zaman tüneli
katharsis
insan kendi duyguları ile yüzleşme niyetine düşüp de o duyguların içinden geçmek istediğinde olanlar.
bazen nefessiz kalana kadar ağlamak, bazen öfke.. nedense bu duyguları hep bir yerde dondurmuş oluyoruz çünkü. biriktikçe ağırlığı da yük oluyor bırakması da zor.
bazen nefessiz kalana kadar ağlamak, bazen öfke.. nedense bu duyguları hep bir yerde dondurmuş oluyoruz çünkü. biriktikçe ağırlığı da yük oluyor bırakması da zor.
devamını gör...
nick vermeden bir yazara seslen
güzel nick. keşke ben alsaydım.
devamını gör...
katharsis
bazı kelimeler vardır, dilin derinliklerinden çıkıp gelir ve birden içindeki eski bir yarayı, adı konmamış bir fırtınayı işaret eder. katharsis tam da öyle bir kelime benim için. dışarıdan bakınca basitçe “arınma” diyorlar. ama bu, sabah duş alıp gününe temiz başlamak gibi masum bir temizlik değil. daha çok, ruhunun bodrum katında yıllardır biriken suyun, bir gün kapıyı zorlayıp taşması gibi. o taşma anında her şey biraz dağılıyor, biraz karışıyor ama sonunda geriye tuhaf bir hafiflik kalıyor. sanki göğsündeki o sıkı düğüm, bir nefeslik olsun gevşemiş gibi.
aristoteles bunu tragedyada görmüştü ilk kez. sahnedeki kahramanlar acıyla kıvranırken, korku ve acıma duyguları içimizde kabarıyor. ama garip bir şekilde, o kabarma bizi boğmuyor aksine boşaltıyor. başkasının acısına tanık olurken kendi sessiz yaralarımız da bir anlığına nefes alıyor. sanki tiyatro perdesi, kendi iç dünyamızın aynası oluyor. günlük hayatta da aynı şey oluyor, sadece sahne değişiyor.
bir şarkı açıyorsun. sözleri senin ağzından çıksa belki kekelerdin, ama o ses, o riff, o haykırış tam senin anlatamadığın şeyi yakalıyor. gözlerin doluyor, boğazın düğümleniyor. aslında o film sahnesine ya da şarkı sözüne ağlamıyorsun o sadece bir anahtar. kapıyı açıyor ve içeride uzun zamandır kapalı tuttuğun odanın havası dışarı çıkıyor.
ben bunu en çok ağır, karanlık müzikte yaşıyorum. black metalin o buz gibi rüzgârında, dsbm’in dipsiz kuyusuna dalarken… dışarıdan bakan “bu müzik insanı ezer geçer” diyor. haklı da görünüyor. ama içeride, tam tersi oluyor. o çığlıklar, o yavaş yavaş çöken melodiler seni aşağı çekmiyor. zaten senin içinde bir yerlerde çökmüş, birikmiş ne varsa onu dışarı çekiyor.
öfkeyi, yalnızlığı, o anlatılmaz sıkışmışlığı biri senin yerine haykırıyor. ve sen o haykırışın içinde ilk defa “evet, bunu ben de taşıyorum” diyebiliyorsun. biraz boşalıyorsun. tamamen kurtulmuyorsun belki, ama omuzlarındaki ağırlık bir parça eriyor.
katharsis her zaman sıcak bir kucaklaşma gibi gelmiyor. bazen gözyaşıyla, bazen öfkeyle, bazen de derin bir boşluk hissiyle vuruyor. bazen sadece “hiçbir şey hissetmiyorum” diye bir ferahlık bırakıyor arkasında. ama o ferahlığın içinde önemli bir şey oluyor yüzleşiyorsun. bastırdığın, unuttuğunu sandığın, “bunu yaşamamalıydım” dediğin şeylerle kısa bir an göz göze geliyorsun.
en güzel, en insani yanı da şu o anda anlıyorsun ki, bu acı, bu karanlık, bu sıkışmışlık sadece sana ait değil. başkaları da aynı kuyuda boğulmuş. başkaları da aynı sessiz çığlığı atmış. ve biri çıkmış, o çığlığı müziğe, söze, görüntüye dökmüş. sen de o ifadede kendine bir yer buluyorsun. “yalnız değilim” hissi, en saf haliyle orada beliriyor.
