zaman tüneli
huzurun arandığı yerler
tv'den açılan okyanus fırtına videosunun karşısında fan ile yatmak.
devamını gör...
iyilik
bana bir iyilik yap ve bitir bu hayatı.
devamını gör...
olmak istediğin yerde misin
işin doğrusu hiçbir yerde olmak istemiyorum ama yine de hep bir yerlerdeyim.
devamını gör...
vasıfsız tecavüz övücü bir delinin çapkınlık maceraları
ekim'de dolu dolu kırk yaşını bitirip kırk birinden gün alacakmış...
bi de senden gencim ayağı yapıyordu rezil.
böyle kepaze insanların bu sözlükte olması yanlış bir karardır.
bi de senden gencim ayağı yapıyordu rezil.
böyle kepaze insanların bu sözlükte olması yanlış bir karardır.
devamını gör...
sözlüğün bir gecede cahil kalması
meja'nın gidişi ve lucifer'in piyasaya salınması ile yaşanan karşı devrim hadisesi.
yeni yazarlar bilmez eskiden meme yerine nötron, antimadde filan konuşulurdu.
bakın arada böyle zeka kıvılcımları geliyor ama gece yine meme #4045312

yeni yazarlar bilmez eskiden meme yerine nötron, antimadde filan konuşulurdu.
bakın arada böyle zeka kıvılcımları geliyor ama gece yine meme #4045312

devamını gör...
gözlemlenebilen evrenin 40 milyar ışık yılı olması
iki ihtimal var. ilk başlarda evrenin genişleme hızı çok fazla olduğu için genişleyen evren, ışığın üzerinde bir tür sürtünme kuvveti oluşturdu ve ışığın dünyaya geliş süresini arttırdı ya da " büyük patlama " olarak isimlendirilen şey aslında devasa bir karadeliğin saçtığı madde topluluğu idi ve sonsuz baloncuklu evrenler kümesinden sadece bizim evrenimizi oluşturdu ( evrenin genişlemesi bunu daha mantıklı kılıyor).
devamını gör...
gözlemlenebilen evrenin 40 milyar ışık yılı olması
uzay-zaman ışık hızından hızlı genişliyor ondan olabilir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bir şubat günüydü, hafızamdan asla silinmeyen bir şubat günü.
ben, o zamanlar ankara'ya yeni gelmiştim. ankara'da yepyeni bir hayata ve yepyeni bir maceraya başlamıştım. bu yeni hayat ve yeni macera, içimde uzun süredir yaşamak istediğim bir mücadelenin belki de ilk zamanlarıydı. ankara'ya ilk gelişimde büsbütün yabancısı olduğum bu şehire alışmakta zorlanmış fakat alışınca hiç terk etmek istememiştim. ankara'da yeni olduğum zamanlarda o'nunla yeniden konuşmaya başlamıştım. açıkçası bu yeniden konuşma süreci bende eskiye dair bir takım şeyleri hatırlama ve eskinin macerasını yeniden yorumlama çabasıydı. bu yeniden konuşmamız günden güne daha koyu bir hal almaya başlayınca, o'na karşı duyduğum bir takım hislerim de silbaştan değişmeye başlamıştı.
tekirdağ'daki son senemde o'nunla tanışmış, o'nu kendime bir "müşfik dost" olarak seçmiştim. bir takım sebeplerden ötürü birkaç ay süren arkadaşlığımız askıya alınmış, bu süreçten sonraki süreçte bir daha hiç o'ndan haber alamamıştım. açıkçası halen daha ankara'ya geldikten kısa bir süre sonra neden o'nunla yeniden konuşmaya başladığımı bugün bile tam olarak anlamış değilim, belki de içinde bulunduğum yalnızlık beni kendi ruhuma denk bir ruh arayışına sokmuştu.
ankara'dayken gerçekleştirdiğimiz her konuşmada içim içten içe o'na ısınmış, onu sevmeye başlamıştım ve bunu o'na hissettirmekten asla tereddüt etmedim. sonuçta ortada bir sevda söz konusuydu ve ben asla sevdanın kapısına korkak adımlarla yürümedim, aksine koşa koşa gittim sevdanın kapısına!
