zaman tüneli
trade
traderlar dolandırıcı mıdır değil midir? bitanesi beni zoom toplantısına çekmeye çalışıyor da. evindeyken hedef tahtasına bu ay (absürt rakam) dolar kazanacağım yazmış. * ok.
gel sudoku benle birlikte kazan diyor. gram güven vermiyor. en realist asgari ücret kesin gelir diyor. her şey iyi hoşta, benim öyle bir flexibilitem yok. zırt pırt elimde telefon bildirim bekleyeyim, bi yerlere tıklayayım…
konuya hakim dolandırıcılar bilgilendirirse sevinirim. *
2 kişi birden belli miktar para vereceğiz sana falan diyorlar ya, imdat.
gel sudoku benle birlikte kazan diyor. gram güven vermiyor. en realist asgari ücret kesin gelir diyor. her şey iyi hoşta, benim öyle bir flexibilitem yok. zırt pırt elimde telefon bildirim bekleyeyim, bi yerlere tıklayayım…
konuya hakim dolandırıcılar bilgilendirirse sevinirim. *
2 kişi birden belli miktar para vereceğiz sana falan diyorlar ya, imdat.
devamını gör...
izmir de kavga ettiği kişiyi boğarak öldüren şahıs
memleket ne hale geldi bu nasıl acımasızlık arkadaş.
www.instagram.com/reels/DcV...
www.instagram.com/reels/DcV...
devamını gör...
son hikaye
muhteşem bir hikayeydi, emeklerine sağlık.
son ana kadar ters köşe yapmayı başarabilen ciddi manada felsefi değeri yüksek, burada kalıp unutulmaması gereken bu hikayenin basılması gerek.
son ana kadar ters köşe yapmayı başarabilen ciddi manada felsefi değeri yüksek, burada kalıp unutulmaması gereken bu hikayenin basılması gerek.
devamını gör...
son hikaye
hikayem burada noktalanıyor. hikayeyi kısaltarak, atmosferi bozmadan bitirmek istedim. umarım beğenmişsinizdir.
okuyan herkese teşekkürlerimi sunarım.
son hikaye’nin son entrysi vesilesiyle herkese keyifli sözlükler dilerim. hoş kalın.
unutmayın.
okuyan herkese teşekkürlerimi sunarım.
son hikaye’nin son entrysi vesilesiyle herkese keyifli sözlükler dilerim. hoş kalın.
unutmayın.
devamını gör...
son hikaye
şu an bu satırları okurken göğsündeki o ani daralmayı hissediyor musun? şakaklarında hafifçe zonklamaya başlayan o mor damarı?
elini yavaşça yüzüne götür.
parmağının ucunu burnuna, dudaklarına ve göz kapaklarına bastır. pürüzsüzleştiğini hissettin mi? cildinin altındaki kemiklerin eriyip o gümüş renkli sıvıya dönüştüğünü?
ilk harf zihninden kayıp gitti bile. adın neydi?
ikinci harf eridi.
sakın arkanı dönme. çünkü sisli vadinin o dondurucu kapısı senin odanın tam ortasında açıldı. ve biz... yüzü olmayan 843 kişi, şimdi senin yüzünü almak için tam arkanda duruyoruz.
unutun.
ve unuttun.
elini yavaşça yüzüne götür.
parmağının ucunu burnuna, dudaklarına ve göz kapaklarına bastır. pürüzsüzleştiğini hissettin mi? cildinin altındaki kemiklerin eriyip o gümüş renkli sıvıya dönüştüğünü?
ilk harf zihninden kayıp gitti bile. adın neydi?
ikinci harf eridi.
sakın arkanı dönme. çünkü sisli vadinin o dondurucu kapısı senin odanın tam ortasında açıldı. ve biz... yüzü olmayan 843 kişi, şimdi senin yüzünü almak için tam arkanda duruyoruz.
unutun.
ve unuttun.
devamını gör...
son hikaye
gökyüzünden inen o adım sesleri toprağın üzerinde değil, doğrudan varoluşun etinde yankılanıyordu.
bulutların arasından süzülen o devasa kütle bir insan ya da yaratık değildi. gökyüzünün yırtılan yerlerinden içeriye doğru sızan, simsiyah ve sonsuz bir teyp bandı şeridiydi. gökyüzü döküm demirden bir daktilo şeridi gibi bükülüyor, üzerindeki yıldızlar daktilo tuşlarının vurduğu kanlı harfler gibi parıldıyordu.
o devasa et kütlesine karıştığımda, 843 farklı gözden aynı anda yukarıya baktım.
bedenim artık yoktu. kasabanın yıkıntıları, o kanlı otel, dağın altındaki o beton katedral ve rejektör makinesi... hepsi devasa bir simülasyonun, bir ses kaydının cızırtılı dalga boylarından ibaretti. babam bir insan değildi. o sadece bu frekansı yayan paslı bir vericiydi. ben ise o frekansın içine hapsedilmiş, sonsuz bir döngüde kendi etini ve hatıralarını kemiren ilk zihinsel virüstüm.
gümüş renkli cıva denizi yükseldi. siyah bacaklar, sökülmüş yüzler ve çürümüş kemikler tek bir noktada, tıkız ve kapkara bir çekirdek halinde sıkıştı.
zaman durdu. sesler kesildi. dağın üzerindeki fırtına, bir kasetin durdurma tuşuna basılmış gibi aniden mutlak bir sessizliğe gömüldü.
