zaman tüneli
varlık barışı
"her şeyimi verdim sana. varlığım varlığına armağan olsun. reis. yeter ki barış olsun". denilen proje.
devamını gör...
nevruz'un resmi tatil ilan edilmesi
nevruz zaten bizim bayramımız olduğu için sıkıntı olmayan karardır.
sivas kangal köpeğine bile çökmeye çalışanlar pek de şeetmesin yani.
sivas kangal köpeğine bile çökmeye çalışanlar pek de şeetmesin yani.
devamını gör...
buzlu kahve
şu an içiyorum güzelleşiyorum. yaz mevsiminin şahı padişahı
devamını gör...
buzlu kahve
içerisindeki espresso miktarı siz ekstra shot istemediğiniz sürece artmadığı ki azalmayacağı da için (değirmenler genelde ayarlı zaten, makineler de öyle. tek shot espresso veriliyor gibi düşünelim her bir çekimde) aslında sıcak ile soğuk arasında kahve bazında bir değişkenlik yoktur.
fakat işin içine buz girince ya o buz satın alındığı ya da işte buz makinesinin bir elektrik yakma ve yıpranma maliyeti olduğu için fiyat artışı göstermesi normaldir. sadece kahveyi çok beklettinizde fazla sulanır hepsi bu.
fakat işin içine buz girince ya o buz satın alındığı ya da işte buz makinesinin bir elektrik yakma ve yıpranma maliyeti olduğu için fiyat artışı göstermesi normaldir. sadece kahveyi çok beklettinizde fazla sulanır hepsi bu.
devamını gör...
astral seyahatte hes kodu sorulmaması
seyahata çıkarken bize mi soruyorlar, da hes kodu sorsunlar. geceyarısı operasyonuyla, pijamalarımızla alıyorlar seyahate. hayır sorun değil de aldıkları yere bırakmazlarsa sıkıntı büyük.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
ihtiyacım var
devamını gör...
içmedeyiz normal sözlük
devamını gör...
bir evi daha yaşanılır kılan detaylar
yetecek kadar sevilen eşyalar
huzurlu ebeveynler,çocuklar
sevimli patili dostlar ve yeşile açılan manzaraları olursa.
huzurlu ebeveynler,çocuklar
sevimli patili dostlar ve yeşile açılan manzaraları olursa.
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
yeryüzü
devamını gör...
hani chp atatürk'ün partisiydi
şimdi bir deneme yapalım birisi hariç diğer kankacı modlardan birisi en geç yarım saate bu entrüyü flood cevap veya başka bir gerekçeyle silecek.
halbuki yukarıda konudan bağımsız olarak türk düşmanlığı yapan tipe hakettiğinin yarısı kadar bile tepki koymamış olmama rağmen 24 saatte aynı başlığa girdiği ikinci entriye bakan bile yok.
kaldı ki aynı gerekçe ile şikayet ettim.
en alakasız başlıklara hırtçı duyarı kusan bir tip vardı görmüyorum bir süredir, diğeri de bu tipleme.
bulduğu her yere düşmanlık şçıyor...
şu sözlükte ağız tadı ile türk düşmanlarına had bildirilmesine dahi izin vermiyorsunuz; o küfür, bu flood, şu forum bilmemne gerekçelerini dizmeye başliyorsunuz.
saha sizin top sizin anladık ama herkese başka kural uygulamanın adı da çok farklı değil öyle değil mi sözlüğün atak, mert, korkusuz mod3ü şahsında kankacı diğer modları?
ayrica;
senin o don koklayıp alman boku temizlemekten buğulanmış beynine rağmen sıktığın dişlerinin çoturtusu ta buraya geliyor.
o diş çoturtusu kısmı mod geçinen bir arkadaşa da tanıdık gelebilir, onun da zoruna gitmesin.
halbuki yukarıda konudan bağımsız olarak türk düşmanlığı yapan tipe hakettiğinin yarısı kadar bile tepki koymamış olmama rağmen 24 saatte aynı başlığa girdiği ikinci entriye bakan bile yok.
kaldı ki aynı gerekçe ile şikayet ettim.
en alakasız başlıklara hırtçı duyarı kusan bir tip vardı görmüyorum bir süredir, diğeri de bu tipleme.
bulduğu her yere düşmanlık şçıyor...
