1.
munzur'un zirvesinde bir muzır
erzincan’ın o geçit vermez, dumanı eksilmeyen munzur ufkunda, rüzgarın pencerelerini durmaksızın dövdüğü köhne bir taş ev... terkedilmiş dulundas köyünde dumanı tüten son hane.
içeride, tezek, otlu peynir, kete kokusu ve gaz lambası isinin arasında hayata tutunmaya çalışan iki can: yıllardır yatağa mahkum, gözleri uzaklara dalan yaşlı yatalak bir anne ve onun can yoldaşı, doğuştan kör, gözü gönlünden zengin, dünyayı sadece seslerle ve dokunuşlarla gören körpe şenay.
bir de dadaş vardı. kelimenin tam anlamıyla bir "yoldaş". erzincan’ın dik kayalıklarına, donmuş şelalelerine meydan okuyan, yüreği de dağları kadar geniş bir dağcı.
son tımanışında rastgele bulduğu şenay ile annesinin bu dünyadaki eli ayağı, sarp patikalardan sırtında çuvallarla erzak taşıyan tek dostlarıydı.
kışın en amansız günlerinden biriydi. tipi dışarıda kurt gibi uluyor, evin içindeki ahşap zemin soğuktan çatırdıyordu. şenay’ın annesi o gün her zamankinden daha bitkin, şenay ise fırtınanın karanlığında her zamankinden daha hüzünlüydü. evin içindeki kasvet, adeta odadaki havayı kurutmuştu. dadaş, kapıyı omuzlayıp içeri girdiğinde odadaki bu ağır kederi hemen hissetti. dostunun yüzündeki o gölgeyi yok etmek, şu köhne eve bir nebze olsun neşe katmak istiyordu.
ama nasıl?
erzakları bıraktıktan sonra şenay teşekkür etmek için yanına geldi ve yüzüne dokunmak istedi ama gözlük ve kar maskesi yüzünden dokunamadı.
şenay’ın gözleri görmüyordu ama kulakları bir sarraf hassaslığıyla dünyayı tartardı. dokunarak hissederdi hayatı. dadaş’ın aklına, hem trajikomik hem de dostluğun sınırlarını zorlayan deli divane, muzır bir fikir geldi. şenay’ı mutlu etmek, onu kahkahalara boğmak için hayatının en sıra dışı, en çılgın gösterisini sunacaktı: bir dağcı striptizi. onu bu sayede mutlu edebilirdi.
kar gözlüğünden termal içliğe bottan çoraba tepeden tırnağa bir gösteri, hemen başlamalıyım dedi.
dadaş, odanın ortasına geçip boğazını temizledi. tiyatrovari, abartılı ve derin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
"bayanlar baylar! erzincan’ın en zirve noktasından, sadece siz özel konuklarım için gelmiş geçmiş en sıcak, en muzır ve en... kat kat gösteri başlıyor! müziği hayal edin!"
şenay önce şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı. ardından dadaş, ağzıyla ritmik, komik bir "dımtıs dımtıs" fon müziği yapmaya başladı. evet bayanlar bende kalın sizin için şovuma başlıyorum, dın dını dını, dını dınııı..
ilk parça: ağır kışlık parka
dadaş, cırt cırtlarını büyük bir şehvetle ve gürültüyle açtı: "cıııırt!" parkayı omuzlarından ağır çekimde düşürürken, şenay’ın elini tutup parkanın kalın kumaşına dokundurdu.
"bak, bu en sert tabakaydı, rüzgar geçirmez ama şimdi aramızda hiçbir engel kalamaz!"
olaya ayıkan şenay kıkırdamaya başlamıştı bile. yanakları pembeleşmişti.
ikinci hamle: dağcı botları ve tozluklar
koca kilitli dağcı botlarının iplerini çözerken nefes nefese bir performans sergiliyordu. botları yere güm diye fırlattı.