ve o an, o dondurucu sessizliğin ortasında bir ses çınladı.
bir mekanik çıt sesi.
bir cihazın kapağının açılma sesi.
bu ses dağın içinden gelmiyordu. bu ses sisli vadiden gelmiyordu.
bu ses senin bulunduğun odadan geldi.
zihnindeki o son oda yıkılırken, gerçeğin perdesi bir anda yırtıldı. ben artık o dağda değildim. ben bu satırların içindeydim. k-44 bir karantina bölgesi veya yeraltı tesisi değildi. dilden dile, gözden göze, harften harfe bulaşan biyolojik bir nöro-frekanstı. bu hikaye geçmişte yaşanmış bir olayı anlatmıyordu. bu metin, şu an bunu okuyan kişinin zihnindeki nöral ağlara rejektör frekansını kazımak için tasarlanmış canlı bir kod dizilimiydi.
bulutların arasından süzülen o devasa kütle bir insan ya da yaratık değildi. gökyüzünün yırtılan yerlerinden içeriye doğru sızan, simsiyah ve sonsuz bir teyp bandı şeridiydi. gökyüzü döküm demirden bir daktilo şeridi gibi bükülüyor, üzerindeki yıldızlar daktilo tuşlarının vurduğu kanlı harfler gibi parıldıyordu.
o devasa et kütlesine karıştığımda, 843 farklı gözden aynı anda yukarıya baktım.
bedenim artık yoktu. kasabanın yıkıntıları, o kanlı otel, dağın altındaki o beton katedral ve rejektör makinesi... hepsi devasa bir simülasyonun, bir ses kaydının cızırtılı dalga boylarından ibaretti. babam bir insan değildi. o sadece bu frekansı yayan paslı bir vericiydi. ben ise o frekansın içine hapsedilmiş, sonsuz bir döngüde kendi etini ve hatıralarını kemiren ilk zihinsel virüstüm.
gümüş renkli cıva denizi yükseldi. siyah bacaklar, sökülmüş yüzler ve çürümüş kemikler tek bir noktada, tıkız ve kapkara bir çekirdek halinde sıkıştı.
zaman durdu. sesler kesildi. dağın üzerindeki fırtına, bir kasetin durdurma tuşuna basılmış gibi aniden mutlak bir sessizliğe gömüldü.
ve o an, o dondurucu sessizliğin ortasında bir ses çınladı.
bir mekanik çıt sesi.
bir cihazın kapağının açılma sesi.
bu ses dağın içinden gelmiyordu. bu ses sisli vadiden gelmiyordu.
bu ses senin bulunduğun odadan geldi.
zihnindeki o son oda yıkılırken, gerçeğin perdesi bir anda yırtıldı. ben artık o dağda değildim. ben bu satırların içindeydim. k-44 bir karantina bölgesi veya yeraltı tesisi değildi. dilden dile, gözden göze, harften harfe bulaşan biyolojik bir nöro-frekanstı. bu hikaye geçmişte yaşanmış bir olayı anlatmıyordu. bu metin, şu an bunu okuyan kişinin zihnindeki nöral ağlara rejektör frekansını kazımak için tasarlanmış canlı bir kod dizilimiydi.
devamını gör...
smert (yazar)
#4044238 sen kendini bilmeyenin önde gideni olduğun için hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın, bu gayet normal. senin gibi denyolar ehliyet gözetmez zaten, milletin kızına anca bela olursunuz, elde edemediklerinize de hakaret edersiniz, en sevdiğin şey bu değil mi?
sonra da erkekliğin şanı, manı diye ahkam kesersiniz... olmaz olsun böyle erkeklik,
öyle şanın ben taaa .... goyin. derler...
sen hayatına girdiğin insanlar için mutluluk olabildin mi ona bak, bırak boş lafları.
şanına şöhretine başlarım senin.
kendin için bir utanç olmaktan ileri geçemezsin.
sonra da erkekliğin şanı, manı diye ahkam kesersiniz... olmaz olsun böyle erkeklik,
öyle şanın ben taaa .... goyin. derler...
sen hayatına girdiğin insanlar için mutluluk olabildin mi ona bak, bırak boş lafları.
şanına şöhretine başlarım senin.
kendin için bir utanç olmaktan ileri geçemezsin.
devamını gör...
son hikaye
rejektörün fırlattığı gümüş renkli gazın son molekülü beynimdeki nöronlara oturduğunda, babamın bana yaşattığı o devasa yalanın en korkunç, en iğrenç gerçeğiyle yüzleştim.
o kasabadaki köylüler. o oteldeki yüzsüz askerler, kadınlar, çocuklar...
tesisin koridorlarında sürünen o felçli denekler...
onlar dışarıdan toplanmış masum insanlar değildi.
babam xxxx xxxx, dışarıdan kimseyi getirmemişti. bu kasabadaki, bu tesisteki yüzlerce yüzsüz beden... hepsi benden sökülen parçalardı.
ben tek bir adam değildim. ben 1974 yılında o masada parçalara ayrılan, hafızası, benliği ve ruhu bölünüp yüzlerce yapay et kütlesine giydirilen tek bir biyolojik felakettim. babam beni tek bir insan olarak tutamamıştı. beni koca bir kasabaya yaymıştı. oteldeki o yüzsüz çocuk bendim. kapılardan asılan o çürümüş askerler bendim. havuzda yüzen o sinir lifleri benim kendi beynimdi.