şu sözlükte ağız tadı ile türk düşmanlarına had bildirilmesine dahi izin vermiyorsunuz; o küfür, bu flood, şu forum bilmemne gerekçelerini dizmeye başliyorsunuz.
saha sizin top sizin anladık ama herkese başka kural uygulamanın adı da çok farklı değil öyle değil mi sözlüğün atak, mert, korkusuz mod3ü şahsında kankacı diğer modları?
ayrica;
senin o don koklayıp alman boku temizlemekten buğulanmış beynine rağmen sıktığın dişlerinin çoturtusu ta buraya geliyor.
o diş çoturtusu kısmı mod geçinen bir arkadaşa da tanıdık gelebilir, onun da zoruna gitmesin.
devamını gör...
türkiye'de üniversite mezunları neden işsiz sorunsalı
türkiye'de üniversite mezunlarının işsiz olmasının sebebi, her zaman "fazla üniversite var" denilerek gösterilir. oysaki durum pek öyle değil. aksine, bizim ülkemizde üniversite sayısının nüfusa oranı pek çok ülkenin altında kalıyor. kafanızda oturması için, almanyada şehir başına 5 üniversite düşerken türkiye'de 1 üniversite düşüyor gibi düşünebilirsiniz.
ee madem öyle, neden üniversiteliler hala işsiz ? madem üniversite sayısı az, diplomanın değerli olması gerekmez miydi ? işte bugün bunu anlatıyorum.
durumun sebebi açık: yükseköğretimde arz-talep dengesinin piyasa tarafından değil, tamamen devlet eliyle merkezi olarak belirlenmesi.
normal şartlarda bir ülkedeki bölüm kontenjanlarını ve üniversite arzını iş gücü piyasasının, yani fabrikaların, şirketlerin ve teknoloji merkezlerinin geleceğe yönelik ihtiyaçları belirler. ancak türkiye'de bu mekanizma uzun süredir devre dışı. daha basit anlatayım. üniversite sayısı az, ama o kadar hızlı artıyor ki iş sektörleri bu artışa yetişemiyor. örneğin türkiye'de makine endüstrisi bu sene %5 büyüdü diyelim. ne güzel. ama her yıl yeni bölümler açıldığı için makine mühendisliği kontenjanı %10 büyüyor. yani talebin iki katı kadar.
devlet, her yıl iş gücü piyasasına katılan milyonlarca gence istihdam yaratamadığı için formülü yükseköğretimi büyütmekte buldu. kontenjanlar plansızca artırıldı, barajlar kaldırıldı ve gençler 4-5 yıl boyunca kampüslerde tutularak işsizlik istatistikleri geçici olarak "öğrenci" statüsünde gizlendi. bunun yanı sıra, anadolunun dört bir yanına açılan üniversiteler, eğitim kalitesinden ziyade o ilçelerin esnafını ve yerel ekonomisini fonlayan birer tüketim merkezine dönüştürüldü.
ekonomide "sinyalizasyon teorisi" diye bir kavram vardır. eskiden diploma, işverene "bu aday zorlu bir elemeden geçti, disiplinli ve kalifiye" sinyali verirdi. ancak piyasa gerçeklerinden kopuk şekilde her yıl yüz binlerce benzer mezun verilince bu sinyal mekanizması çöktü.
herkes üniversite mezunu olunca, diploma bir ayrıcalık olmaktan çıkıp iş başvurusu yapabilmek için sıradan bir taban şart haline geldi. işveren artık diplomaya güvenemediği için yeni mezunlara asgari ücret dayatmaya, absürt tecrübe şartları aramaya ya da referans (torpil) mekanizmalarına sığınmaya başladı.
türkiye ekonomisinin lokomotif sektörleri hâlâ ağırlıklı olarak düşük-orta teknolojiye ve yoğun iş gücüne dayanıyor. bugün piyasada kaynakçı, kalıpçı, cnc operatörü veya yazılım teknikeri gibi "ara elemanlara" inanılmaz bir talep var. hatta bu mesleklerin gelirleri birçok beyaz yakalı başlangıç maaşını katlamış durumda.
