1.
son tanımları
2.
özgür özel’in makam araçları satışa çıkarıldı
çoktan yayınlanmış, sonra da yalanlanmış haberin gerçeğini paylaşmak yerine trollükle uğraşan bir yazarın açtığı başlık.
haberin doğrusu şu;
(bkz: https://www.birgun.net/habe...)
sergilenen araçlardan biri 2022 yılında kılıçdaroğlu döneminde alınmış ve kendisi tarafından makam aracı olarak kullanılmış.
diğer araç da partinin kendi parasıyla henüz bu yıl satın alınmış ve ikisine ait fatura da mevcutmuş.
(bkz: https://x.com/alidenizcakir...)
ne güzel bir ülke kuruldu değil mi? muhalefete istediğin çamuru at, sonra haber yalanlanınca da sen sadece haberi sil ama asla tekzip yayınlama; yandaş kanallarda ya da sosyal medyada istediğin algıyı oluştur.
zaten biliyorsunuz ki, yanlış bilgiyi alenen yayma suçunu sadece muhalif gazeteciler ve muhalif vatandaş işliyor; akepe bu suçtan muaf.
yazıklar olsun göz göre göre yalanlarla uğraşan herkese, yazıklar olsun türkiye cumhuriyeti'nin varlığı pahasına koltuklara yapışanlara, yazıklar olsun amerikanın türkiye'ye layık gördüğü monarşiye ülkeyi adım adım sürükleyenlere ve onlara çanak tutanlara, yazıklar olsun ülkede inşa edilen yoksulluğu görmeyip saraylara tapanlara.
bu ülkede doğrusu yapılacak haber çok sevgil* troller. ülkenin 4 bir yanını talan etmek pahasına verilen maden izinlerinden başlayabilirsiniz mesela.
haberin doğrusu şu;
(bkz: https://www.birgun.net/habe...)
sergilenen araçlardan biri 2022 yılında kılıçdaroğlu döneminde alınmış ve kendisi tarafından makam aracı olarak kullanılmış.
diğer araç da partinin kendi parasıyla henüz bu yıl satın alınmış ve ikisine ait fatura da mevcutmuş.
(bkz: https://x.com/alidenizcakir...)
ne güzel bir ülke kuruldu değil mi? muhalefete istediğin çamuru at, sonra haber yalanlanınca da sen sadece haberi sil ama asla tekzip yayınlama; yandaş kanallarda ya da sosyal medyada istediğin algıyı oluştur.
zaten biliyorsunuz ki, yanlış bilgiyi alenen yayma suçunu sadece muhalif gazeteciler ve muhalif vatandaş işliyor; akepe bu suçtan muaf.
yazıklar olsun göz göre göre yalanlarla uğraşan herkese, yazıklar olsun türkiye cumhuriyeti'nin varlığı pahasına koltuklara yapışanlara, yazıklar olsun amerikanın türkiye'ye layık gördüğü monarşiye ülkeyi adım adım sürükleyenlere ve onlara çanak tutanlara, yazıklar olsun ülkede inşa edilen yoksulluğu görmeyip saraylara tapanlara.
bu ülkede doğrusu yapılacak haber çok sevgil* troller. ülkenin 4 bir yanını talan etmek pahasına verilen maden izinlerinden başlayabilirsiniz mesela.
devamını gör...
3.
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
bu başlığa 2 kez yazmışım ve hiçbirinde de kendimle ilgili bir hissimi anlatmamışım. canımız ülkemiz kendi dertlerimizi unutturdu bize.
bu yazılardan bir tanesinde ülkede yaşanan değişimle birlikte umut dolmuşum, her şeyin çok güzel olacağına inanmışım.
ah canım ben, ne kadar da safmışım.
(bkz: https://normalsozluk.com/en...)
ikinci yazımda bizi umutla dolduran o değişim ikliminin iktidar eliyle nasıl baltalandığını, mutluluğumuzun nasıl da boğazımıza dizdirildiğini ve nasıl boğulduğumu anlatmışım.
canım kendim, ne kadar da haklıymışım.
(bkz: https://normalsozluk.com/en...)
ve bugün. ah bugün. yeterince cesaretim olsa kendimi öldürürüm sanırım. hayır, akli melekelerim yerinde olmadığından değil. insanların acımasızlığına katlanamadığım için. aklımın ipleri biraz gevşese sanırım kendimi öldürebilirim, ya da ölümümün bir şeyleri değiştirebileceğini bilsem.
biz bunu mu hak ettik sahiden? böyle bir ülke miydi bize reva görülen?
kıt kanaat hayatta kaldığımız, tepemize çökecek evlerde anca barınabildiğimiz, betona boğulan şehirlerde gökyüzünü görmeden işten eve, evden işe gidebildiğimiz, anca karnımızı doyurduğumuz ama beslenemediğimiz, suratına tükürmeyeceğimiz insanların bize ideolojilerini dayattığı, hastanelerde sürüm sürüm süründüğümüz bir yaşamak mı gerçekten bizim payımıza düşen?
verdiğimiz oyun bile çalındığı, doğan bebeklerin dahi geleceği olmayan bir ülke yaratanlar mutlu mu bu tablodan?
köleleşen insanlar, talan edilen ormanlar, haksızlıkla 4 duvar arasına kapatılan insanlar, öldürülen çocuklar, çalışırken ölen çocuklar, katledilen kadınlar, işkence edilen hayvanlar mutlu ediyor mu ülkeyi bu hale sürükleyen insanları?
benim kalbim ağrıyor tüm bu kötülüklerin ve saymadığım binlerce kabusun ortasında.
kendimi sokaklara attım, ne yapacağımı bilemez halde dolanıyorum. kendimi hiçbir yere sığdıramıyorum.
oysa nazım hikmet'in de dediği gibi;
alt tarafı bir çiçek koklayıp,
bir hayvan sahiplenip,
birkaç insan tanıyıp,
sevip gidecektik bu dünyadan.
not: arkadaşlar kendimi öldürmemek için sebeplerim var ve yeni bir tanesi daha eklendi.
ilk sebebim tayyip'in öldüğünü görmek,
ikinci sebebim bahçeli'nin öldüğü günü görmek,
ve o yeni yüklenen üçüncü sebep kılıçdar'ın ölümünü görmek.
tutunacağız bu hayata, güneşli günlere uyanmak umuduna sarılarak tutunacağız.
bu yazılardan bir tanesinde ülkede yaşanan değişimle birlikte umut dolmuşum, her şeyin çok güzel olacağına inanmışım.
ah canım ben, ne kadar da safmışım.