"evet, şimdi ayaklarım özgür!" diyerek yün çoraplarını şenay’ın yüzüne doğru salladı (neyse ki şenay kokuyu değil sadece rüzgarı hissetti). şenay her hamleden sonra dokunarak sıradaki hamleyi takip ediyor ve müziğe eşlik ediyordu.
büyük final: termal içlik ve kar maskesi
dadaş sahnede (yani kilimin üzerinde) adeta eriyordu. kar maskesini kafasından öyle bir estetikle çıkardı ki, saçları elektriklenip havaya dikildi. en son polarını ve termal üstünü çıkarırken, şenay’ın ellerini alıp kendi pazılarına ve dağcı sırtına koydu. şenay her kıvrımına dokunarak dadaşı kafasında modelliyordu.
dadaş "işte!" dedi "kas, bilek ve sadece senin için atan bir yürek!"
kahkaha atan şenay, dadaş’ın bu şapşalca, bu alabildiğine samimi çabasını baştan sona elleriyle, kulaklarıyla ve kalbiyle izledi.
yoldaş’ın kıyafetleri odanın dört bir yanına saçılmışken, şenay hayatında hiç atmadığı kadar büyük, içten bir kahkaha attı. o güldükçe, yatakta bitkin yatan annesinin de yüzünde çizgiler gevşedi, o da eski günlerdeki gibi hafifçe tebessüm etti.
evin içindeki o soğuk ve kasvetli hava, bir anda dünyanın en sıcak yuvasına dönüşmüştü. gözleri görmeyen bir kadını mutlu etmek için, erzincan’ın dondurucu soğuğunda, köhne bir evde üstündeki dağcı kıyafetlerini tek tek fırlatan bir adam...
dadaş titreyerek hemen polarına geri sarınırken, şenay hala gülüyor ve şöyle diyordu:
"dadaş... hayatımda gördüğüm –yani hissettiğim– en tuhaf, en gürültülü ama en güzel danstı bu. iyi ki varsın."
dadaş'ın üşüdüğünü farkederek ona dostça sarıldı ve ısıtmaya çalıştı, istersen gel annemle aramıza yat ısınalım dedi ama dadaş bu isteği nazikçe geri çevirdi, yanlış anlamayın benim o taraklarda bezim olmaz, dadaş gakkoşa yürümez dedi, anne kız biraz mahcup oldular, zaten gakkoş da değillerdi.
o gece munzur dağları fırtınayla sarsılmaya devam etti, ama o köhne evin içi, dostluğun ve saf neşenin ateşiyle sabaha kadar sıcacık kaldı.
içeride, tezek, otlu peynir, kete kokusu ve gaz lambası isinin arasında hayata tutunmaya çalışan iki can: yıllardır yatağa mahkum, gözleri uzaklara dalan yaşlı yatalak bir anne ve onun can yoldaşı, doğuştan kör, gözü gönlünden zengin, dünyayı sadece seslerle ve dokunuşlarla gören körpe şenay.
bir de dadaş vardı. kelimenin tam anlamıyla bir "yoldaş". erzincan’ın dik kayalıklarına, donmuş şelalelerine meydan okuyan, yüreği de dağları kadar geniş bir dağcı.
son tımanışında rastgele bulduğu şenay ile annesinin bu dünyadaki eli ayağı, sarp patikalardan sırtında çuvallarla erzak taşıyan tek dostlarıydı.
kışın en amansız günlerinden biriydi. tipi dışarıda kurt gibi uluyor, evin içindeki ahşap zemin soğuktan çatırdıyordu. şenay’ın annesi o gün her zamankinden daha bitkin, şenay ise fırtınanın karanlığında her zamankinden daha hüzünlüydü. evin içindeki kasvet, adeta odadaki havayı kurutmuştu. dadaş, kapıyı omuzlayıp içeri girdiğinde odadaki bu ağır kederi hemen hissetti. dostunun yüzündeki o gölgeyi yok etmek, şu köhne eve bir nebze olsun neşe katmak istiyordu.
ama nasıl?
erzakları bıraktıktan sonra şenay teşekkür etmek için yanına geldi ve yüzüne dokunmak istedi ama gözlük ve kar maskesi yüzünden dokunamadı.