biz dediler üzerimdeki o yüzlerce parmak aynı anda zihnime fısıldarken. biz eve döndük.
devasa kütle üzerime kapandı. beni kendi etinin, kemiklerinin ve çürümüş hafızalarının içine çekmeye başladı. bedenim eriyor, o devasa et çarkının bir parçası haline geliyordu.
ve tam o an, dağın üzerindeki gökyüzü yarıldı.
kireç rengi şafak sökmeden önce, vadinin en ucundan gelen o son ve en dehşet verici sesi duydum.
bu bir makine sesi değildi. bu, babamın da üstünde olan, bu dağı bir laboratuvar gibi kullanan o asıl şeyin ayak sesleriydi.
o kasabadaki köylüler. o oteldeki yüzsüz askerler, kadınlar, çocuklar...
tesisin koridorlarında sürünen o felçli denekler...
onlar dışarıdan toplanmış masum insanlar değildi.
babam xxxx xxxx, dışarıdan kimseyi getirmemişti. bu kasabadaki, bu tesisteki yüzlerce yüzsüz beden... hepsi benden sökülen parçalardı.
ben tek bir adam değildim. ben 1974 yılında o masada parçalara ayrılan, hafızası, benliği ve ruhu bölünüp yüzlerce yapay et kütlesine giydirilen tek bir biyolojik felakettim. babam beni tek bir insan olarak tutamamıştı. beni koca bir kasabaya yaymıştı. oteldeki o yüzsüz çocuk bendim. kapılardan asılan o çürümüş askerler bendim. havuzda yüzen o sinir lifleri benim kendi beynimdi.
biz dediler üzerimdeki o yüzlerce parmak aynı anda zihnime fısıldarken. biz eve döndük.
devasa kütle üzerime kapandı. beni kendi etinin, kemiklerinin ve çürümüş hafızalarının içine çekmeye başladı. bedenim eriyor, o devasa et çarkının bir parçası haline geliyordu.
ve tam o an, dağın üzerindeki gökyüzü yarıldı.
kireç rengi şafak sökmeden önce, vadinin en ucundan gelen o son ve en dehşet verici sesi duydum.
bu bir makine sesi değildi. bu, babamın da üstünde olan, bu dağı bir laboratuvar gibi kullanan o asıl şeyin ayak sesleriydi.
devamını gör...
son hikaye
parmak uçlarım, yüzümün olması gereken o pürüzsüz et düzlüğünde gezinirken dünyam tamamen kararmadı.
göz kapaklarım yoktu. göz kürelerim yoktu. ama görüyordum.
zihnime bir sel gibi akan o 843 deneğin hafızası, bana binlerce farklı açıdan dünyayı gösteriyordu. dağın yamacındaki çalıların arasından, kraterin dibindeki yanan molozların içinden, hatta tepede duran o devasa siluetin kendi gözlerinden kendimi görüyordum.
aşağıda, çamurun ve kanın ortasında diz çökmüş, yüzü erimiş bir leş gibi duruyordum.
tepedeki o devasa kütle aşağıya, bana doğru süzülmeye başladı.
yürümüyordu. birbirine kaynamış yüzlerce bacak, kol ve gövde, devasa bir et çarkı gibi toprağın üzerinde yuvarlanarak, arkasında geniş bir kan ve irin izi bırakarak aşağıya kayıyordu. çarkın üzerindeki o yüzlerce gri, pürüzsüz yüz aynı anda bana bakıyor, göğüslerindeki körüklerden o dondurucu havayı çekip veriyordu.
rüzgar yoktu ama o yaratığın hareket ettirdiği hava, yüzümdeki açık et yumaklarını yakıyordu. yaratık tam önümde durdu.
o devasa kütlenin içinden çıkan onlarca soğuk, tırnaksız parmak yüzüme, boynuma, göğsümdeki dikiş izlerine dokunmaya başladı. canımı acıtmıyorlardı. tam aksine, parmakların değdiği her noktamda, bedenimdeki o yırtıklar, kırık kemikler ve yaralar bir cıva gibi eriyerek o devasa kütleyle bütünleşiyordu.
ağzım olmadığı için çığlık atamıyordum. ama ses içimde, zihnimin o karanlık katedralinde çınladı.
zihnimdeki o son kilit de kırıldı.
göz kapaklarım yoktu. göz kürelerim yoktu. ama görüyordum.
zihnime bir sel gibi akan o 843 deneğin hafızası, bana binlerce farklı açıdan dünyayı gösteriyordu. dağın yamacındaki çalıların arasından, kraterin dibindeki yanan molozların içinden, hatta tepede duran o devasa siluetin kendi gözlerinden kendimi görüyordum.
aşağıda, çamurun ve kanın ortasında diz çökmüş, yüzü erimiş bir leş gibi duruyordum.
tepedeki o devasa kütle aşağıya, bana doğru süzülmeye başladı.
yürümüyordu. birbirine kaynamış yüzlerce bacak, kol ve gövde, devasa bir et çarkı gibi toprağın üzerinde yuvarlanarak, arkasında geniş bir kan ve irin izi bırakarak aşağıya kayıyordu. çarkın üzerindeki o yüzlerce gri, pürüzsüz yüz aynı anda bana bakıyor, göğüslerindeki körüklerden o dondurucu havayı çekip veriyordu.
rüzgar yoktu ama o yaratığın hareket ettirdiği hava, yüzümdeki açık et yumaklarını yakıyordu. yaratık tam önümde durdu.