(bkz: https://normalsozluk.com/en...)
ikinci yazımda bizi umutla dolduran o değişim ikliminin iktidar eliyle nasıl baltalandığını, mutluluğumuzun nasıl da boğazımıza dizdirildiğini ve nasıl boğulduğumu anlatmışım.
canım kendim, ne kadar da haklıymışım.
(bkz: https://normalsozluk.com/en...)
ve bugün. ah bugün. yeterince cesaretim olsa kendimi öldürürüm sanırım. hayır, akli melekelerim yerinde olmadığından değil. insanların acımasızlığına katlanamadığım için. aklımın ipleri biraz gevşese sanırım kendimi öldürebilirim, ya da ölümümün bir şeyleri değiştirebileceğini bilsem.
biz bunu mu hak ettik sahiden? böyle bir ülke miydi bize reva görülen?
kıt kanaat hayatta kaldığımız, tepemize çökecek evlerde anca barınabildiğimiz, betona boğulan şehirlerde gökyüzünü görmeden işten eve, evden işe gidebildiğimiz, anca karnımızı doyurduğumuz ama beslenemediğimiz, suratına tükürmeyeceğimiz insanların bize ideolojilerini dayattığı, hastanelerde sürüm sürüm süründüğümüz bir yaşamak mı gerçekten bizim payımıza düşen?
verdiğimiz oyun bile çalındığı, doğan bebeklerin dahi geleceği olmayan bir ülke yaratanlar mutlu mu bu tablodan?
köleleşen insanlar, talan edilen ormanlar, haksızlıkla 4 duvar arasına kapatılan insanlar, öldürülen çocuklar, çalışırken ölen çocuklar, katledilen kadınlar, işkence edilen hayvanlar mutlu ediyor mu ülkeyi bu hale sürükleyen insanları?
benim kalbim ağrıyor tüm bu kötülüklerin ve saymadığım binlerce kabusun ortasında.
kendimi sokaklara attım, ne yapacağımı bilemez halde dolanıyorum. kendimi hiçbir yere sığdıramıyorum.
oysa nazım hikmet'in de dediği gibi;
alt tarafı bir çiçek koklayıp,
bir hayvan sahiplenip,
birkaç insan tanıyıp,
sevip gidecektik bu dünyadan.
not: arkadaşlar kendimi öldürmemek için sebeplerim var ve yeni bir tanesi daha eklendi.
ilk sebebim tayyip'in öldüğünü görmek,
ikinci sebebim bahçeli'nin öldüğü günü görmek,
ve o yeni yüklenen üçüncü sebep kılıçdar'ın ölümünü görmek.
tutunacağız bu hayata, güneşli günlere uyanmak umuduna sarılarak tutunacağız.
devamını gör...
4.
kedi köpek anneliği
ben çok uzun zamandır, hakkında uzunca söyleyeceklerim olan konularda çok kısa cümleler kuruyorum. yorgunluktan mı, artık döndür dolaş aynı şeyleri konuşmaktan bunalmak mı, hiçbir şeyin değişmemesinin yılgınlığı mı bilmiyorum ama hiçbir şeyi uzun uzadıya anlatmak istemiyorum.
son günlerde körüklenen hayvan nefreti hakkında da, hayvanlara yönelen şiddet hakkında da binlerce şey söyleyebilirim, sayfalarca anlatabilirim.
keza "kedi-köpek annesi" olmakla ilgili de sayfalarca anlatacak şeyim var. ama bahsettiğim sebeplerle yılgınım.
sadece buna kafayı takanlara şunları söyleyeceğim;
"size mi soracağız kimin annesi\babası olacağımızı?
size mi hesap vereceğiz neyi yavrumuz olarak seçtiğimiz konusunda?
size mi kaldı bizim çocuk yapıp yapmak istemediğimiz?
kimsiniz ya siz, hadsizler?
çekin artık elinizi de, dilinizi de hayatlarımızdan.
uzak durun bizim onurlu hayatlarımızdan.
yeter artık.
çocukların öldüğü, doğanın talan edildiği, hayvanların katledildiği, insanların karanlığa mahkum edildiği, adaletin guguk olduğu bir ülkeyi yaratıp bir de evlerimizin içine mi gireceksiniz?
nefes alamıyoruz artık pisliklerinizin kokusundan."
son günlerde körüklenen hayvan nefreti hakkında da, hayvanlara yönelen şiddet hakkında da binlerce şey söyleyebilirim, sayfalarca anlatabilirim.
keza "kedi-köpek annesi" olmakla ilgili de sayfalarca anlatacak şeyim var. ama bahsettiğim sebeplerle yılgınım.
sadece buna kafayı takanlara şunları söyleyeceğim;
"size mi soracağız kimin annesi\babası olacağımızı?
size mi hesap vereceğiz neyi yavrumuz olarak seçtiğimiz konusunda?
size mi kaldı bizim çocuk yapıp yapmak istemediğimiz?
kimsiniz ya siz, hadsizler?
çekin artık elinizi de, dilinizi de hayatlarımızdan.
uzak durun bizim onurlu hayatlarımızdan.
yeter artık.
çocukların öldüğü, doğanın talan edildiği, hayvanların katledildiği, insanların karanlığa mahkum edildiği, adaletin guguk olduğu bir ülkeyi yaratıp bir de evlerimizin içine mi gireceksiniz?
nefes alamıyoruz artık pisliklerinizin kokusundan."
devamını gör...
5.
deniz gezmiş
"acıyorsam sana anam avradım olsun,
ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!"
ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!"
devamını gör...
