamak zor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
beni yazlara sor, ayazlara sor, şu kirli beyazlara sor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
ah açılın; gözümde kurumayan yaşımla, boğazıma yumru gibi oturan tazecik hüznümle geldim.
yine paramparça olduğum, yine hayat ve ölüm arasındaki o incecik çizginin üzerinde dolaştığım bir yolculuktan geldim.
dizinin künyesine kısaca değinirsek: darlene hunt’ın yaratıcısı olduğu, laura linney’nin kariyerindeki en güçlü performanslardan biriyle başrolü sırtlandığı, dört sezonluk ve dört başı mamur bir dizi.
bu öyle bir yolculuk ki; bir dostun, bir annenin, bir eşin, bir kardeşin, bir evladın, bir hayvan dostun kaybının izini sürüyoruz. ölümü hayatın sıradan akışı içinde, yaşanması mutlak bir gerçek olarak anlatıyor; bunu yaparken de ölüme yaklaşan bir insanın kendisini keşfedip çiçekler açışını izletiyor.
melankoliye yatkın biri değilim ama ölüm üzerine —ki ölümün hayatın en büyük ve belki de tek gerçek acısı olduğuna inanırım— okumayı, izlemeyi; o sır perdesini aralamaya çalışmayı severim.
sır perdesi derken ölümden sonrasını kastetmiyorum elbette. bana ne ki ölümden sonrasından? ben yaşamı, yani ölüme varan o yolculuktaki maceraları; ve nihayetinde son dönemeçteki sırları merak ediyorum.
bir insanın öleceğini bilmesi başlı başına ağır bir yükken, aşağı yukarı ne zaman öleceğini bilmesi akıl almaz derecede yorucu bir bilgi olsa gerek.
dizi de bu bilgiyle baş edebilmeyi, bazen baş edememeyi; bazen beklenen kendi ölümünken bir dosta veda etmeyi ve yine hayat karşında planların işlevsiz olduğunu şahane bir ustalıkla anlatıyor.
"seni seviyorum" diyemeyenlerin, veda etmeye gücü yetmeyenlerin bunları bambaşka yollarla yaptığını; sevginin tek bir yolu olmadığını, onu ifade etmenin binlerce varyasyonu olduğunu inanılmaz inceliklerle aktaran bir hikaye aynı zamanda.
bocalamayı, hata yapmayı, düşüp yeniden kalkmayı, yani insan olmayı şahane bir sanat gibi gözler önüne seriyor.
beni yine bolca ağlatan, bolca güldüren, bolca tanıdığım bir hikayenin içinde hissettiren sıcacık bir diziydi. şahane bir yolculuğa eşlik ettim, o yüzden de hayatı anlamlandırmaya çalışırken azıcık da olsa bir katkı arayan herkese şiddetle tavsiyemdir.
meseleleri mesele etmenin ne kadar da gereksiz olduğunun farkına vardım.
3-5 sene önce kendimi harap ettiğim meseleler bugün dönüp bakınca komik geliyor; 3-5 sene evvel de o andan 3-5 sene evvelki meseleler komik geliyordu. bugün dert ettiğim konular da bundan 3-5 sene sonra komik gelecek.
o yüzden konuları biraz akıl çerçevesinde görmek, meselelere sakince yaklaşmak ve hemen kıyameti koparmamak gerektiğini anladım.
ha insanız tabi, pişmanlıklarımızı da, dolu dizgin duygularımızı da yönetmek çok zor. ama yaşadıklarımız üzerine; "ben seneye de buna üzülür müyüm?" diye bir muhasebeye girişmekte fayda var.