buna karşın devlet, piyasada karşılığı olmayan on binlerce iktisat, işletme, sosyolog ya da mühendislik kontenjanını her yıl inatla açmaya devam ediyor. sonuçta ortaya devasa bir yapısal uyumsuzluk çıkıyor: bir tarafta eleman bulamayan sanayici, diğer tarafta ise elindeki diplomayla ortada kalan yüz binlerce genç.
sonuç olarak; üniversite sayısının nüfusa oranı düşük görünse de, ekonominin "nitelikli iş yaratma" kapasitesi, üniversitelerin "diploma basma" hızının fersah fersah gerisinde kalıyor. piyasa dinamiklerinden kopuk, tamamen merkezi ve siyasi kaygılarla belirlenen her kontenjan, ne yazık ki eğitim bütçesinin ve en önemlisi de gençlerin en verimli yıllarının israf edilmesinden başka bir işe yaramıyor.
ee madem öyle, neden üniversiteliler hala işsiz ? madem üniversite sayısı az, diplomanın değerli olması gerekmez miydi ? işte bugün bunu anlatıyorum.
durumun sebebi açık: yükseköğretimde arz-talep dengesinin piyasa tarafından değil, tamamen devlet eliyle merkezi olarak belirlenmesi.
normal şartlarda bir ülkedeki bölüm kontenjanlarını ve üniversite arzını iş gücü piyasasının, yani fabrikaların, şirketlerin ve teknoloji merkezlerinin geleceğe yönelik ihtiyaçları belirler. ancak türkiye'de bu mekanizma uzun süredir devre dışı. daha basit anlatayım. üniversite sayısı az, ama o kadar hızlı artıyor ki iş sektörleri bu artışa yetişemiyor. örneğin türkiye'de makine endüstrisi bu sene %5 büyüdü diyelim. ne güzel. ama her yıl yeni bölümler açıldığı için makine mühendisliği kontenjanı %10 büyüyor. yani talebin iki katı kadar.
devlet, her yıl iş gücü piyasasına katılan milyonlarca gence istihdam yaratamadığı için formülü yükseköğretimi büyütmekte buldu. kontenjanlar plansızca artırıldı, barajlar kaldırıldı ve gençler 4-5 yıl boyunca kampüslerde tutularak işsizlik istatistikleri geçici olarak "öğrenci" statüsünde gizlendi. bunun yanı sıra, anadolunun dört bir yanına açılan üniversiteler, eğitim kalitesinden ziyade o ilçelerin esnafını ve yerel ekonomisini fonlayan birer tüketim merkezine dönüştürüldü.
ekonomide "sinyalizasyon teorisi" diye bir kavram vardır. eskiden diploma, işverene "bu aday zorlu bir elemeden geçti, disiplinli ve kalifiye" sinyali verirdi. ancak piyasa gerçeklerinden kopuk şekilde her yıl yüz binlerce benzer mezun verilince bu sinyal mekanizması çöktü.
herkes üniversite mezunu olunca, diploma bir ayrıcalık olmaktan çıkıp iş başvurusu yapabilmek için sıradan bir taban şart haline geldi. işveren artık diplomaya güvenemediği için yeni mezunlara asgari ücret dayatmaya, absürt tecrübe şartları aramaya ya da referans (torpil) mekanizmalarına sığınmaya başladı.
türkiye ekonomisinin lokomotif sektörleri hâlâ ağırlıklı olarak düşük-orta teknolojiye ve yoğun iş gücüne dayanıyor. bugün piyasada kaynakçı, kalıpçı, cnc operatörü veya yazılım teknikeri gibi "ara elemanlara" inanılmaz bir talep var. hatta bu mesleklerin gelirleri birçok beyaz yakalı başlangıç maaşını katlamış durumda.
buna karşın devlet, piyasada karşılığı olmayan on binlerce iktisat, işletme, sosyolog ya da mühendislik kontenjanını her yıl inatla açmaya devam ediyor. sonuçta ortaya devasa bir yapısal uyumsuzluk çıkıyor: bir tarafta eleman bulamayan sanayici, diğer tarafta ise elindeki diplomayla ortada kalan yüz binlerce genç.
sonuç olarak; üniversite sayısının nüfusa oranı düşük görünse de, ekonominin "nitelikli iş yaratma" kapasitesi, üniversitelerin "diploma basma" hızının fersah fersah gerisinde kalıyor. piyasa dinamiklerinden kopuk, tamamen merkezi ve siyasi kaygılarla belirlenen her kontenjan, ne yazık ki eğitim bütçesinin ve en önemlisi de gençlerin en verimli yıllarının israf edilmesinden başka bir işe yaramıyor.