6.
la fiesta del chivo
son zamanlarda okuduğum kitaplarla ilgili bir şeyler yazamadım ama bu kitaba kayıtsız kalamazdım. böyle bir başyapıta teşekkür etmenin bir yoludur belki de hakkında bir şeyler yazmak.
teke şenliği, nobel ödüllü yazar mario vargas llosa’nın 2000 yılında yayımlanan, 2003 yılında da türkçe olarak basılan 550 sayfalık bir başyapıt.
uzun zamandır böylesine dehşetli, karanlık, ürkütücü ve gerçekliğiyle beni sarsan bir kitap okumamıştım. şahane bir dil, çok maharetli bir anlatım kurgusu, ustalıklı bir üslup ve maalesef insanı karamsarlığa sürükleyen karanlık bir hikaye okuyoruz.
aslında hikaye dediğime bakmayın, bu kitap 31 yıl boyunca dominik cumhuriyetinde hüküm süren rafael trujillo’nun tek adam yönetiminin gerçek bir anlatısı. zaten insanı sarsan da bu yaşananların gerçek olması ve günümüzle kurulan benzerlik bağları oluyor.
olayları 3 farklı pencereden izliyoruz ve bu pencerelerde de sıkça zaman sıçramaları yaşanıyor. kah trujillo’nun suikast gününe gidiyoruz (trujillo’nun bir suikaste kurban gideceği sürpriz değil), kah ilk seçildiği döneme gidiyoruz; kah suikast gününün içinde bir hatırlamayla trujillo’nun en güçlü olduğu dönemde buluyoruz kendimizi. kitap bu anlatım şekliyle de bize yazarın ustalığını, zamanı eğip bükerek incecik bir sınırda okuyucuyu da peşinde sürükleyecek kudrete sahip olduğunu gösteriyor.
kitabın konusuna gelirsek 2-3 cümleyle anlatmak mümkün. 31 yıl boyunca tek adamla yönetilen bir ülkenin her kurumunun yağmalanması, halkın perperişan bir halde hayatta kalma mücadele vermesi, trujillo’nun delüzyonunun her geçen gün artması ve bu döngü içinde de acımasızlığın, vahşetin, katliamların dozunun yükselmesi. tek adam yönetiminin bir ülkeyi nasıl erozyona uğrattığını ilmek ilmek okuyoruz.
ve ben bu kadar toplumsal bir hikaye okuduğumda elimde olmadan ülkemizle paralellik kuruyorum. bu kitapta da çok fazla paralellik kurdum ve etrafımla da konuşurken sık sık; “iyi ki bugün bizi yönetenler sosyal medya denen şey yokken yönetmemişler.” dedim.
öte yandan kitap düzenin değişeceğine dair bir umut veriyor; bu diktatörlüğün de sonu olduğuna dair, tüm dalkavukların, zübüklerin gemiyi terk edeceğine dair… ama sonra bir aydınlanma geliyor ve bir diktatörü başa getirmiş, o diktatörü tüm zorbalıklarına rağmen çok uzun yıllar alaşağı edememiş bir toplum yine yeniden bir diktatöre teslim etmez mi kendisini? o yüzden ilk anda bulabildiğim umudu sonrasında kaybettim ve günün birinde ancak dominik olabileceğimizi fark ettim.
teke şenliği, nobel ödüllü yazar mario vargas llosa’nın 2000 yılında yayımlanan, 2003 yılında da türkçe olarak basılan 550 sayfalık bir başyapıt.
uzun zamandır böylesine dehşetli, karanlık, ürkütücü ve gerçekliğiyle beni sarsan bir kitap okumamıştım. şahane bir dil, çok maharetli bir anlatım kurgusu, ustalıklı bir üslup ve maalesef insanı karamsarlığa sürükleyen karanlık bir hikaye okuyoruz.
aslında hikaye dediğime bakmayın, bu kitap 31 yıl boyunca dominik cumhuriyetinde hüküm süren rafael trujillo’nun tek adam yönetiminin gerçek bir anlatısı. zaten insanı sarsan da bu yaşananların gerçek olması ve günümüzle kurulan benzerlik bağları oluyor.
olayları 3 farklı pencereden izliyoruz ve bu pencerelerde de sıkça zaman sıçramaları yaşanıyor. kah trujillo’nun suikast gününe gidiyoruz (trujillo’nun bir suikaste kurban gideceği sürpriz değil), kah ilk seçildiği döneme gidiyoruz; kah suikast gününün içinde bir hatırlamayla trujillo’nun en güçlü olduğu dönemde buluyoruz kendimizi. kitap bu anlatım şekliyle de bize yazarın ustalığını, zamanı eğip bükerek incecik bir sınırda okuyucuyu da peşinde sürükleyecek kudrete sahip olduğunu gösteriyor.
kitabın konusuna gelirsek 2-3 cümleyle anlatmak mümkün. 31 yıl boyunca tek adamla yönetilen bir ülkenin her kurumunun yağmalanması, halkın perperişan bir halde hayatta kalma mücadele vermesi, trujillo’nun delüzyonunun her geçen gün artması ve bu döngü içinde de acımasızlığın, vahşetin, katliamların dozunun yükselmesi. tek adam yönetiminin bir ülkeyi nasıl erozyona uğrattığını ilmek ilmek okuyoruz.
ve ben bu kadar toplumsal bir hikaye okuduğumda elimde olmadan ülkemizle paralellik kuruyorum. bu kitapta da çok fazla paralellik kurdum ve etrafımla da konuşurken sık sık; “iyi ki bugün bizi yönetenler sosyal medya denen şey yokken yönetmemişler.” dedim.
öte yandan kitap düzenin değişeceğine dair bir umut veriyor; bu diktatörlüğün de sonu olduğuna dair, tüm dalkavukların, zübüklerin gemiyi terk edeceğine dair… ama sonra bir aydınlanma geliyor ve bir diktatörü başa getirmiş, o diktatörü tüm zorbalıklarına rağmen çok uzun yıllar alaşağı edememiş bir toplum yine yeniden bir diktatöre teslim etmez mi kendisini? o yüzden ilk anda bulabildiğim umudu sonrasında kaybettim ve günün birinde ancak dominik olabileceğimizi fark ettim.
devamını gör...