çünkü insanın fevriliğini sağaltması ona çok büyük güç veriyor.
sándor márai’nin, yer yer güldüren; güldürürken de alttan alta kötü bir şeyler olacağı hissini veren ve nihayetinde hüznün ağır bastığı 180 sayfalık romanı.
yazar aslında en çok "işin aslı judit ve sonrası" romanıyla tanınıyor; fakat ben onun dünyasına bu kitapla girmeyi tercih ettim ve çok da sevdim. özellikle sınıfları yerin dibine sokan anlatısını, insanın egemenlik kurma güdüsünü ustalıkla alaşağı edişini.
hikâye kısaca şöyle: yazar olan burjuva bir adam, karısına noel hediyesi olarak bir yavru köpek alır. köpek başta herkesin gönlünü kazanır; üstelik cins olması da önemlidir ve ev halkı onun bir puli olduğunu düşünür. ancak köpek büyüdükçe ve eve girip çıkan insanlar arttıkça, csutora’nın safkan bir puli olmadığı anlaşılır. bu fark edilişle birlikte ev halkının köpeğe bakışı da başkalaşır. csutora ise evcilleştirilmeye, yola getirilmeye öyle bir direnç gösterir ki, işler giderek kontrolden çıkar.
bu noktadan sonra yaşanan çatışmalı ve gerilimli süreç okuru fazlasıyla sarsıyor. evcil hayvanları olan, her canlıya sonsuz merhametle yaklaşmaya çalışan biri olarak okurken gözyaşlarımı tutamadım; hatta çok ağladım. kitabı bitirmemin üzerinden epey zaman geçti ama kalbim hâlâ csutora için buruk.
bu küçücük roman, her türlü ilişkiye dair şu soruları düşündürüyor: “bir şeyi sevmek mi?”, “ona egemen olmak mı?”; “onu özgür bırakmak mı?”, "onu yola getirmek mi?”.
not: sokak hayvanlarına dair yaşadığımız bu süreci düşündüğümüzde, hassas okurlar için zorlayıcı bir metin olduğunu söylemem gerek. buradan vahşice katledilen tüm sokak hayvanlarını, gönlümdeki ağır bir yükle anmak istiyorum.
bulgar yazar georgi gospodinov'un 200 sayfalık romanı.
kitap ilk cümleden insanın içine öyle bir işliyor ki, sizi nasıl bir hüznün beklediğini anlıyorsunuz:
"babam bir bahçıvandı. şimdi bir bahçe".
yazarın babasının kaybı üzerine kaleme aldığı çok etkileyici bir anlatı; hatta ağıt diyebiliriz.
kitabın üzerinde her ne kadar roman yazsa da, ben bu kitabı roman sınıfına koyamayacağım çünkü kitapta bir olay örgüsü yok aslında.
babasının ölüme her an biraz daha yaklaştığı hastalık günlerinde yazarın dolu dizgin hislerini, babasıyla arasında geçen küçük ve zaman zaman gülümseten anılarını ve ölümünden sonra da yine ölüm ve hayat ekseni üzerindeki duygularını okuyoruz.
kitabın insanın içine işlemesinin en temel sebebi aslında hayatın orta yerinde duran ve herkesin yaşadığı/yaşayacağı ölüm gerçeği. birçoğumuzun hayatında ölüm, hastalık ve yas mevcut. kitapta da bu temaların insanda uyandırdığı hisler o kadar güzel anlatılmış ki, ben birçok yerinde gözyaşları içinde tamamladım sayfaları. ifade etmeyi bilmediğimiz her hissimizi çok maharetli bir şekilde cümlelere dökmüş yazar. ölümle ilgili tüm hislerimi bu kitapla somutlaştırdım ve tekrar yüzleşmek çok çarpıcıydı.