katharsis seni onarmaz, düzeltmez, “her şey yoluna girecek” diye yalan söylemez. sadece boşaltır. içindekileri dışarı bırakmana izin verir. ve bazen, tam da ihtiyacımız olan şey, işte bu kadar çıplak ve dürüst bir boşalmadır. bırak taşsın. bırak aksın. çünkü ancak boşaldığında, yeniden dolacak yer açılır içinde.
aristoteles bunu tragedyada görmüştü ilk kez. sahnedeki kahramanlar acıyla kıvranırken, korku ve acıma duyguları içimizde kabarıyor. ama garip bir şekilde, o kabarma bizi boğmuyor aksine boşaltıyor. başkasının acısına tanık olurken kendi sessiz yaralarımız da bir anlığına nefes alıyor. sanki tiyatro perdesi, kendi iç dünyamızın aynası oluyor. günlük hayatta da aynı şey oluyor, sadece sahne değişiyor.
bir şarkı açıyorsun. sözleri senin ağzından çıksa belki kekelerdin, ama o ses, o riff, o haykırış tam senin anlatamadığın şeyi yakalıyor. gözlerin doluyor, boğazın düğümleniyor. aslında o film sahnesine ya da şarkı sözüne ağlamıyorsun o sadece bir anahtar. kapıyı açıyor ve içeride uzun zamandır kapalı tuttuğun odanın havası dışarı çıkıyor.
ben bunu en çok ağır, karanlık müzikte yaşıyorum. black metalin o buz gibi rüzgârında, dsbm’in dipsiz kuyusuna dalarken… dışarıdan bakan “bu müzik insanı ezer geçer” diyor. haklı da görünüyor. ama içeride, tam tersi oluyor. o çığlıklar, o yavaş yavaş çöken melodiler seni aşağı çekmiyor. zaten senin içinde bir yerlerde çökmüş, birikmiş ne varsa onu dışarı çekiyor.
öfkeyi, yalnızlığı, o anlatılmaz sıkışmışlığı biri senin yerine haykırıyor. ve sen o haykırışın içinde ilk defa “evet, bunu ben de taşıyorum” diyebiliyorsun. biraz boşalıyorsun. tamamen kurtulmuyorsun belki, ama omuzlarındaki ağırlık bir parça eriyor.
katharsis her zaman sıcak bir kucaklaşma gibi gelmiyor. bazen gözyaşıyla, bazen öfkeyle, bazen de derin bir boşluk hissiyle vuruyor. bazen sadece “hiçbir şey hissetmiyorum” diye bir ferahlık bırakıyor arkasında. ama o ferahlığın içinde önemli bir şey oluyor yüzleşiyorsun. bastırdığın, unuttuğunu sandığın, “bunu yaşamamalıydım” dediğin şeylerle kısa bir an göz göze geliyorsun.
en güzel, en insani yanı da şu o anda anlıyorsun ki, bu acı, bu karanlık, bu sıkışmışlık sadece sana ait değil. başkaları da aynı kuyuda boğulmuş. başkaları da aynı sessiz çığlığı atmış. ve biri çıkmış, o çığlığı müziğe, söze, görüntüye dökmüş. sen de o ifadede kendine bir yer buluyorsun. “yalnız değilim” hissi, en saf haliyle orada beliriyor.
katharsis seni onarmaz, düzeltmez, “her şey yoluna girecek” diye yalan söylemez. sadece boşaltır. içindekileri dışarı bırakmana izin verir. ve bazen, tam da ihtiyacımız olan şey, işte bu kadar çıplak ve dürüst bir boşalmadır. bırak taşsın. bırak aksın. çünkü ancak boşaldığında, yeniden dolacak yer açılır içinde.
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
çay x çerez eşliğinde uganda bilmem ne komutanının bizim hakkımızda attığı tehdit içerikli saçma salak tweetleri okuyorum*
ülkenin en güzel kızını gönderin karım yapacağım onu falan demiş mesela, ulan sıla gençoğlu'nu sana gönderebilecek bir güç var mı bu dünyada şopar oğlu şopar? biz daha ölmedik.
ülkenin en güzel kızını gönderin karım yapacağım onu falan demiş mesela, ulan sıla gençoğlu'nu sana gönderebilecek bir güç var mı bu dünyada şopar oğlu şopar? biz daha ölmedik.
devamını gör...
efsane yerli dizi replikleri
“benim büyük büyük dedem yıllar önce manavlardan esmer bi gelin almış. karı beyazların içine atılmış siyah don gibi bütün sülaleyi boyadı ya”
kardeş payı..
kardeş payı..
devamını gör...
kredi kartı ekstresi
73 bin tl ile kişisel tarihimin en yüksek ekstresine bu ay ulaştığım, tüketim tuzağı. ne onunla ne onsuz olunabilen bir 'keriz sarmalı'.