7.
ilber ortaylı
tüm bilgisini, akademik önemini ve hocalığını bir kenara bırakarak söylüyorum söylediklerimi.
ilber ortaylı ölmeden birkaç gün önce bir arkadaşıma, ona ve onun gibi insanlara ne kadar kızdığımı anlatmıştım. ne söylese herkesin pür dikkat dinleyeceği, “bu adamın da bildiği bir şey var” diyeceği, hiçbir şekilde bedel ödemek zorunda kalmayacak bir insanın; ülkemizde bu denli bir erozyon yaşanıyorken, cumhuriyet bu kadar hırpalanıyorken, insanlar hukuksuz uygulamalar karşısında hayatlarından oluyorken; bir kısım karun gibi zenginleşiyor, diğer tarafta bir lokma ekmeğe muhtaç kitleler yaratılıyorken susmasını kabul edemiyordum. ve “umarım ölmeden bir şeyler söyler” demiştim.
o sırada da ölüm döşeğindeymiş zaten ve hiçbir şey söylemeden gitti. geriye, binali yıldırım ile sultanahmet meydanı’nda gevrek gevrek gülerek seçim propagandası yapması ve 19 mart’ta başlayan süreçte hapse giren arkadaşlarının hakkını savunan öğrencileri azarlaması kaldı.
büyük hocadır, âlimdir belki; ama her şeyini borçlu olduğu cumhuriyeti savunmaya yüreği yetmemiş bir düzen adamıdır.
ilber ortaylı ölmeden birkaç gün önce bir arkadaşıma, ona ve onun gibi insanlara ne kadar kızdığımı anlatmıştım. ne söylese herkesin pür dikkat dinleyeceği, “bu adamın da bildiği bir şey var” diyeceği, hiçbir şekilde bedel ödemek zorunda kalmayacak bir insanın; ülkemizde bu denli bir erozyon yaşanıyorken, cumhuriyet bu kadar hırpalanıyorken, insanlar hukuksuz uygulamalar karşısında hayatlarından oluyorken; bir kısım karun gibi zenginleşiyor, diğer tarafta bir lokma ekmeğe muhtaç kitleler yaratılıyorken susmasını kabul edemiyordum. ve “umarım ölmeden bir şeyler söyler” demiştim.
o sırada da ölüm döşeğindeymiş zaten ve hiçbir şey söylemeden gitti. geriye, binali yıldırım ile sultanahmet meydanı’nda gevrek gevrek gülerek seçim propagandası yapması ve 19 mart’ta başlayan süreçte hapse giren arkadaşlarının hakkını savunan öğrencileri azarlaması kaldı.
büyük hocadır, âlimdir belki; ama her şeyini borçlu olduğu cumhuriyeti savunmaya yüreği yetmemiş bir düzen adamıdır.
devamını gör...
9.
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
canımız ülkemizde işler rayından iyice fırladığından beri, yani yaklaşık 10 yıldır (benim için 10, başkası için 5 ya da 20 olabilir) tadım tuzum yok. hele hele iktidarın iyice gaza bastığı son zamanlarda adeta bir kabusun içindeyim hissine kapılıyorum sürekli.
hiçbir yere gitmek istemiyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum, yeme bozuklukları yaşıyorum ve zorluklarla hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. sadece çok hassas olduğum hayvanlar konusunda güç bulabiliyorum kendimde. geri kalan her şey hayatın akışında yuvarlanıp gidiyor.
hayatımı siyaset yönetiyor artık ve ülkenin mevcut gidişatını dile getirmeyen hiç kimseye 5 dakikadan uzun süre katlanamıyorum. ülkenin dertleriyle dertlenmeyenlerle hiçbir ortak nokta bulamıyorum ve gün geçtikçe daha da sıkıcı bir kimliğe bürünüyorum.
herkes başka şeylerden konuşabilmeyi nasıl beceriyor bilmiyorum. varsa tavsiyesi olan dinlerim bu arada çünkü canımız ülkemizde kendine balans ayarı çekmek için bir psikoloğa-psikiyatriste de gidemiyorsun. korkunç emekler vererek sadece hayatta kalabiliyoruz ve geri kalan her şey lüks sınıfına giriyor.
toplum olarak bu fakirliğimize, çaresizliğimize, ülkemizin talan edilmesine direnmiyor; burjuvayı ve sarayları alaşağı etmiyor oluşumuz da acayip canımı sıkıyor. o kadar sıkışmış hissediyorum ki, hayatı ahlaklı yaşamaya duyduğum iştah bile bana huzur veremiyor artık.
ben genel olarak iç huzuru kaçmayan birisiydim, kaya gibi direnirdim her şeye. hayatta hiçbir zaman maddi bir hırsım olmadı mesela ve sadece küçücük anlara yüklediğim anlamlarla tutunurdum her şeye. öfkesiz olmaktan bahsetmiyorum bu arada. adaletsizliklere, hukuksuzluklara, birilerinin yok sayılmasına, ayrıcalıklı sınıflara, hayatların yaşanmasına izin vermeyenlere ve sayamadığım tüm ezici tiranlara karşı her zaman öfkeli oldum.
toparlayamıyorum da söyleyeceklerimi, zaten eskisi gibi güzel cümleler de kuramıyorum. nasıl yitip gittiğimi anlamıyorum; anlatamıyorum. belki kolektif bir şeyin içinde bulunmaya ve yalnız olmadığımı anlamaya ihtiyacım vardır.
öyle işte. iyi değilim sanırım uzun zamandır.
hiçbir yere gitmek istemiyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum, yeme bozuklukları yaşıyorum ve zorluklarla hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. sadece çok hassas olduğum hayvanlar konusunda güç bulabiliyorum kendimde. geri kalan her şey hayatın akışında yuvarlanıp gidiyor.
hayatımı siyaset yönetiyor artık ve ülkenin mevcut gidişatını dile getirmeyen hiç kimseye 5 dakikadan uzun süre katlanamıyorum. ülkenin dertleriyle dertlenmeyenlerle hiçbir ortak nokta bulamıyorum ve gün geçtikçe daha da sıkıcı bir kimliğe bürünüyorum.
herkes başka şeylerden konuşabilmeyi nasıl beceriyor bilmiyorum. varsa tavsiyesi olan dinlerim bu arada çünkü canımız ülkemizde kendine balans ayarı çekmek için bir psikoloğa-psikiyatriste de gidemiyorsun. korkunç emekler vererek sadece hayatta kalabiliyoruz ve geri kalan her şey lüks sınıfına giriyor.
toplum olarak bu fakirliğimize, çaresizliğimize, ülkemizin talan edilmesine direnmiyor; burjuvayı ve sarayları alaşağı etmiyor oluşumuz da acayip canımı sıkıyor. o kadar sıkışmış hissediyorum ki, hayatı ahlaklı yaşamaya duyduğum iştah bile bana huzur veremiyor artık.
ben genel olarak iç huzuru kaçmayan birisiydim, kaya gibi direnirdim her şeye. hayatta hiçbir zaman maddi bir hırsım olmadı mesela ve sadece küçücük anlara yüklediğim anlamlarla tutunurdum her şeye. öfkesiz olmaktan bahsetmiyorum bu arada. adaletsizliklere, hukuksuzluklara, birilerinin yok sayılmasına, ayrıcalıklı sınıflara, hayatların yaşanmasına izin vermeyenlere ve sayamadığım tüm ezici tiranlara karşı her zaman öfkeli oldum.
toparlayamıyorum da söyleyeceklerimi, zaten eskisi gibi güzel cümleler de kuramıyorum. nasıl yitip gittiğimi anlamıyorum; anlatamıyorum. belki kolektif bir şeyin içinde bulunmaya ve yalnız olmadığımı anlamaya ihtiyacım vardır.