ölüm o kadar yoğun, yas tutmak o kadar hırpalayıcı, bir insanın yokluğu o kadar eksiltici ki insan hayatına devam etmek için tutunacak bir cümle, bir teselli arıyor ve maalesef bu acıyı sadece bir kez yaşayacak olmanın tesellisinden bahsediyor yazar;
elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. onu bir kez bile yaşamayacağız.
ve çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizde hayat maalesef bir daha asla eski hayat olmayacak:
bahçıvan gittiğinde evin önündeki bahçeye ne olur... kirazlar olgunlaşacak ve dökülecek, elmalar olgunlaşacak ve dökülecek, armutlar, mürdüm erikleri... otlar patikayı sarmaya başlayacak. bahçe, bahçıvanı olmadan da coşmaya devam edecek, onun diktikleri büyüyecek, meyveye duracak ama yabani otlar da kendine yol açacak, bir süre sonra onlar her şeyi ele geçirecek. belki hemen değil, ama işler böyle yürür, bedenler soğur, bahçeler yabani ota boğulur, çocuklar yetim kalır. yine de bahçıvanın ölümlülüğüne rağmen bahçe bir anlamda ölümsüzdür. belki artık tam anlamıyla bir bahçe olmayacaktır.
kerem pilavcı'nın yazdığı, gülhan kadim'in yönettiği ve gülçin kültür şahin'in sahnelediği tek kişilik ve tek perdelik komedi türündeki tiyatro oyunu.
annesiyle yaşayan aslı’nın ergenlik yıllarından 40’lı yaşlarına uzanan tüm aşklarını, masalsı bir anlatım ve şahane bir komedi diliyle izliyoruz. o esnada annesinin hastalığı, kaybı; aslı'nın bu kayıp karşısındaki çaresizliği ve kayboluşu bu yolculuğa eşlik ediyor. böylece kahkahaların arasına birkaç damla gözyaşı ve çokça hüzün karışıyor.
ama oyun tam da bu yüzden hayat gibi. kayboluşların, düşmelerin arasında yeniden ayağa kalkmanın; yola devam etmenin iyileştirici gücünü mıh gibi aklımıza kazıyor.
gülçin kültür şahin sahneyi şahane dolduruyor ve tek kişilik bu oyunda başka karakterleri de yaratıcı biçimlerde var ederek canlı kılıyor. zaten oyunun en başında bize bir masal anlatacağını vadediyor ve bu yüzden onun oyuncaklı dünyasında hiçbir şey imkansız gelmiyor.
ben 30'lu yaşlarının sonundaki bir kadın olarak kendimden çok fazla şey buldum ve dediğim gibi, hem kahkahalarla güldüm, hem de burnumun kemiğini sızlatan yerlerde biraz gözyaşı döktüm.
ne kadar cahilsen ve ajitasyona müsait bir hikâyen varsa, o kadar kolay sorularla yarışıyorsun; sonunda da “iyi bir başarı (!)” elde ediyorsun. öte yandan ne kadar iyi eğitimliysen, o kadar absürt sorularla karşılaşıyorsun ve ya onursuzca eleniyor ya da komik bir dereceyle uğurlanıyorsun.
demagoji, çifte standart, ajitasyon dozu yüksek yaşam öyküleri, liyakatsiz yarışmacılar ve onlara sorulan sembolik sorular derken; cehaletin yüceltildiği, eğitimin cezalandırıldığı, günümüz türkiye’sinin küçük bir simülasyonu olan bir yarışma programı ortaya çıkıyor.
not: en büyük banknotuyla 1 kilo nohut alınan ülkenin orta-alt sınıfının bile önemli bir kısmı artık milyoner. teşekkürler canımız akepe'miz.
“elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. onu bir kez bile yaşamayacağız.”
maggie o’farrell’ın 2020 women’s prize for fiction ödüllü, 293 sayfalık ve okumaya doyamadığım romanı.
romanın yapısından bahsedersem iki kısımdan oluştuğunu söyleyebilirim; ölüm öncesi ve ölüm sonrası. evet, kitap daha ilk sayfada bir ölümü merkeze aldığını açıkça söylüyor bize. bir çocuğun yalnızlığı, çaresizliği ve kardeşini kurtarma telaşıyla açılıyor hikaye.