''consumption bait''
''consumption bait''
devamını gör...
swinger party esnasında dinlenmeyecek şarkılar
çelik-töre
devamını gör...
tahammülsüzlük
gerek yok olm buna. șu sözlükte bile "en güzel șehir antalya" yazsan sülalene küfredecek noktaya geliyor millet.
sizden götürür karșıdan değil.
sizden götürür karșıdan değil.
devamını gör...
swinger party esnasında dinlenmeyecek şarkılar
tarkan - ikimizin yerine.
devamını gör...
hayal kırıklığı
hayal kırıklığı dediğimiz şeyin önemli bir kısmını aslında biz kendimiz üretiriz. mesele çoğu zaman dış dünya değil, bizim o bitmek bilmeyen beklenti kurma alışkanlığımızdır. beynimiz resmen bir “beklenti makinesi” gibi çalışıyor; hormonlar, geçmiş deneyimler ve biraz da ego karışınca ortaya kaçınılmaz bir senaryo çıkıyor. sonra gerçeklik geliyor ve o senaryoyu sessizce yırtıp çöpe atıyor.
insan burada kendini biraz fazla merkeze koyuyor. biri geç cevap verince, bir cümleyi eksik kurunca, bir gün ilgisi azaldı diye hemen içerde mahkeme kuruluyor. saatlerce analiz, yorum, çıkarım… halbuki ortada çoğu zaman “bize yapılmış” özel bir şey yok. sadece karşımızdaki insanın kendi hali var. ama biz onu alıp kendimize yazıyoruz.
en klasik tuzak şu: “ben böyle düşündüm, o zaman bu böyle olacak.” çocukken mahallede “bu sefer ben kaleci olayım” diye tutturup olmayınca yaşanan hayal kırıklığıyla, yetişkinlikte birinin “farklı” olduğunu düşünüp sonra değiştiğini sanmak aslında aynı yerden çıkıyor. sadece oyunun adı değişiyor.
insanlara gelince iş daha da karışıyor. birkaç iyi an yaşayınca hemen içerden bir ses başlıyor: “bu sağlam”, “bu üzmez”, “bu kalıcı.” oysa kimse sana böyle bir garanti vermedi. ortada imzalanmış bir sözleşme yok. kimse “seni asla hayal kırıklığına uğratmayacağım” diye taahhüt etmedi. zaten edemez de. herkes kendi iç savaşıyla meşgul.
bizim yaptığımız şey, kendi çizdiğimiz resmi gerçek sanmak. sonra o resim bozulunca “ihanet” diye isim koymak. halbuki çoğu zaman ihanet falan yok, sadece yanlış okuma var.
çözüm beklentiyi sıfırlamak değil ama biraz aşağı çekmek. “bu da insan” diyerek başlamak. çünkü neyin ne kadar gerçek olduğunu baştan bilemezsin zaten. en azından o zaman bir şeyler ters gittiğinde dünya başına yıkılmıyor. sadece “beklediğim gibi olmadı” diyorsun ve devam ediyorsun.
hayal kırıklığı yaşamak normal. anormal olan, her seferinde onu büyütüp içimizde dev bir hikâyeye çevirmek. çocukken küçük şeylerde oluyordu, şimdi daha büyük konularda oluyor. ama hissin kendisi aynı kalıyor. sadece dekor değişiyor.
insan burada kendini biraz fazla merkeze koyuyor. biri geç cevap verince, bir cümleyi eksik kurunca, bir gün ilgisi azaldı diye hemen içerde mahkeme kuruluyor. saatlerce analiz, yorum, çıkarım… halbuki ortada çoğu zaman “bize yapılmış” özel bir şey yok. sadece karşımızdaki insanın kendi hali var. ama biz onu alıp kendimize yazıyoruz.
en klasik tuzak şu: “ben böyle düşündüm, o zaman bu böyle olacak.” çocukken mahallede “bu sefer ben kaleci olayım” diye tutturup olmayınca yaşanan hayal kırıklığıyla, yetişkinlikte birinin “farklı” olduğunu düşünüp sonra değiştiğini sanmak aslında aynı yerden çıkıyor. sadece oyunun adı değişiyor.