öyle işte. iyi değilim sanırım uzun zamandır.
devamını gör...
10.
diyelim ki onlar bunu okuyor
aradan yıllar geçti. seni hatırladığım günler sayılı artık. ama ne zaman sezen aksu çalınsa bir yerden kulağıma aklıma sadece sen geliyorsun.
bana bazı şeyleri yaşatmasan daha iyi olabilirdi ama yine de en güzel hikayemdin.
mutlu ol, ya da olma, orasıyla inan ilgilenmiyorum. ama günün birinde bir anda aklına geleyim ve de ki; "en güzel hikayemdin."
bana bazı şeyleri yaşatmasan daha iyi olabilirdi ama yine de en güzel hikayemdin.
mutlu ol, ya da olma, orasıyla inan ilgilenmiyorum. ama günün birinde bir anda aklına geleyim ve de ki; "en güzel hikayemdin."
devamını gör...
11.
kızlar niye siyaset ve futbol ile ilgilenmiyor sorusu
siyaset ve futbolun aynı kefede anılması hem saçmalık hem de bir bakıma haklı bir argüman.
saçmalık şuradan kaynaklı; ideal bir evrende siyaset, vatandaş ile toplum arasındaki tüm ilişkileri düzenleyen ve hayatın nasıl yaşanacağını doğrudan belirleyen bir mekanizma. bu noktada, kapitalizmin neredeyse kelime karşılığı haline gelmiş bir kitle eğlencesi ve avuntusu olan futbolun siyaset gibi bir bilimle aynı cümlede anılması bile absürt.
öte yandan futbolun da, siyasetin de kelli felli, ayrıcalıklı tiplerin çıkarlarına hizmet ediyor olması ve ikisinden de bir pislik akması, onları birbirine çok yakıştırıyor.
ama ben siyasetin ideal haline obsesif bir şekilde takıntılıyım ve bu noktadaki inancımı da asla yitirmiyorum. buradan bakınca siyasetle epey ilgili olmamın yanında futboldan tiksiniyorum ve tamamen gerzekçe buluyorum.
oldu mu sayın erkek bireyler?
saçmalık şuradan kaynaklı; ideal bir evrende siyaset, vatandaş ile toplum arasındaki tüm ilişkileri düzenleyen ve hayatın nasıl yaşanacağını doğrudan belirleyen bir mekanizma. bu noktada, kapitalizmin neredeyse kelime karşılığı haline gelmiş bir kitle eğlencesi ve avuntusu olan futbolun siyaset gibi bir bilimle aynı cümlede anılması bile absürt.
öte yandan futbolun da, siyasetin de kelli felli, ayrıcalıklı tiplerin çıkarlarına hizmet ediyor olması ve ikisinden de bir pislik akması, onları birbirine çok yakıştırıyor.
ama ben siyasetin ideal haline obsesif bir şekilde takıntılıyım ve bu noktadaki inancımı da asla yitirmiyorum. buradan bakınca siyasetle epey ilgili olmamın yanında futboldan tiksiniyorum ve tamamen gerzekçe buluyorum.
oldu mu sayın erkek bireyler?
devamını gör...
12.
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
(bkz: #3883302
ben mi bu kadar deliriyorum tüm bu olanlar karşısında bilmiyorum ama gece tam yatacakken okuduğum; “akın gürlek yeni adalet bakanı” haberi tüm günümün içine s*çtı.
ben mi bu kadar deliriyorum tüm bu olanlar karşısında bilmiyorum ama gece tam yatacakken okuduğum; “akın gürlek yeni adalet bakanı” haberi tüm günümün içine s*çtı.
devamını gör...
13.
akın gürlek'in yeni adalet bakanı olarak atanması
bu atama bir cesaretlendirmedir, tarafınızı belli edin çağrısıdır.
bu atama; “istediğimiz kararlara imza atanlara her türlü koltuğun önü açık” diyerek göz kırpmaktır.
ve tam da ibb davası öncesi akepenin en büyük elidir.
maalesef 20 yıllık akepe yönetiminin en faşist son 13 yılında (gezi milattır) kurumlara militan ruhlu bir sürü yandaş dolduruldu. ve artık bu insanlar canımız türkiyemizi tamamen bölüp parçalayarak tüm varlıklarını yok etmeye yönelik asla korkmadan, fütursuzca hizmet edecek. hesap verilmediğini de hepsi çok iyi biliyor. artık hepsinin gözü daha kara, hepsi çok daha cesur ve maalesef bu davaya (!) tamamen adanmış durumda.
türkiye’de hiçbir şey buradan dönmez artık. bizim de bahtımıza düşen böyle şahane bir ülkede, böyle bir zamana denk gelmekmiş.
ya dün istanbul gibi dünyanın gözbebeği bir şehirde konserler iptal edildi, üzerine de zorluya vali ceza verdi. pardon, tek ayak üzerinde de duralım mı vali bey?
gerçekten her gün göğsümün üzerinde bir öküz taşıyorum. bitmiyor çilemiz, çaresizliğimiz. nasıl üstesinden geliyor hayatını dürüstlüğe adamış insanlar bilmek istiyorum.
bu atama; “istediğimiz kararlara imza atanlara her türlü koltuğun önü açık” diyerek göz kırpmaktır.
ve tam da ibb davası öncesi akepenin en büyük elidir.
maalesef 20 yıllık akepe yönetiminin en faşist son 13 yılında (gezi milattır) kurumlara militan ruhlu bir sürü yandaş dolduruldu. ve artık bu insanlar canımız türkiyemizi tamamen bölüp parçalayarak tüm varlıklarını yok etmeye yönelik asla korkmadan, fütursuzca hizmet edecek. hesap verilmediğini de hepsi çok iyi biliyor. artık hepsinin gözü daha kara, hepsi çok daha cesur ve maalesef bu davaya (!) tamamen adanmış durumda.
türkiye’de hiçbir şey buradan dönmez artık. bizim de bahtımıza düşen böyle şahane bir ülkede, böyle bir zamana denk gelmekmiş.
ya dün istanbul gibi dünyanın gözbebeği bir şehirde konserler iptal edildi, üzerine de zorluya vali ceza verdi. pardon, tek ayak üzerinde de duralım mı vali bey?
gerçekten her gün göğsümün üzerinde bir öküz taşıyorum. bitmiyor çilemiz, çaresizliğimiz. nasıl üstesinden geliyor hayatını dürüstlüğe adamış insanlar bilmek istiyorum.
devamını gör...