ölümü ise ölen kişi—yani hamnet—etrafında değil, annesinin çaresizliği ve yası üzerinden tecrübe ediyoruz. bu yüzden kitabın adı hamnet olsa da, aslında bu bir annenin, agnes’ın hikâyesi.
romanın ana karakteri agnes; özel güçlere sahip, insanları şifalandıran, geleceği sezinleyen ve doğayla bütünleşmiş bir kadın. en başından beri çocuklarından birinin öleceğini biliyor olsa da, kader bu ölümü engelleyemesin diye onun bakışını başka bir yöne çeviriyor ve çarklar bir anda tersine dönmeye başlıyor.
o’farrell’ın dili son derece maharetli. okuru kurduğu dünyanın içine hızla çekiyor, duyguları harekete geçiriyor. ölüm sonrası yaşanan çaresizlik, pişmanlık, öfke, hüzün, her şeyden soyutlanma ve içe kapanma halini öylesine kusursuz anlatıyor ki, kimi anlarda kendi tecrübemin yazıya dökülmüş halini okuyormuş gibi hissettim.
okuma zevki çok yüksek, kusursuz bir roman. 2026’nın ilk kitabı beni hiç üzmedi; okuyanları da asla üzmeyeceğine gönül rahatlığıyla söz verebilirim.
not: bu arada kitap, william shakespeare’in oğlu hamnet ve eşi agnes hakkında. ama bu yaslı anlatıda babanın adı hiç geçmiyor.
bugün iş yerinde odamın kapısı açıldı ve elinde koca sepetle biri içeri girdi. önce bir şaşırdım, kimden ne geldi, doğru mu geldi diye bir sürü şey geçti aklımdan. adam adımı söyleyip masama bıraktı sepeti, gitti.
sonra sepete yaklaşınca anlam veremedim çünkü bi paket yumurta takıldı gözüme. sonra detaylı baktım ve sucuk çarptı gözüme. iyice baktım, tereyağ, peynir, pastırma, mantı da var. mutluyum ama anlam da veremiyorum o esnada.
gözüme bir kart ilişti ve baktım, yakın bir arkadaşımdan gelmiş:
"çiçek böcek bize gelmez, yayıntı olacak hediyeler işimizi görmez.
afiyetle, kokulu kokulu ye"
yazmış asdfghjklş.
yeni yıl sürprizlerle geldi valla, ne diyelim, hep böyle gitsin ^^
ben bir şeyleri biraz uzatarak anlatma eğilimine sahibimdir genel olarak. ve yazılarımı da büyük oranda nereye varacağını bilmeden yazmaya başlarım. sanırım bu da kusursuzluk dünyasına bir başkaldırı olabilir.
neden herkes her şeyin bu kadar kusurlu olduğunu bilirken her şey kusursuzmuş gibi rol yapıyor?
çekirdek ailelerde herkesin bildiği, ama yine de herkesin birbirinden sakladığı ve kimsenin ortaya dökmeye cesaret etmediği bir yalan gibi taşıdığımız koca bir yalan var hayatın ortasında; kusursuzluk. inanamıyorum bazen dünyanın böyle ortak bir yalana sarılmasına ve bu delilik haline; komik de geliyor bir yandan.
ben şimdi kendi cenahımdan itiraz ediyorum dünyamızın bu yalanına; kusursuz değiliz; hep birlikte buna inansak da değiliz.
hepimizin evini bazen bok götürüyor, birçoğumuz mutfak tezgahını temizlemeyi ertesi güne bırakıyoruz, bazı zamanlarımızı hiçbir şey yapmadan geçiriyoruz. ve itiraf edelim; yalnızken tuvaleti fırçalamadığımız bile oluyor.
(pembe s*çan kızlarımızı burada kaybettik.)
hepimiz insanız ve o kadar normal ki bunlar? klişe olacak ama zaaflarımız olmasaydı, kusurlarımız olmasaydı insan olmanın bir manası olmazdı. biricik olamazdık en başta.
motamot konuşan bir robottan bir sürü farkımız var bizim; birimiz yalnızken burnunu kurcalar, birimiz götünü kaşır. yalnızken elbette çok güzel şeyler de yapıyoruz ama ben bu delilik dünyasına dair başka bir yere varmak istediğimden uç örneklerden gidiyorum.