şubat'ın ortasında tekirdağ'a gelecek ve onunla buluşacaktım, bunu kafama sokmuştum bir kere!
tekirdağ'a geldiğim gibi direkt olarak ilk işim o'nunla buluşmak olmamıştı, hatta son işim olmuştu o'nunla buluşmak. bir takım sebeplerden ötürü buluşmamız her seferinde ertelenmiş ve benim tekirdağ'dan ayrılışımdan bir gün öncesine karar kılınmıştı, yani bir cumartesi gününe. o gün hiç olmadığım kadar kendime bakmıştım, güzelce giyinmiş ve o'nunla daha önceden kararlaştırdığımız buluşma mekanında o'nu beklemeye başlamıştım. bir marketin önüydü burası, bu buluşma mekanını o seçmişti ve bundan hiçbir şekilde hoşnutsuzluk duymamıştım. vakit geldi ancak o'nun gelmesi biraz gecikti, bunu sorun etmedim zira o'nu bu değersiz ömrümde bir defalığına mahsus olmak üzere olsa dahi kanlı canlı görmek benim için en mühim meseleydi.
nereden bilebilirdim ki bu ilk görüşümün aynı zamanda onu son görüşüm olacağını?
o geldi! bütün dişiliğiyle beraber karşımda bana bakıyor ve bana selam veriyordu. ilk olarak biraz yürüdük, bu yürüyüş daha çok bir sohbet kurma çabasıydı ve esasen planımızda yoktu. buluşma gününden önceki gün tekirdağ'a yağan yağmurdan ötürü her yer ıslaktı ve açık havada oturacak hiçbir yer bulamamıştık. açık havada oturabilseydik belki o'na daha çok sarılacak ve o'nun omzumda yatışını izleyebilecektim, bu yağmurun getirdiği ıslaklığı buluşmamız esnasında hiç sevmesem bile daha sonraki yaşamımda hep yağmurlu havalarda dışarıya çıkacak ve hep buluşma günümüzü yeniden ve yeniden yaşamaya çabalıyacaktım.
yürümemiz bittikten sonra bir cafe'ye girdik, o kendisine bir americano kahve söyledi. ben ise o zamanlar ankara'nın bahçelievler semtinde sık sık içtiğim ve sevdiğim kahve olan white chocolate mocha'yı söyledim. buluşma günümüzde tatlı bir kahve içmek ve tatlı tatlı konuşmak istiyordum o'nunla. karşıma oturduğu esnada ilk defa bu kadar yakından yüzüne bakmıştım, aylarca yüzüne baktığım ve artık her bir ince çizgisini ezberlediğim yüz şimdi karşımda bütün dişiliğiyle beraber durmaktaydı. hiç unutmam, nasıl unutabilirim ki!
o'nun giydiği beyaz elbisenin üzerindeki çiçek işlemelerini, buğday teninin güzelliği, birkaç hafta öncesinde boyadığı kumral rengi saçlarını, o gülümseyen yüzünü, inci gibi sıralanmış dişlerini, o bembeyaz gülümsemesini, buğday teni ellerini ve bacaklarını, saçlarının üzerinde yer etmiş fransız tipi ressam şapkasını, üşümemek için üzerine giydiği mavi kot ceketi...
bütün bunları nasıl unutabilirim ki!
tam olarak kaç saat konuştuğumuzu hatırlayamıyorum, hoş ya zaten bir insanım bunu hatırlaması ömrünün en saçma ayrıntısı olurdu. o'nunla beraberken zaman önemli değildi, sadece o'nun varlığı ve kanlı canlı dişiliği önemliydi. konuşmamız esnasında birçok konudan söz açtık, ilk defa beni bu denli iyi sezebilen bir kadına rastlamıştım. açıkçası kendimi varlığın ve yokluğun ötesindeki bir alemdeymiş gibi hissediyordum, hiç kurtulmak istemedim bu hissedişimden!
cafe'den kalktıktan sonra bir süre daha yürüdük, sonra ayrılma vaktimiz geldi.
o'na sımsıkı sarılacaktım ama boyu boyumdan kısaydı. ilk sarılışımın ardından hafifçe eğilerek tam olarak o'nun kanlı canlı varlığını sarıp sarmaladım. hiç ama hiç bırakmak istemedim!
ayrılma vaktimizin son safhasında elimi öpmüş ve öpücüğümü o'na doğru göndermiştim. bu öpücük benim yazdığım onlarca şiir ve içimdeki bitmek bilmez sevda ateşinin her daim soyut bir öpücük olduğunun ve asla o'nun kanlı canlı varlığına temas edemeyeceğinin bir yansımasıydı adeta!
o gitti, yavaş yavaş yürüdü, kayboldu, bir daha da görünmedi.
o gitti, o gitmek için gelmişti, o'na dair ilk ve tek anım buydu...
unutamıyorum, asla ama asla unutamıyorum
ve asla ama asla unutmak istemiyorum!