14.
noktalama işaretleri ile bir emoji bırak
⊂_ヽ
\\ allah
\( ͡° ͜ʖ ͡°) seni
> ⌒ヽ gittiğin
/ へ\ yere
/ / \\ yakıştırsın
レ ノ ヽ_ ama
/ / günü
/ /| gelince
( (ヽ. ben de
| |、 \ sana
| 丿 \⌒) yapıştırırım
| | ) /
ノ ) lノ
(_/
ben yapmadım ama yapanı da, sözü söyleyeni de takdir ediyorum.
teşekkürler özgür özel, içimizi soğuttun. umarım senin de bir nebze soğumuştur.
\\ allah
\( ͡° ͜ʖ ͡°) seni
> ⌒ヽ gittiğin
/ へ\ yere
/ / \\ yakıştırsın
レ ノ ヽ_ ama
/ / günü
/ /| gelince
( (ヽ. ben de
| |、 \ sana
| 丿 \⌒) yapıştırırım
| | ) /
ノ ) lノ
(_/
ben yapmadım ama yapanı da, sözü söyleyeni de takdir ediyorum.
teşekkürler özgür özel, içimizi soğuttun. umarım senin de bir nebze soğumuştur.
devamını gör...
15.
istanbul'da beklenen 7 büyüklüğündeki deprem
halkın fakirlik karşısında çaresiz bırakıldığı; zenginin sonsuz zengin, fakirin korkunç çaresiz olduğu; yöneticilerin tek ideolojisinin vatandaşının boğazını sıkarak din propagandası yapmak ve yandaş cebi doldurmak olduğu bir ülkede hiçbir bilim insanının -hükümeti doğrudan hedef alan bir konuşma yapmıyorsa- çıkıp sadece deprem çığırtkanlığı yaparak konuşmasına saygı duymuyorum.
artık bu ülkede her şey siyasidir, her şey siyasidir, her şey siyasidir. ve bu ülkede tuzu kuru hiçbir bilim insanının, hiçbir sanatçının, hiçbir önemli kanaat önderinin susma hakkı yoktur. susuyorsa da kendilerine yönelecek nefretin ve öfkenin tadını çıkarmayı öğrensinler.
deprem politiktir. insanların depremde can vermesi, hayatlarının enkaz altında kalması politiktir.
"istanbul'da 7 şiddetinde deprem bekleniyor"
eeee?
ben 50 yaşından büyük, yapılacak herhangi bir testte asla o testi geçebilecek mukavemete sahip olmayan bir evde kiracı olarak yaşıyorum.
ve bilin bakalım neden oturuyorum?
hayır, hayır, deprem olsun da enkaz altında 4 kedimle can vereyim ve arkamda kalacak aileme bu trajediyi yaşatayım diye değil.
hayır, hayır, ekmek elden su göden yaşayıp da az kira vereyim diye de değil. bilakis, maaşımın 3'te birinden fazlasını kirama veriyorum zaten.
şartlar buyken en azından kimse konuşup vatandaşın canını sıkmasın. "ha öldük ha ölüyoruz" diye kendimizi iyice delirtmeyelim. bakın "delirmeyelim" demedim, iyice delirmeyelim dedim. aradaki farkı vurgulamak istiyorum. bu ülke artık midemi bulandırıyor ve elimden bir şey gelmeden bekliyorum.
çaresizliği bilmeyen götü ılıklar hükümete hesap sormayacaklarsa ne olur bir sussun artık.
edit: bugün insanlara vaaz veren bilim insanlarından bazıları şişlinin kalbine hukuksuzca dikilen gökdelenlerin neredeyse reklam yüzü oldu.
sırf bu kepazelikler yaşanabilsin, şişli’deki rantın dibi sıyrılabilsin diye “deprem toplanma alanında (!)” 72 katlı olarak planlanan inşaatı mühürleyen resul emrah şahan türlü akıl dışı iftiralarla terörden hapse atılmışken yaptılar bunu üstelik.
sabah akşam “deprem dirençli kent” diye sızlananlar şehirciliğin bitirilmesine sessiz kaldı, bununla da yetinmeyip çanak tuttu.
bilim insanı dediğin korkusuz olur derken bizimkiler yandaş çıktı.
artık bu ülkede her şey siyasidir, her şey siyasidir, her şey siyasidir. ve bu ülkede tuzu kuru hiçbir bilim insanının, hiçbir sanatçının, hiçbir önemli kanaat önderinin susma hakkı yoktur. susuyorsa da kendilerine yönelecek nefretin ve öfkenin tadını çıkarmayı öğrensinler.
deprem politiktir. insanların depremde can vermesi, hayatlarının enkaz altında kalması politiktir.
"istanbul'da 7 şiddetinde deprem bekleniyor"
eeee?
ben 50 yaşından büyük, yapılacak herhangi bir testte asla o testi geçebilecek mukavemete sahip olmayan bir evde kiracı olarak yaşıyorum.
ve bilin bakalım neden oturuyorum?
hayır, hayır, deprem olsun da enkaz altında 4 kedimle can vereyim ve arkamda kalacak aileme bu trajediyi yaşatayım diye değil.
hayır, hayır, ekmek elden su göden yaşayıp da az kira vereyim diye de değil. bilakis, maaşımın 3'te birinden fazlasını kirama veriyorum zaten.
şartlar buyken en azından kimse konuşup vatandaşın canını sıkmasın. "ha öldük ha ölüyoruz" diye kendimizi iyice delirtmeyelim. bakın "delirmeyelim" demedim, iyice delirmeyelim dedim. aradaki farkı vurgulamak istiyorum. bu ülke artık midemi bulandırıyor ve elimden bir şey gelmeden bekliyorum.