çok sıkıldım her şeyin ve herkesin aynılaşmasından.
ben 15 yıl önce üniversite öğrencisiyken eline 3-5 kişi kitap alırken bugün ortalık kitap kulüplerinden geçilmiyor. herkes kitap okumanın zorunlu olduğuna inanmış ve okumasa bile okumuş gibi yapar olmaya başlamış. çünkü kabul görmenin yollarından biri de bu olmuş.
5-10 sene önce kimse ajanda kullanmazken şu sıralar her yer ajanda öven delilerle dolmuş durumda. ben sanırım son 10 yıldır rutin bir şekilde ajanda kullanıyorum ve etrafımdaki insanlar bana hep; “dijitalleş şekerim” derdi. inanamıyorum bugün ajanda kullanmanın moda olmasına. hem de 1 tane de değil, "bokum için ajanda", "püsürüm için ajanda" derken millet 3-5 ajanda alıyor. delilik had safhada.
bu tuhaf hale nasıl gelindi, kusursuz hayatlar, kusursuz vücutlar nasıl gerçekmiş gibi lanse edilir oldu anlayamadım. ben kendi adıma, küçücük, kendi halindeki hayatımda pörsümüş vücudumla, bazen elimde 2 ay süründürdüğüm kitaplarımla, bazen ajandamı aylarca kullanmamamla, bazen evden sümüğe benzer tipimle çıkmamla, bazen evimi süpürmeyip her yerin kedi tüyü olmasıyla, bazen öfke nöbetlerine kapılmamla, yani esasında çok sıradan olmamla gurur duyuyorum. sıradanlık en büyük başkaldırı olmadı mı şu dönemde?
bakınca evren bile sandığımız gibi kusursuz bir düzen içerisinde değil. yıldızlar patlıyor, gezegenler savruluyor, boşluk dediğimiz şey bile durmaksızın hareket ediyor. kozmos kusursuz bir plan değil; işleyen bir kaos günün sonunda. her şey biraz eksik, biraz fazla, biraz da dağınık olduğu için varlığını sürdürebiliyor. düzen demek yok olmak demek.
kusur dediğimiz şey, koskoca evrenin çalışma biçimiyken bizim bu kusursuzluk takıntımız neden?
belki de sorun dağınıklıkta, aksaklıkta, tekrar eden günlerde değil. belki mesele, her şeyin farklı ve kusursuz olmak zorundaymış gibi yaşanmasında.
bazen günler birbiriyle tamamen aynı olur, üst üste yığılır ve hayat böyle akıp gider. ve belki de tam olarak bu yüzden hayat hayattır.
akp'nin politikası bu artık; kendi yarattıkları dünyaya yabancılaşarak bakmak, kendi yarattıkları dünyanın da mağdurunun yine kendileri olması ve tamamen sorumluluktan kaçmak.
artık şöyle bakmak lazım, akepe ne için üstünü başını yırtıp birilerini suçluyorsa o pislik onlardan fışkırıyordur.
25 yılda ülkeyi her türlü kötülükte baş sıraya çıkaranların sorumluluk almamasından gerçekten gına geldi . mutsuzluktan geberiyoruz ya, daha büyük bir tahribat var mı bundan? her şeyimiz çalındı ama neşemizin çalınmasından daha büyük bir tahribat var mı?
not: "artık" diyerek başlamışım. silerek düzeltmek istemedim, bu nüansı bildirmek istedim: akepe hep böyleydi.
ölümü birinci elden yaşamış biri olarak hakkında anlatacağım fazla şey var sanırım. ama ben bu yazımda biraz daha farklı bir yerinden yaklaşmayı planlıyorum.