ben, o zamanlar ankara'ya yeni gelmiştim. ankara'da yepyeni bir hayata ve yepyeni bir maceraya başlamıştım. bu yeni hayat ve yeni macera, içimde uzun süredir yaşamak istediğim bir mücadelenin belki de ilk zamanlarıydı. ankara'ya ilk gelişimde büsbütün yabancısı olduğum bu şehire alışmakta zorlanmış fakat alışınca hiç terk etmek istememiştim. ankara'da yeni olduğum zamanlarda o'nunla yeniden konuşmaya başlamıştım. açıkçası bu yeniden konuşma süreci bende eskiye dair bir takım şeyleri hatırlama ve eskinin macerasını yeniden yorumlama çabasıydı. bu yeniden konuşmamız günden güne daha koyu bir hal almaya başlayınca, o'na karşı duyduğum bir takım hislerim de silbaştan değişmeye başlamıştı.
tekirdağ'daki son senemde o'nunla tanışmış, o'nu kendime bir "müşfik dost" olarak seçmiştim. bir takım sebeplerden ötürü birkaç ay süren arkadaşlığımız askıya alınmış, bu süreçten sonraki süreçte bir daha hiç o'ndan haber alamamıştım. açıkçası halen daha ankara'ya geldikten kısa bir süre sonra neden o'nunla yeniden konuşmaya başladığımı bugün bile tam olarak anlamış değilim, belki de içinde bulunduğum yalnızlık beni kendi ruhuma denk bir ruh arayışına sokmuştu.
ankara'dayken gerçekleştirdiğimiz her konuşmada içim içten içe o'na ısınmış, onu sevmeye başlamıştım ve bunu o'na hissettirmekten asla tereddüt etmedim. sonuçta ortada bir sevda söz konusuydu ve ben asla sevdanın kapısına korkak adımlarla yürümedim, aksine koşa koşa gittim sevdanın kapısına!
şubat'ın ortasında tekirdağ'a gelecek ve onunla buluşacaktım, bunu kafama sokmuştum bir kere!
tekirdağ'a geldiğim gibi direkt olarak ilk işim o'nunla buluşmak olmamıştı, hatta son işim olmuştu o'nunla buluşmak. bir takım sebeplerden ötürü buluşmamız her seferinde ertelenmiş ve benim tekirdağ'dan ayrılışımdan bir gün öncesine karar kılınmıştı, yani bir cumartesi gününe. o gün hiç olmadığım kadar kendime bakmıştım, güzelce giyinmiş ve o'nunla daha önceden kararlaştırdığımız buluşma mekanında o'nu beklemeye başlamıştım. bir marketin önüydü burası, bu buluşma mekanını o seçmişti ve bundan hiçbir şekilde hoşnutsuzluk duymamıştım. vakit geldi ancak o'nun gelmesi biraz gecikti, bunu sorun etmedim zira o'nu bu değersiz ömrümde bir defalığına mahsus olmak üzere olsa dahi kanlı canlı görmek benim için en mühim meseleydi.
nereden bilebilirdim ki bu ilk görüşümün aynı zamanda onu son görüşüm olacağını?
o geldi! bütün dişiliğiyle beraber karşımda bana bakıyor ve bana selam veriyordu. ilk olarak biraz yürüdük, bu yürüyüş daha çok bir sohbet kurma çabasıydı ve esasen planımızda yoktu. buluşma gününden önceki gün tekirdağ'a yağan yağmurdan ötürü her yer ıslaktı ve açık havada oturacak hiçbir yer bulamamıştık. açık havada oturabilseydik belki o'na daha çok sarılacak ve o'nun omzumda yatışını izleyebilecektim, bu yağmurun getirdiği ıslaklığı buluşmamız esnasında hiç sevmesem bile daha sonraki yaşamımda hep yağmurlu havalarda dışarıya çıkacak ve hep buluşma günümüzü yeniden ve yeniden yaşamaya çabalıyacaktım.
yürümemiz bittikten sonra bir cafe'ye girdik, o kendisine bir americano kahve söyledi. ben ise o zamanlar ankara'nın bahçelievler semtinde sık sık içtiğim ve sevdiğim kahve olan white chocolate mocha'yı söyledim. buluşma günümüzde tatlı bir kahve içmek ve tatlı tatlı konuşmak istiyordum o'nunla. karşıma oturduğu esnada ilk defa bu kadar yakından yüzüne bakmıştım, aylarca yüzüne baktığım ve artık her bir ince çizgisini ezberlediğim yüz şimdi karşımda bütün dişiliğiyle beraber durmaktaydı. hiç unutmam, nasıl unutabilirim ki!