çaresizliği bilmeyen götü ılıklar hükümete hesap sormayacaklarsa ne olur bir sussun artık.
edit: bugün insanlara vaaz veren bilim insanlarından bazıları şişlinin kalbine hukuksuzca dikilen gökdelenlerin neredeyse reklam yüzü oldu.
sırf bu kepazelikler yaşanabilsin, şişli’deki rantın dibi sıyrılabilsin diye “deprem toplanma alanında (!)” 72 katlı olarak planlanan inşaatı mühürleyen resul emrah şahan türlü akıl dışı iftiralarla terörden hapse atılmışken yaptılar bunu üstelik.
sabah akşam “deprem dirençli kent” diye sızlananlar şehirciliğin bitirilmesine sessiz kaldı, bununla da yetinmeyip çanak tuttu.
bilim insanı dediğin korkusuz olur derken bizimkiler yandaş çıktı.
devamını gör...
16.
şu an dinlenen şarkıdan bir cümle
ben her dinlediğimde -hangi ruh halinde olursam olayım- beni vuran kısmı yazmak istiyorum.
bilirim anlamak zor, kalmamak zor, gidenleri anmamak zor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
beni yazlara sor, ayazlara sor, şu kirli beyazlara sor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
dinlemek isteyenlere de link müessesemizden;
bilirim anlamak zor, kalmamak zor, gidenleri anmamak zor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
beni yazlara sor, ayazlara sor, şu kirli beyazlara sor
yeniden uyanıp güne başlamak zor
dinlemek isteyenlere de link müessesemizden;
devamını gör...
17.
the big c
ah açılın; gözümde kurumayan yaşımla, boğazıma yumru gibi oturan tazecik hüznümle geldim.
yine paramparça olduğum, yine hayat ve ölüm arasındaki o incecik çizginin üzerinde dolaştığım bir yolculuktan geldim.
dizinin künyesine kısaca değinirsek: darlene hunt’ın yaratıcısı olduğu, laura linney’nin kariyerindeki en güçlü performanslardan biriyle başrolü sırtlandığı, dört sezonluk ve dört başı mamur bir dizi.
bu öyle bir yolculuk ki; bir dostun, bir annenin, bir eşin, bir kardeşin, bir evladın, bir hayvan dostun kaybının izini sürüyoruz. ölümü hayatın sıradan akışı içinde, yaşanması mutlak bir gerçek olarak anlatıyor; bunu yaparken de ölüme yaklaşan bir insanın kendisini keşfedip çiçekler açışını izletiyor.
melankoliye yatkın biri değilim ama ölüm üzerine —ki ölümün hayatın en büyük ve belki de tek gerçek acısı olduğuna inanırım— okumayı, izlemeyi; o sır perdesini aralamaya çalışmayı severim.
sır perdesi derken ölümden sonrasını kastetmiyorum elbette. bana ne ki ölümden sonrasından? ben yaşamı, yani ölüme varan o yolculuktaki maceraları; ve nihayetinde son dönemeçteki sırları merak ediyorum.
bir insanın öleceğini bilmesi başlı başına ağır bir yükken, aşağı yukarı ne zaman öleceğini bilmesi akıl almaz derecede yorucu bir bilgi olsa gerek.
dizi de bu bilgiyle baş edebilmeyi, bazen baş edememeyi; bazen beklenen kendi ölümünken bir dosta veda etmeyi ve yine hayat karşında planların işlevsiz olduğunu şahane bir ustalıkla anlatıyor.
"seni seviyorum" diyemeyenlerin, veda etmeye gücü yetmeyenlerin bunları bambaşka yollarla yaptığını; sevginin tek bir yolu olmadığını, onu ifade etmenin binlerce varyasyonu olduğunu inanılmaz inceliklerle aktaran bir hikaye aynı zamanda.
bocalamayı, hata yapmayı, düşüp yeniden kalkmayı, yani insan olmayı şahane bir sanat gibi gözler önüne seriyor.
beni yine bolca ağlatan, bolca güldüren, bolca tanıdığım bir hikayenin içinde hissettiren sıcacık bir diziydi. şahane bir yolculuğa eşlik ettim, o yüzden de hayatı anlamlandırmaya çalışırken azıcık da olsa bir katkı arayan herkese şiddetle tavsiyemdir.
yine paramparça olduğum, yine hayat ve ölüm arasındaki o incecik çizginin üzerinde dolaştığım bir yolculuktan geldim.
dizinin künyesine kısaca değinirsek: darlene hunt’ın yaratıcısı olduğu, laura linney’nin kariyerindeki en güçlü performanslardan biriyle başrolü sırtlandığı, dört sezonluk ve dört başı mamur bir dizi.
bu öyle bir yolculuk ki; bir dostun, bir annenin, bir eşin, bir kardeşin, bir evladın, bir hayvan dostun kaybının izini sürüyoruz. ölümü hayatın sıradan akışı içinde, yaşanması mutlak bir gerçek olarak anlatıyor; bunu yaparken de ölüme yaklaşan bir insanın kendisini keşfedip çiçekler açışını izletiyor.
melankoliye yatkın biri değilim ama ölüm üzerine —ki ölümün hayatın en büyük ve belki de tek gerçek acısı olduğuna inanırım— okumayı, izlemeyi; o sır perdesini aralamaya çalışmayı severim.
sır perdesi derken ölümden sonrasını kastetmiyorum elbette. bana ne ki ölümden sonrasından? ben yaşamı, yani ölüme varan o yolculuktaki maceraları; ve nihayetinde son dönemeçteki sırları merak ediyorum.
bir insanın öleceğini bilmesi başlı başına ağır bir yükken, aşağı yukarı ne zaman öleceğini bilmesi akıl almaz derecede yorucu bir bilgi olsa gerek.
dizi de bu bilgiyle baş edebilmeyi, bazen baş edememeyi; bazen beklenen kendi ölümünken bir dosta veda etmeyi ve yine hayat karşında planların işlevsiz olduğunu şahane bir ustalıkla anlatıyor.