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
(bkz: normal sözlük)
devamını gör...
6-7 haziran 2026 fenerbahçe kongresi
aziz - aykut ikilisi gelmezse boşuna sevinmeyin samandırada kendimi ateşe vericem
devamını gör...
erdoğan'ın ekonomi modeli
papuç boyalı ama lakin tabanı yoktur:
devamını gör...
astral seyahatte hes kodu sorulmaması
2026da hes kodu lafını duymak bana epilepsi nöbeti geçirtti
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
benim bulunduğum her ortam. ben ciddi anlamda ortalamayı aşağıya çekiyorum
devamını gör...
erdoğan'ın ekonomi modeli
erdoğan'ın ekonomi modeli, belli başlı rahatsızlıklar veren fakat kendi içinde anlaşılabilir bir model. artılarını ve eksilerini kısaca değerlendirelim.
artılar
türkiye uzun süredir sokaktaki insanın alım gücü ve refah kaybı pahasına, makro düzeyde toplam gsyih (gdp) hacmini büyütmeye odaklanan bir çizgi izliyor.
bu durum bir tercih hatasından ziyade, yapısal bir jeopolitik faturadır. uluslararası ilişkiler teorisinde "realizm", devletlerin anarşik bir küresel düzende hayatta kalmak için güç maksimizasyonu yapması gerektiğini söyler. türkiye gibi askeri tehdit kuşağında yer alan bir ülke için toplam ekonomik büyüklük (gdp), uluslararası masalardaki pazarlık gücünün ve en önemlisi askeri otonominin ana yakıtıdır.
isviçre modelinde kişi başına düşen gelir yüksektir ancak toplam ölçek küçük olduğu için küresel bir askeri/siyasi güç projeksiyonu yapamazlar. türkiye ise yerli savunma sanayisini finanse etmek, milyarlarca dolarlık teknolojik altyapı yatırımlarını (nükleer santraller, havacılık projeleri vb.) sürdürmek için "büyük pasta" üretmeye mecburdur. bu ham sermaye birikimi sağlanamazsa, askeri ve siyasi bağımsızlık (stratejik otonomi) tehlikeye girer. dolayısıyla devlet aklı, "bugünün tüketim refahını, yarının savunma ve var olma bütçesine" feda etmektedir.
cumhurbaşkanı erdoğan’ın son dönem ekonomi politikalarına bakarsak, geçmişteki "düşük faiz - yüksek büyüme" modelinden, mehmet şimşek yönetimindeki "ortodoks dengelenme" modeline geçildi. ancak büyüme (gdp) vurgusu hala masada. hükümet bu iki zıt dinamiği nasıl yönetiyor?
hükümetin mevcut stratejisi aslında tam bir "kontrollü yavaşlama" ve denge arayışıdır. geçmişteki agresif kredi genişlemesi modeli sürdürülemez bir enflasyon sarmalı yarattığı için, rasyonel zemin denilen pozitif reel faiz ve sıkı maliye politikasına geçildi. ancak buradaki ince ayar şudur: ekonomi soğutulurken istihdamı ve üretimi tamamen çökertecek sert bir frene basılmıyor.
cumhurbaşkanı erdoğan’ın büyüme odaklı refleksinin arkasında sosyo-ekonomik bir korku var: işsizlik. türkiye gibi genç nüfuslu ülkelerde büyüme hızı %3’ün altına indiği an istihdam piyasası tıkanır. hükümet, enflasyonu düşürmek amacıyla faizleri artırırken bile, imalat sanayisi, ihracatçı firmalar ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörleri selektif (seçici) kredi mekanizmalarıyla fonlamaya devam ediyor. yani iç tüketim (halkın alım gücü) bilerek baskılanırken, sanayi üretimi ve ihracat kanalı üzerinden gdp’nin omurgası diri tutulmaya çalışılıyor.