şenay’ın gözleri görmüyordu ama kulakları bir sarraf hassaslığıyla dünyayı tartardı. dokunarak hissederdi hayatı. dadaş’ın aklına, hem trajikomik hem de dostluğun sınırlarını zorlayan deli divane, muzır bir fikir geldi. şenay’ı mutlu etmek, onu kahkahalara boğmak için hayatının en sıra dışı, en çılgın gösterisini sunacaktı: bir dağcı striptizi. onu bu sayede mutlu edebilirdi.
kar gözlüğünden termal içliğe bottan çoraba tepeden tırnağa bir gösteri, hemen başlamalıyım dedi.
dadaş, odanın ortasına geçip boğazını temizledi. tiyatrovari, abartılı ve derin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
"bayanlar baylar! erzincan’ın en zirve noktasından, sadece siz özel konuklarım için gelmiş geçmiş en sıcak, en muzır ve en... kat kat gösteri başlıyor! müziği hayal edin!"
şenay önce şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı. ardından dadaş, ağzıyla ritmik, komik bir "dımtıs dımtıs" fon müziği yapmaya başladı. evet bayanlar bende kalın sizin için şovuma başlıyorum, dın dını dını, dını dınııı..
ilk parça: ağır kışlık parka
dadaş, cırt cırtlarını büyük bir şehvetle ve gürültüyle açtı: "cıııırt!" parkayı omuzlarından ağır çekimde düşürürken, şenay’ın elini tutup parkanın kalın kumaşına dokundurdu.
"bak, bu en sert tabakaydı, rüzgar geçirmez ama şimdi aramızda hiçbir engel kalamaz!"
olaya ayıkan şenay kıkırdamaya başlamıştı bile. yanakları pembeleşmişti.
ikinci hamle: dağcı botları ve tozluklar
koca kilitli dağcı botlarının iplerini çözerken nefes nefese bir performans sergiliyordu. botları yere güm diye fırlattı.
"evet, şimdi ayaklarım özgür!" diyerek yün çoraplarını şenay’ın yüzüne doğru salladı (neyse ki şenay kokuyu değil sadece rüzgarı hissetti). şenay her hamleden sonra dokunarak sıradaki hamleyi takip ediyor ve müziğe eşlik ediyordu.
büyük final: termal içlik ve kar maskesi
dadaş sahnede (yani kilimin üzerinde) adeta eriyordu. kar maskesini kafasından öyle bir estetikle çıkardı ki, saçları elektriklenip havaya dikildi. en son polarını ve termal üstünü çıkarırken, şenay’ın ellerini alıp kendi pazılarına ve dağcı sırtına koydu. şenay her kıvrımına dokunarak dadaşı kafasında modelliyordu.
dadaş "işte!" dedi "kas, bilek ve sadece senin için atan bir yürek!"
kahkaha atan şenay, dadaş’ın bu şapşalca, bu alabildiğine samimi çabasını baştan sona elleriyle, kulaklarıyla ve kalbiyle izledi.
yoldaş’ın kıyafetleri odanın dört bir yanına saçılmışken, şenay hayatında hiç atmadığı kadar büyük, içten bir kahkaha attı. o güldükçe, yatakta bitkin yatan annesinin de yüzünde çizgiler gevşedi, o da eski günlerdeki gibi hafifçe tebessüm etti.
evin içindeki o soğuk ve kasvetli hava, bir anda dünyanın en sıcak yuvasına dönüşmüştü. gözleri görmeyen bir kadını mutlu etmek için, erzincan’ın dondurucu soğuğunda, köhne bir evde üstündeki dağcı kıyafetlerini tek tek fırlatan bir adam...
dadaş titreyerek hemen polarına geri sarınırken, şenay hala gülüyor ve şöyle diyordu:
"dadaş... hayatımda gördüğüm –yani hissettiğim– en tuhaf, en gürültülü ama en güzel danstı bu. iyi ki varsın."
dadaş'ın üşüdüğünü farkederek ona dostça sarıldı ve ısıtmaya çalıştı, istersen gel annemle aramıza yat ısınalım dedi ama dadaş bu isteği nazikçe geri çevirdi, yanlış anlamayın benim o taraklarda bezim olmaz, dadaş gakkoşa yürümez dedi, anne kız biraz mahcup oldular, zaten gakkoş da değillerdi.
o gece munzur dağları fırtınayla sarsılmaya devam etti, ama o köhne evin içi, dostluğun ve saf neşenin ateşiyle sabaha kadar sıcacık kaldı.
devamını gör...