o'nun giydiği beyaz elbisenin üzerindeki çiçek işlemelerini, buğday teninin güzelliği, birkaç hafta öncesinde boyadığı kumral rengi saçlarını, o gülümseyen yüzünü, inci gibi sıralanmış dişlerini, o bembeyaz gülümsemesini, buğday teni ellerini ve bacaklarını, saçlarının üzerinde yer etmiş fransız tipi ressam şapkasını, üşümemek için üzerine giydiği mavi kot ceketi...
bütün bunları nasıl unutabilirim ki!
tam olarak kaç saat konuştuğumuzu hatırlayamıyorum, hoş ya zaten bir insanım bunu hatırlaması ömrünün en saçma ayrıntısı olurdu. o'nunla beraberken zaman önemli değildi, sadece o'nun varlığı ve kanlı canlı dişiliği önemliydi. konuşmamız esnasında birçok konudan söz açtık, ilk defa beni bu denli iyi sezebilen bir kadına rastlamıştım. açıkçası kendimi varlığın ve yokluğun ötesindeki bir alemdeymiş gibi hissediyordum, hiç kurtulmak istemedim bu hissedişimden!
cafe'den kalktıktan sonra bir süre daha yürüdük, sonra ayrılma vaktimiz geldi.
o'na sımsıkı sarılacaktım ama boyu boyumdan kısaydı. ilk sarılışımın ardından hafifçe eğilerek tam olarak o'nun kanlı canlı varlığını sarıp sarmaladım. hiç ama hiç bırakmak istemedim!
ayrılma vaktimizin son safhasında elimi öpmüş ve öpücüğümü o'na doğru göndermiştim. bu öpücük benim yazdığım onlarca şiir ve içimdeki bitmek bilmez sevda ateşinin her daim soyut bir öpücük olduğunun ve asla o'nun kanlı canlı varlığına temas edemeyeceğinin bir yansımasıydı adeta!
o gitti, yavaş yavaş yürüdü, kayboldu, bir daha da görünmedi.
o gitti, o gitmek için gelmişti, o'na dair ilk ve tek anım buydu...
unutamıyorum, asla ama asla unutamıyorum
ve asla ama asla unutmak istemiyorum!
devamını gör...
gözlemlenebilen evrenin 40 milyar ışık yılı olması
meja dönsün ve beni onbirinci dimensiona atsın. en tepeden tüm dimensionları gözlemleyeyim. sonra beşe inip, objelerin içinden geçeceğim.
devamını gör...
gözlemlenebilen evrenin 40 milyar ışık yılı olması
tuhaf bir durumdur çünkü evreni yaşı 13 milyar yıl
13 milyar yıl yaşındaki evrende 40 milyar ışık yılı uzaklık nasıl olur
meja olsa açıklardı
13 milyar yıl yaşındaki evrende 40 milyar ışık yılı uzaklık nasıl olur
meja olsa açıklardı
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
selamlar.
sabah 4:30’da uyudum yeni uyandım. ayarlarım bozuldu iyice. gözlerim kayıyaaa. zaten körüm. gözlüğün dioptrisine alışmaya çalışıyorlar şuan falan… *. tam uyuyacaktım uzay battı bana. hep tiktok yüzünden. bir adam var her videosunun başında bilgiler part sonsuz gibi bir şeyle giriş yapıyo, kaçamadım ilk üç saniyede. el mahkum dinledik. on bir dimension farklı evrenler falan… ellerim titriyo yazarken. korkunç.
neys’ baktım yine kilo vermişim. oooohh. her sabah tartıya bakınca keyfim yerine gelir oldu. bir yandan çokta saçma. belki bir haftadır falan evden çıkmıyorum. hareket, bereket yok bu kilolar nasıl gidiyor? ellerim de titremese iyiyim. onuda sigaraya bağlıyorum. dün çok kahve-sigara yaptım. ciğerlerim batıyor, boğazım ağrıyor. gözümü açtım. biri duygusal boşluktasın sanırım yazmış. beni benden iyi gözlemlemiş herhalde. farkında bile değilim. her şey olabilir. olmaya da bilir. bu hüzünle yazılmış bir entry değildir.
karalama defterine hep depresif tanım girilmesi
neys’ üşenmeyeceğim. ekmek var fırında. yeşil zeytin, kahve kombosu yapacağım. adam olana çok bile. ne iştahı? * o gideli çok oldu.