o devasa kütlenin içinden çıkan onlarca soğuk, tırnaksız parmak yüzüme, boynuma, göğsümdeki dikiş izlerine dokunmaya başladı. canımı acıtmıyorlardı. tam aksine, parmakların değdiği her noktamda, bedenimdeki o yırtıklar, kırık kemikler ve yaralar bir cıva gibi eriyerek o devasa kütleyle bütünleşiyordu.
ağzım olmadığı için çığlık atamıyordum. ama ses içimde, zihnimin o karanlık katedralinde çınladı.
zihnimdeki o son kilit de kırıldı.
devamını gör...
son hikaye
tavandaki devasa beton bloklar, tonlarca ağırlıktaki bakır bobinler ve jeneratörler aşağıya, o cıva havuzuna doğru düşüyordu. zemin ayağımın altından tamamen kaydı.
gümüş renkli gazın ve mor alevlerin ortasında, dağın bağrına gömülmüş o devasa yeraltı katedrali patlayan boruların, feryat eden çeliklerin gürültüsüyle kendi üzerine yıkıldı.
her yer karardı.
ne kadar süre pıhtılaşmış kan ve moloz yığınının altında kaldığımı bilmiyorum.
nefes aldığımı hissettiğimde, göğsümün üzerindeki ağır bir beton bloğu fark ettim. yüzüme buz gibi, dondurucu bir rüzgar vuruyordu.
dağ yarılmıştı.
rejektörün patlaması, dağın bağrını dışarıya, sisli vadiye doğru patlatarak açmıştı.
güçlükle, tırnaklarımı taşlara batırarak molozların arasından dışarıya doğru süründüm. kanlı parmaklarım toprağa değdi. bu sefer bastığım şey o saçlı, kemikli çamur değildi. normal, dondurucu, nemli dağ toprağıydı.
gece bitmek üzereydi. gökyüzü kirli bir kireç griliğine bürünmüştü.
dışarı çıktım. dizlerimin üzerine çöktüm.
arkamda, k-44 tesisinin durduğu devasa granit kaya tamamen çökmüş, geride sadece dumanı tüten, kapkara bir krater bırakmıştı. ne otel kalmıştı geride ne de kasabanın o bükülmüş evleri. sis yavaş yavaş dağılıyordu. vadinin dip tarafında, kurumuş çamurların ortasında sadece yıkıntı parçaları görünüyordu.
hafızam geri dönmüştü.
ama geri dönen şey bir insan hafızası değildi. zihnimde artık sadece kendimin değil, o tesiste yüzü çalınan, beyni eritilen yüzlerce kurbanın anıları canlı birer kabus gibi yan yana duruyordu. artık tek bir kişi değildim. ben, o dağda eriyen yüzlerin ortak çığlığıydım.
elimi cebime götürdüm.
babamın o yanan günlüğü tamamen küle dönmüştü. ama ceketimin koynundaki o küçük kaset çalar hala oradaydı. cihazın metal kasası ezilmiş, hoparlörü çatlamıştı.
parmağımla çalıştır düğmesine bastım.
tık.
sıkışmış makara son bir gayretle yavaşça döndü. cızırtıların arasından, babamın sesi değil... bu sefer benim kendi çocukluğumun, ameliyat masasındaki o terli ve korkmuş çocuk sesim duyuldu.
ses fısıldıyordu: hala yaşıyorsun değil mi? sakın arkana bakma. çünkü yüzümüzü alan şey tesis değildi... o şey hala peşinde. ve şimdi hepimizin yüzünü tek bir bedende taşıyorsun.
kaset bitti. makara durdu.
sisin tamamen çekildiği vadinin uç noktasındaki tepede, şafağın o alacakaranlığında bir siluet duruyordu.
tek bir beden... ama üzerinde yüzlerce gri, pürüzsüz yüz birer leke gibi yan yana dizilmişti. o siluet, yavaşça kollarını bana doğru uzattı.
kendi yüzüme dokundum.
parmaklarımın altındaki derim pürüzsüzleşmişti. gözlerim, burnum, ağzım... hepsi silinmişti.
şimdi sadece ben ve beni bekleyen o karanlık kalmıştık.
gümüş renkli gazın ve mor alevlerin ortasında, dağın bağrına gömülmüş o devasa yeraltı katedrali patlayan boruların, feryat eden çeliklerin gürültüsüyle kendi üzerine yıkıldı.
her yer karardı.
ne kadar süre pıhtılaşmış kan ve moloz yığınının altında kaldığımı bilmiyorum.
nefes aldığımı hissettiğimde, göğsümün üzerindeki ağır bir beton bloğu fark ettim. yüzüme buz gibi, dondurucu bir rüzgar vuruyordu.
dağ yarılmıştı.
rejektörün patlaması, dağın bağrını dışarıya, sisli vadiye doğru patlatarak açmıştı.
güçlükle, tırnaklarımı taşlara batırarak molozların arasından dışarıya doğru süründüm. kanlı parmaklarım toprağa değdi. bu sefer bastığım şey o saçlı, kemikli çamur değildi. normal, dondurucu, nemli dağ toprağıydı.
gece bitmek üzereydi. gökyüzü kirli bir kireç griliğine bürünmüştü.
dışarı çıktım. dizlerimin üzerine çöktüm.