aksi taktirde nüfusun yaşlanmasıyla birlikte üretim gücü düşer, tüketim alışkanlıkları fazlalaşır ve bu dengesizlik cari açığı fırlatarak türkiye'yi dışa bağımlı hale getirirdi.
ben bu bağlamda erdoğan'ın ekonomi modelini "makul" buluyorum. bu yanlış anlaşılmasın. makul, "iyi" demek değildir. elbette bu sistem benim için kötü. kim alım gücünün düşük olmasını ister ki ? lakin ülkenin ekonomik bağımsızlığını yitirmesi çok daha büyük bir sorun. 1870'leri hatırlayın. milyonlarca türkün yaşadığı felaketleri hatırlayın.
eksiler
tabii bu bardağın bir de boş tarafı var... erdoğan'ın abdli şirketlere "ülkemizde iş yapın, 20 yıl vergi ödemeyin" demesi bu dışa bağımlı olmama arzusuna yapısal bir tezat oluşturuyor.
küresel devlere 20 yıllık vergi muafiyetleri tanınırken, kamusal harcamaların ve askeri projelerin finansman yükü (bkz: kdv), (bkz: ötv)) ve gelir vergisi gibi dolaylı vergilerle yerli üreticinin ve yerel halkın sırtına yüklenir. bu durum, yerli sermayenin küresel rakipler karşısında dezavantajlı duruma düşmesine ve iç pazardaki alım gücünün daha da erimesine yol açar. "milli ekonomi" tezi, küresel sermayeye verilen bu tarz asimetrik imtiyazlarla tabanda zayıflar.
çok uluslu teknoloji ve sanayi şirketlerini bu denli uzun vadeli muafiyetlerle ülkeye bağladığınızda, askeri bağımlılığı azaltırken faturayı fütüristik bir ekonomik bağımlılık olarak ödersiniz. kritik altyapıların, tedarik zincirlerinin ve istihdam bloklarının yabancı sermayenin tekeline girmesi, yarın bir gün yaşanabilecek bir jeopolitik krizde o şirketlerin "çekilme" tehdidini en büyük ambargodan daha etkili bir şantaj unsuruna dönüştürebilir.
burada en kritik nokta şudur; enerji bağımlılığı. türkiye’nin büyüme (gdp) iştahı önündeki en büyük yapısal barikat, ürettikçe ve sanayiyi büyüttükten sonra fırlayan enerji faturasıdır.
şöyle ki; türkiye eğer enerji üreten ya da enerjiye kolayca erişen bir ülke olsaydı, hammadde ve ara malı üzerindeki vergileri tamamen sıfırlayarak yerli sanayinin önünü açabilir, maliyetleri düşürerek iç piyasayı muazzam bir refah dalgasıyla canlandırabilirdi. fakat mevcut yapıda sanayi çarkları her hızlandığında, fabrikalar daha fazla petrol, doğalgaz ve elektrik tüketiyor. bu enerjinin neredeyse tamamı dışarıdan ithal edildiği için, sanayinin büyümesi doğrudan cari açığın fırlamasına ve döviz krizlerine yol açıyor. yani enerji bağımsızlığı olmadan atılacak her büyüme adımı, kendi kendini imha eden bir ekonomik bumeranga dönüşüyor.
işte bu yüzden, akkuyu başta olmak üzere nükleer enerji projeleri sadece teknik bir elektrik yatırımı değil, türkiye'nin makroekonomik bağımsızlık savaşının en kritik cephesidir. nükleer enerji ve yerli kaynaklar vasıtasıyla enerjideki yapısal cari açık kamburu devletin sırtından indirilebilirse, ancak o zaman hammadde vergilerini kısacak, yerli sanayiciyi nefeslendirecek ve büyümenin getirdiği refahı gerçekten halkın cebine yansıtacak o esnek oyun alanı kazanılmış olacaktır. enerjide prangalarından kurtulamamış bir türkiye için "vites büyütmek", her seferinde motoru yakma riskini göze almaktan farksızdır.