insanlara gelince iş daha da karışıyor. birkaç iyi an yaşayınca hemen içerden bir ses başlıyor: “bu sağlam”, “bu üzmez”, “bu kalıcı.” oysa kimse sana böyle bir garanti vermedi. ortada imzalanmış bir sözleşme yok. kimse “seni asla hayal kırıklığına uğratmayacağım” diye taahhüt etmedi. zaten edemez de. herkes kendi iç savaşıyla meşgul.
bizim yaptığımız şey, kendi çizdiğimiz resmi gerçek sanmak. sonra o resim bozulunca “ihanet” diye isim koymak. halbuki çoğu zaman ihanet falan yok, sadece yanlış okuma var.
çözüm beklentiyi sıfırlamak değil ama biraz aşağı çekmek. “bu da insan” diyerek başlamak. çünkü neyin ne kadar gerçek olduğunu baştan bilemezsin zaten. en azından o zaman bir şeyler ters gittiğinde dünya başına yıkılmıyor. sadece “beklediğim gibi olmadı” diyorsun ve devam ediyorsun.
hayal kırıklığı yaşamak normal. anormal olan, her seferinde onu büyütüp içimizde dev bir hikâyeye çevirmek. çocukken küçük şeylerde oluyordu, şimdi daha büyük konularda oluyor. ama hissin kendisi aynı kalıyor. sadece dekor değişiyor.
devamını gör...
geceye bir şarkı sözü bırak
başka bi' evrende en güzel hâlinle
sen hayata karış, ben daha da biteceğim
sen hayata karış, ben daha da biteceğim
devamını gör...
arıtma suyun zararları
bütün arıtmalar ters osmosis değil, bunlara bakın da alın. +senin o mineralleri alabileceğin milyon ceṣit gıda var bu obezite devrine eksik kalmaz merak etme.
ne içerseniz için damacanadan iyidir. musluk suyunu kaynatsanız bile.
ne içerseniz için damacanadan iyidir. musluk suyunu kaynatsanız bile.
devamını gör...
geceye bir şarkı sözü bırak
bu sapa yere beni attılar. kimse de sormadı rahat mı diye...
devamını gör...
jön ottoculuk
yeni çağ osmanlıcılığına takılan ''slang/argo/bitirim'' lakaptır.
jön ottocular; yeni çağın değişen paradigmaları gereği; siyasal işgal olmaksızın 'çok uluslu şirketler' eliyle ülke güçlerinin emperyalistlere devrini uygun gören siyasal islamcı politikaları desteklerler. neoliberalizmin bunun sosu olduğunu iddia ederler.
neden milli liberalizmin olamayacağını açıklayamazlar. milli duruştan bahsedenlere 'jön jön bakarlar'.
jön ottocular; yeni çağın değişen paradigmaları gereği; siyasal işgal olmaksızın 'çok uluslu şirketler' eliyle ülke güçlerinin emperyalistlere devrini uygun gören siyasal islamcı politikaları desteklerler. neoliberalizmin bunun sosu olduğunu iddia ederler.
neden milli liberalizmin olamayacağını açıklayamazlar. milli duruştan bahsedenlere 'jön jön bakarlar'.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
salonda tv izlerken çekirdek-çay aktivitesi yapıyorum. güzel bir film çıksa da izlesem diye kanalları dolaşıyorum. en son hafta içi pamuk prenses ve avcı'yı izlemiştim. yormayan, eh işte diyebileceğim böyle bir tane daha olsa hayır demem. dizi demeyin bana, kendimi uzun soluklu bir takip için yorgun hissediyorum.
devamını gör...
swinger party esnasında dinlenmeyecek şarkılar
metallica
eş to eş, dost to dost.
edit: 4 sene önce açmıştım başlığı, vay be.
eş to eş, dost to dost.
edit: 4 sene önce açmıştım başlığı, vay be.
devamını gör...
evlenmek için sebepler
en iyi arkadaşım olacaksa, birlikte dünya turu yapabileceksek, çocuk sahibi olabileceksek sebebe gerek yok aslında.
devamını gör...
11 nisan 2026 kayserispor fenerbahçe maçı
talisca'nın bütün alameti farikası milletin haftanın golü ayın golü sezonun golü falan diye g*tünü yırtacağı golleri yürüyerek atması. zor golleri öyle kolay gösteriyor ki millet onu çöpleme haddini kendinde buluyor.
devamını gör...