arkamda, k-44 tesisinin durduğu devasa granit kaya tamamen çökmüş, geride sadece dumanı tüten, kapkara bir krater bırakmıştı. ne otel kalmıştı geride ne de kasabanın o bükülmüş evleri. sis yavaş yavaş dağılıyordu. vadinin dip tarafında, kurumuş çamurların ortasında sadece yıkıntı parçaları görünüyordu.
hafızam geri dönmüştü.
ama geri dönen şey bir insan hafızası değildi. zihnimde artık sadece kendimin değil, o tesiste yüzü çalınan, beyni eritilen yüzlerce kurbanın anıları canlı birer kabus gibi yan yana duruyordu. artık tek bir kişi değildim. ben, o dağda eriyen yüzlerin ortak çığlığıydım.
elimi cebime götürdüm.
babamın o yanan günlüğü tamamen küle dönmüştü. ama ceketimin koynundaki o küçük kaset çalar hala oradaydı. cihazın metal kasası ezilmiş, hoparlörü çatlamıştı.
parmağımla çalıştır düğmesine bastım.
tık.
sıkışmış makara son bir gayretle yavaşça döndü. cızırtıların arasından, babamın sesi değil... bu sefer benim kendi çocukluğumun, ameliyat masasındaki o terli ve korkmuş çocuk sesim duyuldu.
ses fısıldıyordu: hala yaşıyorsun değil mi? sakın arkana bakma. çünkü yüzümüzü alan şey tesis değildi... o şey hala peşinde. ve şimdi hepimizin yüzünü tek bir bedende taşıyorsun.
kaset bitti. makara durdu.
sisin tamamen çekildiği vadinin uç noktasındaki tepede, şafağın o alacakaranlığında bir siluet duruyordu.
tek bir beden... ama üzerinde yüzlerce gri, pürüzsüz yüz birer leke gibi yan yana dizilmişti. o siluet, yavaşça kollarını bana doğru uzattı.
kendi yüzüme dokundum.
parmaklarımın altındaki derim pürüzsüzleşmişti. gözlerim, burnum, ağzım... hepsi silinmişti.
şimdi sadece ben ve beni bekleyen o karanlık kalmıştık.
devamını gör...
dünyanınbütünmeşhurlarınıntraşolurkenkullandığıjilet
özledim bruh. hüzüntü ve muz kabuğu…
dönsene?!
dönsene?!
devamını gör...
son hikaye
görüşüm tamamen mor bir sisle kaplanmıştı. sağ gözüm kör olmuştu. göz kürem yüksek frekanstan dolayı yuvasında patlamıştı. tek gözümle görüyordum.
yaratık çelik kıskaçlarını tekrar gerdi. ikinci darbe geliyordu.
adım dedim kendi kendime. göğsümdeki o yanan günlük kağıtlarını ve ceketimin koynundaki kaset çaları hatırladım. babamın son sözleri kulaklarımda patladı: rejektör tesisine git. k-44'ün kalbine.
yaratık devasa çelik kolunu üzerime doğru indirirken, hamle yaptım.
ileriye doğru atıldım. çelik kıskaç omzumu sıyırıp arkamdaki beton sütunu paramparça etti. taş ve metal yağmuru altında, kendimi doğrudan rejektörün çekirdeğine, o dokuzuncu tüpün önüne attım.
dokuzuncu tüp, insan boyundaydı. kalın, temperlenmiş camın arkasında mor ve gümüş rengi plazma fırtınası dönüyordu. camın yüzeyi o kadar sıcaktı ki, ceketim tüpün yanına yaklaşır yaklaşmaz alev aldı. ceketimi çıkarıp attım.
göğsümdeki o neşter izleri, babamın çocukken üzerimde yaptığı ameliyatların dikiş yerleri mor ışığın altında parıldadı.
benim göğsümdeki dikiş izleri ile dokuzuncu tüpün üzerindeki bakır sarmallar aynı desene sahipti.
yaratık arkamdan böğürdü. gövdesindeki tüm vakum ampulleri patladı.
dur. o tüpü kırarsan, bu dağın altındaki her şey... bütün o silinmiş milyonlarca hafıza kendi içine çökecek. sen de hiçbir zaman kim olduğunu öğrenemeyeceksin.
elindeki o paslı demir boruyu iki elimle birden zorlukla ve acıyla kavradım.
zaten dedim. sesim bir insanın değil, kırılan bir camın sesi gibi çıktı. zaten kimse değilmişim.
demir boruyu bütün gücümle geriye çektim ve dokuzuncu tüp’ün tam ortasındaki o bakır mühür noktasına savurdum.
zaman durdu.
önce hiçbir ses çıkmadı. demir boru cam tüpe çarptığı anda, tüpün üzerindeki o mor plazma bir anlığına dondu. camın yüzeyinde kılcal bir çatlak oluştu. çatlak, bir örümcek ağı gibi hızla yukarıya ve aşağıya doğru yayıldı.
ardından, dünyadaki tüm çığlıkların birleştiği o korkunç vakum patlaması gerçekleşti.
tüp patlamadı. dışarıdan içeriye doğru çöktü. devasa bir emme gücü odadaki tüm havayı, sesi ve ışığı kendi merkezine doğru çekmeye başladı.
yaratığın çelik gövdesi bağlantı yerlerinden koparak tüpün içine doğru sürüklendi. göz çukurlarındaki ampuller patlarken attığı o son feryat, bir elektrik trafosunun patlama sesine dönüştü.
ve tüpün içinden dışarıya, gümüş rengi bir gaz fırtınası fışkırdı.