6 yıldır her şeyimi paylaştığım, arkadaşlığı farklı bir boyutta yaşadığım, sevgili olmadığım ama 2 sevgilinin yaşadığından daha ötede bir yakınlığım olan erkek arkadaşımın babasının ani kayıp haberini aldık dün.
ölüm insanı çok değiştiren, hatta bambaşka biri yapan bir şey. elinde avucunda ne varsa tersyüz oluyor ve her şeyi baştan inşa ediyorsun. ve oradan ne çıkacağı, senin neye dönüşeceğin asla belli değil.
bir de ölüm taşıması korkunç zor bir yük. tamam, ilk günkü ağırlıkta kalmıyor ama asla sıfıra da inmiyor. karşındaki insanın da o yükü artık sırtlandığını bilmek çok çaresiz bir durum.
insan karşısındakinin acısına ortak olmak istiyor ama o yük tamamen kişiye özel.
ve çok yakınındaki bir insanın da artık ölüm tecrübesinin olması ilişki açısından da zorlu bir süreç.
the americans dizisinden tanıdığımız matthew rhys'la, homeland'dan tanıdığımız claire danes'in başrollerini paylaştığı 8 bölümlük gerilim, gizem ve polisiye türündeki mini netflix dizisi.
konusu kısaca şöyle:
çocuğunu trafik kazasında kaybetmiş, kaybettikten sonra hayatını ve evliliğini darmadağın etmiş, yas tutmayı hayatının amacı haline getirmiş ve nihayetinde de yazar tıkanması yaşamaya başlamış pullitzer ödüllü yazar aggie wiggs şehrin dışında yazmaya çalışarak yaşamaktadır.
bu sırada, karısını öldürmekle suçlanmış olan emlak kralı nile jarvis, basından uzak durmak için aggie’nin yanındaki büyük malikaneyi satın alır ve yeni karısıyla oraya taşınır.
aggie, komşusunun bu sansasyonel hikâyesini yazabileceğini düşününce yolları kaçınılmaz olarak kesişir. bundan sonraysa iki karakter de birbirinin karanlık taraflarıyla yüzleşmeye başlar ve adeta birbirlerini “canavar” olarak adlandırırlar.
aslında dizi ters köşeleriyle sizi şoka uğratan, klişeden uzak bir dizi değil maalesef. dizinin ortaya büyük bir gizem atma iddiası da yok ama oyunculuklar -özellikle de matthew rhys'ın performansı- çekimler, kullanılan mekanlar diziye gerçekmiş hissi veriyor ve kalbiniz ağzınızda izliyorsunuz. neyin nasıl ilerleyeceğini tahmin ediyorken üstelik.
claire danes'ın oyunculuğunu çok severim ama bu dizide çok abartılı buldum. aslında daha önce hiçbir dizisini izlememiş olsam çok etkilenebilirdim ama bana homeland'daki karakterinin ankisiyete seviyesini daha da arttırmış, üzerine başka bir şey eklememiş gibi geldi.
dizi 6 bölüm boyunca geçmişe hiç gitmeden günümüzde ilerliyor. 7.bölümdeyse geçmişe gidiyoruz ve nile jarvis'in karısının akıbetini öğreniyoruz. sonrasındaki 1 bölümde ise dizi apar topar sonuca bağlanıyor.
bana göre ilk 6 bölüm gereksiz uzatılmış. o kısımlar daha hızlı bir ritimle, ana konudan sapmadan 4 bölümde toparlanabilirdi. sonra 1 bölümde geçmişi aydınlattıktan sonra kalan 3 bölüm boyunca dağınık kalan kısımlar toparlanabilirdi.
dediğim gibi dizinin son bölümü aceleye gelmiş ve bazı konular epey dağınık bırakılmış.
tabi her şeye rağmen iyi oyunculuk, güzel prodüksiyon derken hafta sonu bir oturuşta izlenebilecek, eli yüzü düzgün bir dizi olmuş.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.