tengri, türk milletini korusun ve zenginleştirsin.
artılar
türkiye uzun süredir sokaktaki insanın alım gücü ve refah kaybı pahasına, makro düzeyde toplam gsyih (gdp) hacmini büyütmeye odaklanan bir çizgi izliyor.
bu durum bir tercih hatasından ziyade, yapısal bir jeopolitik faturadır. uluslararası ilişkiler teorisinde "realizm", devletlerin anarşik bir küresel düzende hayatta kalmak için güç maksimizasyonu yapması gerektiğini söyler. türkiye gibi askeri tehdit kuşağında yer alan bir ülke için toplam ekonomik büyüklük (gdp), uluslararası masalardaki pazarlık gücünün ve en önemlisi askeri otonominin ana yakıtıdır.
isviçre modelinde kişi başına düşen gelir yüksektir ancak toplam ölçek küçük olduğu için küresel bir askeri/siyasi güç projeksiyonu yapamazlar. türkiye ise yerli savunma sanayisini finanse etmek, milyarlarca dolarlık teknolojik altyapı yatırımlarını (nükleer santraller, havacılık projeleri vb.) sürdürmek için "büyük pasta" üretmeye mecburdur. bu ham sermaye birikimi sağlanamazsa, askeri ve siyasi bağımsızlık (stratejik otonomi) tehlikeye girer. dolayısıyla devlet aklı, "bugünün tüketim refahını, yarının savunma ve var olma bütçesine" feda etmektedir.
cumhurbaşkanı erdoğan’ın son dönem ekonomi politikalarına bakarsak, geçmişteki "düşük faiz - yüksek büyüme" modelinden, mehmet şimşek yönetimindeki "ortodoks dengelenme" modeline geçildi. ancak büyüme (gdp) vurgusu hala masada. hükümet bu iki zıt dinamiği nasıl yönetiyor?
hükümetin mevcut stratejisi aslında tam bir "kontrollü yavaşlama" ve denge arayışıdır. geçmişteki agresif kredi genişlemesi modeli sürdürülemez bir enflasyon sarmalı yarattığı için, rasyonel zemin denilen pozitif reel faiz ve sıkı maliye politikasına geçildi. ancak buradaki ince ayar şudur: ekonomi soğutulurken istihdamı ve üretimi tamamen çökertecek sert bir frene basılmıyor.
cumhurbaşkanı erdoğan’ın büyüme odaklı refleksinin arkasında sosyo-ekonomik bir korku var: işsizlik. türkiye gibi genç nüfuslu ülkelerde büyüme hızı %3’ün altına indiği an istihdam piyasası tıkanır. hükümet, enflasyonu düşürmek amacıyla faizleri artırırken bile, imalat sanayisi, ihracatçı firmalar ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörleri selektif (seçici) kredi mekanizmalarıyla fonlamaya devam ediyor. yani iç tüketim (halkın alım gücü) bilerek baskılanırken, sanayi üretimi ve ihracat kanalı üzerinden gdp’nin omurgası diri tutulmaya çalışılıyor.
aksi taktirde nüfusun yaşlanmasıyla birlikte üretim gücü düşer, tüketim alışkanlıkları fazlalaşır ve bu dengesizlik cari açığı fırlatarak türkiye'yi dışa bağımlı hale getirirdi.
ben bu bağlamda erdoğan'ın ekonomi modelini "makul" buluyorum. bu yanlış anlaşılmasın. makul, "iyi" demek değildir. elbette bu sistem benim için kötü. kim alım gücünün düşük olmasını ister ki ? lakin ülkenin ekonomik bağımsızlığını yitirmesi çok daha büyük bir sorun. 1870'leri hatırlayın. milyonlarca türkün yaşadığı felaketleri hatırlayın.
eksiler
tabii bu bardağın bir de boş tarafı var... erdoğan'ın abdli şirketlere "ülkemizde iş yapın, 20 yıl vergi ödemeyin" demesi bu dışa bağımlı olmama arzusuna yapısal bir tezat oluşturuyor.
küresel devlere 20 yıllık vergi muafiyetleri tanınırken, kamusal harcamaların ve askeri projelerin finansman yükü (bkz: kdv), (bkz: ötv)) ve gelir vergisi gibi dolaylı vergilerle yerli üreticinin ve yerel halkın sırtına yüklenir. bu durum, yerli sermayenin küresel rakipler karşısında dezavantajlı duruma düşmesine ve iç pazardaki alım gücünün daha da erimesine yol açar. "milli ekonomi" tezi, küresel sermayeye verilen bu tarz asimetrik imtiyazlarla tabanda zayıflar.