o gaz yüzüme, gözlerime, açık yara halindeki göğsüme ve kulaklarıma doldu.
o an, silinen her şey... kasabanın, otelin, babamın, annemin ve benim zihnimden sökülüp alınan binlerce hatıra bir anlık devasa bir yüksek voltaj akımı gibi beynime geri yüklendi.
zihnimde bir patlama oldu.
yüzlerce insanın ölürken attığı çığlıklar, unutulan düğünler, silinen bebek isimleri, tırnaklarla kazınmış duvar yazıları, babamın beni o masaya bağlayıp kafatasıma neşter soktuğu anın dondurucu soğukluğu... bütün bu acı kütlesi nöronlarıma bir kurşun gibi çakıldı.
gözlerimden, burnumdan ve kulaklarımdan oluk oluk kan akarken geriye doğru fırladım.
tesis çökmeye başladı.
yaratık çelik kıskaçlarını tekrar gerdi. ikinci darbe geliyordu.
adım dedim kendi kendime. göğsümdeki o yanan günlük kağıtlarını ve ceketimin koynundaki kaset çaları hatırladım. babamın son sözleri kulaklarımda patladı: rejektör tesisine git. k-44'ün kalbine.
yaratık devasa çelik kolunu üzerime doğru indirirken, hamle yaptım.
ileriye doğru atıldım. çelik kıskaç omzumu sıyırıp arkamdaki beton sütunu paramparça etti. taş ve metal yağmuru altında, kendimi doğrudan rejektörün çekirdeğine, o dokuzuncu tüpün önüne attım.
dokuzuncu tüp, insan boyundaydı. kalın, temperlenmiş camın arkasında mor ve gümüş rengi plazma fırtınası dönüyordu. camın yüzeyi o kadar sıcaktı ki, ceketim tüpün yanına yaklaşır yaklaşmaz alev aldı. ceketimi çıkarıp attım.
göğsümdeki o neşter izleri, babamın çocukken üzerimde yaptığı ameliyatların dikiş yerleri mor ışığın altında parıldadı.
benim göğsümdeki dikiş izleri ile dokuzuncu tüpün üzerindeki bakır sarmallar aynı desene sahipti.
yaratık arkamdan böğürdü. gövdesindeki tüm vakum ampulleri patladı.
dur. o tüpü kırarsan, bu dağın altındaki her şey... bütün o silinmiş milyonlarca hafıza kendi içine çökecek. sen de hiçbir zaman kim olduğunu öğrenemeyeceksin.
elindeki o paslı demir boruyu iki elimle birden zorlukla ve acıyla kavradım.
zaten dedim. sesim bir insanın değil, kırılan bir camın sesi gibi çıktı. zaten kimse değilmişim.
demir boruyu bütün gücümle geriye çektim ve dokuzuncu tüp’ün tam ortasındaki o bakır mühür noktasına savurdum.
zaman durdu.
önce hiçbir ses çıkmadı. demir boru cam tüpe çarptığı anda, tüpün üzerindeki o mor plazma bir anlığına dondu. camın yüzeyinde kılcal bir çatlak oluştu. çatlak, bir örümcek ağı gibi hızla yukarıya ve aşağıya doğru yayıldı.
ardından, dünyadaki tüm çığlıkların birleştiği o korkunç vakum patlaması gerçekleşti.
tüp patlamadı. dışarıdan içeriye doğru çöktü. devasa bir emme gücü odadaki tüm havayı, sesi ve ışığı kendi merkezine doğru çekmeye başladı.
yaratığın çelik gövdesi bağlantı yerlerinden koparak tüpün içine doğru sürüklendi. göz çukurlarındaki ampuller patlarken attığı o son feryat, bir elektrik trafosunun patlama sesine dönüştü.
ve tüpün içinden dışarıya, gümüş rengi bir gaz fırtınası fışkırdı.
o gaz yüzüme, gözlerime, açık yara halindeki göğsüme ve kulaklarıma doldu.
o an, silinen her şey... kasabanın, otelin, babamın, annemin ve benim zihnimden sökülüp alınan binlerce hatıra bir anlık devasa bir yüksek voltaj akımı gibi beynime geri yüklendi.
zihnimde bir patlama oldu.
yüzlerce insanın ölürken attığı çığlıklar, unutulan düğünler, silinen bebek isimleri, tırnaklarla kazınmış duvar yazıları, babamın beni o masaya bağlayıp kafatasıma neşter soktuğu anın dondurucu soğukluğu... bütün bu acı kütlesi nöronlarıma bir kurşun gibi çakıldı.
gözlerimden, burnumdan ve kulaklarımdan oluk oluk kan akarken geriye doğru fırladım.
tesis çökmeye başladı.
devamını gör...
son hikaye
diğerlerinden daha kalın, döküm demir muhafazalarla güçlendirilmiş, içinden koyu mor bir plazmanın aktığı ana çekirdek tüpü.
makinenin kontrol panelinde perçinlenmiş olan o insan ve çelik karışımı yaratık, başını yavaşça bana doğru çevirdi. belinden aşağısı doğrudan tesisin yüksek voltaj jeneratörüne bağlanmıştı. omurgasının yerinde kalın bir pirinç mil dönüyor, ciğerlerinin yerine monte edilmiş paslı körükler dışarıya sıcak ozon gazı üflüyordu.