sabah 4:30’da uyudum yeni uyandım. ayarlarım bozuldu iyice. gözlerim kayıyaaa. zaten körüm. gözlüğün dioptrisine alışmaya çalışıyorlar şuan falan… *. tam uyuyacaktım uzay battı bana. hep tiktok yüzünden. bir adam var her videosunun başında bilgiler part sonsuz gibi bir şeyle giriş yapıyo, kaçamadım ilk üç saniyede. el mahkum dinledik. on bir dimension farklı evrenler falan… ellerim titriyo yazarken. korkunç.
neys’ baktım yine kilo vermişim. oooohh. her sabah tartıya bakınca keyfim yerine gelir oldu. bir yandan çokta saçma. belki bir haftadır falan evden çıkmıyorum. hareket, bereket yok bu kilolar nasıl gidiyor? ellerim de titremese iyiyim. onuda sigaraya bağlıyorum. dün çok kahve-sigara yaptım. ciğerlerim batıyor, boğazım ağrıyor. gözümü açtım. biri duygusal boşluktasın sanırım yazmış. beni benden iyi gözlemlemiş herhalde. farkında bile değilim. her şey olabilir. olmaya da bilir. bu hüzünle yazılmış bir entry değildir.
karalama defterine hep depresif tanım girilmesi
neys’ üşenmeyeceğim. ekmek var fırında. yeşil zeytin, kahve kombosu yapacağım. adam olana çok bile. ne iştahı? * o gideli çok oldu.
devamını gör...
çerkezköy
tepe semti harici oturulacak bir yeri yoktur.
güneydoğu ve karadeniz familyalarının meskenidir.
güneydoğu ve karadeniz familyalarının meskenidir.
devamını gör...
kapaklı
anne tarafımın ikametgahı olan tekirdağ ilçesidir.
devamını gör...
atatürk’le rakı balık yapsan ne konuşurdun
niye hepsini asmadın reis .
devamını gör...
atatürk’le rakı balık yapsan ne konuşurdun
paşam iyi içermiş ve muhabbeti de sağlammış.
eşlik edebilmek zor.
eşlik edebilmek zor.
devamını gör...
bobby fischer
ambargoyu deldiği maç katliamcılığından ötürü dünyada yalnız bırakılmış yugoslavya'ya destek olarak da algılanabilir. gerçi kendisi bunu muhtemelen sadece para için yaptı ve 3.3 milyon doları cebine koydu. maç ilgiyle ve biraz da şaşkınlıkla izlenmişti. zira kendisi yenilirim korkusuyla karpov'dan kaçtığı için adete 20 sene sırra kadem basmıştı. o maçta ise kafasında kasket eli cebinde çok rahat bir havadaydı. keşke o halet-i ruhiyeye 20 sene önce sahip olsaymış da karpov ile muhteşem maçlara imza atsaymış.
1992'deki o maç hali hazırda tepesinde kasparov'un olduğu dünya elitleri seviyesinde değildi ama fischer'in bazı yeni fikirleri takip ettiği görülmüştü. bir de fischer saati denilen, hamle yaptıktan sonra oyuncuya zamanın eklendiği sistem ilk kez burada uygulanmıştır. maçtan sonra fischer'in ciddi ciddi kendisini dünya şampiyonu ilan etmesi ise komiktir.
1992'deki o maç hali hazırda tepesinde kasparov'un olduğu dünya elitleri seviyesinde değildi ama fischer'in bazı yeni fikirleri takip ettiği görülmüştü. bir de fischer saati denilen, hamle yaptıktan sonra oyuncuya zamanın eklendiği sistem ilk kez burada uygulanmıştır. maçtan sonra fischer'in ciddi ciddi kendisini dünya şampiyonu ilan etmesi ise komiktir.
devamını gör...
polonezköy
burada yaşayan leh kökenli insanlarla tanışmak isterdim.
tanım: istanbul’un beykoz ilçesinde bulunan, şile ile komşu sayılabilecek bir köy/mahalle/semttir.
tanım: istanbul’un beykoz ilçesinde bulunan, şile ile komşu sayılabilecek bir köy/mahalle/semttir.
devamını gör...
kıymet bilmeyen insan tipi
gideceksin. uzaklaşacaksın. neyi kaybettiğini farkederse sana ulaşmaya çalışacaktır, zaten farketmezse, onu unutacaksın...
bu sadece aşk maşk da değil, iş dünyasında da böyledir. çalışanını sömüren adamlar çok başarılı olamazlar. bu da o konuyla ilintilidir.
bu sadece aşk maşk da değil, iş dünyasında da böyledir. çalışanını sömüren adamlar çok başarılı olamazlar. bu da o konuyla ilintilidir.
devamını gör...