çok uluslu teknoloji ve sanayi şirketlerini bu denli uzun vadeli muafiyetlerle ülkeye bağladığınızda, askeri bağımlılığı azaltırken faturayı fütüristik bir ekonomik bağımlılık olarak ödersiniz. kritik altyapıların, tedarik zincirlerinin ve istihdam bloklarının yabancı sermayenin tekeline girmesi, yarın bir gün yaşanabilecek bir jeopolitik krizde o şirketlerin "çekilme" tehdidini en büyük ambargodan daha etkili bir şantaj unsuruna dönüştürebilir.
burada en kritik nokta şudur; enerji bağımlılığı. türkiye’nin büyüme (gdp) iştahı önündeki en büyük yapısal barikat, ürettikçe ve sanayiyi büyüttükten sonra fırlayan enerji faturasıdır.
şöyle ki; türkiye eğer enerji üreten ya da enerjiye kolayca erişen bir ülke olsaydı, hammadde ve ara malı üzerindeki vergileri tamamen sıfırlayarak yerli sanayinin önünü açabilir, maliyetleri düşürerek iç piyasayı muazzam bir refah dalgasıyla canlandırabilirdi. fakat mevcut yapıda sanayi çarkları her hızlandığında, fabrikalar daha fazla petrol, doğalgaz ve elektrik tüketiyor. bu enerjinin neredeyse tamamı dışarıdan ithal edildiği için, sanayinin büyümesi doğrudan cari açığın fırlamasına ve döviz krizlerine yol açıyor. yani enerji bağımsızlığı olmadan atılacak her büyüme adımı, kendi kendini imha eden bir ekonomik bumeranga dönüşüyor.
işte bu yüzden, akkuyu başta olmak üzere nükleer enerji projeleri sadece teknik bir elektrik yatırımı değil, türkiye'nin makroekonomik bağımsızlık savaşının en kritik cephesidir. nükleer enerji ve yerli kaynaklar vasıtasıyla enerjideki yapısal cari açık kamburu devletin sırtından indirilebilirse, ancak o zaman hammadde vergilerini kısacak, yerli sanayiciyi nefeslendirecek ve büyümenin getirdiği refahı gerçekten halkın cebine yansıtacak o esnek oyun alanı kazanılmış olacaktır. enerjide prangalarından kurtulamamış bir türkiye için "vites büyütmek", her seferinde motoru yakma riskini göze almaktan farksızdır.
tengri, türk milletini korusun ve zenginleştirsin.
devamını gör...
bilgi üniversitesini perşembe kapatıp pazar açanlar
başlığı bilgi uni'yi kapatıp yerine perşembe pazarı açmak diye okudum öyle çok komik gelmişti
devamını gör...
bilgi üniversitesini perşembe kapatıp pazar açanlar
"ekonomiyi kim iyi yönetir" anketlerinde yanıtın hala 'rte' çıkmasına verilecek daha iyi yanıt var mıdır? işte bu başlık daha iyi yanıt.
çünkü kararnameyi reise uzatıp imzalatanlar önemli olan.
çok öngörüsüz ve basiretsiz insanlar koca ülkeyi har vurup harman savuruyor. yazık.
bilgi üniversitesini perşembe kapatıp pazar açanlar tarafından yönetilen biriyim. susmalıyım.
çünkü kararnameyi reise uzatıp imzalatanlar önemli olan.
çok öngörüsüz ve basiretsiz insanlar koca ülkeyi har vurup harman savuruyor. yazık.
bilgi üniversitesini perşembe kapatıp pazar açanlar tarafından yönetilen biriyim. susmalıyım.
devamını gör...