göz çukurlarında göz yoktu. yerlerine iki küçük vakum ampulü çakılmıştı. o ampuller turuncu bir ışıkla parladı.
ağzı yoktu ama ses, doğrudan şakaklarımdaki kemiklerden kafa tasıma indüksiyon yoluyla fırlatıldı. yürüyen ölü... ne arıyorsun burada? sana ait bir hafıza hiç var olmadı. seni ben yazdım. bu eti, bu kemiği ben birleştirdim. sen sadece k-44 ün dışarıdaki duyargasıydın.
yalan diye bağırmaya çalıştım ama ağzımdan sadece kan ve pıhtı fışkırdı. ben... ben babamın... oğluyum. baban öldü diye çınladı ses. sesi oluşturan frekans o kadar yüksekti ki, kulak zarlarım patlamış gibiydi. şakaklarımdan aşağıya doğru sıcak bir kan nehri süzülmeye başladı. baban o masada, annenin derisiz kafasından fışkıran cıvanın içinde boğuldu. sen bir insan değilsin. sen bu tesisin çöplüğüne atılmış artık bir nöron kütlesisin.
yaratığın metalik kollarından biri kütlesel bir hidrolik basınçla havaya kalktı. kolun ucundaki devasa çelik kıskaç, cızırdayan elektrik kıvılcımlarıyla üzerime doğru savruldu.
yere kapandım.
kıskaç tam başımın üzerindeki metal ızgarayı kavradı. döküm demir ızgara bir kağıt parçası gibi yırtıldı. altımdaki zemin çöktü. sol ayağım dipsiz boşluğa kaydı.
aşağıda, yüzlerce metre derinlikteki o cıva havuzunda yüzen binlerce pürüzsüz, gri yüz yukarıya doğru bakıyordu. bedenleri yoktu. sadece sıvı üzerinde yüzen yüz derileriydi. hepsi birden aynı anda, o sessiz gırtlaklarıyla mırıldanmaya başladı. bize katıl. isimlerin olmadığı yere gel. unutmak çok tatlı.
tırnaklarımı ızgaranın kalan kenarlarına geçirdim. sağ elimdeki o ağır, paslı demir boruyu bırakmamıştım.
bütün vücudum kasıldı. kırık kaburgalarımın eti delip dışarıya çıkma pahasına, kendimi yukarıya, metal zemine doğru çektim. sol bacağım sürünerek dışarı çıktı. derim demir kıymıklarına takılıp soyulmuş, kemiğe kadar yarılmıştı ama ağrıyı hissetmiyordum. zihnimdeki ağrı, bedenimin dehşetini çoktan aşmıştı.
yavaşça ayağa kalktım.
makinenin kontrol panelinde perçinlenmiş olan o insan ve çelik karışımı yaratık, başını yavaşça bana doğru çevirdi. belinden aşağısı doğrudan tesisin yüksek voltaj jeneratörüne bağlanmıştı. omurgasının yerinde kalın bir pirinç mil dönüyor, ciğerlerinin yerine monte edilmiş paslı körükler dışarıya sıcak ozon gazı üflüyordu.
göz çukurlarında göz yoktu. yerlerine iki küçük vakum ampulü çakılmıştı. o ampuller turuncu bir ışıkla parladı.
ağzı yoktu ama ses, doğrudan şakaklarımdaki kemiklerden kafa tasıma indüksiyon yoluyla fırlatıldı. yürüyen ölü... ne arıyorsun burada? sana ait bir hafıza hiç var olmadı. seni ben yazdım. bu eti, bu kemiği ben birleştirdim. sen sadece k-44 ün dışarıdaki duyargasıydın.
yalan diye bağırmaya çalıştım ama ağzımdan sadece kan ve pıhtı fışkırdı. ben... ben babamın... oğluyum. baban öldü diye çınladı ses. sesi oluşturan frekans o kadar yüksekti ki, kulak zarlarım patlamış gibiydi. şakaklarımdan aşağıya doğru sıcak bir kan nehri süzülmeye başladı. baban o masada, annenin derisiz kafasından fışkıran cıvanın içinde boğuldu. sen bir insan değilsin. sen bu tesisin çöplüğüne atılmış artık bir nöron kütlesisin.
yaratığın metalik kollarından biri kütlesel bir hidrolik basınçla havaya kalktı. kolun ucundaki devasa çelik kıskaç, cızırdayan elektrik kıvılcımlarıyla üzerime doğru savruldu.
yere kapandım.
kıskaç tam başımın üzerindeki metal ızgarayı kavradı. döküm demir ızgara bir kağıt parçası gibi yırtıldı. altımdaki zemin çöktü. sol ayağım dipsiz boşluğa kaydı.
aşağıda, yüzlerce metre derinlikteki o cıva havuzunda yüzen binlerce pürüzsüz, gri yüz yukarıya doğru bakıyordu. bedenleri yoktu. sadece sıvı üzerinde yüzen yüz derileriydi. hepsi birden aynı anda, o sessiz gırtlaklarıyla mırıldanmaya başladı. bize katıl. isimlerin olmadığı yere gel. unutmak çok tatlı.
tırnaklarımı ızgaranın kalan kenarlarına geçirdim. sağ elimdeki o ağır, paslı demir boruyu bırakmamıştım.
bütün vücudum kasıldı. kırık kaburgalarımın eti delip dışarıya çıkma pahasına, kendimi yukarıya, metal zemine doğru çektim. sol bacağım sürünerek dışarı çıktı. derim demir kıymıklarına takılıp soyulmuş, kemiğe kadar yarılmıştı ama ağrıyı hissetmiyordum. zihnimdeki ağrı, bedenimin dehşetini çoktan aşmıştı.