"seni seviyorum" diyemeyenlerin, veda etmeye gücü yetmeyenlerin bunları bambaşka yollarla yaptığını; sevginin tek bir yolu olmadığını, onu ifade etmenin binlerce varyasyonu olduğunu inanılmaz inceliklerle aktaran bir hikaye aynı zamanda.
bocalamayı, hata yapmayı, düşüp yeniden kalkmayı, yani insan olmayı şahane bir sanat gibi gözler önüne seriyor.
beni yine bolca ağlatan, bolca güldüren, bolca tanıdığım bir hikayenin içinde hissettiren sıcacık bir diziydi. şahane bir yolculuğa eşlik ettim, o yüzden de hayatı anlamlandırmaya çalışırken azıcık da olsa bir katkı arayan herkese şiddetle tavsiyemdir.
devamını gör...
18.
yazarların sonradan farkına vardığı olaylar
meseleleri mesele etmenin ne kadar da gereksiz olduğunun farkına vardım.
3-5 sene önce kendimi harap ettiğim meseleler bugün dönüp bakınca komik geliyor; 3-5 sene evvel de o andan 3-5 sene evvelki meseleler komik geliyordu. bugün dert ettiğim konular da bundan 3-5 sene sonra komik gelecek.
o yüzden konuları biraz akıl çerçevesinde görmek, meselelere sakince yaklaşmak ve hemen kıyameti koparmamak gerektiğini anladım.
ha insanız tabi, pişmanlıklarımızı da, dolu dizgin duygularımızı da yönetmek çok zor. ama yaşadıklarımız üzerine; "ben seneye de buna üzülür müyüm?" diye bir muhasebeye girişmekte fayda var.
çünkü insanın fevriliğini sağaltması ona çok büyük güç veriyor.
3-5 sene önce kendimi harap ettiğim meseleler bugün dönüp bakınca komik geliyor; 3-5 sene evvel de o andan 3-5 sene evvelki meseleler komik geliyordu. bugün dert ettiğim konular da bundan 3-5 sene sonra komik gelecek.
o yüzden konuları biraz akıl çerçevesinde görmek, meselelere sakince yaklaşmak ve hemen kıyameti koparmamak gerektiğini anladım.
ha insanız tabi, pişmanlıklarımızı da, dolu dizgin duygularımızı da yönetmek çok zor. ama yaşadıklarımız üzerine; "ben seneye de buna üzülür müyüm?" diye bir muhasebeye girişmekte fayda var.
çünkü insanın fevriliğini sağaltması ona çok büyük güç veriyor.
devamını gör...
19.
csutora - şahsiyetli bir köpeğin hikayesi
sándor márai’nin, yer yer güldüren; güldürürken de alttan alta kötü bir şeyler olacağı hissini veren ve nihayetinde hüznün ağır bastığı 180 sayfalık romanı.
yazar aslında en çok "işin aslı judit ve sonrası" romanıyla tanınıyor; fakat ben onun dünyasına bu kitapla girmeyi tercih ettim ve çok da sevdim. özellikle sınıfları yerin dibine sokan anlatısını, insanın egemenlik kurma güdüsünü ustalıkla alaşağı edişini.
hikâye kısaca şöyle: yazar olan burjuva bir adam, karısına noel hediyesi olarak bir yavru köpek alır. köpek başta herkesin gönlünü kazanır; üstelik cins olması da önemlidir ve ev halkı onun bir puli olduğunu düşünür. ancak köpek büyüdükçe ve eve girip çıkan insanlar arttıkça, csutora’nın safkan bir puli olmadığı anlaşılır. bu fark edilişle birlikte ev halkının köpeğe bakışı da başkalaşır. csutora ise evcilleştirilmeye, yola getirilmeye öyle bir direnç gösterir ki, işler giderek kontrolden çıkar.
bu noktadan sonra yaşanan çatışmalı ve gerilimli süreç okuru fazlasıyla sarsıyor. evcil hayvanları olan, her canlıya sonsuz merhametle yaklaşmaya çalışan biri olarak okurken gözyaşlarımı tutamadım; hatta çok ağladım. kitabı bitirmemin üzerinden epey zaman geçti ama kalbim hâlâ csutora için buruk.
bu küçücük roman, her türlü ilişkiye dair şu soruları düşündürüyor: “bir şeyi sevmek mi?”, “ona egemen olmak mı?”; “onu özgür bırakmak mı?”, "onu yola getirmek mi?”.

not: sokak hayvanlarına dair yaşadığımız bu süreci düşündüğümüzde, hassas okurlar için zorlayıcı bir metin olduğunu söylemem gerek. buradan vahşice katledilen tüm sokak hayvanlarını, gönlümdeki ağır bir yükle anmak istiyorum.
yazar aslında en çok "işin aslı judit ve sonrası" romanıyla tanınıyor; fakat ben onun dünyasına bu kitapla girmeyi tercih ettim ve çok da sevdim. özellikle sınıfları yerin dibine sokan anlatısını, insanın egemenlik kurma güdüsünü ustalıkla alaşağı edişini.
hikâye kısaca şöyle: yazar olan burjuva bir adam, karısına noel hediyesi olarak bir yavru köpek alır. köpek başta herkesin gönlünü kazanır; üstelik cins olması da önemlidir ve ev halkı onun bir puli olduğunu düşünür. ancak köpek büyüdükçe ve eve girip çıkan insanlar arttıkça, csutora’nın safkan bir puli olmadığı anlaşılır. bu fark edilişle birlikte ev halkının köpeğe bakışı da başkalaşır. csutora ise evcilleştirilmeye, yola getirilmeye öyle bir direnç gösterir ki, işler giderek kontrolden çıkar.
bu noktadan sonra yaşanan çatışmalı ve gerilimli süreç okuru fazlasıyla sarsıyor. evcil hayvanları olan, her canlıya sonsuz merhametle yaklaşmaya çalışan biri olarak okurken gözyaşlarımı tutamadım; hatta çok ağladım. kitabı bitirmemin üzerinden epey zaman geçti ama kalbim hâlâ csutora için buruk.
bu küçücük roman, her türlü ilişkiye dair şu soruları düşündürüyor: “bir şeyi sevmek mi?”, “ona egemen olmak mı?”; “onu özgür bırakmak mı?”, "onu yola getirmek mi?”.

not: sokak hayvanlarına dair yaşadığımız bu süreci düşündüğümüzde, hassas okurlar için zorlayıcı bir metin olduğunu söylemem gerek. buradan vahşice katledilen tüm sokak hayvanlarını, gönlümdeki ağır bir yükle anmak istiyorum.
devamını gör...
20.



