61.
dinlediğin anda kulak zarın değil, göğsünün tam ortası titrer. o ses, eski bir ermeni kilisesinin yankısıyla karışık, yozgat’ın rüzgârında savrulan toz toprakla yoğrulmuş, sonra da mimar sinan’ın atölyelerinde şekil almış bir heykel gibi durur karşında: hem kırılgan hem demirden.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.

1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.
2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.
dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.


1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.

2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.

dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.
devamını gör...
62.