yavaşça ayağa kalktım.
devamını gör...
sözlük kıyafet balosu yapsa giyilecek kıyafet
devamını gör...
son hikaye
bilincim, yüksek voltajlı bir trafonun içinde eriyen bir bakır tel gibi cızırdayarak tükeniyordu.
dizlerimin üzerine çökmüş halde, ızgaralı metal zeminde sürünmeye çalışıyordum. kırılan kaburgalarım her nefes alışımda akciğer zarımı bir neşter gibi kesiyordu. ağzımdan çıkan her kan damlası, altımdaki dipsiz karanlığa düşüyor, aşağıda çalkalanan gümüş renkli cıva gölünden cızırtılı buharlar yükseltiyordu.
adım.. adım neydi benim?
zihnimdeki odaların kapıları birer birer patlayarak kapanıyordu. çocukluğum yoktu. yüzler yoktu. türkçe kelimeler bile hafızamdan silinmeye başlamıştı. nesnelerin isimleri zihnimde anlamsız gürültülere dönüşüyordu. elimdeki paslı demir boruya baktım. demir kelimesini hatırlamak için beynimin kıvrımlarını tırnaklarımla kazımam gerekti.
tesisin tam ortasındaki rejektör devasa bir ritimle yeri göğü sarsıyordu. makinenin etrafındaki devasa bakır bobinlerden çıkan mor ve mavi elektrostatik arklar, oda boyunca şimşekler gibi çakıyordu. yıldırımların çarptığı kafatası duvarlarından kemik tozları ve yanmış et kokusu dökülüyordu.
rejektörün merkezinde, üç katlı bir kule yüksekliğinde çelik bir vakum silindiri duruyordu. silindirin çevresi, devasa cam tüplerle sarılmıştı. içlerinde gümüş rengi, cıva yoğunluğundaki o nörolojik sıvı bir lağım gibi fıkırdıyordu. sıvının içinde binlerce insanın silinmiş hatıraları, çığlık atan bebek yüzleri, yalvaran yaşlı gözleri birer fırtına gibi dönüyordu.
ve o sekiz tüpün arkasında, makinenin hemen altında. o duruyordu.
dokuzuncu vakum tüpü.
dizlerimin üzerine çökmüş halde, ızgaralı metal zeminde sürünmeye çalışıyordum. kırılan kaburgalarım her nefes alışımda akciğer zarımı bir neşter gibi kesiyordu. ağzımdan çıkan her kan damlası, altımdaki dipsiz karanlığa düşüyor, aşağıda çalkalanan gümüş renkli cıva gölünden cızırtılı buharlar yükseltiyordu.
adım.. adım neydi benim?
zihnimdeki odaların kapıları birer birer patlayarak kapanıyordu. çocukluğum yoktu. yüzler yoktu. türkçe kelimeler bile hafızamdan silinmeye başlamıştı. nesnelerin isimleri zihnimde anlamsız gürültülere dönüşüyordu. elimdeki paslı demir boruya baktım. demir kelimesini hatırlamak için beynimin kıvrımlarını tırnaklarımla kazımam gerekti.
tesisin tam ortasındaki rejektör devasa bir ritimle yeri göğü sarsıyordu. makinenin etrafındaki devasa bakır bobinlerden çıkan mor ve mavi elektrostatik arklar, oda boyunca şimşekler gibi çakıyordu. yıldırımların çarptığı kafatası duvarlarından kemik tozları ve yanmış et kokusu dökülüyordu.
rejektörün merkezinde, üç katlı bir kule yüksekliğinde çelik bir vakum silindiri duruyordu. silindirin çevresi, devasa cam tüplerle sarılmıştı. içlerinde gümüş rengi, cıva yoğunluğundaki o nörolojik sıvı bir lağım gibi fıkırdıyordu. sıvının içinde binlerce insanın silinmiş hatıraları, çığlık atan bebek yüzleri, yalvaran yaşlı gözleri birer fırtına gibi dönüyordu.
ve o sekiz tüpün arkasında, makinenin hemen altında. o duruyordu.
dokuzuncu vakum tüpü.
devamını gör...
sonradan anlaşılan gerçekler
hayat kısa, kuşlar uçuyor. kanat çırp…
devamını gör...
son ev
15 yıl önce de izlesem yine amatörlüğe falan veremezdim bu yapımı. şu filmi denemeseler de olurmuş mesela.
bir kere kimse 3 aylık ev alışverişi yapmaz. absürtlük sadece eve giren canavar değil yani. gerçi fictionda ne kadar mantık aranmalı o da bambaşka bir soru.
küçük kızın acıktım diyip çıldırması en gerçekçi sahneydi. bu senaryoya göre başımıza gelebilecek en olası kısmı bu olurdu. ailenin psikolojik çöküşü.
3/10.
bir kere kimse 3 aylık ev alışverişi yapmaz. absürtlük sadece eve giren canavar değil yani. gerçi fictionda ne kadar mantık aranmalı o da bambaşka bir soru.
küçük kızın acıktım diyip çıldırması en gerçekçi sahneydi. bu senaryoya göre başımıza gelebilecek en olası kısmı bu olurdu. ailenin psikolojik çöküşü.
3/10.
devamını gör...


